Amerika
Foreign Affairs: ABD, Orta Doğu’da bataklığa sürükleniyor

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin İsrail-Hamas savaşıyla güncellenen ya da daha doğru bir ifade ile eskiye dönen Orta Doğu yaklaşımına mercek tutuyor. ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde etkili yayın organlarından Foreign Affairs’te yayınlanan makale, Asya Pasifik’te Çin ile hesaplaşmak amacıyla Orta Doğu’dan güçlerini çekmeye başlayan ABD’nin, İsrail-Hamas savaşıyla yeniden bölgeye askeri yığınak yaptığını hatırlatıyor. ABD’nin çatışmanın yayılma riskini azaltma gerekçesiyle bölgeye güç yığdığını ancak bunun tam tersi bir etki yaratma potansiyelinin yüksek olduğunu belirten makale, bu eskiye dönüş politikasının ABD çıkarları açısından getireceği risklere dikkat çekiyor:
***
Washington’un Yaklaşan Orta Doğu Bataklığı
Gazze’deki Savaş, Amerika’nın Aşırı Genişlemesi ve Geri Çekilmesi
Jennifer Kavanagh ve Frederic Wehrey
Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği ve tahminen bin 200 kişinin ölümüne yol açan acımasız saldırısı, 2011’de Arap dünyasını sarsan ayaklanma ve iç savaşlardan bu yana ABD’nin Orta Doğu stratejisine yönelik en ciddi meydan okumaya yol açtı. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırısı ve yol açtığı büyük can kaybı -Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre 12 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti- bölgede yaygın bir Amerikan karşıtlığını körükledi ve İranlı vekillerin Irak ve Suriye’deki ABD askeri personeline saldırmasını teşvik etti. ABD Başkanı Joe Biden ve yönetiminin, ABD’nin yakın müttefiki İsrail’in eylemlerini ve savaşın daha geniş jeopolitik yansımalarını nasıl yöneteceği, bölgesel istikrarın yanı sıra Washington’un Orta Doğu ve diğer yerlerdeki düşmanlarıyla yüzleşme ve caydırıcılık yeteneği açısından uzun vadeli sonuçlar doğuracak.
Risklerin yüksek olduğu, son bir ay içinde ek ABD askeri güçlerinin hızlı bir şekilde bölgeye akışıyla açıkça görülüyor; bunlar arasında uçak gemileri, savaş uçakları, binden fazla asker ve Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ortaklarına ek hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması bulunuyor. Bu hamlelerin amacı ABD’nin kararlılığını göstermek ve İran’ı, Hizbullah gibi vekil ağını kullanarak Lübnan, Suriye ve başka yerlerden İsrail’e saldırılar düzenlemek suretiyle İsrail’deki krizi tırmandırmaya çalışmaktan caydırmaktı. Ancak Washington, Ortadoğu’daki askeri varlığını genişleterek bölgesel gerilimleri tırmandırabilir ve yanlış hesaplama riskini ve maliyetini artırabilir ve böylece istemeden de olsa kaçınmaya çalıştığı çatışmayı kışkırtabilir.
Washington’un askeri teçhizat ve personel takviyesi, ABD’nin yakın zamana kadar kendisini kurtarmaya çalıştığı bir bölgede ucu açık güvenlik taahhütlerine girmesine de yol açabilir. ABD güçleri 2021’de Afganistan’dan çekilmeyi tamamlayıp Irak’taki muharebe operasyonlarını sona erdirdiğinde, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik alışılagelmiş güvenlik öncelikli yaklaşımının hem kaybedilen dolarlar ve hayatlar açısından maliyetli hem de yıllar süren savaş, isyan ve ekonomik yıkıma katkıda bulunarak bölge için yıkıcı olduğu kanıtlandı. Amerika Birleşik Devletleri’nin varlığı bir kez daha artarken, Orta Doğu’da derinleşen askeri müdahalesi mevcut krizin sona ermesinden sonra bile devam edebilir ve uzun vadede başka yerlerde, özellikle de Hint-Pasifik’te tehlikeli boşluklar yaratacak bir aşırı genişlemeye katkıda bulunabilir. Bu durumda, Biden yönetiminin Çin’e karşı Hint-Pasifik’e yönelik çabalarının büyük kısmı boşa gidebilir ve Tayvan gibi kilit stratejik alanlar Çin saldırganlığına karşı daha savunmasız hale gelebilir.
