Bizi Takip Edin

Amerika

‘Seçimlere hazırlanan Biden İsrail’i yüzde yüz desteklemezse siyasi açıdan tehlikeli olur’

Yayınlanma

Eski Pentagon Ortadoğu danışmanı Jasmine El-Gamal Harici’ye konuştu. Mevcut duraklama sonrası İsrail’in Gazze’de sivillere yönelik saldırılarının devam edeceğini söyleyen El-Gamal, “Başkan Biden’ın gelecek yıl yeniden seçilmek için yarışacağı göz önüne alındığında, onun İsrail’i yüzde yüz desteklemediğinin görülmesi siyasi açıdan tehlikeli olacaktır” dedi.

ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) eski Ortadoğu danışmanı (2008 – 2013) olan Jasmine El-Gamal, ayrıca 2013-2015 yılları arasında üç Savunma Bakanlığı Müsteşarının Politikadan Sorumlu Özel Asistanlığını yapmıştır.

Atlantik Konseyi’nde Ortadoğu programında Kıdemli Araştırmacı olarak görev yapan El-Gamal, burada özellikle ABD’nin Ortadoğu politikaları ve Suriye üzerine odaklanmıştır.

Yorumları The Washington Post, USA Today, The Atlantic, Newsweek, Time Magazine, CNN, Al Jazeera, Al Hurra, L’Orient du Jour, Sawt al Azhar, Al Masry Al Youm, Le Figaro ve diğer uluslararası yayın organlarında yer almıştır.

Gazeteci Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtlayan Jasmine El-Gamal, Gazze’deki ateşkes sürecini, ABD’nin İsrail ve Ortadoğu politikasını, Biden yönetiminin Tel Aviv’e desteğinin iç politika ve başkanlık seçimleri süreci ile ilişkisini ve ABD siyasetinde Ortadoğu ve Müslümanlara yönelik kökleşen ırkçılığı değerlendirdi.

‘Mevcut duraklama bitince İsrail sivillere saldırmaya devam edecek’

*İsrail’in Gazze’de uyguladığı toplu cezalandırma yöntemi ve 6 bini çocuk olmak üzere 14 binden fazla kişinin ölümüne yol açan saldırıları, uluslararası toplumun Tel Aviv’e yönelik tavrının değişmesine neden oldu. Arap ve Müslüman ülkelerin liderleri kalıcı ateşkes çağrısıyla ziyaretler yapıyor. Avrupalı liderler ziyaretlerde bulunuyor. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlar sivillere yönelik saldırıların durdurulması yönünde çağrılar yapıyor. Küresel Güney liderleri ateşkes çağrısında bulunuyor. Sadece Doğu’da değil Batı ülkelerinde de yüzbinlerce insan İsrail’in eylemlerini kınıyor ve Gazze’ye destek yürüyüşü yapıyor. Peki Tel Aviv nasıl bu kadar pervasızca davranabiliyor? ABD desteği sayesinde mi? Ayrıca, sonunda Katar’ın arabuluculuğunda geçici bir ateşkes ilan edildi. Sonrasında ne bekleniyor?

İsrailli liderler, İsrail’in Hamas’ı dağıtmak ve yok etmek için ne gerekiyorsa yapacağını söyledi. ABD Hükümeti destek verirken, diğer yandan İsrail’in uluslararası hukuka uyması gerektiğini de ifade etti. ABD ayrıca perde arkasında İsrail’e uyguladığı baskının, Başbakan Netanyahu’yu çatışmalar ve rehine değişimindeki mevcut duraklamayı kabul etmeye ikna ettiğini söyledi. İsrailli liderlerin söylediklerine göre, mevcut duraklama sona erdiğinde İsrail’in Hamas’a yönelik saldırılarına devam etmesini ve daha fazla sivil kaybı yaşamasını bekleyebiliriz.

