Görüş
İran ve İsrail Stratejilerinde Çatışma ve İslami Cihad’ın Etkisi

FKÖ Yönetimi güvenlik birimlerinin bölgedeki direniş gruplarının silahlanmasını kontrol altına alma çabaları ile İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve güvenlikle ilgili kararlarda kendisinin vazgeçilmez bir unsur olma hedefi arasındaki çelişki şimdilik yönetilemez bir seviyede görünmektedir.
Giriş
İran ve İsrail arasındaki çatışmanın doğası gereği, her ikisinin stratejileri de aynı anda çarpışma ve kesişme unsurları içermekte, bu durum genel olarak tüm Ortadoğu ve özel olarak Filistinliler üzerinde ciddi etkiler bırakmaktadır. Çalışmamız, Filistin meselesinde iki taraf arasındaki çatışmada yaşanan gelişmeleri tartışmayı ve her birinin politikalarını ve bu politikaları yönlendiren hedefleri incelemeyi amaçlamaktadır. Bunu yaparken, İslami Cihad’ın bu karmaşık ilişkiden nasıl faydalanabileceğine dair kapsamlı bir görüş sunmaya çalışacaktır. Bu doğrultuda, çalışmanın bölgedeki siyasi, güvenlik ve stratejik zorlukların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunması ve İran ile İsrail arasındaki karmaşık ilişkileri ve bunların Filistin’de “İslami Cihad” grubunun rolünün yükselişi üzerindeki etkilerini analiz etmesi beklenmektedir.
Filistin meselesi, Ortadoğu bölgesel denklemlerinin merkezinde yer almaktadır. Zira, Filistin’de yaşanan hemen her gelişme bölgesel rekabetin yoğunlaşmasıyla yakından bağlantılıdır ve köklerini bölgesel ve uluslararası dengelerdeki değişimden almaktadır. Bu bağlamda, hem Filistin-İsrail çatışmasının gerçekliğini ve hem de Filistin’in kendi iç dengelerini etkileyen bir faktör olarak İran ve İsrail arasındaki bölgesel rekabet en önemli dinamiklerden biri haline gelmektedir.
Filistin dosyası, ilk etapta Amerikan-İsrail ortaklığının çıkar hesaplarından bağımsız olmadığı için, en azından öngörülebilir gelecekte, İran ve İsrail arasında Filistin cephesinde “yeni kuralların” kristalleştiğine dair göstergeler belirebilir. Her iki taraf da diğerini bir yandan hasım, diğer yandan potansiyel ortak olarak görüp bu temelde rekabet ederken, Amerikan faktörü de gerektiğinde iki taraf arasındaki rekabet için bir ritim kontrolörü olarak rol oynamaktadır.
ABD Kontrolündeki İran-İsrail Çatışmaları
Rusya-Ukrayna savaşı, Batı ile Rusya arasında silahlanma alanında yeni bir döneme ve daha tehlikeli bir seviyeye girerken, bu savaşın yansımaları, yeni dönemde Ortadoğu’daki bölgesel sistemin girdilerinden biri olarak kendini hissettirecektir. Bu savaş, Amerikan yönetimini tüm dünyadaki politikalarında önemli ayarlamalar yapmaya zorladı. Örneğin, Biden idaresi, bir yandan Çin’e yönelik stratejisini yeniden gözden geçirirken, Rusya’ya silah satışında sınırlamalar getirmesi karşılığında Pekin yönetimiyle sükûnet arayışına girebileceğini göstermektedir.
Rusya saldırganlığını dengelemek üzere Ortadoğu’daki politikalarda da ciddi revizyon beklentisi kendini göstermektedir. Şöyle ki, bölge ülkelerini Rusya karşısında kendi yanına çekmek veya en azından tarafsız hale getirmek için farklı dosyaları hızlı bir şekilde çözmekle işe başlayabilir. Bu çerçevede İran ile ilişkilerinde, nükleer güç dosyası ve Tahran yönetiminin Suriye, Irak ve Yemen gibi bölgesel etkisinin sınırları konusunda geçici bir anlaşmaya razı olabilir. Zira ABD, bir yandan Putin’in siyasi iradesini kırmak için Rusya-Ukrayna savaşına yatırımını yoğunlaştırırken, diğer yandan Rusya’ya yardım edebilecek Amerikan muhaliflerinin birleşik bir cephe oluşturmasını bu şekilde garanti edebileceğini düşünmektedir.