Bu tehlikeler göz önüne alındığında, Washington’un Orta Doğu politikası acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç duyuyor. Bu durum 7 Ekim’den önce de geçerliydi, şimdi daha önemli hale geldi. Ancak Biden yönetimi, mevcut stratejinin başarısızlıklarını ve risklerini ele almayı amaçlayan kısa veya uzun vadeli herhangi bir düzenlemenin sinyalini vermedi. Bunun yerine, Orta Doğu’da ABD liderliğindeki yeni bir güvenlik bloğunun temeli olarak daha büyük ABD askeri konuşlandırmalarına ve İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine dayanan daha fazla güvenlik odaklı bir yaklaşımı yeniden benimsedi.
İsrail’in Gazze’deki savaşının sonuçları belirsizliğini korusa da ABD’nin daha sürdürülebilir bir Ortadoğu politikasının ana hatlarını çizmek için erken değil. En önemlisi, mevcut kriz istikrara kavuşmaya başladığında Washington aceleyle Orta Doğu’ya gönderdiği güçleri hızla geri çekmeye çalışmalı ve daha da ileri giderek bölgedeki ABD askeri varlığını önemli ölçüde küçültmeli ve yeniden yapılandırmalı. Aynı zamanda Washington, bölgedeki ortaklarının kapasitelerini ve dirençlerini artırmaya yatırım yapmalı ki böylece daha az ABD desteği ile istikrarı korumak ve güvenlik sorunlarını yönetmek için daha etkin bir şekilde birlikte çalışabilsinler. Sadece bu iki yönlü yaklaşım ABD’yi aşırı genişlemeden kaçınan ancak yine de ortaklarına güven verebilen ve gelecekteki felaketleri önleyebilen dengeli bir Orta Doğu politikasına taşıyabilir.
SORGUSUZ SUALSİZ
Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut krize tepkisi hızlı ve kapsamlı oldu. Hamas saldırılarının hemen ardından Biden, her biri yaklaşık 7 bin 500 personelden oluşan iki uçak gemisi saldırı grubunu Akdeniz ve Kızıldeniz’e yönlendirdi ve Ohio sınıfı nükleer kapasiteli bir denizaltı; F-16, F-15, F-35 ve A-10 gibi gelişmiş avcı ve yakın hava destek uçakları ve Orta Doğu’da halihazırda görev yapan yaklaşık 45 binABD askeri personeline ek olarak bölgeye bin 200’den fazla ek asker gönderdi. ABD ayrıca Irak, Ürdün, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki geleneksel ortaklarına Patriot hava savunma sistemleri gönderdi ve bölgeye en az bir adet Terminal Yüksek İrtifa Bölgesel Savunmasistemi konuşlandırdı. ABD’nin bu askeri takviyesiyle bu silah sistemlerinden bazıları, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgalinden bu yana Orta Doğu’ya ilk kez konuşlandırılmış oldu.
ABD güçlerinin ve varlıklarının bu akınına, İsrail’in ABD’den her yıl aldığı yaklaşık 4 milyar dolara ek, İsrail’e önemli bir askeri yardım akışı eşlik etti. (ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana İsrail’e dünyadaki diğer tüm ülkelerden daha fazla askeri yardımda bulundu; İsrail’in kurulduğu 1948’den bu yana bu rakam 124 milyar doları aştı). 7 Ekim’den sonra Biden, İsrail’e 14.3 milyar dolarlık acil silah paketi için Kongre’ye bir talep sundu; bu talep İsrail’e destek verilmediği için değil, ABD’nin kendi siyasi işlevsizliği nedeniyle muallakta kaldı.
