Bizi Takip Edin

Görüş

İran ve İsrail Stratejilerinde Çatışma ve İslami Cihad’ın Etkisi

Avatar photo

Yayınlanma

FKÖ Yönetimi güvenlik birimlerinin bölgedeki direniş gruplarının silahlanmasını  kontrol altına alma çabaları ile İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve güvenlikle ilgili kararlarda kendisinin vazgeçilmez bir unsur olma hedefi arasındaki çelişki şimdilik yönetilemez bir seviyede görünmektedir.

Giriş

İran ve İsrail arasındaki çatışmanın doğası gereği, her ikisinin stratejileri de aynı anda çarpışma ve kesişme unsurları içermekte, bu durum genel olarak tüm Ortadoğu ve özel olarak Filistinliler üzerinde ciddi etkiler bırakmaktadır. Çalışmamız, Filistin meselesinde iki taraf arasındaki çatışmada yaşanan gelişmeleri tartışmayı ve her birinin politikalarını ve bu politikaları yönlendiren hedefleri incelemeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken, İslami Cihad’ın bu karmaşık ilişkiden nasıl faydalanabileceğine dair kapsamlı bir görüş sunmaya çalışacaktır. Bu doğrultuda, çalışmanın bölgedeki siyasi, güvenlik ve stratejik zorlukların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunması ve İran ile İsrail arasındaki karmaşık ilişkileri ve bunların Filistin’de “İslami Cihad” grubunun rolünün yükselişi üzerindeki etkilerini analiz etmesi beklenmektedir.

Filistin meselesi, Ortadoğu bölgesel denklemlerinin merkezinde yer almaktadır. Zira, Filistin’de yaşanan hemen her gelişme bölgesel rekabetin yoğunlaşmasıyla yakından bağlantılıdır ve köklerini bölgesel ve uluslararası dengelerdeki değişimden almaktadır. Bu bağlamda, hem Filistin-İsrail çatışmasının gerçekliğini ve hem de Filistin’in kendi iç dengelerini etkileyen bir faktör olarak İran ve İsrail arasındaki bölgesel rekabet en önemli dinamiklerden biri haline gelmektedir.

Filistin dosyası, ilk etapta Amerikan-İsrail ortaklığının çıkar hesaplarından bağımsız olmadığı için, en azından öngörülebilir gelecekte, İran ve İsrail arasında Filistin cephesinde “yeni kuralların” kristalleştiğine dair göstergeler belirebilir. Her iki taraf da diğerini bir yandan hasım, diğer yandan potansiyel ortak olarak görüp bu temelde rekabet ederken, Amerikan faktörü de gerektiğinde iki taraf arasındaki  rekabet için bir ritim kontrolörü olarak rol oynamaktadır.

ABD Kontrolündeki İran-İsrail Çatışmaları

Rusya-Ukrayna savaşı, Batı ile Rusya arasında silahlanma alanında yeni bir döneme ve daha tehlikeli  bir seviyeye girerken, bu savaşın yansımaları, yeni dönemde Ortadoğu’daki bölgesel sistemin girdilerinden biri olarak kendini hissettirecektir. Bu savaş, Amerikan yönetimini tüm dünyadaki politikalarında önemli ayarlamalar yapmaya zorladı. Örneğin, Biden idaresi, bir yandan Çin’e yönelik stratejisini yeniden gözden geçirirken, Rusya’ya silah satışında sınırlamalar getirmesi karşılığında Pekin yönetimiyle sükûnet arayışına girebileceğini göstermektedir.

Rusya saldırganlığını dengelemek üzere Ortadoğu’daki politikalarda da ciddi revizyon beklentisi kendini göstermektedir. Şöyle ki, bölge ülkelerini Rusya karşısında kendi yanına çekmek veya en azından tarafsız hale getirmek için farklı dosyaları hızlı bir şekilde çözmekle işe başlayabilir. Bu çerçevede İran ile ilişkilerinde, nükleer güç dosyası ve Tahran yönetiminin Suriye, Irak ve Yemen gibi bölgesel etkisinin sınırları konusunda geçici bir anlaşmaya razı olabilir. Zira ABD, bir yandan Putin’in siyasi iradesini kırmak için Rusya-Ukrayna savaşına yatırımını yoğunlaştırırken, diğer yandan Rusya’ya yardım edebilecek Amerikan muhaliflerinin birleşik bir cephe oluşturmasını bu şekilde garanti edebileceğini düşünmektedir.