ABD, İran’la ilişkilerinde “İsrail” sopasını kullanarak, İsrail’in İran’ı kuzey sınırlarından (Azerbaycan’da) taciz etmesine ve Suriye’deki İran üslerini vurmasına izin verdi. İran, ABD-İsrail ikilisi ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçındığı için karşılık vermedi. Ancak, Tahran yönetiminin nüfuz kullanabileceği kimi gruplar aracılığı ile İsrail’e karşı Lübnan’dan, Suriye’den veya bizzat Filistin içinden karşı bir hamle yapması ihtimali de işgal yönetimini sürekli tetikte tutan bir işlev görmektedir. Bu anlamda İsrail, İran’ın Batı Şeria ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere bölgedeki abartılan nüfuzundan istifade etmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda Cenin kentinde yaşanan saldırılarına benzer şekilde İsrail Batı Şeria’daki operasyonlarına bölgesel bir kılıf ve uluslararası bir gerekçe sağlama stratejisi çerçevesinde İran’ın rolünü kendi çıkarları lehine abartarak Filistin güvenlik ve siyaset kurumları üzerindeki baskısını ve güç birikimi oluşmasını önlemektedir.
Filistin Özerk Yönetimi’ni zaaf içinde gösterme siyasetini de başarılı biçimde uygulayan İsrail işgal yönetimi, İran tehdidini bahane ederek onu şeytanlaştırarak Batılı ülkeleri kendi güvenlik kaygıları etrafında toplamaktadır. Bu da, bölgesel istikrar anlamında Batılıların FKÖ’ye olan güvenini sarsıcı bir rol oynamaktadır.
İran Taktikleri ve İsrail Stratejisi Arasında Batı Şeria
2014 yılında işgalci rejimin Gazze’ye yönelik giriştiği kanlı saldırıya karşı oldukça kararlı ve başarılı bir direniş sergileyen Hamas, bölgesel koşullar bağlamında aslında tüm elverişsiz koşullara rağmen direniş potansiyelini ispatlamıştı. Hatırlanacağı üzere, o tarihlerde Mısır’da Filistin direnişine sempatiyle bakan Muhammet Mursi yönetimi darbeyle devrilmiş ve Hamas yönetimi Suriye’deki devrim sürecinde rejimi desteklemeyi reddettiği için bu ülkedeki tüm destek kanallarını kaybetmişti. Üstelik, Suriye rejimine muhalefeti nedeniyle İran yönetimi tarafından Hamas’a karşı ağır yaptırımlar başlatılmıştı.
Bu gelişmeler ışığında, o tarihten itibaren İran Devrim Muhafızları liderleri tarafından açıklanan yeni stratejinin bir parçası olarak Batı Şeria’nın silahlandırılmasının önemini vurgulayan demeçler artmıştır. Bu demeçlerin zamanlamasına bakıldığında Batı Şeria’da Hamas’a karşı FKÖ Yönetimi ve İsrail tarafından, ilan edilmemiş, bir savaşın başladığı aynı döneme denk gelmesi oldukça kritik bir döneme işaret ediyordu.
Filistin Özerk Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas, Filistin iç denklemindeki ağırlığı ele geçirmek üzere ana siyasi rakibi olan Hamas’ı tasfiye etmek için düşmanlık dalgasını kullanma çabasındaydı. Aynı sıralarda İsrail Filistin direnişindeki aktif ve ileri rolü nedeniyle Hamas’ın özellikle Batı Şeria’da yarattığı tehdidi yok etmek için stratejik yeteneklere yatırım yapıyordu.
