Bizi Takip Edin

Görüş

BMGK’nın Gazze planı ve Ortadoğu’da ABD-Çin işbirliği

Avatar photo

Yayınlanma

17 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi nadiren görülen bir uzlaşıya vardı ve ABD’nin önerdiği Gazze Şeridi için kapsamlı yönetişim planı olan 2803 sayılı kararı kabul etti. Trump yönetiminin ortaya koyduğu “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ın (Trump’ın 20 Maddelik Planı) tam olarak uygulanması yoluyla Gazze’de ateşkesin korunması, insani yardımların yeniden başlatılması, Gazze’nin yeniden inşası ve ekonomik toparlanmanın ilerletilmesi, ayrıca “iki devletli çözümün” yeniden başlatılması için zemin hazırlanması hedefleniyor. Çin ve Rusya’nın karşı oy kullanmamış olmaları, “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın patlak vermesinden bu yana geçen iki yılı aşkın sürede “BM’nin beş daimi üyesinin” aynı çizgide durduğu nadir anlardan biri anlamına geliyor. Bu durumun, İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir düzenin oluşmasına katkı sağlaması ve Ortadoğu barışına yeni umutlar getirmesi bekleniyor. Aynı zamanda ABD’nin güçlü jeopolitik şekillendirme kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, Çin’in Ortadoğu’daki sıcak krizlere ilişkin politika ve stratejilerini hızlı biçimde ayarlama yönündeki yeni eğilimlerini de yansıtıyor.

2803 sayılı karar tasarısı (Trump’ın 20 Maddelik Planı ekli şekilde) Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesine sunulduğunda 13 kabul oyu aldı; Çin ve Rusya’nın çekimser kalması sayesinde karar sorunsuz şekilde geçti ve uluslararası toplumun en üst iradesini temsil eden, bağlayıcı hukuki güce sahip bir belgeye dönüştü. Bu belge, Gazze savaşı ve Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Güvenlik Konseyi’nde son iki üç yıldır süren bölünmüşlük ve karşıtlık hâlini kısmen giderdi; özellikle Çin ve Rusya’nın Ortadoğu krizlerini ele alırken gösterdiği esneklik ve uygun uzlaşma iradesini ortaya koydu.

2803 sayılı karar, geçici bir yönetim organı olarak uluslararası hukuki statüye sahip bir Barış Komitesi (Board of Peace – BP) kurulmasını öngörüyor. Bu organ, Filistin Yönetimi’nin (PA) reform planını tamamlamasını denetleyecek ve Gazze’nin güvenli ve etkili biçimde yeniden PA kontrolüne geçmesini sağlayarak Filistin’in kendi kaderini tayini ve devletleşme süreci için koşullar yaratacak.

Karar ayrıca, Barış Komitesi’nin birlik komutası altında İsrail, Mısır ve yeni eğitilmiş Filistin polis birimleriyle iş birliği yapacak bir Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulmasına yetki veriyor. Bu güç; sınır güvenliğini sağlamak, askeri ve saldırı tesislerini kaldırmak, silahsızlanmayı ilerletmek, sivilleri korumak ve insani yardım koridorlarının güvenliğini temin etmekle yükümlü olacak. Finansman gönüllü bağışlar ve özel bir güven fonu yoluyla sağlanacak; Dünya Bankası ve diğer finans kuruluşları yeniden inşa finansmanına katılacak. Barış Komitesi ve İstikrar Gücü uluslararası denetime tabi olacak, her altı ayda bir Güvenlik Konseyi’ne ilerleme raporu sunacak; yetki süresi 2027 sonuna kadar geçerli olacak. İstikrar Gücü’ne katılacak ülkelerin Mısır ve İsrail tarafından onaylanması; görevin sonlandırılmasının ise İsrail’in uygun düzeyde silahsızlanma ve tehdit ortadan kaldırma kriterlerinin karşılandığına kanaat getirmesine bağlı olması şart koşuluyor.

Kararın genel hedefi, uluslararası toplumun koordinasyonu altında Gazze’de ateşkesin, yeniden inşanın, istikrarın ve barışın sağlanması; böylece Filistin ile İsrail arasında uzun vadeli barışçıl bir beraberliğe ve Filistin’in gelecekteki devlet inşasına temel oluşturmaktır. Kararda uluslararası istikrar gücünün Hamas dahil silahlı grupların silahsızlandırılmasını üstlenip üstlenmeyeceği vurgulanmamış; yapısı, yetki sınırları ve katılım kriterleri de açıkça belirtilmemiştir. Bununla birlikte, reformların ardından Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi güvenli ve etkili biçimde yöneteceğine ilişkin olumlu ifadeler yer almaktadır. İsrail’in BM’ye yönelik güçlü direnci göz önünde bulundurulduğunda, 2803 sayılı karar BM ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılım ve denetim rolünü zayıflatmış, ancak tamamen yok saymamıştır.

2803 sayılı kararın kabulünün ardından uzun yıllardır Gazze Şeridi’ni kontrol eden Hamas memnuniyetsizliğini dile getirdi. Hamas, kararla birlikte Gazze’ye uluslararası vesayet uygulanmaya çalışıldığını, İsrail’i kayıran bir yönetim planı dayatabileceğini belirterek bunu kınadı. Uluslararası vesayet, yabancı askeri varlık veya Gazze’de uluslararası üs kurulması gibi düzenlemelerin Filistin’in ulusal egemenliğini doğrudan ihlal edeceğini söyleyerek bu tür adımları açıkça reddetti.

İsrail tarafında ise görüş ayrılıkları ortaya çıktı. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog bunu “dünya siyasetinde son derece inanılmaz bir an” olarak övdü: “Bu durumu yalnızca Başkan Trump mümkün kılabilirdi; elbette tüm rehinelerimizi de geri getirdi. Umut dolu bir gelecek yaratmalıyız ve umuyorum ki Güvenlik Konseyi’nin bu kararı, sivil girişimler ve yeni inisiyatiflerle birlikte… olumlu sonuçlar doğurur.” Ancak Başbakan Netanyahu ve sağcı-aşırı sağcı kesimler memnuniyetsizliklerini dile getirerek, kararın Filistin devletinin kurulmasına kapı aralayabileceğini, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını ve Gazze’de tam bir silahsızlanmanın açık şekilde zorunlu kılınmadığını savundu. Netanyahu, geleceğin ne kadar zor olacağına bakılmaksızın Gazze’nin “silahsızlandırılması” ve Hamas’ın “silahsız bırakılması” gerektiğini ifade etti.

ABD’nin öncülük ettiği ve birçok Arap ve İslam ülkesinin desteklediği karar taslağına ilişkin olarak çekimser kalıp geçişine izin veren Çin ve Rusya temsilcileri sonrasında açıklama yaparak taslak konusundaki çekincelerini dile getirdiler.

Çin’in BM Daimi Temsilcisi Fu Cong, Güvenlik Konseyi’nin kalıcı bir ateşkesi güvence altına alması, Gazze’deki insani krizi çözmesi ve yeniden inşayı başlatması gerektiğini belirterek “Barış Komitesi”nin ve “Uluslararası İstikrar Gücü”nün yapısı ve yetkileri konusundaki belirsizlikler nedeniyle “derin endişe” duyduklarını ifade etti.

Fu Cong, taslağın Filistin’e yeterince odaklanmadığını, Filistin egemenliğini ve “iki devletli çözümü” açık biçimde teyit etmediğini söyledi. “Karar taslağı ‘Filistinlilerin Filistin’i yönetmesi’ temel ilkesini yansıtmıyor. Gazze Filistin halkına aittir, başkasına değil.” Ayrıca kararın “BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılımını güvence altına almamasından” duyduğu endişeyi dile getirdi. Fu Cong, bu kaygılar ve bölgesel tutumlar nedeniyle Çin’in çekimser oy kullandığını belirtti.

Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın söz konusu taslağı destekleyemeyeceğini belirtti. Bunun, “iki devletli çözüm” çerçevesine zarar verdiğini ve “Uluslararası İstikrar Gücü”ne barışı koruma yetkisi vererek onu fiilen çatışmanın taraflarından biri hâline getirdiğini ifade etti. Ayrıca Nebenzya, taslağın ABD ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında “deneyler” yapması için bir örtü hâline gelebileceği uyarısında bulundu. Daha önce ABD tarafından yürütülen ve ilan edilen hedeflerle çelişen girişimleri de hatırlattı.

Nesnel olarak bakıldığında, her ne kadar Çin ve Rusya karar taslağındaki birçok muğlak ve uygunsuz unsura işaret etmiş olsa da, veto etmemiş olmaları iki ülkenin genel olarak tasarının Gazze’de ateşkesi sağlama, insani yardımları yeniden başlatma ve savaş sonrası yeniden inşa ile uzun vadeli düzenlemelere odaklanma yönündeki olumlu niyetini kabul ettiklerini göstermektedir. Başka bir deyişle, iki yılı aşkın süredir sürdüğü hâliyle Gazze felaketi karşısında, ABD’nin öncülük ettiği ve çok taraflı çıkarları gözetmeye çalışan ancak İsrail’i hâlen kayıran bu planı kabul etmek “iki kötüden az kötüyü seçmek” anlamına gelmektedir.

“Altıncı Ortadoğu Savaşı”, 2023 Ekim’inde patlak veren yeni İsrail-Filistin çatışmasıyla birlikte, Filistin-İsrail sahasından Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne doğru genişledi. Ondan fazla bölge ülkesi ve bölge dışı büyük güç çatışmaya sürüklendi. Sonuçta İsrail ve ABD İran’la doğrudan savaşa girdi, Suriye hükümeti beklenmedik şekilde çöktü, Katar masum olduğu hâlde İsrail tarafından bombalandı. Ortadoğu’da savaş ardı ardına patladı, cepheler genişledi. En acı olan ise Gazze Şeridi’ndeki 2,3 milyon Filistinlinin tarifsiz bir ulusal felakete maruz kalması ve uygar dünyanın bu en vahşi devlet davranışlarından biri olan katliam ve soykırıma tanıklık etmesidir.

Bu süreçte ABD, ateşkes girişimlerini engelleyip defalarca veto ederek, İsrail’e sürekli destek sağlamış ve hatta doğrudan savaş yanlısı bir ortak gibi davranmıştır. Bu tutum, Ortadoğu’daki çatışma alanının sürekli genişlemesine ve kontrolün yitirilmesine yol açmıştır. Ancak durum ABD’nin temel çıkarlarına ve uluslararası itibarına zarar vermeye başlayınca, Trump yönetimi “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ı (Trump’ın 20 Maddelik Planı) ortaya koymuş, İsrail’in sağcı kanadına güçlü baskı uygulayarak Gazze’de kısmi fakat eksik bir ateşkesin sağlanmasının önünü açmıştır. Bu gelişme, Güvenlik Konseyi’nin Gazze’nin gelecekteki yönetimine ve İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir çerçevede şekillenmesine ilişkin bir tasarıyı ele almasını mümkün kılmıştır.

Açık konuşmak gerekirse, bu karar taslağı Trump yönetiminin yoğun çabaları ve çok taraflı arabuluculukları sonucunda güçlükle geniş destek bulmuş bir metindir. Kaçınılmaz olarak birçok açık, kasıtlı belirsizlik ve ayrıntı eksikliği barındırmakta; tüm tarafların hassasiyetlerini gözetmek zorunda olan bir barış yol haritası mahiyeti taşımaktadır. Bu nedenle özellikle birbirine düşman olan İsrail ve Hamas’ın tepki göstermesi son derece doğaldır; zira her iki taraf da belirli konularda sıfır toplamlı bir yaklaşımı benimsemektedir.

Trump’ın Ortadoğu politikasını, özellikle İsrail-Filistin çatışmasını çözme yaklaşımını yansıtan 2803 sayılı karar tasarısının Güvenlik Konseyi’nde sorunsuz biçimde geçmesi, uluslararası toplumun Gazze’deki acıyı hızla sona erdirme, İsrail-Filistin barışını yeniden tesis etme ve nihai olarak “iki devletli çözümü” hayata geçirme konusundaki ortak iradesini göstermektedir. Aynı zamanda bu gelişme, ABD’nin Orta Doğu barış sürecine liderlik etme, bölgesel düzeni şekillendirme ve süper güç statüsünü ve etkisini gösterme bakımından bir diplomatik başarıdır. Bu durum, daha önceki ABD politikalarının yol açtığı hayal kırıklığı ve güvensizliği telafi etme potansiyeline de sahiptir.

Ayrıca Gazze yönetim planının Güvenlik Konseyi kararıyla güçlü biçimde desteklenmesi, Trump’ın Ortadoğu politikasının 1.0 sürümünden 2.0 sürümüne taşınması ve güçlendirilmesi niteliğindedir. İlk döneminde Trump, belirgin ve güçlü bir İsrail yanlısı tutumla, önceki tüm Amerikan yönetimlerinin tabularını yıkarak ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımış, Filistin’in temel çıkarlarını yok sayan “Yüzyılın Anlaşması”nı ilan etmiş, Filistin Yönetimi ile ilişkileri kesmiş, Filistin’e yönelik insani yardımı ciddi şekilde azaltmış veya tamamen durdurmuş, Filistin’e “sempati duyduğu” gerekçesiyle UNESCO’dan ayrılmış ve dört Arap ülkesini İsrail’le Abraham Anlaşmaları’nı imzalamaya ikna ederek Ortadoğu barış sürecinde uzlaşı eksenini genişletmiştir.

İkinci döneminde Trump, savaşla harap olmuş bir Ortadoğu devralmıştır. ABD’nin liderliğini garanti altına alırken İsrail’e koşulsuz destek vermiş, hatta İsrail ile birlikte İran nükleer tesislerini bombalamıştır. Buna karşın, savaşın ölçeğini büyütmekten ve şiddetini artırmaktan kaçınmış, ABD’yi yeni bir savaş batağına sürüklememeye dikkat etmiştir. Yemen’de Husilerle ateşkes sağlanması, yönetim değişikliğinin ardından Suriye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve İsrail de dâhil olmak üzere tüm taraflara baskı yaparak bölgesel gerilimin daha fazla kontrolden çıkmasını önlemeye çalışması bu yaklaşımın parçalarıdır. Trump ayrıca Kazakistan’ı Abraham Anlaşmaları’na dâhil ederek Orta Doğu barış sürecini Orta Asya’ya ve Arap olmayan Müslüman ülkelere genişletmeyi başarmıştır.

2803 sayılı kararın ortaya çıkışı, yeni bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu durum, ABD’nin Orta Doğu diplomasisinde yeniden kritik bir bölge-dışı güç hâline geldiğini ve Washington’ın Orta Doğu diplomatik karar mekanizmasının merkezine geri döndüğünü göstermektedir. Bu gelişme kuşkusuz ABD’nin küresel siyasi etkisini ve liderliğini artıracak, Orta Doğu’daki varlığını ve söz söyleme gücünü güçlendirecektir. Birkaç gün önce ABD’nin öncülüğünde Güvenlik Konseyi, 14 Kasım’da Yemen yaptırımlarını uzatan, Husilerin saldırılarını kınayan, silah ambargosunu teyit eden ve denizde gemilere çıkma dâhil yeni denetim tedbirleri getiren bir kararı kabul etmişti.

BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı oyladığı sırada, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ABD’ye yüksek profilli bir ziyaret gerçekleştirdi ve F-35 savaş uçağı alımını da içerebilecek “ABD müttefiki” muamelesi görme ihtimali ortaya çıktı. “Altıncı Ortadoğu Savaşı” patlak vermeden önce Riyad ve Washington bir askerî ittifak üzerinde yoğun biçimde müzakere yürütüyordu. ABD’nin şartı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi ve Çin ile ekonomik, teknolojik ve askerî iş birliğini büyük ölçüde azaltmasıydı. Gazze savaşı ve onu izleyen eşi görülmemiş insani felaket, Suudi tutumlarının ciddi biçimde gerilemesine yol açtı; Riyad, Suudi-İsrail yakınlaşması gerçekleşmeden önce Filistin meselesinin çözülmesi gerektiğini yeniden vurguladı. Gazze’de ateşkesin uygulamaya geçmesi ve ABD’nin öncülük ettiği yeniden inşa sürecinin başlamasıyla, Suudi-ABD ve Suudi-İsrail ilişkilerinin geleceği büyük ilgi uyandırmaktadır.

Gözlemciler ayrıca 2023 yılında Çin’in, Suudi Arabistan ile İran arasındaki yedi yıllık kopukluğu başarıyla sona erdirdiğini, bunun Pekin diplomasisinde büyük bir fırtına estirdiğini ve dünyayı etkilediğini hatırlatmaktadır. 2024’te Çin, 14 Filistinli grubun Pekin’de kapsamlı bir mutabakata varmasını sağlamıştır. ABD’nin seçim süreciyle meşgul olduğu ve Orta Doğu’ya derin müdahil olmaya istekli olmadığı bir dönemde uluslararası kamuoyu, Çin’in bölgedeki diplomatik etkinliğinin güçlü, etkili ve sonuç odaklı hâle geldiğini; Pekin’in adeta Washington’ın yerini alarak Orta Doğu’daki diplomatik karar merkezine dönüştüğünü dile getirmişti.

Ancak, sonrasında Orta Doğu’da yaşanan büyük gelişmeler Çin diplomasisine ağır darbeler indirdi: Pekin’deki uzlaşı görüşmelerine katılan Hamas lideri Haniyye, İsrail tarafından Tahran’da alenen suikasta uğradı; Çin’in desteğiyle iktidarını koruyan Suriye lideri Beşar Esad beklenmedik şekilde devrildi; Çin ile 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması imzalayan İran geniş ölçekte etki alanı kaybetti; Çin’in “yeni dönemin kapsamlı stratejik ortaklık” kurduğu Rusya, Orta Doğu’daki tek Soğuk Savaş mirası olan Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı; Çin, Suriye, İsrail ve İran’dan büyük ölçekli tahliyeler yapmak zorunda kaldı; Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle “yüksek kaliteli Kuşak ve Yol” inşası çabaları savaş nedeniyle ağır darbe aldı; Çin ile Avrupa arasındaki ana ticaret güzergâhı olan Kızıldeniz rotasının güvenliği ciddi biçimde tehlikeye girdi ve ticaret maliyetleri yükseldi.

Yakın dönemde Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni fırsatlarla birlikte, özellikle Çin-ABD ilişkilerinin yumuşaması ve Busan zirvesinde çok sayıda mutabakatın sağlanması sonrasında, Çin’in bölgesel sıcak krizlere yönelik politika ve stratejilerinde belirgin bir değişim yaşandı. Bu değişim, Gazze ateşkesi ve Kızıldeniz güvenliği konusunda ABD ile aktif iş birliği arayışını, ABD öncülüğündeki Güvenlik Konseyi kararlarını iki kez çekimser kalarak geçirmeyi kapsıyor. En dikkat çekeni ise Çin’in Suriye geçiş hükümetine yönelik tutumunu hızla değiştirmesi, ilk kez bu hükümetin dışişleri bakanını ağırlaması ve ikili ilişkilerin geleceğini belirleyen ortak bir bildiri yayımlamasıdır. Bu gelişmeler, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin koşullara, zamana ve olaylara göre daha esnek hâle geldiğini göstermektedir.

Geleceğe bakıldığında, Orta Doğu’daki olumlu gidişat ve Çin-ABD ilişkilerinin istikrar kazanmasıyla birlikte, Çin’in Orta Doğu yönetimi konusunda ABD ile istişare ve iş birliğini sürdüreceği; Suriye’nin kapsamlı yeniden inşası, Gazze’nin savaş sonrası yönetimi, Yemen’deki “tek ülke üç hükümet” durumunun sona erdirilmesi ve Kızıldeniz deniz güvenliğinin yeniden sağlanması gibi alanlarda potansiyelini kullanarak avantajlarını ortaya koyacağı; böylece Orta Doğu’nun savaşlardan uzaklaşıp barış ve istikrara yöneldiği yeni bir düzenin şekillendirilmesine katkı sağlayacağı öngörülmektedir.

“Tarafsız hakemin bile aile içi meselelere karışması zordur.” Çin’in Orta Doğu’daki en büyük avantajı, çatışan taraflardan hiçbirine derin bağı bulunmaması ve herkesle diyalog kurabilme kapasitesidir; özellikle Filistinli gruplarla ve Yemen’deki taraflarla. Ancak sorun şudur ki, gerek Filistin’de gerek Yemen’de iç uzlaşı ve bütünleşme son derece zor ve karmaşık süreçlerdir. Bu da Çin’in Orta Doğu diplomasisinin, özellikle arabuluculuk faaliyetlerinin daha fazla bilgelik, cesaret ve yatırım gerektireceği anlamına gelmektedir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English