ABD, İran’la ilişkilerinde “İsrail” sopasını kullanarak, İsrail’in İran’ı kuzey sınırlarından (Azerbaycan’da)  taciz etmesine ve Suriye’deki İran üslerini vurmasına izin verdi. İran, ABD-İsrail ikilisi ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındığı için karşılık vermedi. Ancak, Tahran yönetiminin nüfuz kullanabileceği kimi gruplar aracılığı ile İsrail’e karşı Lübnan’dan, Suriye’den veya bizzat Filistin içinden karşı bir hamle yapması ihtimali de işgal yönetimini sürekli tetikte tutan bir işlev görmektedir. Bu anlamda İsrail, İran’ın Batı Şeria ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere bölgedeki abartılan nüfuzundan istifade etmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda Cenin kentinde yaşanan saldırılarına benzer şekilde İsrail Batı Şeria’daki operasyonlarına bölgesel bir kılıf ve uluslararası bir gerekçe sağlama stratejisi çerçevesinde  İran’ın rolünü kendi çıkarları lehine abartarak Filistin güvenlik ve siyaset kurumları üzerindeki baskısını ve güç birikimi oluşmasını önlemektedir.

Filistin Özerk Yönetimi’ni zaaf içinde gösterme siyasetini de başarılı biçimde uygulayan İsrail işgal yönetimi, İran tehdidini bahane ederek onu şeytanlaştırarak Batılı ülkeleri kendi güvenlik kaygıları etrafında toplamaktadır. Bu da, bölgesel istikrar anlamında Batılıların FKÖ’ye olan güvenini sarsıcı bir rol oynamaktadır.

İran Taktikleri ve İsrail Stratejisi Arasında Batı Şeria

2014 yılında işgalci rejimin Gazze’ye yönelik giriştiği kanlı saldırıya karşı oldukça kararlı ve başarılı bir direniş sergileyen Hamas, bölgesel koşullar bağlamında aslında tüm elverişsiz koşullara rağmen direniş potansiyelini ispatlamıştı. Hatırlanacağı üzere, o tarihlerde Mısır’da Filistin direnişine sempatiyle bakan Muhammet Mursi yönetimi darbeyle devrilmiş ve Hamas yönetimi Suriye’deki devrim sürecinde rejimi desteklemeyi reddettiği için bu ülkedeki tüm destek kanallarını kaybetmişti. Üstelik, Suriye rejimine muhalefeti nedeniyle İran yönetimi tarafından Hamas’a karşı ağır yaptırımlar başlatılmıştı.

Bu gelişmeler ışığında, o tarihten itibaren İran Devrim Muhafızları liderleri tarafından açıklanan yeni stratejinin bir parçası olarak Batı Şeria’nın silahlandırılmasının önemini vurgulayan demeçler artmıştır. Bu demeçlerin zamanlamasına bakıldığında  Batı Şeria’da Hamas’a karşı FKÖ Yönetimi ve İsrail tarafından, ilan edilmemiş, bir savaşın başladığı aynı döneme denk gelmesi oldukça kritik bir döneme işaret ediyordu.

Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, Filistin  iç denklemindeki ağırlığı ele geçirmek üzere ana siyasi rakibi olan Hamas’ı tasfiye etmek için düşmanlık dalgasını kullanma çabasındaydı. Aynı sıralarda İsrail Filistin direnişindeki aktif ve ileri rolü nedeniyle Hamas’ın özellikle Batı Şeria’da yarattığı tehdidi yok etmek için stratejik yeteneklere yatırım yapıyordu.