İşte İran, böylesi bir ortamda krizi fırsata çevirerek, Batı Şeria’da kendisine yakın “İslami Cihad” hareketini destekleme stratejisini devreye sokuyordu. Bu stratejinin en belirgin özelliği olarak, Gazze Şeridi’nde yaşadığı önceki deneyimlere dayanarak, desteğini “İslami Cihad” hareketinin tarihsel olarak en büyük örgütsel ağırlığa sahip olduğu Batı Şeria’nın kuzey bölgelerindeki hücrelere odaklamanın çıkarları açısından daha iyi olacağını düşünmekteydi. Bilindiği gibi Hamas, baştan itibaren Gazze’yi yerel dinamikler ve potansiyel çerçevesinde dış etkilerden uzak ve “İran-İsrail çatışmasından daha az etkilenecek şekilde tutma” vizyonu çerçevesinde Filistin ulusal direnişine dış müdahaleyi hep reddetmiştir.
Bu vizyonun bir yansıması olarak Hamas, İsrail karşıtı direnişin kendi kararlarını kendilerinin almasını garanti edecek şekilde tüm grupların ortak çalışacağı bir “Direniş Güçleri Ortak Operasyon Odası” kurulması fikrini ortaya atmış ve bunda başarı sağlamıştır. Böylece, Hamas’ın işgal karşıtı mücadeleyi Gazze Şeridi’nde tamamen yerel aktörler eliyle yönetme vizyonunun açıkça uygulamaya geçmiş ve Gazzeli grupların ortak kararı olmadan her hangi eylemin önüne geçilmiş oldu. Kuşkusuz bu durum, Gazze özelinde İran’ın Filistinli gruplardan habersiz kendi destekçileri eliyle operasyon yapmasını önlemiştir.
İran’ın Gazze Şeridi’nde hem Hamas’a hem de İslami Cihat’a desteğini sürdürürken İslami Cihat’a desteğini Batı Şeria’da yoğunlaştırması, İran’ın Gazze Şeridi’nde nüfuz kurma konusunda fazla umutlu olmadığını göstermiştir. Bu aslında, aynı zamanda Hamas gibi operasyonel kabiliyetleri oldukça büyük olan bir gruba yakın ihtiyacı devam ederken her hangi bir sorun yaşamak istememe stratejisiyle yakından ilgilidir. Batı Şeria’daki bu destek sayesinde İslami Cihad ile ona bağlı grupların bölgedeki varlığı önemli ölçüde güçlendiği söylenebilir. Ancak bu desteği farklı şekillerde kendi lehine kullanmak isteyen aktörler nedeniyle, gelişmelerin tümüyle Filistinliler lehine olduğunu söylemek de zordur.
Öncelikle Hamas’ın ideolojik rakiplerini güçlendirerek direniş grupları cephesinde bir tür çatlak yaratmaya çalışan ve Hamas’ın Batı Şeria’daki etkisini zayıflatmak için fırsat kollayan FKÖ Yönetimi, İran’ın istikrarsızlaştırıcı rolünü gösterip bu sayede kendine daha fazla dış destek devşirmenin yollarını aramaktadır. Benzer şekilde İran’ın bölgede artan nüfuzunun İsrail’e karşı FKÖ yönetimi tarafından verilmiş olan güvenlik taahhütlerinin yerine getirilmesini zorlaştırdığını söyleyerek işgal yönetiminin FKÖ yönetimi üzerindeki baskıları hafifletmesini hedeflemektedir.
Tahran açısından, İslami Cihad’ın Batı Şeria’da artan gücü, İran’ın bölgedeki direniş ekseninin liderliğine ilişkin söyleminin doğrulanması anlamına gelmekte ve şimdilik İran’ın hedeflerine hizmet ediyor görünmektedir. Ancak şu ana kadar İran’ın Batı Şeria’daki güvenlik denklemini değiştirme girişimlerin de umduğu gibi başarılı olduğuna dair bir işaret bulunmamaktadır.
İsrail açısından bakıldığında ise, İran’ın taktiklerini erkenden kontrol altına almış görünen işgal yönetimi, Batı Şeria’ya boyun eğdirmenin, siyasi bir boşluğa ve güvenlik kaosuna itmek de dahil olmak üzere bazı maliyetler gerektireceğini fark etmiştir. İsrail, Filistinlilere kendi devletlerini kurma yolunu açacak olan iki devletli çözüm ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak için, Batı Şeria’ya nihai anlamda boyun eğdirmesi gerektiğini bilmektedir. Bunun için Filistinlilerin uluslararası hukuk tarafından tanınmış haklarını ihlal dahil her türlü kabadayılığa girişmekten çekinmemektedir.