‘Biden kendi partisinin tam ateşkes uygulaması yönünde artan baskısıyla karşı karşıya’

*Biden’ın İsrail’e verdiği sonsuz desteğe ABD’ye yakın Arap ülkeleri bile tepki gösteriyor. Washington, Orta Doğu’daki ilişkilerinin daha da kötüleşmesi, Batı’da çatlaklar oluşması ve hatta Pekin’in arabuluculuk çabaları yoluyla bölgede daha fazla nüfuz kazanması riskine rağmen neden İsrail’in eylemlerini maddi, manevi ve askeri olarak destekliyor? Bunun ülkedeki Yahudi lobisinin etkisiyle ve Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle bir ilgisi var mı?

İsrail’e destek ABD’de her zaman iki partinin de meselesi olmuştur ve öngörülebilir gelecekte de öyle olmaya devam edecektir. Dolayısıyla, Başkan Biden’ın gelecek yıl yeniden seçilmek için yarışacağı göz önüne alındığında, onun İsrail’i %100 desteklemediğinin görülmesi siyasi açıdan tehlikeli olacaktır. Ayrıca Başkan Biden geçmişte İsrail’e karşı derin bir empati beslediğini ve 7 Ekim’de yaşananları “İsrail’in 11 Eylül’ü” olarak gördüğünü, dolayısıyla kişisel olarak teröre karşı savaşlarında onları destekleme eğiliminde olduğunu söylemişti. Ancak bu destek artık birçok Demokrat seçmen, özellikle de gençler ve Arap ve Müslüman Amerikalılar tarafından eleştirildi ve bunların birçoğu gelecek yıl Demokrat Parti’ye oy vermeyeceğini söyledi. Biden, savaş boyunca sivil ölümlerindeki endişe verici oran nedeniyle artık kendi partisinin tam ateşkes uygulaması yönünde artan baskısıyla da karşı karşıya.

‘Batı Şeria’daki yerleşimlere destek, iki devletli çözümü daha da karmaşıklaştırıyor’

*ABD, Filistin’in geleneksel ve kâğıt üzerindeki ‘iki devletli çözüm’ politikasından ne anlıyor? İsrail, Oslo Anlaşması’nın ardından İkinci İntifada’ya giden süreçte ve bugün, işgal ettiği topraklarda herhangi bir yaptırıma maruz kalmadan yasa dışı yerleşim birimleri inşa etmeye devam ediyor. Washington İsrail’in sadece Gazze’de değil tüm Filistin topraklarındaki yayılmacılığını önlemek için neden Tel Aviv’e karşı herhangi bir adım atmıyor?

ABD, İsrail’e yerleşim inşası konusunda tarihsel olarak önemli bir baskı uygulamamış olsa da, yerleşim inşasının barış görüşmelerine yardımcı olmadığını her zaman kamuoyuna açıklamış ve İsrail hükümetlerini oranı düşürmeye veya yerleşim inşasını durdurmaya çağırmıştır. Ancak İsrail, Batı Şeria’da yerleşim yerleri inşa etmeye devam etti ve mevcut Başbakan ve Bakan Ben-Gvir gibi aşırılıkçı koalisyon ortakları da dahil olmak üzere pek çok sağcı İsrailli, dönemin Başbakanı Ariel Şaron’un 2005’te Gazze’de yerleşimleri kaldırmasının bir hata olduğunu söylüyor. Bu seslerin birçoğu bugün, Başkan Biden ve Anthony Blinken’ın ABD’nin kabul etmeyeceğini belirttiği, Gazze’nin yeniden işgali çağrısında bulunuyor.

Bununla birlikte, yerleşimler ABD’nin tercih ettiği iki devletli çözümün önünde her zaman büyük bir engel olmuştur. Batı Şeria’daki yerleşimciler, 7 Ekim saldırılarından bu yana Batı Şeria’daki Filistinlileri giderek daha saldırgan bir şekilde taciz ediyor, yerlerinden ediyor ve onlara saldırıyor; bu da Başkan Biden’ın, Batı Şeria’daki “aşırılıkçılara” yaptırım uygulayacağını duyurarak alışılmadık bir hamle yapmasına yol açtı. Ancak bunun tam olarak ne anlama geldiği ve nasıl uygulanacağı belli değil. Bakan Ben-Gvir, Batı Şeria’daki yerleşimcileri son derece destekliyor ve bu da iki devletli çözüm olasılığını daha da karmaşık hale getiriyor; çünkü Başbakan Netanyahu’nun iktidarda kalabilmek için, iktidardaki koalisyonunu sürdürebilmesi için Ben Gvir’e ihtiyacı var ve bu nedenle bunu yapması pek olası değil. Dolayısıyla Ben-Gvir’in yoluna taş koymayacak. Bununla birlikte, ABD hükümetinin son haftalarda yerleşimci şiddetine ilişkin olarak gördüğümüz dil ve yaptırım duyurusu, İsrail’in en yakın müttefikinden şimdiye kadar gördüğümüz en güçlü dil.

*Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, Şifa Hastanesi’nin altındaki tünel meselesiyle ilgili CNN’den Amanpour’a açıklama yaparak “40-50 yıl önce o sığınakları kendimiz yapmıştık” dedi. Bugün Tel Aviv, Hamas’ın bu tünelleri bodrum olarak kullanmak için inşa ettiğini iddia ediyor. Üstelik İsraillilerin Filistinlilerin kayıplarıyla alay ettiği pek çok görüntü var. BBC ayrıca IDF’nin Şifa Hastanesi’ndeki sözde tespitlerinin kurgulandığını iddia etti. Bu gelişmeler ABD’nin gerçekte ne olduğuna dair başka bir bakış açısına sahip olmasının önünü açacak mı?

Ehud Barak’ın İsrail’in El Şifa Hastanesi altındaki tünellerin inşasına dahil olduğuna dair açıklamaları ışığında bile ABD, hastanelerin altındaki Hamas tünelleri konusunda kararlı bir şekilde İsrail’in safında kaldı. ABD özelde Gazze’deki sivil ölüm oranından dolayı alarma geçti ancak İsrail’in Hamas’ı yenme hedefini kararlı bir şekilde desteklemeye devam ediyor ve de kamuoyu önünde 7 Ekim öncesi statükoya geri dönülemeyeceğini söyledi.

‘Onlar için Orta Doğu insanlarla dolu bir bölge değil, çözülmesi gereken bir sorun’

*Obama’nın danışmanlarından Stuart Seldowitz, New York’taki bir helal gıda satıcısını “terörist” olarak nitelendiren ve Gazze’de 4.000 Filistinli çocuğun ölümünün “yeterli olmadığını” söyleyen bir videoda görüntülendi. Bu kişi daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı İsrail ve Filistin İşleri Ofisi’nin müdür yardımcısı olarak görev yapıyordu. ABD’nin Filistinlilere yönelik nefretinin ya da İslamofobik yaklaşımının daha üst düzeyde benzer örneklerinin olduğunu anlayabilir miyiz? Bu olayı yorumlayabilir misiniz?

Bu olay çok talihsiz ama tanıdıktı. Kendi hikayemi sosyal medyamda yazdım ve burada da anlatmak istiyorum. ABD hükümetinde çalıştığım süre boyunca ve ondan önce Irak ve GTMO’da (Guantanamo Kampı) genç bir tercüman olduğum dönemde, Stuart Seldowitz’e benzer temelde ırkçılık/insandışılaştırmaya sahip çok sayıda insanla tanıştım. 11 Eylül olduğunda 20 yaşındaydım. Birçok Arap ve Müslüman Amerikalı için bu, korkutucu bir dönemdi. Kimliklerimizin ve bağlılıklarımızın sorgulandığını, dinimizin ve mirasımızın güvenlikleştirilip askerileştirildiğini izledik. Bu başlangıçtı. Irak savaşı başladığında, kısmen neden savaşa gittiğimize kendi başıma tanıklık etmek ve ayrıca iletişim eksikliğinin veya yanlış iletişimin savaşın sisini daha da kötüleştirmemesini sağlamak için üzerime düşeni yapmak için tercüman olarak hizmet etmeye karar verdim. Bu militarizasyonun etkisini ilk kez orada gördüm. Aynısını 2004’te GTMO’da da yaptım; Donald Rumsfeld, ABD’nin “kötünün en kötüsünü” orada tuttuğunu söylediğinde, bunu kendi gözlerimle görmek istedim. O zamana kadar bize yıllarca yalan söylendiğini biliyordum. Daha sonra Pentagon’da yine Stuart gibi insanlarla karşılaştım. O zamana kadar “teröre karşı savaş” neredeyse on yıldır sürüyordu. Orta Doğu’ya yönelik tutumlar da buna göre şekillendi. Pek çok kişi bölgeye kesinlikle askeri bir mercekle bakmak üzere eğitildi.