İşte İran, böylesi bir ortamda krizi fırsata çevirerek, Batı Şeria’da kendisine yakın “İslami Cihad” hareketini destekleme stratejisini devreye sokuyordu. Bu stratejinin en belirgin özelliği olarak, Gazze Şeridi’nde yaşadığı önceki deneyimlere dayanarak, desteğini “İslami Cihad” hareketinin tarihsel olarak en büyük örgütsel ağırlığa sahip olduğu Batı Şeria’nın kuzey bölgelerindeki hücrelere odaklamanın çıkarları açısından daha iyi olacağını düşünmekteydi. Bilindiği gibi Hamas, baştan itibaren Gazze’yi yerel dinamikler ve potansiyel çerçevesinde dış etkilerden uzak ve “İran-İsrail  çatışmasından daha az etkilenecek şekilde tutma” vizyonu çerçevesinde Filistin ulusal direnişine dış müdahaleyi hep reddetmiştir.

Bu vizyonun bir yansıması olarak Hamas, İsrail karşıtı direnişin kendi kararlarını kendilerinin almasını garanti edecek şekilde tüm grupların ortak çalışacağı bir “Direniş Güçleri Ortak Operasyon Odası” kurulması fikrini ortaya atmış ve bunda başarı sağlamıştır. Böylece, Hamas’ın işgal karşıtı mücadeleyi Gazze Şeridi’nde tamamen yerel aktörler eliyle yönetme vizyonunun açıkça uygulamaya geçmiş ve Gazzeli grupların ortak kararı olmadan her hangi eylemin önüne geçilmiş oldu. Kuşkusuz bu durum, Gazze özelinde İran’ın Filistinli gruplardan habersiz kendi destekçileri eliyle operasyon yapmasını önlemiştir.

İran’ın Gazze Şeridi’nde hem Hamas’a hem de İslami Cihat’a desteğini sürdürürken İslami Cihat’a desteğini Batı Şeria’da yoğunlaştırması, İran’ın Gazze Şeridi’nde nüfuz kurma konusunda fazla umutlu olmadığını göstermiştir. Bu aslında, aynı zamanda Hamas gibi operasyonel kabiliyetleri oldukça büyük olan bir gruba yakın ihtiyacı devam ederken her hangi bir sorun yaşamak istememe stratejisiyle yakından ilgilidir.  Batı Şeria’daki bu destek sayesinde İslami Cihad ile ona bağlı grupların bölgedeki varlığı önemli ölçüde güçlendiği söylenebilir. Ancak bu desteği farklı şekillerde kendi lehine kullanmak isteyen aktörler nedeniyle, gelişmelerin tümüyle Filistinliler lehine olduğunu söylemek de zordur.

Öncelikle Hamas’ın ideolojik rakiplerini güçlendirerek direniş grupları cephesinde bir tür çatlak yaratmaya çalışan ve Hamas’ın Batı Şeria’daki etkisini zayıflatmak için fırsat kollayan FKÖ Yönetimi, İran’ın istikrarsızlaştırıcı rolünü gösterip bu sayede kendine daha fazla dış destek devşirmenin yollarını aramaktadır. Benzer şekilde İran’ın bölgede artan nüfuzunun İsrail’e karşı FKÖ yönetimi tarafından verilmiş olan güvenlik taahhütlerinin yerine getirilmesini zorlaştırdığını söyleyerek işgal yönetiminin FKÖ yönetimi üzerindeki baskıları hafifletmesini hedeflemektedir.

Tahran açısından, İslami Cihad’ın Batı Şeria’da artan gücü, İran’ın bölgedeki direniş ekseninin liderliğine ilişkin söyleminin doğrulanması anlamına gelmekte ve şimdilik İran’ın hedeflerine hizmet ediyor görünmektedir. Ancak şu ana kadar İran’ın Batı Şeria’daki güvenlik denklemini değiştirme girişimlerin de umduğu gibi başarılı olduğuna dair bir işaret bulunmamaktadır.