İşgalci İsrail’in belirgin askeri üstünlüğü nedeniyle İran’ın Batı Şeria’da İslami Cihad hareketine verdiği destek karşılığında elde ettiği sonuçlar oldukça sınırlı kalmaktadır. FKÖ Yönetimi güvenlik birimlerinin bölgedeki direniş gruplarının silahlanmasını kontrol altına alma çabaları ile İran’ın Ortadoğu’daki siyasi ve güvenlikle ilgili kararlarda kendisinin vazgeçilmez bir unsur olma hedefi arasındaki çelişki şimdilik yönetilemez bir seviyede görünmektedir. İsrail’in böylesi bir durumdan istifade etmeye çalıştığına kuşku yoktur.
Bu bağlamda İslami Cihad’ın son aylarda İsrail ile girmiş olduğu farklı çatışmalardaki tutumu, kendisini Hamas’tan ayıran bir imaj yaratma çabasını da yansıtmaktadır. Hareketin Genel Sekreteri Ziyad El Nakhala’nın temsil ettiği liderlikle birlikte bu çaba daha da yoğunlaşmış ve bu yaklaşım başlı başına bir hedef haline gelmiştir. Son operasyonlarında görüldüğü gibi işgalci İsrail saldırganlığı İslami Cihad’ın Siyonistleri tehdit etme kabiliyetini zayıflatmış olsa da, aynı zamanda Hamas hareketinin Gazze’deki ve belki de tüm Filistin düzeyindeki kararlarına meydan okuma kabiliyetini de güçlendirdi. Bu durum yakın gelecekte Hamas ve İslami Cihad arasındaki ilişkilere yansıması kaçınılmaz görünmektedir. Kimi zaman zorluklar yaşansa da geçmiş yıllardakinden farklı olarak, önümüzdeki dönemde koordinasyon ve uyum sağlama kabiliyetleri açısından ilişkilerini ciddi bir teste tabi tutacaktır.
Gazze Şeridi’nde İran’ın Rolü ve Mısır-Katar Dengesi
Son yıllarda Ortadoğu’da bulunan farklı aktörler İran’ın Filistin dosyasındaki rolü konusunda, duygusal beklentilerden bağımsız daha gerçekçi yaklaşımlar gösterme amaçlı denemeler yapmaktan geri durmamıştır. Örneğin Mısır, İslami Cihad hareketiyle tekil olarak ya da Filistinli grupların tümüyle aynı anda heyetler haline yapılan görüşmeler ışığında, İslami Cihad’a Gazze Şeridi’nin güvenlik ve ekonomik sorumluluğunda daha büyük bir rol verilmesini önermiştir. Bu proje sayesinde pratikte “Gazze dosyasında İran ortaklığı” senaryosunu denemek ve böylece bölgede istikrarı sağlamak gibi bir amaç düşünülmüş olmalıdır. Bu durum Umman arabuluculuğunda yürütülen Mısır-İran görüşmelerine ilişkin sızan bilgilerden anlaşılmaktadır.
Öte yanda özellikle abluka süreçlerinde yapmış olduğu insani destekler ve arabuluculuk çabaları ile öne çıkan Katar yönetimi de, tüm taraflarla (İran, Mısır, İsrail, Hamas) olan güçlü ilişkileri sayesinde bu çabalarda dikkat çekmektedir. Mevcut durumun daha fazla formüle dönüştürülmesi ihtimali de dahil olmak üzere bu koordinasyonun devamının sağlanmasında Katar’ın oynayacağı roller de önemini korumaktadır.
Bölgesel düzeyde aktörler kendi pozisyonlarını yeniden ayarlamaya çalışırken, Filistinli gruplar da kendi aralarında kontrol ve denge arayışını sürdürmektedir. Hamas ve İslami Cihad hareketleri, geçtiğimiz haftalarda Kahire’de yoğun görüşmelerde bulunarak Gazze özelinde güvenlik ve ekonomik zorlukların hafifletilmesi bağlamında uzun süreli bir ateşkesi müzakere ettiler. Kendi içindeki siyasi istikrarsızlık göz önüne alındığında işgalci İsrail’in yaklaşımı da, Mısır’ın çabaları konusundaki sonuçları görene kadar gerilimi tırmandırmaktan kaçınma yönünde olabilir.
Kahire’nin çabalarında başarı önündeki en önemli engel, Filistin meselesinin en hayati konularından biri olan mahkumlar ve tutuklular dosyasında bir ilerleme sağlanmasıdır. Dolayısı ile işgalci yönetim Filistinli tutsaklar konusunda tatmin edici bir adım atmadığı sürece direniş gruplarının pozisyonu değişmeyecektir. Ancak ateşkes şartlarının tutuklu ve mahkumları da kapsaması halinde, Mısır ekonomisine de fayda sağlayacak ekonomik kolaylıklar karşılığında uzun vadeli bir ateşkese ulaşma girişimleri başarıya ulaşabilecektir.
Bununla birlikte, işgalci yönetimin Batı Şeria’ya yönelik gerçekleştirdiği saldırılar ve tırmandırma girişimleri Gazze’de gruplar arasında varılan bu anlayışı değiştirebilir. Zira Batı Şeria’da ölümler devam ederken Gazze’deki grupların buna sessiz kalması veya tarafsız kalması düşünülemez. Bu da Batı Şeria’da her hangi bir tırmanmanın çok geçmeden Gazze’de etkilerini gösterebileceğini göstermektedir.
Bölgesel ve Uluslararası Zorluklar Karşısında Filistin
Bölgesel ve küresel sahnede Filistin’in durumuna gölge düşüren önemli değişimler yaşanmaktadır. Filistin dosyasının, (İsrail’in) pozisyonu da dahil olmak üzere İran-Amerikan müzakere/çatışma sarmalının sonuçlarından bağımsız olmayacağı açıktır. Bu nedenle hem İran hem de İsrail, ABD nihai pozisyonunu belirlemeden önce, alabilecekleri en yüksek kazanımı ve avantajı elde etmek için sahada siyasi manevralara girişmektedir.
Oluşmakta olan bölgesel sistemin güvenlik yapısı, Filistin meselesinin bölgesel boyutlarını ilgilendiren yönü itibarıyla ciddi bir zorluk yaratmakta ve Filistinlileri diğer aktörlerin eylemlerinin sonuçlarıyla karşı karşıya bırakmaktadır. İçinde bulunduğu zorluklar itibarıyla Filistinli gruplar, bir yandan herhangi bir bölgesel destekten/çabadan faydalanmak zorunda görünürken, diğer yandan da bu desteğin Filistin halkının yüksek menfaatlerini gözeten ulusal karar üzerindeki olası olumsuz etkilerini sınırlamak zorundadır. Bu konuda en büyük yük, hangi gruptan olursa olsun Filistinli liderlerin üzerinde bulunmaktadır.
İran’ın İslami Cihad’a olan desteğinde olduğu gibi, Filistinliler, bir yanda “İsrail’in” hayati çıkarlarına yönelik İran saldırganlığı ve hatta propaganda hedeflerine destek oluyor görünmek ama aynı zamanda da kendi direniş kabiliyetlerini geliştirmek arasında bir denge siyaseti yürütmek durumundadır. Filistinlilerin direniş kabiliyetlerini güçlendirmek ve Batı Şeria’daki hukuksuz işgale ve yerleşimci terörüne karşı koyma stratejisi ile İran’ın kendi çıkarlarına dayalı İsrail karşıtlığı arasında bir denge arayışı sürmektedir. İran da dahil olmak üzere her bölgesel aktör, Filistinlilerin hesaplarını dikkate almak zorunda kalmadan öncelikle kendi hedeflerine ulaşmaya çalıştığından, kimi zaman Filistinlilerinki ile çelişen gerekçeleri olabilir. Böyle bir denge politikası, Filistinli direniş güçlerinin, İran’ın Batı Şeria’daki bazı grupları desteklemesini, uluslararası toplumu İran’a karşı kışkırtmak için bir bahane olarak kullanan “İsrail” senaryosuna düşmekten kaçınmasını sağlayacaktır.
İster İran faktörünün gücüyle ister taktiksel saha başarılarıyla olsun, İslami Cihad hareketinin yükselişi, grupların göreceli ağırlıkları haritasında, özellikle de Filistin siyasetinin iki kutbu olan Fetih ve Hamas denklemi üzerinde yansımaları olacağı da kesindir. Bu da ulusal olarak bu gelişmelere iki yoldan yanıt vermeye hazırlanmak anlamına gelmektedir. Birincisi İslami Cihad liderlerinin meşru isteklerini karşılamak, ikincisi ise Hamas ve Fetih arasındaki uzaklaşma politikasına son vermek.
Mahmut Abbas’ın ciddi zararlara yol açan ve Filistinlileri neredeyse ulusal bir felaketle karşı karşıya bırakan politikasına rağmen, bir halk bloğu olarak Fetih hareketi, otoritesinin zayıflığına ve siyasi kararlarının ulusal hesaplardan çok İsrail hesaplarına bağlı olmasına rağmen, Abbas’ın iradesine indirgenmekten uzak tutulması gereken önemini korumaktadır. Halen Filistinliler için temsili bir siyasi ağırlığı bulunduğu ve bölgesel ve uluslararası alanda tanınan yasal bir statüye sahip olduğu için FKÖ tarafından temsil edilen Filistin siyasal meşruiyetinin altını oymayı gerektiren hiçbir Filistin çıkarı mevcut değildir. Dolayısıyla, Filistin halkının yüksek menfaatlerine hizmet edecek şekilde, uzlaşı ya da seçimler yoluyla Filistin iç siyasetini yeniden düzenlemek ve Filistin meşruiyetini inşa etmek için acil bir yol haritası üzerinde mutabakat sağlanmalıdır.
Filistin içinde böyle bir düzenlemeye ihtiyaç sürerken, dışarıda Mısır ve Katar gibi güçlerle ilişkilerin güçlendirilmesi önemlidir. Filistin dosyasını bölgesel konumunu güçlendirmek için bir kart olarak korumaya çalışan Mısır tarafıyla, sükûnet karşılığında olası ekonomik kolaylıklardan yararlanan Gazze Şeridi’ndeki siyasilerin esnek formüller benimsenmesi önemlidir. Batı Şeria’da olanların Gazze’dekilerden bağımsız olmadığı gerçeğini de göz önünde bulundurarak İsrail’in her hangi bir bölgede elini kolaylaştırmaktan kaçınmak tüm grupların ortak stratejisi olmalıdır.
Sonuç olarak, Filistinli liderler siyasi ilişkilerini gerçekçi bir temelde, bahislerden ve yanlış çıkar hesaplarından uzak bir şekilde çeşitlendirmeyi ihmal etmemeli. Nihayetinde Filistin’in durumu tüm bu dönüşümlerden etkilenmeye devam edecektir. Ancak bir yandan Filistin, kendi ulusal kararlarını alırken bağımsızlığı koruma ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası taraflarla denge ilkesini muhafaza etme siyaseti, orta ve uzun vadede Filistin davasının yararına görünmektedir. Uluslararası ve bölgesel değişim ve dönüşümleri doğru okuyup doğru kararlar alması ve fırsatları değerlendirmesi Filistinlilerin özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderlerini tayin etme stratejisini hayata geçirmede en önemli unsurdur.
Görüş
Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.
Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.
Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.
Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.
Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….
Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.
Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?
Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.
Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.
Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?
İçerideki işbirlikçi kim?
Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!
Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.
Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.
Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.
Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!
Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”
Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!
68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.
Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!
Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.
Heidegger’in müritleri
Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.
Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.
Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.
Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.
Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.
Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.
Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.
Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.
Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.
Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!
Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.
Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.
Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”
Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.
Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.
Görüş
Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi
Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.
Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.
Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.
Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.
Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Demokratik dayanıklılığın sınavı
Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.
Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.
Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.
Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık
Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.
Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.
Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.
Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.
Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.
Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.
Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.
(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









