Görüş
BMGK’nın Gazze planı ve Ortadoğu’da ABD-Çin işbirliği

17 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi nadiren görülen bir uzlaşıya vardı ve ABD’nin önerdiği Gazze Şeridi için kapsamlı yönetişim planı olan 2803 sayılı kararı kabul etti. Trump yönetiminin ortaya koyduğu “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ın (Trump’ın 20 Maddelik Planı) tam olarak uygulanması yoluyla Gazze’de ateşkesin korunması, insani yardımların yeniden başlatılması, Gazze’nin yeniden inşası ve ekonomik toparlanmanın ilerletilmesi, ayrıca “iki devletli çözümün” yeniden başlatılması için zemin hazırlanması hedefleniyor. Çin ve Rusya’nın karşı oy kullanmamış olmaları, “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın patlak vermesinden bu yana geçen iki yılı aşkın sürede “BM’nin beş daimi üyesinin” aynı çizgide durduğu nadir anlardan biri anlamına geliyor. Bu durumun, İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir düzenin oluşmasına katkı sağlaması ve Ortadoğu barışına yeni umutlar getirmesi bekleniyor. Aynı zamanda ABD’nin güçlü jeopolitik şekillendirme kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, Çin’in Ortadoğu’daki sıcak krizlere ilişkin politika ve stratejilerini hızlı biçimde ayarlama yönündeki yeni eğilimlerini de yansıtıyor.
2803 sayılı karar tasarısı (Trump’ın 20 Maddelik Planı ekli şekilde) Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesine sunulduğunda 13 kabul oyu aldı; Çin ve Rusya’nın çekimser kalması sayesinde karar sorunsuz şekilde geçti ve uluslararası toplumun en üst iradesini temsil eden, bağlayıcı hukuki güce sahip bir belgeye dönüştü. Bu belge, Gazze savaşı ve Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Güvenlik Konseyi’nde son iki üç yıldır süren bölünmüşlük ve karşıtlık hâlini kısmen giderdi; özellikle Çin ve Rusya’nın Ortadoğu krizlerini ele alırken gösterdiği esneklik ve uygun uzlaşma iradesini ortaya koydu.
2803 sayılı karar, geçici bir yönetim organı olarak uluslararası hukuki statüye sahip bir Barış Komitesi (Board of Peace – BP) kurulmasını öngörüyor. Bu organ, Filistin Yönetimi’nin (PA) reform planını tamamlamasını denetleyecek ve Gazze’nin güvenli ve etkili biçimde yeniden PA kontrolüne geçmesini sağlayarak Filistin’in kendi kaderini tayini ve devletleşme süreci için koşullar yaratacak.
Karar ayrıca, Barış Komitesi’nin birlik komutası altında İsrail, Mısır ve yeni eğitilmiş Filistin polis birimleriyle iş birliği yapacak bir Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulmasına yetki veriyor. Bu güç; sınır güvenliğini sağlamak, askeri ve saldırı tesislerini kaldırmak, silahsızlanmayı ilerletmek, sivilleri korumak ve insani yardım koridorlarının güvenliğini temin etmekle yükümlü olacak. Finansman gönüllü bağışlar ve özel bir güven fonu yoluyla sağlanacak; Dünya Bankası ve diğer finans kuruluşları yeniden inşa finansmanına katılacak. Barış Komitesi ve İstikrar Gücü uluslararası denetime tabi olacak, her altı ayda bir Güvenlik Konseyi’ne ilerleme raporu sunacak; yetki süresi 2027 sonuna kadar geçerli olacak. İstikrar Gücü’ne katılacak ülkelerin Mısır ve İsrail tarafından onaylanması; görevin sonlandırılmasının ise İsrail’in uygun düzeyde silahsızlanma ve tehdit ortadan kaldırma kriterlerinin karşılandığına kanaat getirmesine bağlı olması şart koşuluyor.