Bu yanıtın hızlı ve kararlı doğası, özellikle Biden’ın müzakereye dayalı, bazen ağır aksak karar verme konusundaki ünü göz önüne alındığında göze çarpıyor. Ayrıca, bu Rusya’nın işgalinin ardından Ukrayna’ya askeri yardım sağlamaya yönelik aşamalı yaklaşımla, özellikle de İran ve vekillerinin Rusya’ya kıyasla daha sınırlı bir askeri tehdit oluşturduğu göz önüne alındığında keskin bir tezat oluşturuyor. Ukrayna’ya yapılan yardımlarda sağlanan şeffaflığın aksine, İsrail’e yapılan koşulsuz silah transferleri gizlilik içinde yürütülüyor ki bu da Kongre’de şaşkınlığa ve Washington’un İsrail’e verdiği desteğin boyutunun “uzun vadede Amerikan çıkarlarına uygun olmadığı” konusunda ısrar eden Josh Paul adlı bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin istifasına neden oldu.
ENİNE BOYUNA DÜŞÜNME
Biden yönetimi Orta Doğu’ya ilave ABD silahları ve güçleri gönderme kararını iki katına çıkarırken, ABD’li politika yapıcıların ABD’nin bölgedeki güvenlik rolünü artırmanın ikinci ve üçüncü dereceden etkilerini ve bunun hem düşmanlar hem de müttefikler tarafından nasıl algılanacağını düşünüp düşünmedikleri tartışma konusu. Özellikle, Biden yönetiminin kabul etmesi ve ele alması gereken üç risk var: gerilimi artırma, tepki ve aşırı genişleme.
Birincisi, Pentagon 7 Ekim’den bu yana yapılan konuşlandırmaların daha geniş çaplı bir savaşı önlemeye yönelik olduğunu savunsa da ABD kuvvetlerindeki artışın bir savaşı önlemekten ziyade tırmanan bir sarmalı tetiklemesi de aynı derecede olası. 7 Ekim’den bu yana İranlı vekillerin Irak ve Suriye’de görev yapan ABD askeri personeline yönelik saldırıları artarken ABD de bölgedeki varlığını artırdı ve Suriye’deki milis altyapı hedeflerine misilleme saldırıları başlattı. Ne bu ek kuvvetler ne de milis üyelerinin öldürüldüğü bildirilenler de dahil çok sayıda hava saldırısı, ABD’nin düşmanlarını caydırmak için pek bir etki yaratmamış gibi görünüyor. Aksine, bu tür saldırılar daha da küstahlaştı; örneğin Yemen’deki İran destekli Husi isyancılar kısa süre önce Kızıldeniz üzerinde insansız bir Amerikan hava aracını düşürdü ve mevcut çatışmanın başlangıcından bu yana İsrail’i hedef alan saldırılar düzenliyor.
ABD’nin artan askeri varlığının İran ve vekillerinin daha önemli provokasyonlarını caydırmış olması mümkün; ancak daha muhtemel olan hem İran’ın hem de Hizbullah’ın gerilimi tırmandırmak istememesi, zira bölgesel bir savaş patlak verirse her ikisi de kaybedecek. Özellikle Filistinlilerin kayıpları artmaya devam ederse ya da İsrail Gazze’yi uzun süre işgal etmeyi seçerse bu hesap değişebilir. Her iki tarafın da kırmızı çizgilerinin belirsiz olduğu bir durumda, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının artması yanlış hesaplama ve provokasyon riskini artırır. Ayrıca Tahran’daki ve İran’ın vekil grupları arasındaki -Washington’u İsrail’in askerî harekâtında suç ortağı olarak gören- sertlik yanlılarına kendi askeri yığınaklarını sürdürmek ve gerilimi tırmandırma tehdidinde bulunmak için bir gerekçe verir.
İkinci olarak, ABD’nin bu yeni askeri akını sadece düşmanlar arasında öngörülemeyen sorunlara yol açmayabilir. Aynı zamanda Mısır, Ürdün, BAE gibi kilit Amerikan müttefikleri ve ortaklarıyla olan ilişkileri de zayıflatabilir. Washington uzun zamandır Orta Doğu’daki angajmanının temelini güvenlik garantileri ve askeri yardım sağlamaya dayandırıyor. Ancak Gazze’de giderek kötüleşen insani kriz, Arap dünyasını kasıp kavuran Amerikan karşıtlığı dalgaları ve Arap hükümetleri ile Washington arasında İsrail’in harekâtını sürdürmesi konusunda yaşanan gerçek görüş ayrılıkları özellikle de ABD’nin bölgedeki askeri varlığı hem daha görünür hem de daha tartışmalı hale geldikçe ABD-Arap güvenlik işbirliğinin temelini aşındırma riski taşıyor.
En azından, Arap devletleri gelecekteki güvenlik işbirliğini daha ihtiyatlı bir şekilde yürütmek isteyebilir ve Washington, partner ülkelerde faaliyet gösteren ABD kuvvetlerini koruma ihtiyacı duyabilir ve bu da hareket özgürlüğünü giderek daha fazla kısıtlayabilir. Daha uç durumlarda, ortak yönetim ve ortak tatbikatlar gibi belirli faaliyetleri askıya alabilir veya belirli savunma alımlarını durdurabilir. Her ne kadar hiçbir devlet ABD ile bağlarını koparmayacak olsa da çatışma şüphesiz Biden yönetiminin ortakları hakkındaki bazı varsayımlarını altüst ediyor ve ABD’nin askeri erişim ve ekonomik çıkarlarını korumak için bölgede güvendiği ilişkileri karmaşıklaştırıyor. Her ne kadar Çin ve Rusya ile daha geniş çaplı büyük güç rekabeti ABD’nin bölgedeki politikasının ana itici gücü olmasa da bölgesel ortakların Washington ile işbirliğini çok maliyetli bulmaları halinde Pekin veya Moskova’ya yönelmeleri mümkün.
Son olarak, ABD’nin bölgedeki bu yenilenmiş duruşu, ABD’nin kötü alışkanlıklarına geri dönüşünün habercisi olabilir yani bölgenin dış tehditlere karşı güvenliğini sağlamak için büyük ABD askeri konuşlandırmalarına ve silah transferlerine dayanan alışılmış stratejisinin bir tekrarı. Bu yaklaşım bölgeyi daha güvenli hale getirmedi. Aksine, ABD’nin on yıllardır süren askeri müdahalesi bölgesel rekabetleri şiddetlendirdi ve yerel çatışmaları daha da kötüleştiren silahlanma yarışını körükledi. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin yüz binlerce sivilin ölümü, İslam Devleti’nin (IŞİD) yükselişi ve ABD’nin küresel itibarının zedelenmesi gibi feci sonuçlarını saymıyorum bile. Dahası, ABD’nin Ortadoğulu ortaklarına yıllarca süren koşulsuz güvenlik yardımı, bu rejimleri bölgesel istikrarı ve insan haklarını ciddi şekilde baltalayacak şekilde, örneğin Suudi Arabistan’ın İran destekli Husi isyancılara karşı mücadelesinde Yemen hükümetini desteklemesi veya BAE’nin Libya’daki çatışmaya müdahalesi gibi, hareket etme konusunda cesaretlendirdi.
Bölgenin ötesine bakıldığında, Washington Orta Doğu’ya daha fazla kuvvet konuşlandırma ve silah ve donanım transfer etme zorunda kaldıkça, özellikle de ABD’nin giderek daha iddialı bir Çin ile karşı karşıya kaldığı Hint-Pasifik bölgesinde, taahhütlerini yerine getiremeyecek ve başka yerlerdeki düşmanlarını caydıramayacak şekilde ABD’yi aşırı zorlanma riskiyle karşı karşıya bırakacak. Harpoon füzeleri ve Patriot hava savunma sistemleri gibi Washington’un Orta Doğulu ortakları tarafından en çok talep edilen silah sistemlerinin birçoğu aynı zamanda Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı savunmasını güçlendirmek için çaresizce ihtiyaç duyduğu sistemler. Benzer şekilde, şu anda Orta Doğu’da konuşlandırılmış olan ABD deniz ve hava unsurlarının birçoğuna Hint-Pasifik’teki bir çatışma için de ihtiyaç duyulacak. Orta Doğu’daki uzun süreli konuşlanmalar zamanla bu sistemleri yıpratabilir ve Asya’da bir kriz yaşanması halinde bu sistemler kullanılamaz hale gelebilir ve ABD’nin kaynakları da yetersiz kalabilir. İsrail-Hamas çatışması İran’ı da içine alacak şekilde genişlerse, Amerika Birleşik Devletleri’nin zaten kıt olan uzun menzilli füze stoklarını İsrail’e sağlama baskısı hissetmesine ve eğer daha fazla sayıda Amerikan birliği ve sistem uzun vadede bölgede kalmaya devam ederse bu fedakarlıkları artırmasına neden olacak.