İsrail açısından bakıldığında ise, İran’ın taktiklerini erkenden kontrol altına almış görünen işgal yönetimi, Batı Şeria’ya boyun eğdirmenin, siyasi bir boşluğa ve güvenlik kaosuna itmek de dahil olmak üzere bazı maliyetler gerektireceğini fark etmiştir. İsrail, Filistinlilere kendi devletlerini kurma yolunu açacak olan iki devletli çözüm ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak için, Batı Şeria’ya nihai anlamda boyun eğdirmesi gerektiğini bilmektedir. Bunun için Filistinlilerin uluslararası hukuk tarafından tanınmış haklarını ihlal dahil her türlü kabadayılığa girişmekten çekinmemektedir.

İşgalci İsrail’in belirgin askeri üstünlüğü nedeniyle İran’ın Batı Şeria’da İslami Cihad hareketine verdiği destek karşılığında elde ettiği sonuçlar oldukça sınırlı kalmaktadır. FKÖ Yönetimi güvenlik birimlerinin bölgedeki direniş gruplarının silahlanmasını  kontrol altına alma çabaları ile İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve güvenlikle ilgili kararlarda kendisinin vazgeçilmez bir unsur olma hedefi arasındaki çelişki şimdilik yönetilemez bir seviyede görünmektedir.  İsrail’in böylesi bir durumdan istifade etmeye çalıştığına kuşku yoktur.

Bu bağlamda İslami Cihad’ın son aylarda İsrail ile girmiş olduğu farklı çatışmalardaki tutumu, kendisini Hamas’tan ayıran bir imaj yaratma çabasını da yansıtmaktadır. Hareketin Genel Sekreteri Ziyad El Nakhala’nın temsil ettiği liderlikle birlikte bu çaba daha da yoğunlaşmış ve bu yaklaşım başlı başına bir hedef haline gelmiştir. Son operasyonlarında görüldüğü gibi işgalci İsrail saldırganlığı İslami Cihad’ın Siyonistleri tehdit etme kabiliyetini zayıflatmış olsa da, aynı zamanda Hamas hareketinin Gazze’deki ve belki de tüm Filistin düzeyindeki kararlarına meydan okuma kabiliyetini de güçlendirdi. Bu durum yakın gelecekte Hamas ve İslami Cihad arasındaki ilişkilere yansıması kaçınılmaz görünmektedir. Kimi zaman zorluklar yaşansa da geçmiş yıllardakinden farklı olarak, önümüzdeki dönemde koordinasyon ve uyum sağlama kabiliyetleri açısından ilişkilerini ciddi bir teste tabi tutacaktır.

Gazze Şeridi’nde İran’ın Rolü ve Mısır-Katar Dengesi

Son yıllarda Ortadoğu’da bulunan farklı aktörler İran’ın Filistin dosyasındaki rolü konusunda, duygusal beklentilerden bağımsız daha gerçekçi yaklaşımlar gösterme amaçlı denemeler yapmaktan geri durmamıştır. Örneğin Mısır, İslami Cihad hareketiyle tekil olarak ya da Filistinli grupların tümüyle aynı anda heyetler haline yapılan görüşmeler ışığında, İslami Cihad’a Gazze Şeridi’nin güvenlik ve ekonomik sorumluluğunda daha büyük bir rol verilmesini önermiştir. Bu proje sayesinde pratikte “Gazze dosyasında İran ortaklığı” senaryosunu denemek ve böylece bölgede istikrarı sağlamak gibi bir amaç düşünülmüş olmalıdır. Bu durum Umman  arabuluculuğunda yürütülen Mısır-İran görüşmelerine ilişkin sızan bilgilerden anlaşılmaktadır.

Öte yanda özellikle abluka süreçlerinde yapmış olduğu insani destekler ve arabuluculuk çabaları ile öne çıkan Katar yönetimi de, tüm taraflarla (İran, Mısır, İsrail, Hamas) olan güçlü ilişkileri sayesinde bu çabalarda dikkat çekmektedir. Mevcut durumun daha fazla formüle dönüştürülmesi ihtimali de dahil olmak üzere bu koordinasyonun devamının sağlanmasında Katar’ın oynayacağı roller de önemini korumaktadır.