Kararın genel hedefi, uluslararası toplumun koordinasyonu altında Gazze’de ateşkesin, yeniden inşanın, istikrarın ve barışın sağlanması; böylece Filistin ile İsrail arasında uzun vadeli barışçıl bir beraberliğe ve Filistin’in gelecekteki devlet inşasına temel oluşturmaktır. Kararda uluslararası istikrar gücünün Hamas dahil silahlı grupların silahsızlandırılmasını üstlenip üstlenmeyeceği vurgulanmamış; yapısı, yetki sınırları ve katılım kriterleri de açıkça belirtilmemiştir. Bununla birlikte, reformların ardından Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi güvenli ve etkili biçimde yöneteceğine ilişkin olumlu ifadeler yer almaktadır. İsrail’in BM’ye yönelik güçlü direnci göz önünde bulundurulduğunda, 2803 sayılı karar BM ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılım ve denetim rolünü zayıflatmış, ancak tamamen yok saymamıştır.
2803 sayılı kararın kabulünün ardından uzun yıllardır Gazze Şeridi’ni kontrol eden Hamas memnuniyetsizliğini dile getirdi. Hamas, kararla birlikte Gazze’ye uluslararası vesayet uygulanmaya çalışıldığını, İsrail’i kayıran bir yönetim planı dayatabileceğini belirterek bunu kınadı. Uluslararası vesayet, yabancı askeri varlık veya Gazze’de uluslararası üs kurulması gibi düzenlemelerin Filistin’in ulusal egemenliğini doğrudan ihlal edeceğini söyleyerek bu tür adımları açıkça reddetti.
İsrail tarafında ise görüş ayrılıkları ortaya çıktı. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog bunu “dünya siyasetinde son derece inanılmaz bir an” olarak övdü: “Bu durumu yalnızca Başkan Trump mümkün kılabilirdi; elbette tüm rehinelerimizi de geri getirdi. Umut dolu bir gelecek yaratmalıyız ve umuyorum ki Güvenlik Konseyi’nin bu kararı, sivil girişimler ve yeni inisiyatiflerle birlikte… olumlu sonuçlar doğurur.” Ancak Başbakan Netanyahu ve sağcı-aşırı sağcı kesimler memnuniyetsizliklerini dile getirerek, kararın Filistin devletinin kurulmasına kapı aralayabileceğini, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını ve Gazze’de tam bir silahsızlanmanın açık şekilde zorunlu kılınmadığını savundu. Netanyahu, geleceğin ne kadar zor olacağına bakılmaksızın Gazze’nin “silahsızlandırılması” ve Hamas’ın “silahsız bırakılması” gerektiğini ifade etti.
ABD’nin öncülük ettiği ve birçok Arap ve İslam ülkesinin desteklediği karar taslağına ilişkin olarak çekimser kalıp geçişine izin veren Çin ve Rusya temsilcileri sonrasında açıklama yaparak taslak konusundaki çekincelerini dile getirdiler.
Çin’in BM Daimi Temsilcisi Fu Cong, Güvenlik Konseyi’nin kalıcı bir ateşkesi güvence altına alması, Gazze’deki insani krizi çözmesi ve yeniden inşayı başlatması gerektiğini belirterek “Barış Komitesi”nin ve “Uluslararası İstikrar Gücü”nün yapısı ve yetkileri konusundaki belirsizlikler nedeniyle “derin endişe” duyduklarını ifade etti.
Fu Cong, taslağın Filistin’e yeterince odaklanmadığını, Filistin egemenliğini ve “iki devletli çözümü” açık biçimde teyit etmediğini söyledi. “Karar taslağı ‘Filistinlilerin Filistin’i yönetmesi’ temel ilkesini yansıtmıyor. Gazze Filistin halkına aittir, başkasına değil.” Ayrıca kararın “BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılımını güvence altına almamasından” duyduğu endişeyi dile getirdi. Fu Cong, bu kaygılar ve bölgesel tutumlar nedeniyle Çin’in çekimser oy kullandığını belirtti.
Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın söz konusu taslağı destekleyemeyeceğini belirtti. Bunun, “iki devletli çözüm” çerçevesine zarar verdiğini ve “Uluslararası İstikrar Gücü”ne barışı koruma yetkisi vererek onu fiilen çatışmanın taraflarından biri hâline getirdiğini ifade etti. Ayrıca Nebenzya, taslağın ABD ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında “deneyler” yapması için bir örtü hâline gelebileceği uyarısında bulundu. Daha önce ABD tarafından yürütülen ve ilan edilen hedeflerle çelişen girişimleri de hatırlattı.