AZALTMA VE YENİDEN YAPILANDIRMA
Hamas saldırısının yol açtığı kırılma, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik daha sürdürülebilir ve daha düşük riskli bir yaklaşım geliştirmesi için bir fırsat sunuyor. Mevcut kriz, Washington’un Orta Doğu’da on binlerce asker bulundurduğu sürece, ABD’nin biraz çıkarı varsa bile uzun süreli ve maliyetli bir bölgesel çatışmaya sürüklenme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu sonuçtan kaçınmak için ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltması ve yeniden düzenlemesi gerekiyor. Böyle bir küçülme olmadan, ABD’nin başarısız güvenlik öncelikli yaklaşımının mirasından kurtulması mümkün değil. Halen Irak ve Suriye’de bulunan küçük ABD birlikleri bunun bir örneği. Belirtilen askeri hedef -IŞİD’in kalıcı yenilgisi- açık uçlu ve büyük ölçüde ulaşılamaz, ancak bu birlikleri süresiz olarak yerinde tutmak, daha fazla kuvvetin ve korunmaları için daha gelişmiş sistemlerin sürekli olarak konuşlandırılmasını gerektiriyor ve ABD, askeri kaynaklarını çok az kayda değer fayda ile tüketiyor.
Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’daki askeri varlığını kademeli olarak ve bölgesel ortaklarını terk edilme korkusu içinde bırakmadan azaltabilir, ancak bu küçülmenin bölgedeki mevcut düşmanlıklar yatışana kadar beklemesi gerekebilir. İlk olarak, kolay bir başlangıç noktası olarak, 7 Ekim’den bu yana bölgeye gönderilen ilave kuvvetler ve platformlar yeniden konuşlandırılmalı. İkinci olarak, Irak ve Suriye’deki ABD güçlerinin çoğu ya da tamamı geri çekilmeli. ABD’nin bu iki bölgede konuşlanması İran ve vekillerinin bölgedeki gerilimi tırmandırmasını caydırmaktan ziyade besliyor gibi görünüyor.
Dahası, ABD askeri komutanları, ABD’nin Irak ve Suriye’deki ortaklarının artık kendi başlarına etkili IŞİD karşıtı operasyonlar yürüttüklerini belirttiler; bu da bu bölgelerde ABD’nin kara varlığının devamına daha az ihtiyaç duyulduğunu ve ABD güçlerinin yokluğunda IŞİD’in yeniden canlanma riskinin azaldığını gösteriyor.
Son olarak ABD, güçlerini daha az sayıda tesiste birleştirerek bölgenin geri kalanındaki varlığını azaltmaya başlamalı. Örneğin, ABD özellikle Bahreyn, Ürdün ve BAE’deki üslere odaklanabilir ve ABD ordusunun gerektiğinde operasyonları hızlandırmasına olanak tanıyacak önceden yerleştirilmiş ekipman stoklarına ve lojistik yeteneklere daha fazla yatırım yapabilir. Bazı gözlemciler bu konsolidasyonun ABD’nin düşmanlarını özellikle de İran’ı bölgesel operasyonlarını genişletme konusunda cesaretlendireceğini savunuyor. Ancak İran’ın oluşturduğu gerçek risklere rağmen, ülkenin sınırlı askeri kabiliyetleri şu anda Orta Doğu’da bulunan kapsamlı Amerikan askeri varlığını gerektirmiyor. Kilit noktalara dağılmış daha az sayıda ABD kuvveti ve Washington’un 7 Ekim’den sonra da sergilediği bölgeye kuvvet kaydırma kabiliyeti, İran’ın provokasyonlarını yönetmek için yeterli olacaktır.
Böyle bir azaltma aynı zamanda askeri aşırı genişleme riskini azaltacak ve Washington’un bölgeye yönelik daha bütüncül bir ekonomik ve siyasi yaklaşım geliştirmesi için alan yaratacaktır. ABD’nin askeri müdahalesinin azalmasıyla Amerika daha az kaynak ve zamanla Orta Doğu politikalarını diplomasi, toplumsal katılım ve ekonomik araçların kullanımı yönünde yeniden şekillendirebilir. Bu araçlar, bölgedeki insanların zaten mücadele ettiği iklim değişikliği ve temiz enerjiye geçiş gibi ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmaya yardımcı olacaktır.
Ayrıca Washington, bölgesel müttefik ve ortaklarının ABD’ye bağımlılığını azaltmak için daha fazlasını yaparak azalan varlığını dengeleyebilir ve bölgeyi İran etkisine karşı daha da güçlendirebilir. Washington; Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer ABD ortakları gibi bölgesel aktörlere, sınırlı ABD katılımıyla öncelikli bölgesel güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak koalisyonlar kurma konusunda güç verebilir.
Bu yaklaşım sadece ABD güçlerinin üzerindeki yükü azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri varlığına karşı tepki olarak ortaya çıkan daha geniş güvenlik risklerini azaltacak ve bu ülkelerle olan ilişkilerin daha istikrarlı bir temel üzerine oturmasını sağlayacaktır.
Bu doğrultuda, Washington’un odak noktası pahalı silah transferlerinden ve ABD güçleri ile uyum içinde çalışma çabalarından uzaklaşarak, bölgesel ortakların halihazırda ellerinde bulunan geniş silah depoları ile bağımsız bir şekilde faaliyet gösterebilmelerine ve bunu komşularıyla birlikte yapabilmelerine yardımcı olacak faaliyetlere yönelmeli. Geçmişte ABD’nin Orta Doğu’da bölgesel güvenlik koalisyonları kurma çabaları, Arap devletleri arasındaki ideolojik ve kişisel rekabetler (Suudi Arabistan ve Katar arasında uzun süredir devam eden çekişme bunun en bariz örneği) ve İran ve vekillerinden kaynaklanan tehdidin en iyi nasıl yönetileceğine dair farklı algılar nedeniyle başarısız oldu. Bazı yumuşamalara rağmen bu gerginliklerin devam etmesi muhtemel, ancak ABD deniz güvenliği ve hava savunması gibi çıkarların örtüştüğü yüksek öncelikli konularda daha dar işbirliği biçimlerini vurgulayarak ve teşvik ederek bu gerginliklerin üstesinden gelebilir. Washington ayrıca, Güneydoğu Asya’daki devletlerin korsanlık ve yasadışı balıkçılık gibi bölgesel güvenlik sorunlarını ABD ya da Çin’e dayanmadan kendi başlarına yönetmek için başarıyla kullandıkları, sınırlı hedefleri olan üç ila beş devletten oluşan “minilateral” adı verilen küçük grupların oluşumunu teşvik etmeyi de düşünebilir.
Bu değişiklikler, ABD’nin Orta Doğu’daki politikasında, ABD liderliğindeki güvenlik ağırlıklı bir modelden, daha az gerilim veya daha az genişleme riski taşıyan ve bölgesel güçlerin liderliği ele almasına izin veren daha dengeli bir yaklaşıma doğru büyük bir değişim anlamına gelecektir. Bu yeni yaklaşım gelecekteki bölgesel güvenlik krizlerine karşı bir garanti olmayacak, ancak Washington’un askeri ve diplomatik esnekliğini koruyacak, Washington’un başka bir Orta Doğu savaşına bulaşma ihtimalini azaltacak ve diğer ulusal güvenlik öncelikleri için daha fazla askeri kapasiteyi koruyacaktır. Ancak Washington rotasını değiştirmezse, çoktan aşina olduğumuz bir yola sapabilir.
Amerika
ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.
ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.
ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.
Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.
Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.
Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.
Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.
İlk vakalar Küba’da kaydedildi
Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.
Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.
Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.
Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.
Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları
CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.
Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.
Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.
Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Amerika
Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.
Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.
Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.
Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.
En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.
Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.
Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.
Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.
Pennsylvania
Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.
Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.
Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.
Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.
Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.
Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.
Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.
Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.
Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.
Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.
Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.
Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.
Texas
Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.
Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.
Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.
Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.
Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.
Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.
Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.
Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.
Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.
Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.
Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.
Georgia
Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.
Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.
Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.
Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.
Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.
Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.
Sektörün zorlu mücadelesi
Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.
Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.
Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.
Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.
Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












