Bizi Takip Edin

Görüş

Şara’nın Saray’a sızışı ve Trump’ın sıra dışı hamleleri

Avatar photo

Yayınlanma

8-10 Kasım tarihlerinde, yeni Suriye hükümeti lideri Şara, Washington’u ziyaret etti ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump tarafından sıcak bir şekilde ağırlandı. İlgili haber videosunda, Beyaz Saray’ın misafiri olan ilk Suriye devlet başkanı ve yan kapıdan giren bu özel konuk için Trump’ın, sadece “en iyi parfümüm” dediği şeyi, dini muhafazakarlığın sembolü olan sakal kaplı yüzüne sıkmakla kalmayıp, doğrudan “kaç eşiniz var?” diye sorduğu görülüyordu. Şara, hafif bir utangaçlık ve mahcubiyetle “sadece bir tane” diye yanıt verdi.

Görüşmenin ardından Trump, medyaya Şara’ya olan hayranlığını gizlemedi: “Ondan hoşlanıyorum, onunla iyi anlaşıyoruz.” Bundan birkaç gün önce, medya Trump’a Şara’nın eski bir terörist olan geçmişini nasıl gördüğünü sorduğunda, Trump onu “güçlü bir lider” olarak övmüş ve tartışmalı, hatta kanlı ve kirli geçmişini hafife alarak, “Hepimizin dağınık bir geçmişi oldu” demişti. Şara, daha sonra Fox News’a yaptığı açıklamada, diğer terör veya radikal gruplarla bağlantılarının artık geçmişte kaldığını ve Suriye’nin artık Washington için bir tehditten ziyade jeopolitik bir müttefik olarak görüldüğünü belirtti.

Bir tanışma hediyesi olarak Trump, aynı gün Suriye’ye çeşitli yaptırımlardan muafiyet tanıdığını açıkladı ve 2019’da kabul edilen Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası’nın Kongre tarafından kaldırılmasını talep ederek, Şara yönetimindeki Suriye’ye uygulanan kısıtlamaların kaldırılmasını sağladı. Gözlemcilere göre, tam da 2011’de Suriye’nin iç karışıklık ve iç savaşa sürüklenmesinin ardından, ABD’nin askerlerini yasa dışı bir şekilde konuşlandırması, uzun süre Suriye’nin gıda ve petrol kaynaklarını kontrol etmesi ve ağır ekonomik abluka ve yaptırımlar uygulayarak Şam yönetiminin geçim kaynaklarını ve yönetim temelini boşaltması, Şara ve muhalefet ittifakının sadece 18 gün içinde rejimi kolayca devirerek Esad ailesinin yerine geçip Suriye’nin yeni efendileri olmalarını nesnel olarak kolaylaştırdı.

ABD hükümetinin eski hesapları bir kenara bırakıp kendisini yakın bir dost olarak görmesine bir karşılık olarak Şara, Beyaz Saray’da Suriye’nin İsrail’i veya diğer ülkeleri tehdit etmek gibi bir niyetinin olmadığını ve ABD’nin liderlik ettiği, IŞİD milislerine karşı kurulmuş uluslararası koalisyona katılmaktan memnuniyet duyacağını açıkladı. Şara’nın ABD’ye gitmesi sırasında, yeni Suriye hükümeti, eski müttefiki IŞİD milislerinin artıklarını temizlemeye başlayarak, ABD’ye fiili olarak “itaatnamesini” sundu.

Trump gerçekten de “çıkarı ahlaktan üstün tutan” bir iş adamı başkandı. Şara’ya ve yeni rejime gösterdiği bu kayırıcı muamele, ABD hükümetinin sürekli övündüğü değerler peçetesini paramparça etti ve onu Batılı müttefiklerinin ve dünyadaki olayları izleyen halkların yüzüne fırlattı. Tabii ki Trump da Şara’yı ağırlamanın çok da şık bir durum olmadığının farkındaydı. Bu nedenle, diğer yabancı devlet başkanları veya önemli kişilerin yaptığı gibi ön kapıdan girip kırmızı halı töreniyle karşılanmak yerine, onun yan kapıdan girmesini özellikle ayarladı. Ayrıca Trump, gelenek olduğu üzere bu devlet konuğunu Beyaz Saray’ın kapısında karşılamadı.

Bu oldukça nadir, dramatik ve hatta biraz komik olan Beyaz Saray zirvesi, Trump’ın pragmatist ve kural tanımayan yönetim anlayışını ve iş yapma tarzını yansıtıyor. ABD’nin karar alma merkezinde gerçekleşen, aslında olmaması gereken bu diplomatik olay, aynı zamanda dürüstçe ve açık yüreklilikle de yürütülemedi. Sanki ciddi bir devlet faaliyeti, iki erkeğin özel ilişkisi ve “gizli kaçamaklarına” dönüştürülmüş gibiydi. Ancak bu sahne yine de Beyaz Saray’ın önündeki medya tarafından kaydedildi ve diplomatik haberlerin bir yan ürününe dönüştürülerek, Trump’ın sıklıkla “güvenilmez” oluşuna yeni bir kanıt sağladı.

Trump, cinsel sapkınlığa son derece karşı olan Hristiyan Evanjelizminin bir temsilcisi, Şara ise Vahhabilik’i benimsemiş, eşcinselliğe düşman ve kadınlarla el sıkışmayı reddeden köktendinci bir Müslüman. Sosyal yaşamın aşırı sekülerleşmesine direnme açısından bakıldığında, ikisi aynı zamanda aynı fikirde olan kişiler gibi görünüyorlar ve ortak çıkarları için yan yollardan bir araya geldiler. Açıkçası bu, çarpıtılmış ve bozulmuş bir resmi ABD diplomasisi ile yeni Suriye seçkinlerinin, statüsünü düşürüp güçlüye yanaşarak yükseklere tırmanma çabasıdır.

Şara gibi lekeli bir geçmişe sahip, ellerindeki sivil kanın izi henüz kurumamış bir “küçük zorba” için Beyaz Saray’a girebilmek başlı başına bir onurdur; protokol eksikliklerinden şikayet etmeye hiç hakkı yoktur. Bu manzara, insanı 2000 yıldan fazla bir süre önce, Firavunlar Mısırı’nın son hükümdarlarından Kleopatra’nın, Roma Konsülü Sezar’ın sevgisini ve desteğini kazanmak uğruna, bir halının içine saklanarak onun işgal ettiği saraya gizlice taşınmasını hatırlatıyor. Kleopatra sonunda Sezar’la karşılıklı hayranlık duyarak evlendi ve bir çocuk sahibi oldu, ancak Mısır, Roma İmparatorluğu’nun bir tahıl ambarına dönüştü. Sezar’ın suikaste uğraması ve Kleopatra’nın Sezar’ın rakibi Antonius için intihar etmesiyle, 3000 yıldan fazla süren firavunlar dönemi sona erdi.

Bu, Trump’ın siyasi nezaket ve diplomatik zevkten yoksun ilk hareketi değil; bu onun için artık alışılmış, doğal bir hal aldı. Eylül 2019’da, ilk döneminin sonlarına doğru, Trump Afganistan’dan mümkün olan en hızlı şekilde çekilmek için, iki partili ABD hükümetlerinin yaklaşık 20 yıldır desteklediği Kabil seçilmiş yönetimini terk etmekten çekinmedi. Ezeli düşman Taliban’la aktif olarak müzakerelere girdi ve asker çekilmesi karşılığında ateşkes anlaşması imzaladı. Bu doğrudan Afganistan’da “bir ülke, iki yönetim” karmaşasına yol açtı ve bir yıldan biraz fazla bir süre sonra Taliban’ın iktidarı ele geçirip Kabil hükümetini anında çöküşe sürüklemesiyle sonuçlandı.

Barış görüşmelerini ilerletmek ve savaş bataklığından bir an önce kurtulmak için Trump bir kez Taliban liderlerini Beyaz Saray’a davet etmekte ısrar etmişti. Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, bu hamlenin hem ülkenin ve başkanın itibarını zedeleyeceğini hem de ABD ve Batılı müttefiklerinin değerleriyle bağdaşmadığını düşünerek buna şiddetle karşı çıkmıştı. Hiçbir astının itirazına tahammülü olmayan ve kabinesini neredeyse baştan aşağı değiştirmiş olan Trump, öfkelendi. Bu sadık destekçisinin samimi uyarılarını ve meydan okumasını kabul edemeyerek, onu oracıkta görevden aldı ve Beyaz Saray’dan kovdu.

Şimdi, ikinci döneminde Trump kendini daha güvende, daha zorba ve daha keyfi davranıyor. Etrafı, kendisine kayıtsız şartsız biat eden, her fırsatta övgüler düzen sadık taraftarlar, dalkavuklar ve “evet efendimciler”le çevrili. Bu nedenle, hiçbir kısıtlama olmaksızın “işlemsel diplomasi” yürütüyor ve “kargadan anka kuşu olmuş” bu yeni yol arkadaşı Şara’ya görkemli bir resepsiyon veriyor. Müttefikleri ve özellikle de terör mağdurlarını bu şekilde aşağılayan bu “buz kıran” ve “alışılmadık” diplomasi karşısında, Trump’ın geniş idari ekibi -hepsi de sözde “şahin” olmalarına rağmen- içlerinde Bolton tarzı bir sorgulama ve muhalefet gösterecek tek bir “adam” dahi çıkmıyor. Hatta ABD Demokratları ve onların yönlendirdiği iddia edilen medya bile kayda değer bir dalga yaratamıyor. Amerika’nın “Trump’laşma” durumunun ciddiyeti buradan açıkça görülebiliyor.

Bu yılın mayıs ayında, bir yıldırım savaşıyla Şam’ı ele geçiren Şara, Suudi Veliaht Prens Selman ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aktif ve hevesli arabuluculuğu sayesinde Riyad’da Trump tarafından kabul edildi. Bu, dünyaya “kırk haramilerin bir araya gelmesi”nin ve “it ile avcının aynı yatakta olması”nın ne demek olduğunu anında gösterdi. Trump, ABD’nin demokratik yollarla seçilmiş başkanı, özgür ve demokratik dünyanın lideri, sadece Şara’yla el sıkışmak, samimi bir sohbet etmek ve onu sevdiği bir “sert adam” olarak kamuoyu önünde övmekle kalmadı, aynı zamanda ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırımlarını en kısa sürede kaldırarak Şam’ın bu yeni efendisine iktidarını pekiştirmesi için yardım edeceğine de söz verdi.

O sırada, daha önce “Colani” adıyla tanınan, eski El-Kaide’nin Suriye kolu lideri olan Şara ve onun bağlı olduğu “Hey’et Tahrir eş-Şam” hala hem Birleşmiş Milletler hem de ABD hükümetinin terör örgütleri kara listelerinde yer alıyordu. Şara’nın kendisi, bir terör önderi olarak, sadece 2006’da Irak’ta ABD güçleri tarafından beş yıl gözaltında tutulmakla kalmamış, serbest kaldıktan sonra eski işine dönmüş ve bu işi daha da büyütmüştü. Mayıs 2017’de ABD’nin onun için koyduğu yakalama ödülü 10 milyon dolara kadar çıkmıştı.

Trump’ın Riyad’da kötü şöhretli Şara ile gerçekleştirdiği tarihi ve samimi görüşme ve el sıkışması, Şara’nın itibar kazanma ve aklanma sürecini hızlandırdı. Bunu takiben Şara, Orta Doğu’nun önemli ülkelerini ziyaret etti ve bu yıl eylül ayında Suriye adına Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda hitap etme fırsatı bularak, 1967’den bu yana Suriyeli bir liderin BM’de konuşamadığı uzun boşluğu doldurdu. Şara, ABD’nin desteğinin sağladığı diplomatik ağırlığı kullanarak kısa sünde Moskova’ya gitti ve uzun süredir düşman olan büyük bölge dışı güç Rusya ile ilişkileri normalleştirdi.

Şara ve yeni Suriye rejimini daha fazla meşrulaştırmak, yüceltmek ve istikrara kavuşturmak için – ve onun Beyaz Saray’da misafir edilmesinin yolunu düzeltmek – Trump yönetimi ilgili politikaları dikkat çekici bir verimlilik ve yoğunlukla hızla ayarladı, onun için “etiketleri kaldırma ve mahkumiyetleri tersine çevirme” çalışmaları yürüttü. 6 Ekim’de Çin’in çekincelerine ve itirazları rağmen, Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Şara ve Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab’ın IŞİD ve El-Kaide’yi hedefleyen yaptırım listelerinden çıkarılmasını sağlayan bir kararı geçirdi. 7 Ekim’de ise ABD Hazine Bakanlığı, Şara’yı “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” listesinden çıkardı.

Doğal olarak, bu alışılmadık manevralar gözlemcileri hayrete düşürdü ve heyecanlarını zirveye taşıdı. Ancak, bunlar Trump’ın cesur, eylem odaklı ve normları yıkan tarzının yanı sıra, Orta Doğu’yu istikrara kavuşturma ve bölgedeki kaynak taahhütlerini daha da azaltma arzusuyla mükemmel bir uyum içindedir. ABD’ye para tasarrufu sağladığı veya yükü ortaklara, müttefiklere veya hatta rakiplere kaydırdığı ve daha fazla Arap ülkesini İsrail’i tanımaya ve derhal barış yapmaya ikna ettiği sürece, Trump tüm politik tabuları yıkmaya, ideolojik kırmızı çizgileri çiğnemeye ve sorunsuz bir şekilde müttefik değiştirerek düşmanları dostlara, atıkları hazinelere dönüştürmeye isteklidir.

Şara ve yeni Suriye rejimi için, terörle bağlarını kopardıklarını ilan edip görünüşte yeni bir sayfa açarak bölgesel güçlerin gözdesi haline geldikten ve şimdi ABD ile aynı hizaya geldikten sonra, bir zamanlar “Bin Ladincilik”e bağlılık adına edilen yeminler bir kenara atılabilir. Bir zamanlar silahlı mücadelelerine yön veren anti-Amerikan, anti-İsrail ve anti-Siyonist idealler rafa kaldırılabilir. İktidarı ele geçirdikten sonra, Şara’nın en acil görevi rejim istikrarını sürdürmek ve paramparça olmuş bir ulusu yeniden inşa etmektir.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ardından, bölge çağ açıcı dönüşümler geçiriyor. Bölgesel yönetişim yapısı, politik güç dinamikleri ve jeopolitik güvenlik ilişkileri yeniden yapılandırılıyor, parçalanıyor ve yeniden şekillendiriliyor. Daha önce benzeri görülmemiş bir “Yeni Orta Doğu” şekillenmeye başlıyor. ABD-Suriye ilişkileri tamamen tersine dönüyor ve terörle mücadele de dahil olmak üzere geleneksel Batılı politik ve diplomatik öncelikler darmadağın olmuş durumda. Yine de değişmeyen, ulusların veya politik blokların çıkarları, iradelerine göre müttefik değiştiren politikacıların ilkesiz manipülasyonları ve politik oyunlar, entrikalar ve açık işlemler arasında şaşkına dönen – ya da daha kötüsü, harcanabilir muamelesi gören – sıradan vatandaşlardır.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English