Nesnel olarak bakıldığında, her ne kadar Çin ve Rusya karar taslağındaki birçok muğlak ve uygunsuz unsura işaret etmiş olsa da, veto etmemiş olmaları iki ülkenin genel olarak tasarının Gazze’de ateşkesi sağlama, insani yardımları yeniden başlatma ve savaş sonrası yeniden inşa ile uzun vadeli düzenlemelere odaklanma yönündeki olumlu niyetini kabul ettiklerini göstermektedir. Başka bir deyişle, iki yılı aşkın süredir sürdüğü hâliyle Gazze felaketi karşısında, ABD’nin öncülük ettiği ve çok taraflı çıkarları gözetmeye çalışan ancak İsrail’i hâlen kayıran bu planı kabul etmek “iki kötüden az kötüyü seçmek” anlamına gelmektedir.
“Altıncı Ortadoğu Savaşı”, 2023 Ekim’inde patlak veren yeni İsrail-Filistin çatışmasıyla birlikte, Filistin-İsrail sahasından Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne doğru genişledi. Ondan fazla bölge ülkesi ve bölge dışı büyük güç çatışmaya sürüklendi. Sonuçta İsrail ve ABD İran’la doğrudan savaşa girdi, Suriye hükümeti beklenmedik şekilde çöktü, Katar masum olduğu hâlde İsrail tarafından bombalandı. Ortadoğu’da savaş ardı ardına patladı, cepheler genişledi. En acı olan ise Gazze Şeridi’ndeki 2,3 milyon Filistinlinin tarifsiz bir ulusal felakete maruz kalması ve uygar dünyanın bu en vahşi devlet davranışlarından biri olan katliam ve soykırıma tanıklık etmesidir.
Bu süreçte ABD, ateşkes girişimlerini engelleyip defalarca veto ederek, İsrail’e sürekli destek sağlamış ve hatta doğrudan savaş yanlısı bir ortak gibi davranmıştır. Bu tutum, Ortadoğu’daki çatışma alanının sürekli genişlemesine ve kontrolün yitirilmesine yol açmıştır. Ancak durum ABD’nin temel çıkarlarına ve uluslararası itibarına zarar vermeye başlayınca, Trump yönetimi “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ı (Trump’ın 20 Maddelik Planı) ortaya koymuş, İsrail’in sağcı kanadına güçlü baskı uygulayarak Gazze’de kısmi fakat eksik bir ateşkesin sağlanmasının önünü açmıştır. Bu gelişme, Güvenlik Konseyi’nin Gazze’nin gelecekteki yönetimine ve İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir çerçevede şekillenmesine ilişkin bir tasarıyı ele almasını mümkün kılmıştır.
Açık konuşmak gerekirse, bu karar taslağı Trump yönetiminin yoğun çabaları ve çok taraflı arabuluculukları sonucunda güçlükle geniş destek bulmuş bir metindir. Kaçınılmaz olarak birçok açık, kasıtlı belirsizlik ve ayrıntı eksikliği barındırmakta; tüm tarafların hassasiyetlerini gözetmek zorunda olan bir barış yol haritası mahiyeti taşımaktadır. Bu nedenle özellikle birbirine düşman olan İsrail ve Hamas’ın tepki göstermesi son derece doğaldır; zira her iki taraf da belirli konularda sıfır toplamlı bir yaklaşımı benimsemektedir.
Trump’ın Ortadoğu politikasını, özellikle İsrail-Filistin çatışmasını çözme yaklaşımını yansıtan 2803 sayılı karar tasarısının Güvenlik Konseyi’nde sorunsuz biçimde geçmesi, uluslararası toplumun Gazze’deki acıyı hızla sona erdirme, İsrail-Filistin barışını yeniden tesis etme ve nihai olarak “iki devletli çözümü” hayata geçirme konusundaki ortak iradesini göstermektedir. Aynı zamanda bu gelişme, ABD’nin Orta Doğu barış sürecine liderlik etme, bölgesel düzeni şekillendirme ve süper güç statüsünü ve etkisini gösterme bakımından bir diplomatik başarıdır. Bu durum, daha önceki ABD politikalarının yol açtığı hayal kırıklığı ve güvensizliği telafi etme potansiyeline de sahiptir.