Bölgesel düzeyde aktörler kendi pozisyonlarını yeniden ayarlamaya çalışırken, Filistinli gruplar da kendi aralarında kontrol ve denge arayışını sürdürmektedir. Hamas ve İslami Cihad hareketleri, geçtiğimiz haftalarda Kahire’de yoğun görüşmelerde bulunarak Gazze özelinde güvenlik ve ekonomik zorlukların hafifletilmesi bağlamında uzun süreli bir ateşkesi müzakere ettiler. Kendi içindeki siyasi istikrarsızlık göz önüne alındığında işgalci İsrail’in yaklaşımı da, Mısır’ın çabaları konusundaki sonuçları görene kadar gerilimi tırmandırmaktan kaçınma yönünde olabilir.

Kahire’nin çabalarında başarı önündeki en önemli engel, Filistin meselesinin en hayati konularından biri olan mahkumlar ve tutuklular dosyasında bir ilerleme sağlanmasıdır. Dolayısı ile işgalci yönetim Filistinli tutsaklar konusunda tatmin edici bir adım atmadığı sürece direniş gruplarının pozisyonu değişmeyecektir. Ancak ateşkes şartlarının tutuklu ve mahkumları da kapsaması halinde, Mısır ekonomisine de fayda sağlayacak ekonomik kolaylıklar karşılığında uzun vadeli bir ateşkese ulaşma girişimleri başarıya  ulaşabilecektir.

Bununla birlikte, işgalci yönetimin Batı Şeria’ya yönelik gerçekleştirdiği saldırılar ve tırmandırma girişimleri Gazze’de gruplar arasında varılan bu  anlayışı değiştirebilir. Zira Batı Şeria’da ölümler devam ederken Gazze’deki grupların buna sessiz kalması veya tarafsız kalması düşünülemez. Bu da Batı Şeria’da her hangi bir tırmanmanın çok geçmeden Gazze’de etkilerini gösterebileceğini göstermektedir.

Bölgesel ve Uluslararası Zorluklar Karşısında Filistin

Bölgesel ve küresel sahnede Filistin’in durumuna gölge düşüren önemli değişimler yaşanmaktadır. Filistin dosyasının, (İsrail’in)  pozisyonu da dahil olmak üzere İran-Amerikan müzakere/çatışma sarmalının sonuçlarından bağımsız olmayacağı açıktır. Bu nedenle hem İran hem de İsrail, ABD nihai pozisyonunu belirlemeden önce, alabilecekleri en yüksek kazanımı ve avantajı elde etmek için sahada siyasi manevralara girişmektedir.

Oluşmakta olan bölgesel sistemin güvenlik yapısı, Filistin meselesinin bölgesel boyutlarını ilgilendiren yönü itibarıyla ciddi bir zorluk yaratmakta ve Filistinlileri diğer aktörlerin eylemlerinin sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmaktadır. İçinde bulunduğu zorluklar itibarıyla Filistinli gruplar, bir yandan herhangi bir bölgesel destekten/çabadan faydalanmak zorunda görünürken, diğer yandan da bu desteğin Filistin halkının yüksek menfaatlerini gözeten ulusal karar üzerindeki olası olumsuz etkilerini sınırlamak zorundadır. Bu konuda en büyük  yük, hangi gruptan olursa olsun Filistinli liderlerin üzerinde bulunmaktadır.