ABD’li yetkililere göre Orta Doğu, ABD’yi çatışmaya “sürükleyen” ve “baskının azaltılması”, “gerginliğin azaltılması” veya tercihen kaçınılması gereken “bataklıktı”; ta ki bugüne kadar, ki Biden ekibinin görevi, Orta Doğu’yu onun masasından uzak tutmaktı. Pentagon’daki amirim için Orta Doğu’yu tarihi bir “Sünni-Şii” çatışması olarak tanımlayan Müşterek Kurmay strateji belgesini incelediğimi hatırlıyorum. Bu dili ortadan kaldırmak için savaştım (sonunda başardık). Ancak bu tür bir düşünce devam ediyor. Yani Stuart gibi insanların bu terimlerle konuştuğunu, “Muhaberat”, işkence ve benzeri şeyler hakkında konuştuğunu gördüğümüzde, bu durduk yere ortaya çıkmış bir şey değil. Politika ve askeri çevrelerde Orta Doğu’ya büyük ölçüde bu şekilde bakılıyor.

O halde Brett McGurk gibi birinin, rehineler serbest bırakılana kadar Gazze’de herhangi bir insani yardım dalgasının veya aranın olmayacağını bu kadar gelişigüzel ifade edebilmesi şaşılacak bir şey değil. Parçası olduğu ortam, Orta Doğu’yu insanlarla dolu bir bölge olarak görmeye hazır değil; ‘yalnızca çözülmesi veya kaçınılması gereken sorunlar var’. Bunu değiştirmenin yolu elbette bölgeye bakış açısını değiştirmekle başlıyor; farklı bakış açıları sunacak liderlik çeşitliliğinin daha fazla olması ve Stuart ve onun eylemleri gibi şeyler yapan insanları en üst düzeyde kınayarak mümkün. Az önce hatırladığım bir başka örnek de, GTMO’daki bir ABD Ordusu albayının, tercümanlar hariç tüm askeri personele Müslümanlarla ilgili ırkçı bir e-posta göndermesiydi. Birisi bunu bana iletti. Komutanımıza bir mektup yazdım ve tüm tercümanlar imzaladı. Albay, tüm çevirmenlerden özür dilemek zorunda kaldı (ki hepsi de Amerikalıydı) ve İslam ve Arap kültürü hakkında bilgi edinmek için bizimle zaman geçirmek zorunda kaldı… O akşam meslektaşımın tabbule’sini yedikten sonra piknik masasının üzerinde oryantal dansla sona erdi.

Amerika

ABD’de TPS kararının ardından Haitililer için sınırdışı süreci yaklaştı

Yayınlanma

ABD Yüksek Mahkemesi’nin Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) kaldırma kararının ardından 330 binden fazla Haitili sınırdışı edilme riskiyle karşı karşıya kaldı. Karar Cumhuriyetçi Parti içinde derin bir bölünmeye yol açarken, Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) Haitilileri çağırmaya başladı. Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçiler uygulamanın insanı kriz yaratacağını savunarak karara tepki gösterdi.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin haziran ayında aldığı kararın ardından, yasal statülerini kaybeden 300 binden fazla Haitilinin sınırdışı edilme süreci ABD siyasetini böldü.

Kararın yürürlüğe girmesiyle birlikte Cumhuriyetçi Parti içindeki bazı isimler sınırdışı adımlarını memnuniyetle karşılarken, diğer üyeler esneklik gösterilmesi çağrısında bulundu.

Yüksek Mahkeme kararı, mahkemelerin ABD İç Güvenlik Bakanlığı’nın (DHS) koruma statüsünü iptal etme kararlarını inceleme yetkisi olmadığına hükmederek hem Haitililer hem de Suriyeliler için Geçici Koruma Statüsü’nü (TPS) sona erdirdi.

Pazartesi gününden itibaren statüleri sona erebilecek 330 binden fazla Haitili TPS sahibi, rakip çetelerin kontrolünde olan ve devlet başkanı 2021’de suikasta uğradığından bu yana istikrarlı bir hükümeti bulunmayan ülkelerine geri gönderilme riski taşıyor.

Kararın yürürlüğe girdiği geçen pazartesi günü Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Lauren Boebert sosyal medyada, “Kutlayan herkesin Ulusal Haitilileri Gönderme Haftası kutlu olsun!” mesajını paylaştı.

DHS Baş Hukuk Müşaviri James Percival ise karara atıfta bulunarak Semisonic grubunun 1998 yılına ait şarkısından alıntı yaptı ve “Yüksek Mahkeme’de TPS davalarını kazandığımızda nettik. ‘Kapanış saati geldi. Eve gitmek zorunda değilsiniz ama burada kalamazsınız'” ifadelerini kullandı.

Bakanlık ayrıca Haitililere yönelik “Amerika ücretsiz denemeniz sona erdi” yazılı bir görsel hazırladı.

Kongre’deki Demokratlar ve Haitili toplum liderleri ise karara tepki gösterdi. Senatör Chris Murphy, “Trump yönetimi, onlarca yıl önce TPS programını ilk başlattığımızda Kongre’de var olan partiler üstü uzlaşıyı çiğniyor. Bu programın amacı, menşe ülkeleri büyük bir tehlike alanına dönen insanların ABD’de güvende kalmasını sağlamak ve onları yeniden tehlikenin içine itmemektir” dedi.

Murphy, eylemi “vicdansızca” olarak niteledi.

İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin yayınladığı videoda Haitilileri ülkeyi terk etmeye teşvik ederek, “Geçici koruma statüsü. İlk kelimeye vurgu yapayım: Geçici. Eğer Trump yönetiminin geçmesini bekleyeceğinizi düşünüyorsanız, bu işe yaramayacak” ifadelerini kullandı.

Programın savunucuları ise koşullar değişmediği sürece korumanın uzatılması gerektiğini savundu.

Temsilciler Meclisi Üyesi LaMonica McIver, “Mahalle sakinleri, iş yeri sahipleri ve aileler; hepsi ABD hükümeti tarafından ‘ziyaret etmek için çok tehlikeli’ kabul edilen bir ülkeye sınırdışı edilme riskiyle karşı karşıya” değerlendirmesinde bulundu.

Haiti, TPS programına ilk olarak 200 bin ila 300 bin kişinin öldüğü tahmin edilen 2010 yılındaki 7,0 büyüklüğündeki depremin ardından dahil edilmişti.

Ülke, 2021 yılında Devlet Başkanı Jovenel Moïse’in suikasta uğramasıyla yeni bir krize girdi. ABD Dışişleri Bakanlığı, Haiti’yi “Seyahat Etmeyin” kategorisinde Seviye 4 olarak listeliyor ve çetelerin başkent Port au Prince’in yüzde 85’ini kontrol ettiğini belirtiyor.

Tüm bunlara rağmen ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu (ICE) sınırdışı işlemlerine başladı.

Haitian Bridge Alliance kurucusu Guerline Jozef, Ohio eyaletinin Springfield kentinde yaşayan 50 Haitilinin ICE ofisine çağrılarak ayak bileklerine elektronik kelepçe takıldığını aktardı.

Jozef, “ICE strateji değiştiriyor. Mahallelere baskın yapmak yerine insanları çağırıp kelepçe takıyorlar ve kendi istekleriyle gitmezlerse bir ay içinde tekrar çağrılacaklarını söylüyorlar” dedi.

Süreç Cumhuriyetçi Parti içerisinde de görüş ayrılıklarına neden oldu. Temsilciler Meclisi Üyesi Mike Lawler, Haiti için TPS’yi 18 ay uzatacak tasarıya destek verdi ancak tasarı Senato’daki Cumhuriyetçilerin itirazı nedeniyle takıldı.

Temsilciler Meclisi Üyesi Nicole Malliotakis, “TPS’nin uzatılması yönünde oy kullanan az sayıdaki üyeden birçoğu bölgelerindeki işverenlerden endişe duyuyor” diyerek tarım, sağlık ve hizmet sektörlerinin çalışan kaybına uğrayacağını kaydetti.

Ohio Valisi Mike DeWine da Springfield’daki Haitililerin durumuna dikkat çekerek, “Haiti şu an bir cehennem. İnsanları kelimenin tam anlamıyla cehenneme geri gönderiyorsunuz. ABD bile Port au Prince’e ticari uçuşları yasakladı çünkü çeteler uçaklara ateş açıyor. Bu karar bir hatadır; ne ABD’ye ne de Ohio eyaletine faydası var” şeklinde konuştu.

Haitililere yönelik uzatma ve vatandaşlık yolu açan iki ayrı yasa tasarısı ise Missouri Cumhuriyetçi Senatörü Eric Schmitt tarafından engellendi.

Schmitt, Senato’da yaptığı konuşmada, “Demokratlar geçici koruma statüsünü kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Amerika bir ulustur; küresel bir bekleme salonu veya mülteci kampı değildir. Göçmenlik yasalarımız Amerikan halkına hizmet etmek için vardır” dedi.

Okumaya Devam Et

Amerika

Beyaz Saray kritik yapay zeka planını tamamladı

Yayınlanma

Beyaz Saray, gelişmiş yapay zeka modellerinin nasıl inceleneceğine ilişkin denetim çerçevesini tamamladı. Yönetim, ABD’nin önde gelen yapay zeka geliştiricileriyle bu kapsamda Kritik Ulusal Siber Direktörlük Ofisi çatısı altında bir araya geliyor.

Beyaz Saray, gelişmiş yapay zeka modellerinin inceleme süreçlerini belirleyen denetim çerçevesine son şeklini verdi. Sürece ilişkin bilgi veren bir yönetim yetkilisi planın tamamlandığını aktardı.

Beyaz Saray, çalışmanın detaylarını paylaşmadı ve metnin kamuoyuna açıklanıp açıklanmayacağını belirtmedi.

İç görüşmeleri aktarmak amacıyla isimlerinin gizli tutulmasını isteyen konuya vakıf beş kaynak, Politico’ya yaptıkları açıkalamada, yapay zeka şirketlerinin salı günü Ulusal Siber Direktörlük Ofisi (ONCD) ile yapılacak toplantıda taslağı incelemesinin beklendiğini ifade etti.

Söz konusu çerçeve, en gelişmiş modeller kullanıma sunulmadan önce ve sunulduktan sonra federal hükümetin ülkenin önde gelen yapay zeka geliştiricileriyle nasıl çalışacağını belirleyecek.

Düzenleme, Trump yönetiminin teknolojiye genel olarak esnek bir hukuki denetim anlayışıyla yaklaşırken, olası güvenlik ve ulusal güvenlik risklerini ele alma çabası kapsamında geliyor.

Şirketlerle temas sürüyor

İç politika değerlendirmelerini aktarmak için isminin açıklanmasını istemeyen bir Beyaz Saray yetkilisi, “2 Haziran tarihli başkanlık kararnamesinde anahatları çizilen gönüllü çerçeve, belirlenen son tarihe kadar tamamlandı” ifadesini kullandı.

Yetkili ayrıca, “Sektör temsilcileriyle atılacak sonraki adımlara ilişkin görüşmeler devam ediyor” dedi.

Geçtiğimiz birkaç hafta boyunca çerçevenin sınırları üzerinde Beyaz Saray ile yakın işbirliği içinde çalışan sektöre henüz metin sunulmadı. Çerçevenin kamuoyuna açıklanıp açıklanmayacağı ise belirsizliğini koruyor. Başkanlık kararnamesi bu konuda açık bir zorunluluk getirmiyor.

Ancak düzenlemenin gönüllülük esasına dayanması, metnin geniş çapta yayımlanmaması halinde Beyaz Saray tarafından bilgilendirilmeyen şirketlerin sisteme nasıl dahil olacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Kararnameye göre çerçevenin tamamlanması için son tarih, kararnamenin imzalanmasından 60 gün sonra olan 1 Ağustos olarak belirlenmişti.

Kaynaklardan dördü; Anthropic, Google, Meta ve OpenAI şirketlerinin Ulusal Siber Direktörlük Ofisi’ndeki toplantıya katılacak kurumlar arasında yer aldığını söyledi.

Google, OpenAI ve Anthropic Temmuz ayı sonlarında bir taslağı ortaklaşa inceleyerek değişiklik önerilerini sundu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Demokrat eyaletler Trump yönetimini refah verisini göçmenlik için kullanmakla suçluyor

Yayınlanma

Demokratların yönetimindeki eyaletler, Trump yönetiminin Muhtaç Ailelere Geçici Yardım (TANF) alıcılarının kişisel verilerini göçmenlik makamlarına açacağı gerekçesiyle pazartesi günü dava açtı. Davacılar, federal gizlilik yasalarının ihlal edildiğini ve yoksullukla mücadele programının göçmenlik uygulamalarına alet edildiğini iddia ederken, yönetim veri paylaşımını dolandırıcılıkla mücadele için gerekli görüyor.

ABD’de Demokratların liderliğindeki eyaletler, Trump yönetiminin Muhtaç Ailelere Geçici Yardım (TANF) programı alıcılarının kişisel verilerini yakında göçmenlik makamlarının erişimine açacağı endişesiyle dava açtı.

Bu hamle, yönetimin refah alıcılarına ilişkin veri toplamak amacıyla federal gizlilik yasalarını ihlal ettiğini öne süren en son hukuki girişim oldu.

Trump yönetimi, veri paylaşımını dolandırıcılıkla mücadele için gerekli bir adım olarak savunurken, eyaletler bunun programı hedef alma ve göçmenlik uygulamalarına destek olma çabası olduğunu belirtiyor.

Dava dilekçesinde, “Bu yönetim, davalı eyaletlerin yoksullukla mücadele programlarını (TANF dahil) hedef almak için elindeki her türlü aracı kullandı, federal gizlilik korumalarını aşındırdı ve temelsiz ‘dolandırıcılık’ iddialarını devreye soktu” ifadeleri yer aldı.

Gizlilik ihlali ve yetki aşımı iddiası

1996 yılında federal yoksullukla mücadele programlarının kapsamlı bir reformuyla oluşturulan TANF, çocuklu düşük gelirli ailelere yardımcı olmak üzere eyaletlere her yıl milyarlarca dolar sağlıyor.

Eyaletler bu hibelerin dağıtımında esnekliğe sahip.

Açılan dava, federal hükümetin TANF verilerini nasıl kullanabileceğini genişleten 23 Haziran tarihli yasal bildirime itiraz ediyor. Eyaletler bu bildirimi “aşırı yetki iddiası” ve Sosyal Güvenlik numaraları ile diğer hassas bilgilere göçmenlik makamlarının erişmesine yol açabilecek “ağır bir kişisel gizlilik ihlali” olarak nitelendirdi.

Davacılar, söz konusu düzenlemenin hükümetin kişisel verileri nasıl paylaşabileceğini sınırlayan çok sayıda yasayı ihlal ettiğini savundu.

“Yoksullukla mücadele programını silaha dönüştürüyorlar”

Davaya, Kaliforniya, New York ve Washington D.C. başsavcılarının öncülüğünde yaklaşık yirmi Demokrat kontrolündeki eyalet katıldı.

New York Başsavcısı Letitia James yaptığı yazılı açıklamada, “Bu yönetim, artan yaşam maliyetiyle boğuşan ailelere yardım etmek yerine, yoksullukla mücadele programlarını hizmet etmesi gereken insanlara karşı kullanmaya çalışıyor” dedi.

James şöyle devam etti: “TANF fonları, ailelerin sofralarına yemek koymaları, güvenli barınma bulmaları ve geçimlerini sağlamaları için kritik bir destek sunuyor; ancak bu yönetim TANF’i silah haline getirerek milyonlarca insanın en mahrem kişisel bilgilerini yasa dışı biçimde kullanıyor.”

Demokratların kontrolündeki eyaletler daha önce de yönetimin Medicaid ve Ek Beslenme Yardımı Programı (SNAP) ile ilgili veri paylaşımı çabalarına karşı hukuki mücadele başlatmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English