Ayrıca Gazze yönetim planının Güvenlik Konseyi kararıyla güçlü biçimde desteklenmesi, Trump’ın Ortadoğu politikasının 1.0 sürümünden 2.0 sürümüne taşınması ve güçlendirilmesi niteliğindedir. İlk döneminde Trump, belirgin ve güçlü bir İsrail yanlısı tutumla, önceki tüm Amerikan yönetimlerinin tabularını yıkarak ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımış, Filistin’in temel çıkarlarını yok sayan “Yüzyılın Anlaşması”nı ilan etmiş, Filistin Yönetimi ile ilişkileri kesmiş, Filistin’e yönelik insani yardımı ciddi şekilde azaltmış veya tamamen durdurmuş, Filistin’e “sempati duyduğu” gerekçesiyle UNESCO’dan ayrılmış ve dört Arap ülkesini İsrail’le Abraham Anlaşmaları’nı imzalamaya ikna ederek Ortadoğu barış sürecinde uzlaşı eksenini genişletmiştir.
İkinci döneminde Trump, savaşla harap olmuş bir Ortadoğu devralmıştır. ABD’nin liderliğini garanti altına alırken İsrail’e koşulsuz destek vermiş, hatta İsrail ile birlikte İran nükleer tesislerini bombalamıştır. Buna karşın, savaşın ölçeğini büyütmekten ve şiddetini artırmaktan kaçınmış, ABD’yi yeni bir savaş batağına sürüklememeye dikkat etmiştir. Yemen’de Husilerle ateşkes sağlanması, yönetim değişikliğinin ardından Suriye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve İsrail de dâhil olmak üzere tüm taraflara baskı yaparak bölgesel gerilimin daha fazla kontrolden çıkmasını önlemeye çalışması bu yaklaşımın parçalarıdır. Trump ayrıca Kazakistan’ı Abraham Anlaşmaları’na dâhil ederek Orta Doğu barış sürecini Orta Asya’ya ve Arap olmayan Müslüman ülkelere genişletmeyi başarmıştır.
2803 sayılı kararın ortaya çıkışı, yeni bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu durum, ABD’nin Orta Doğu diplomasisinde yeniden kritik bir bölge-dışı güç hâline geldiğini ve Washington’ın Orta Doğu diplomatik karar mekanizmasının merkezine geri döndüğünü göstermektedir. Bu gelişme kuşkusuz ABD’nin küresel siyasi etkisini ve liderliğini artıracak, Orta Doğu’daki varlığını ve söz söyleme gücünü güçlendirecektir. Birkaç gün önce ABD’nin öncülüğünde Güvenlik Konseyi, 14 Kasım’da Yemen yaptırımlarını uzatan, Husilerin saldırılarını kınayan, silah ambargosunu teyit eden ve denizde gemilere çıkma dâhil yeni denetim tedbirleri getiren bir kararı kabul etmişti.
BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı oyladığı sırada, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ABD’ye yüksek profilli bir ziyaret gerçekleştirdi ve F-35 savaş uçağı alımını da içerebilecek “ABD müttefiki” muamelesi görme ihtimali ortaya çıktı. “Altıncı Ortadoğu Savaşı” patlak vermeden önce Riyad ve Washington bir askerî ittifak üzerinde yoğun biçimde müzakere yürütüyordu. ABD’nin şartı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi ve Çin ile ekonomik, teknolojik ve askerî iş birliğini büyük ölçüde azaltmasıydı. Gazze savaşı ve onu izleyen eşi görülmemiş insani felaket, Suudi tutumlarının ciddi biçimde gerilemesine yol açtı; Riyad, Suudi-İsrail yakınlaşması gerçekleşmeden önce Filistin meselesinin çözülmesi gerektiğini yeniden vurguladı. Gazze’de ateşkesin uygulamaya geçmesi ve ABD’nin öncülük ettiği yeniden inşa sürecinin başlamasıyla, Suudi-ABD ve Suudi-İsrail ilişkilerinin geleceği büyük ilgi uyandırmaktadır.