İran’ın İslami Cihad’a olan desteğinde olduğu gibi, Filistinliler, bir yanda “İsrail’in” hayati çıkarlarına yönelik İran saldırganlığı ve hatta propaganda hedeflerine destek oluyor görünmek ama aynı zamanda da kendi direniş kabiliyetlerini geliştirmek arasında bir denge siyaseti yürütmek durumundadır. Filistinlilerin direniş kabiliyetlerini güçlendirmek ve Batı Şeria’daki hukuksuz işgale ve yerleşimci terörüne karşı koyma stratejisi ile İran’ın kendi çıkarlarına dayalı İsrail karşıtlığı arasında bir denge arayışı sürmektedir. İran da dahil olmak üzere her bölgesel aktör, Filistinlilerin hesaplarını dikkate almak zorunda kalmadan öncelikle kendi hedeflerine ulaşmaya çalıştığından, kimi zaman Filistinlilerinki ile çelişen gerekçeleri olabilir. Böyle bir denge politikası, Filistinli direniş güçlerinin, İran’ın Batı Şeria’daki bazı grupları desteklemesini, uluslararası toplumu İran’a karşı kışkırtmak için bir bahane olarak kullanan “İsrail” senaryosuna düşmekten kaçınmasını sağlayacaktır.

İster İran faktörünün gücüyle ister taktiksel saha başarılarıyla olsun, İslami Cihad hareketinin yükselişi, grupların göreceli ağırlıkları haritasında, özellikle de Filistin siyasetinin iki kutbu olan Fetih ve Hamas denklemi üzerinde yansımaları olacağı da kesindir. Bu da ulusal olarak bu gelişmelere iki yoldan  yanıt vermeye hazırlanmak anlamına gelmektedir. Birincisi İslami Cihad liderlerinin meşru isteklerini karşılamak, ikincisi ise Hamas ve Fetih arasındaki uzaklaşma politikasına son vermek.

Mahmut Abbas’ın  ciddi zararlara yol açan ve Filistinlileri neredeyse ulusal bir felaketle karşı karşıya bırakan politikasına rağmen, bir halk bloğu olarak Fetih hareketi, otoritesinin zayıflığına ve siyasi kararlarının ulusal hesaplardan çok İsrail hesaplarına bağlı olmasına rağmen, Abbas’ın iradesine indirgenmekten uzak tutulması gereken önemini korumaktadır. Halen Filistinliler için temsili bir siyasi  ağırlığı bulunduğu ve bölgesel ve uluslararası alanda tanınan yasal bir statüye sahip olduğu için FKÖ tarafından temsil edilen Filistin siyasal meşruiyetinin altını oymayı gerektiren hiçbir Filistin çıkarı mevcut değildir. Dolayısıyla, Filistin halkının yüksek menfaatlerine hizmet edecek şekilde, uzlaşı ya da seçimler yoluyla Filistin iç siyasetini yeniden düzenlemek ve Filistin meşruiyetini inşa  etmek için acil bir yol haritası üzerinde mutabakat sağlanmalıdır.

Filistin içinde böyle bir düzenlemeye ihtiyaç sürerken, dışarıda Mısır ve Katar gibi güçlerle ilişkilerin güçlendirilmesi önemlidir. Filistin dosyasını bölgesel konumunu güçlendirmek için bir kart olarak korumaya çalışan Mısır tarafıyla, sükûnet karşılığında olası ekonomik kolaylıklardan yararlanan Gazze Şeridi’ndeki siyasilerin esnek formüller benimsenmesi önemlidir. Batı Şeria’da olanların Gazze’dekilerden bağımsız olmadığı gerçeğini de göz önünde bulundurarak İsrail’in her hangi bir bölgede elini kolaylaştırmaktan kaçınmak tüm grupların ortak stratejisi olmalıdır.

Sonuç olarak, Filistinli liderler siyasi ilişkilerini gerçekçi bir temelde, bahislerden ve yanlış çıkar hesaplarından uzak bir şekilde çeşitlendirmeyi ihmal etmemeli. Nihayetinde Filistin’in durumu tüm bu dönüşümlerden etkilenmeye devam edecektir. Ancak bir yandan Filistin, kendi ulusal kararlarını alırken bağımsızlığı koruma ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası taraflarla denge ilkesini muhafaza etme siyaseti, orta ve uzun vadede Filistin davasının yararına görünmektedir. Uluslararası ve bölgesel değişim ve dönüşümleri doğru okuyup doğru kararlar alması ve fırsatları değerlendirmesi Filistinlilerin özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderlerini  tayin etme stratejisini hayata geçirmede en önemli unsurdur.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English