Bizi Takip Edin

Amerika

Foreign Affairs: ABD, Orta Doğu’da bataklığa sürükleniyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD’nin İsrail-Hamas savaşıyla güncellenen ya da daha doğru bir ifade ile eskiye dönen Orta Doğu yaklaşımına mercek tutuyor. ABD’nin dış politikasının belirlenmesinde etkili yayın organlarından Foreign Affairs’te yayınlanan makale, Asya Pasifik’te Çin ile hesaplaşmak amacıyla Orta Doğu’dan güçlerini çekmeye başlayan ABD’nin, İsrail-Hamas savaşıyla yeniden bölgeye askeri yığınak yaptığını hatırlatıyor. ABD’nin çatışmanın yayılma riskini azaltma gerekçesiyle bölgeye güç yığdığını ancak bunun tam tersi bir etki yaratma potansiyelinin yüksek olduğunu belirten makale, bu eskiye dönüş politikasının ABD çıkarları açısından getireceği risklere dikkat çekiyor:  

***

Washington’un Yaklaşan Orta Doğu Bataklığı

Gazze’deki Savaş, Amerika’nın Aşırı Genişlemesi ve Geri Çekilmesi

Jennifer Kavanagh ve Frederic Wehrey

Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği ve tahminen bin 200 kişinin ölümüne yol açan acımasız saldırısı, 2011’de Arap dünyasını sarsan ayaklanma ve iç savaşlardan bu yana ABD’nin Orta Doğu stratejisine yönelik en ciddi meydan okumaya yol açtı. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırısı ve yol açtığı büyük can kaybı -Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre 12 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti- bölgede yaygın bir Amerikan karşıtlığını körükledi ve İranlı vekillerin Irak ve Suriye’deki ABD askeri personeline saldırmasını teşvik etti. ABD Başkanı Joe Biden ve yönetiminin, ABD’nin yakın müttefiki İsrail’in eylemlerini ve savaşın daha geniş jeopolitik yansımalarını nasıl yöneteceği, bölgesel istikrarın yanı sıra Washington’un Orta Doğu ve diğer yerlerdeki düşmanlarıyla yüzleşme ve caydırıcılık yeteneği açısından uzun vadeli sonuçlar doğuracak.

Risklerin yüksek olduğu, son bir ay içinde ek ABD askeri güçlerinin hızlı bir şekilde bölgeye akışıyla açıkça görülüyor; bunlar arasında uçak gemileri, savaş uçakları, binden fazla asker ve Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Arap ortaklarına ek hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması bulunuyor. Bu hamlelerin amacı ABD’nin kararlılığını göstermek ve İran’ı, Hizbullah gibi vekil ağını kullanarak Lübnan, Suriye ve başka yerlerden İsrail’e saldırılar düzenlemek suretiyle İsrail’deki krizi tırmandırmaya çalışmaktan caydırmaktı. Ancak Washington, Ortadoğu’daki askeri varlığını genişleterek bölgesel gerilimleri tırmandırabilir ve yanlış hesaplama riskini ve maliyetini artırabilir ve böylece istemeden de olsa kaçınmaya çalıştığı çatışmayı kışkırtabilir.

Washington’un askeri teçhizat ve personel takviyesi, ABD’nin yakın zamana kadar kendisini kurtarmaya çalıştığı bir bölgede ucu açık güvenlik taahhütlerine girmesine de yol açabilir. ABD güçleri 2021’de Afganistan’dan çekilmeyi tamamlayıp Irak’taki muharebe operasyonlarını sona erdirdiğinde, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik alışılagelmiş güvenlik öncelikli yaklaşımının hem kaybedilen dolarlar ve hayatlar açısından maliyetli hem de yıllar süren savaş, isyan ve ekonomik yıkıma katkıda bulunarak bölge için yıkıcı olduğu kanıtlandı. Amerika Birleşik Devletleri’nin varlığı bir kez daha artarken, Orta Doğu’da derinleşen askeri müdahalesi mevcut krizin sona ermesinden sonra bile devam edebilir ve uzun vadede başka yerlerde, özellikle de Hint-Pasifik’te tehlikeli boşluklar yaratacak bir aşırı genişlemeye katkıda bulunabilir. Bu durumda, Biden yönetiminin Çin’e karşı Hint-Pasifik’e yönelik çabalarının büyük kısmı boşa gidebilir ve Tayvan gibi kilit stratejik alanlar Çin saldırganlığına karşı daha savunmasız hale gelebilir.

Bu tehlikeler göz önüne alındığında, Washington’un Orta Doğu politikası acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç duyuyor. Bu durum 7 Ekim’den önce de geçerliydi, şimdi daha önemli hale geldi. Ancak Biden yönetimi, mevcut stratejinin başarısızlıklarını ve risklerini ele almayı amaçlayan kısa veya uzun vadeli herhangi bir düzenlemenin sinyalini vermedi. Bunun yerine, Orta Doğu’da ABD liderliğindeki yeni bir güvenlik bloğunun temeli olarak daha büyük ABD askeri konuşlandırmalarına ve İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine dayanan daha fazla güvenlik odaklı bir yaklaşımı yeniden benimsedi.

İsrail’in Gazze’deki savaşının sonuçları belirsizliğini korusa da ABD’nin daha sürdürülebilir bir Ortadoğu politikasının ana hatlarını çizmek için erken değil. En önemlisi, mevcut kriz istikrara kavuşmaya başladığında Washington aceleyle Orta Doğu’ya gönderdiği güçleri hızla geri çekmeye çalışmalı ve daha da ileri giderek bölgedeki ABD askeri varlığını önemli ölçüde küçültmeli ve yeniden yapılandırmalı. Aynı zamanda Washington, bölgedeki ortaklarının kapasitelerini ve dirençlerini artırmaya yatırım yapmalı ki böylece daha az ABD desteği ile istikrarı korumak ve güvenlik sorunlarını yönetmek için daha etkin bir şekilde birlikte çalışabilsinler. Sadece bu iki yönlü yaklaşım ABD’yi aşırı genişlemeden kaçınan ancak yine de ortaklarına güven verebilen ve gelecekteki felaketleri önleyebilen dengeli bir Orta Doğu politikasına taşıyabilir.

SORGUSUZ SUALSİZ

Amerika Birleşik Devletleri’nin mevcut krize tepkisi hızlı ve kapsamlı oldu. Hamas saldırılarının hemen ardından Biden, her biri yaklaşık 7 bin 500 personelden oluşan iki uçak gemisi saldırı grubunu Akdeniz ve Kızıldeniz’e yönlendirdi ve Ohio sınıfı nükleer kapasiteli bir denizaltı; F-16, F-15, F-35 ve A-10 gibi gelişmiş avcı ve yakın hava destek uçakları ve Orta Doğu’da halihazırda görev yapan yaklaşık 45 binABD askeri personeline ek olarak bölgeye bin 200’den fazla ek asker gönderdi. ABD ayrıca Irak, Ürdün, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki geleneksel ortaklarına Patriot hava savunma sistemleri gönderdi ve bölgeye en az bir adet Terminal Yüksek İrtifa Bölgesel Savunmasistemi konuşlandırdı. ABD’nin bu askeri takviyesiyle bu silah sistemlerinden bazıları, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı işgalinden bu yana Orta Doğu’ya ilk kez konuşlandırılmış oldu.

ABD güçlerinin ve varlıklarının bu akınına, İsrail’in ABD’den her yıl aldığı yaklaşık 4 milyar dolara ek, İsrail’e önemli bir askeri yardım akışı eşlik etti. (ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana İsrail’e dünyadaki diğer tüm ülkelerden daha fazla askeri yardımda bulundu; İsrail’in kurulduğu 1948’den bu yana bu rakam 124 milyar doları aştı). 7 Ekim’den sonra Biden, İsrail’e 14.3 milyar dolarlık acil silah paketi için Kongre’ye bir talep sundu; bu talep İsrail’e destek verilmediği için değil, ABD’nin kendi siyasi işlevsizliği nedeniyle muallakta kaldı.

Bu yanıtın hızlı ve kararlı doğası, özellikle Biden’ın müzakereye dayalı, bazen ağır aksak karar verme konusundaki ünü göz önüne alındığında göze çarpıyor. Ayrıca, bu Rusya’nın işgalinin ardından Ukrayna’ya askeri yardım sağlamaya yönelik aşamalı yaklaşımla, özellikle de İran ve vekillerinin Rusya’ya kıyasla daha sınırlı bir askeri tehdit oluşturduğu göz önüne alındığında keskin bir tezat oluşturuyor. Ukrayna’ya yapılan yardımlarda sağlanan şeffaflığın aksine, İsrail’e yapılan koşulsuz silah transferleri gizlilik içinde yürütülüyor ki bu da Kongre’de şaşkınlığa ve Washington’un İsrail’e verdiği desteğin boyutunun “uzun vadede Amerikan çıkarlarına uygun olmadığı” konusunda ısrar eden Josh Paul adlı bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin istifasına neden oldu.

ENİNE BOYUNA DÜŞÜNME

Biden yönetimi Orta Doğu’ya ilave ABD silahları ve güçleri gönderme kararını iki katına çıkarırken, ABD’li politika yapıcıların ABD’nin bölgedeki güvenlik rolünü artırmanın ikinci ve üçüncü dereceden etkilerini ve bunun hem düşmanlar hem de müttefikler tarafından nasıl algılanacağını düşünüp düşünmedikleri tartışma konusu. Özellikle, Biden yönetiminin kabul etmesi ve ele alması gereken üç risk var: gerilimi artırma, tepki ve aşırı genişleme.

Birincisi, Pentagon 7 Ekim’den bu yana yapılan konuşlandırmaların daha geniş çaplı bir savaşı önlemeye yönelik olduğunu savunsa da ABD kuvvetlerindeki artışın bir savaşı önlemekten ziyade tırmanan bir sarmalı tetiklemesi de aynı derecede olası. 7 Ekim’den bu yana İranlı vekillerin Irak ve Suriye’de görev yapan ABD askeri personeline yönelik saldırıları artarken ABD de bölgedeki varlığını artırdı ve Suriye’deki milis altyapı hedeflerine misilleme saldırıları başlattı. Ne bu ek kuvvetler ne de milis üyelerinin öldürüldüğü bildirilenler de dahil çok sayıda hava saldırısı, ABD’nin düşmanlarını caydırmak için pek bir etki yaratmamış gibi görünüyor. Aksine, bu tür saldırılar daha da küstahlaştı; örneğin Yemen’deki İran destekli Husi isyancılar kısa süre önce Kızıldeniz üzerinde insansız bir Amerikan hava aracını düşürdü ve mevcut çatışmanın başlangıcından bu yana İsrail’i hedef alan saldırılar düzenliyor.

ABD’nin artan askeri varlığının İran ve vekillerinin daha önemli provokasyonlarını caydırmış olması mümkün; ancak daha muhtemel olan hem İran’ın hem de Hizbullah’ın gerilimi tırmandırmak istememesi, zira bölgesel bir savaş patlak verirse her ikisi de kaybedecek. Özellikle Filistinlilerin kayıpları artmaya devam ederse ya da İsrail Gazze’yi uzun süre işgal etmeyi seçerse bu hesap değişebilir. Her iki tarafın da kırmızı çizgilerinin belirsiz olduğu bir durumda, ABD’nin bölgedeki askeri varlığının artması yanlış hesaplama ve provokasyon riskini artırır. Ayrıca Tahran’daki ve İran’ın vekil grupları arasındaki -Washington’u İsrail’in askerî harekâtında suç ortağı olarak gören- sertlik yanlılarına kendi askeri yığınaklarını sürdürmek ve gerilimi tırmandırma tehdidinde bulunmak için bir gerekçe verir.

İkinci olarak, ABD’nin bu yeni askeri akını sadece düşmanlar arasında öngörülemeyen sorunlara yol açmayabilir. Aynı zamanda Mısır, Ürdün, BAE gibi kilit Amerikan müttefikleri ve ortaklarıyla olan ilişkileri de zayıflatabilir. Washington uzun zamandır Orta Doğu’daki angajmanının temelini güvenlik garantileri ve askeri yardım sağlamaya dayandırıyor. Ancak Gazze’de giderek kötüleşen insani kriz, Arap dünyasını kasıp kavuran Amerikan karşıtlığı dalgaları ve Arap hükümetleri ile Washington arasında İsrail’in harekâtını sürdürmesi konusunda yaşanan gerçek görüş ayrılıkları özellikle de ABD’nin bölgedeki askeri varlığı hem daha görünür hem de daha tartışmalı hale geldikçe ABD-Arap güvenlik işbirliğinin temelini aşındırma riski taşıyor.

En azından, Arap devletleri gelecekteki güvenlik işbirliğini daha ihtiyatlı bir şekilde yürütmek isteyebilir ve Washington, partner ülkelerde faaliyet gösteren ABD kuvvetlerini koruma ihtiyacı duyabilir ve bu da hareket özgürlüğünü giderek daha fazla kısıtlayabilir. Daha uç durumlarda, ortak yönetim ve ortak tatbikatlar gibi belirli faaliyetleri askıya alabilir veya belirli savunma alımlarını durdurabilir. Her ne kadar hiçbir devlet ABD ile bağlarını koparmayacak olsa da çatışma şüphesiz Biden yönetiminin ortakları hakkındaki bazı varsayımlarını altüst ediyor ve ABD’nin askeri erişim ve ekonomik çıkarlarını korumak için bölgede güvendiği ilişkileri karmaşıklaştırıyor. Her ne kadar Çin ve Rusya ile daha geniş çaplı büyük güç rekabeti ABD’nin bölgedeki politikasının ana itici gücü olmasa da bölgesel ortakların Washington ile işbirliğini çok maliyetli bulmaları halinde Pekin veya Moskova’ya yönelmeleri mümkün.

Son olarak, ABD’nin bölgedeki bu yenilenmiş duruşu, ABD’nin kötü alışkanlıklarına geri dönüşünün habercisi olabilir yani bölgenin dış tehditlere karşı güvenliğini sağlamak için büyük ABD askeri konuşlandırmalarına ve silah transferlerine dayanan alışılmış stratejisinin bir tekrarı. Bu yaklaşım bölgeyi daha güvenli hale getirmedi. Aksine, ABD’nin on yıllardır süren askeri müdahalesi bölgesel rekabetleri şiddetlendirdi ve yerel çatışmaları daha da kötüleştiren silahlanma yarışını körükledi. 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin yüz binlerce sivilin ölümü, İslam Devleti’nin (IŞİD) yükselişi ve ABD’nin küresel itibarının zedelenmesi gibi feci sonuçlarını saymıyorum bile. Dahası, ABD’nin Ortadoğulu ortaklarına yıllarca süren koşulsuz güvenlik yardımı, bu rejimleri bölgesel istikrarı ve insan haklarını ciddi şekilde baltalayacak şekilde, örneğin Suudi Arabistan’ın İran destekli Husi isyancılara karşı mücadelesinde Yemen hükümetini desteklemesi veya BAE’nin Libya’daki çatışmaya müdahalesi gibi, hareket etme konusunda cesaretlendirdi.

Bölgenin ötesine bakıldığında, Washington Orta Doğu’ya daha fazla kuvvet konuşlandırma ve silah ve donanım transfer etme zorunda kaldıkça, özellikle de ABD’nin giderek daha iddialı bir Çin ile karşı karşıya kaldığı Hint-Pasifik bölgesinde, taahhütlerini yerine getiremeyecek ve başka yerlerdeki düşmanlarını caydıramayacak şekilde ABD’yi aşırı zorlanma riskiyle karşı karşıya bırakacak. Harpoon füzeleri ve Patriot hava savunma sistemleri gibi Washington’un Orta Doğulu ortakları tarafından en çok talep edilen silah sistemlerinin birçoğu aynı zamanda Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı savunmasını güçlendirmek için çaresizce ihtiyaç duyduğu sistemler. Benzer şekilde, şu anda Orta Doğu’da konuşlandırılmış olan ABD deniz ve hava unsurlarının birçoğuna Hint-Pasifik’teki bir çatışma için de ihtiyaç duyulacak. Orta Doğu’daki uzun süreli konuşlanmalar zamanla bu sistemleri yıpratabilir ve Asya’da bir kriz yaşanması halinde bu sistemler kullanılamaz hale gelebilir ve ABD’nin kaynakları da yetersiz kalabilir. İsrail-Hamas çatışması İran’ı da içine alacak şekilde genişlerse, Amerika Birleşik Devletleri’nin zaten kıt olan uzun menzilli füze stoklarını İsrail’e sağlama baskısı hissetmesine ve eğer daha fazla sayıda Amerikan birliği ve sistem uzun vadede bölgede kalmaya devam ederse bu fedakarlıkları artırmasına neden olacak.

AZALTMA VE YENİDEN YAPILANDIRMA

Hamas saldırısının yol açtığı kırılma, ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik daha sürdürülebilir ve daha düşük riskli bir yaklaşım geliştirmesi için bir fırsat sunuyor. Mevcut kriz, Washington’un Orta Doğu’da on binlerce asker bulundurduğu sürece, ABD’nin biraz çıkarı varsa bile uzun süreli ve maliyetli bir bölgesel çatışmaya sürüklenme ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Bu sonuçtan kaçınmak için ABD’nin bölgedeki askeri varlığını azaltması ve yeniden düzenlemesi gerekiyor. Böyle bir küçülme olmadan, ABD’nin başarısız güvenlik öncelikli yaklaşımının mirasından kurtulması mümkün değil. Halen Irak ve Suriye’de bulunan küçük ABD birlikleri bunun bir örneği. Belirtilen askeri hedef -IŞİD’in kalıcı yenilgisi- açık uçlu ve büyük ölçüde ulaşılamaz, ancak bu birlikleri süresiz olarak yerinde tutmak, daha fazla kuvvetin ve korunmaları için daha gelişmiş sistemlerin sürekli olarak konuşlandırılmasını gerektiriyor ve ABD, askeri kaynaklarını çok az kayda değer fayda ile tüketiyor.

Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’daki askeri varlığını kademeli olarak ve bölgesel ortaklarını terk edilme korkusu içinde bırakmadan azaltabilir, ancak bu küçülmenin bölgedeki mevcut düşmanlıklar yatışana kadar beklemesi gerekebilir. İlk olarak, kolay bir başlangıç noktası olarak, 7 Ekim’den bu yana bölgeye gönderilen ilave kuvvetler ve platformlar yeniden konuşlandırılmalı. İkinci olarak, Irak ve Suriye’deki ABD güçlerinin çoğu ya da tamamı geri çekilmeli. ABD’nin bu iki bölgede konuşlanması İran ve vekillerinin bölgedeki gerilimi tırmandırmasını caydırmaktan ziyade besliyor gibi görünüyor.

Dahası, ABD askeri komutanları, ABD’nin Irak ve Suriye’deki ortaklarının artık kendi başlarına etkili IŞİD karşıtı operasyonlar yürüttüklerini belirttiler; bu da bu bölgelerde ABD’nin kara varlığının devamına daha az ihtiyaç duyulduğunu ve ABD güçlerinin yokluğunda IŞİD’in yeniden canlanma riskinin azaldığını gösteriyor.

Son olarak ABD, güçlerini daha az sayıda tesiste birleştirerek bölgenin geri kalanındaki varlığını azaltmaya başlamalı. Örneğin, ABD özellikle Bahreyn, Ürdün ve BAE’deki üslere odaklanabilir ve ABD ordusunun gerektiğinde operasyonları hızlandırmasına olanak tanıyacak önceden yerleştirilmiş ekipman stoklarına ve lojistik yeteneklere daha fazla yatırım yapabilir. Bazı gözlemciler bu konsolidasyonun ABD’nin düşmanlarını özellikle de İran’ı bölgesel operasyonlarını genişletme konusunda cesaretlendireceğini savunuyor. Ancak İran’ın oluşturduğu gerçek risklere rağmen, ülkenin sınırlı askeri kabiliyetleri şu anda Orta Doğu’da bulunan kapsamlı Amerikan askeri varlığını gerektirmiyor. Kilit noktalara dağılmış daha az sayıda ABD kuvveti ve Washington’un 7 Ekim’den sonra da sergilediği bölgeye kuvvet kaydırma kabiliyeti, İran’ın provokasyonlarını yönetmek için yeterli olacaktır.

Böyle bir azaltma aynı zamanda askeri aşırı genişleme riskini azaltacak ve Washington’un bölgeye yönelik daha bütüncül bir ekonomik ve siyasi yaklaşım geliştirmesi için alan yaratacaktır. ABD’nin askeri müdahalesinin azalmasıyla Amerika daha az kaynak ve zamanla Orta Doğu politikalarını diplomasi, toplumsal katılım ve ekonomik araçların kullanımı yönünde yeniden şekillendirebilir. Bu araçlar, bölgedeki insanların zaten mücadele ettiği iklim değişikliği ve temiz enerjiye geçiş gibi ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmaya yardımcı olacaktır.

Ayrıca Washington, bölgesel müttefik ve ortaklarının ABD’ye bağımlılığını azaltmak için daha fazlasını yaparak azalan varlığını dengeleyebilir ve bölgeyi İran etkisine karşı daha da güçlendirebilir. Washington; Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer ABD ortakları gibi bölgesel aktörlere, sınırlı ABD katılımıyla öncelikli bölgesel güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak koalisyonlar kurma konusunda güç verebilir.

Bu yaklaşım sadece ABD güçlerinin üzerindeki yükü azaltmakla kalmayacak, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki askeri varlığına karşı tepki olarak ortaya çıkan daha geniş güvenlik risklerini azaltacak ve bu ülkelerle olan ilişkilerin daha istikrarlı bir temel üzerine oturmasını sağlayacaktır.

Bu doğrultuda, Washington’un odak noktası pahalı silah transferlerinden ve ABD güçleri ile uyum içinde çalışma çabalarından uzaklaşarak, bölgesel ortakların halihazırda ellerinde bulunan geniş silah depoları ile bağımsız bir şekilde faaliyet gösterebilmelerine ve bunu komşularıyla birlikte yapabilmelerine yardımcı olacak faaliyetlere yönelmeli. Geçmişte ABD’nin Orta Doğu’da bölgesel güvenlik koalisyonları kurma çabaları, Arap devletleri arasındaki ideolojik ve kişisel rekabetler (Suudi Arabistan ve Katar arasında uzun süredir devam eden çekişme bunun en bariz örneği) ve İran ve vekillerinden kaynaklanan tehdidin en iyi nasıl yönetileceğine dair farklı algılar nedeniyle başarısız oldu. Bazı yumuşamalara rağmen bu gerginliklerin devam etmesi muhtemel, ancak ABD deniz güvenliği ve hava savunması gibi çıkarların örtüştüğü yüksek öncelikli konularda daha dar işbirliği biçimlerini vurgulayarak ve teşvik ederek bu gerginliklerin üstesinden gelebilir. Washington ayrıca, Güneydoğu Asya’daki devletlerin korsanlık ve yasadışı balıkçılık gibi bölgesel güvenlik sorunlarını ABD ya da Çin’e dayanmadan kendi başlarına yönetmek için başarıyla kullandıkları, sınırlı hedefleri olan üç ila beş devletten oluşan “minilateral” adı verilen küçük grupların oluşumunu teşvik etmeyi de düşünebilir.

Bu değişiklikler, ABD’nin Orta Doğu’daki politikasında, ABD liderliğindeki güvenlik ağırlıklı bir modelden, daha az gerilim veya daha az genişleme riski taşıyan ve bölgesel güçlerin liderliği ele almasına izin veren daha dengeli bir yaklaşıma doğru büyük bir değişim anlamına gelecektir. Bu yeni yaklaşım gelecekteki bölgesel güvenlik krizlerine karşı bir garanti olmayacak, ancak Washington’un askeri ve diplomatik esnekliğini koruyacak, Washington’un başka bir Orta Doğu savaşına bulaşma ihtimalini azaltacak ve diğer ulusal güvenlik öncelikleri için daha fazla askeri kapasiteyi koruyacaktır. Ancak Washington rotasını değiştirmezse, çoktan aşina olduğumuz bir yola sapabilir.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English