Gözlemciler ayrıca 2023 yılında Çin’in, Suudi Arabistan ile İran arasındaki yedi yıllık kopukluğu başarıyla sona erdirdiğini, bunun Pekin diplomasisinde büyük bir fırtına estirdiğini ve dünyayı etkilediğini hatırlatmaktadır. 2024’te Çin, 14 Filistinli grubun Pekin’de kapsamlı bir mutabakata varmasını sağlamıştır. ABD’nin seçim süreciyle meşgul olduğu ve Orta Doğu’ya derin müdahil olmaya istekli olmadığı bir dönemde uluslararası kamuoyu, Çin’in bölgedeki diplomatik etkinliğinin güçlü, etkili ve sonuç odaklı hâle geldiğini; Pekin’in adeta Washington’ın yerini alarak Orta Doğu’daki diplomatik karar merkezine dönüştüğünü dile getirmişti.
Ancak, sonrasında Orta Doğu’da yaşanan büyük gelişmeler Çin diplomasisine ağır darbeler indirdi: Pekin’deki uzlaşı görüşmelerine katılan Hamas lideri Haniyye, İsrail tarafından Tahran’da alenen suikasta uğradı; Çin’in desteğiyle iktidarını koruyan Suriye lideri Beşar Esad beklenmedik şekilde devrildi; Çin ile 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması imzalayan İran geniş ölçekte etki alanı kaybetti; Çin’in “yeni dönemin kapsamlı stratejik ortaklık” kurduğu Rusya, Orta Doğu’daki tek Soğuk Savaş mirası olan Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı; Çin, Suriye, İsrail ve İran’dan büyük ölçekli tahliyeler yapmak zorunda kaldı; Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle “yüksek kaliteli Kuşak ve Yol” inşası çabaları savaş nedeniyle ağır darbe aldı; Çin ile Avrupa arasındaki ana ticaret güzergâhı olan Kızıldeniz rotasının güvenliği ciddi biçimde tehlikeye girdi ve ticaret maliyetleri yükseldi.
Yakın dönemde Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni fırsatlarla birlikte, özellikle Çin-ABD ilişkilerinin yumuşaması ve Busan zirvesinde çok sayıda mutabakatın sağlanması sonrasında, Çin’in bölgesel sıcak krizlere yönelik politika ve stratejilerinde belirgin bir değişim yaşandı. Bu değişim, Gazze ateşkesi ve Kızıldeniz güvenliği konusunda ABD ile aktif iş birliği arayışını, ABD öncülüğündeki Güvenlik Konseyi kararlarını iki kez çekimser kalarak geçirmeyi kapsıyor. En dikkat çekeni ise Çin’in Suriye geçiş hükümetine yönelik tutumunu hızla değiştirmesi, ilk kez bu hükümetin dışişleri bakanını ağırlaması ve ikili ilişkilerin geleceğini belirleyen ortak bir bildiri yayımlamasıdır. Bu gelişmeler, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin koşullara, zamana ve olaylara göre daha esnek hâle geldiğini göstermektedir.
Geleceğe bakıldığında, Orta Doğu’daki olumlu gidişat ve Çin-ABD ilişkilerinin istikrar kazanmasıyla birlikte, Çin’in Orta Doğu yönetimi konusunda ABD ile istişare ve iş birliğini sürdüreceği; Suriye’nin kapsamlı yeniden inşası, Gazze’nin savaş sonrası yönetimi, Yemen’deki “tek ülke üç hükümet” durumunun sona erdirilmesi ve Kızıldeniz deniz güvenliğinin yeniden sağlanması gibi alanlarda potansiyelini kullanarak avantajlarını ortaya koyacağı; böylece Orta Doğu’nun savaşlardan uzaklaşıp barış ve istikrara yöneldiği yeni bir düzenin şekillendirilmesine katkı sağlayacağı öngörülmektedir.
“Tarafsız hakemin bile aile içi meselelere karışması zordur.” Çin’in Orta Doğu’daki en büyük avantajı, çatışan taraflardan hiçbirine derin bağı bulunmaması ve herkesle diyalog kurabilme kapasitesidir; özellikle Filistinli gruplarla ve Yemen’deki taraflarla. Ancak sorun şudur ki, gerek Filistin’de gerek Yemen’de iç uzlaşı ve bütünleşme son derece zor ve karmaşık süreçlerdir. Bu da Çin’in Orta Doğu diplomasisinin, özellikle arabuluculuk faaliyetlerinin daha fazla bilgelik, cesaret ve yatırım gerektireceği anlamına gelmektedir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek








