Ortadoğu
İsrail’de sivil itaatsizlik tartışması: “İntifada arifesinde ordu parçalanmak üzere”

“Değerlendirmelerin tümü, Mart ayı sonlarında Batı Şeria’da bir isyan, şiddet ve terör saldırıları dalgasının patlak verebileceğine işaret ediyor. Böyle bir durum, kara kuvvetlerinden, hava kuvvetlerinden ve istihbarat birliklerinden on binlerce yedek askerin çağrılmasını gerektirecektir. Ancak hükümetin yargıyı ve hükümet denetimini zayıflatma girişimi devam eder ve buna yönelik protestolar yoğunlaşarak sivil itaatsizliğe dönüşürse, orduda görev almama, IDF’yi çökmekle tehdit edecek boyutlara ulaşacaktır.”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun aşırı sağcılarla ittifak yaparak kurduğu koalisyon hükümetinin attığı adımlar Filistinlileri endişelendirdiği kadar Yahudi vatandaşlarda da kırılma yaratmış durumda. Batı Şeria’da yasadışı Yahudi yerleşimlerinin genişletilmesi ve yasalaştırılması için atılan saldırgan adımlar, hem Arap vatandaşlara hem de muhalif İsraillilere yönelik ötekileştirici dil ve merkez ve sol partilerin “demokrasiye tehdit” gördükleri yargı reformu… İsrail tarihinin en sağcı hükümeti göreve geldiğinden bu yana geçen iki ayda, ülkede temelde Filistin-İsrail sorununa odaklı politik ayrışmaya ek olarak İsrail toplumu laik-aşırı dindar ile diktatörlük- “demokrasi” temelinde bir ayrımın da eşiğinde. İsrail toplumundaki bu kutuplaşma, koalisyon ortaklarına paylaştırılan yetkiler nedeniyle yetki karmaşasının yaşandığı güvenlik birimlerinde de tartışma yaratmış durumda. İsrail basınında hemen her gün eski ya da mevcut güvenlik görevlilerinin İsrail hükümetinden duyduğu rahatsızlık dile getiriliyor.

İsrail güçleri ve yerleşimcilerin, Zatera beldesinde düzenledikleri kundaklamalarda Filistinlilere ait çok sayıda araç kullanılmaz hale geldi. Foto: Issam Rimawi / AA
“Ben-Gvir ve Smotrich saldırganları destekledi”
Batı Şeria’nın kuzeyindeki Huvvara beldesinde ise 26 Şubat’ta iki Yahudi yerleşimcinin silahlı saldırıda öldürülmesi ve aynı günün akşam saatlerinde yüzlerce Yahudi yerleşimcinin İsrail ordusunun gözetiminde Huvvara beldesine gelerek Filistinlilere karşı “toplu intikam” saldırıları düzenlemesi ülkede gerilimi iyice tırmandırdı. İsrail Kamu Yayın Kuruluşunun (KAN) haberinde, İsrail kabinesinin aşırı sağcı üyelerinden Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Nablus’a bağlı Huvvara beldesinde Filistinlilere karşı organize saldırılara girişen Yahudi yerleşimcileri desteklemekle itham edildi. Haberde, “(Adı paylaşılmayan) Üst düzey güvenlik kaynakları, bakanlardan Bezalel Smotrich ve Itamar Ben Gvir ile bunların partilerinden (Dini Siyonizm ve Yahudi Gücü) milletvekillerini, Huvvara’daki Yahudi isyancıları desteklemek ve Batı Şeria’da gerilimi daha da artırmaya çalışmakla suçladı” ifadelerine yer verildi. Huvvara’daki hadisenin “iyi organize edildiğine” işaret edilen haberde, “Yahudi gençlerin önceden hazırlanmış molotof kokteylleriyle beldeye girdikleri” vurgulandı.
Aynı bağlamda, “Israel Hayom” gazetesi de, güvenlik kaynaklarına dayandırdığı haberinde, “Huvvara olaylarına karışanların siyasi düzeyde desteklendiğini” aktararak, “saldırılara karıştıkları tespit edilen ve gözaltına alınan 7 Yahudi şüpheliden 6’sının serbest bırakıldığını” yazdı.
“Teröristlerin iktidar koalisyonunda temsilcileri var”
Haaretz‘den Yossi Verter ise Huvvara’dakine benzer olayların daha önce de yaşandığını ancak bu yaşanan son olayın farklı olduğunu yazdı. Verter’e göre “artık Yahudi teröristlerin iktidar koalisyonunda temcilcileri var.” Verter, Yahudi terörünü öven iktidar milletvekilleri olduğunu bazılarının da sessiz kalarak şiddeti desteklediklerini belirtti. “Netanyahu düşerken İsrail’i de dibe batırıyor” başlıklı yazında Verter, şu çarpıcı tespitte bulundu: “İki ay önce Netanyahu ülkeyi makul mekanik bir durumda teslim aldı. O zamandan beri elli dokuz gün geçti ve ülke sadece çökmüş, hırpalanmış değil, paramparça olmuş durumda. Hayatımızın her köşesinde kaos hüküm sürüyor; şiddet, artan suç, vahim durumdaki güvenlik ve daha da kötüye giden ekonomi… Ve emin olabileceğimiz bir şey varsa, o da her şeyin çok daha kötüye gideceği ve bunun çok yakında olacağıdır.”
‘Sivil itaatsizlik çağrıları spekülasyon değil’
New York Times‘tan Thomas L. Friedman’ın kaleme aldığı “Netanyahu İsrail toplumunu parçalıyor” başlıklı makalede de Yahudi yerleşimciler ve Filistinliler arasındaki şiddetin yeni olmadığı, yeni olan durumun buradaki şiddeti kontrol altına alma görevinin İsrail tarihindeki en aşırı sağ, ultra Ortodoks ve tüm Batı Şeria’yı ilhak etmek isteyen hükümette olduğu hatırlatıldı. Öte yandan makalede, İsrail demokrasisini gerçekten parçalayabilecek yeni faktörün, Netanyahu’nun ‘yargı reformu’ adı altında İsrail Yüksek Mahkemesi’nin bağımsızlığını sona erdirme planı olduğuna dikkat çekildi: “Halkın çoğunluğunun yargının devrilmesine karşı olduğunu gösteren anketleri görmezden gelen – ve İsrail Cumhurbaşkanı ile Amerikan Başkanının bu konuda ulusal bir diyalog sağlanana kadar değişiklikleri erteleme çağrılarına rağmen – Netanyahu ve aşırılık yanlısı müttefikleri, meseleyi önümüzdeki bir kaç hafta içinde Meclis’ten geçirmek için acele ediyorlar.”
Makalede, eski MOSSAD Şefi Danny Yatom’un Kanal 13’e yaptığı yargı reformu yasasının Meclis’ten geçmesi durumunda hükümetten gelen emirlere itaatsizliğin meşru olacağına ilişkin açıklamaya atıf yapıldı. “Bu boş bir spekülasyon değil” diyen Friedman, The Times of Israel’in Askeri İstihbarat Özel Harekat Birimi’nden yaklaşık 250 subayın istifa mektubu hazırladığına ilişkin haberini de hatırlattıktan sonra şunları yazdı: “İsrail hiçbir zaman bir Filistin intifadası, bir Yahudi yerleşimci intifadası ya da bir yargı intifadası yaşamadı. Ancak bu, Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümeti göreve geldiğinden beri gün yüzüne çıkmaya başladı.”

İsrail Savunma Bakanı, Huvvara ziyareti sonrası “Bizi zor günler bekliyor” açıklaması yaptı. Foto: İsrail Savunma Bakanlığı
‘En büyük endişe: Ordunun dağılacağı korkusu’
Haaretz‘den Yossi Melman da yargı reformuna karşı sivil itaatsizlik çağrılarının İsrail ordusu üzerindeki etkilerini anlatan bir makale kaleme aldı. “Yeni bir intifada arifesinde İsrail ordusu parçalanmak üzere” başlıklı bir makalede, “İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi’nin bugünlerde en büyük ve en acil endişesi, ne İran ne de herkesin yakında patlak vermesini beklediği Filistin ayaklanması. Aksine, ordunun dağılacağı korkusu” diyen Melman, nüfusun giderek artan bir bölümünün askerlik hizmetini yapmayı reddettiğini söylüyor. Melman’a göre bunun iki sebebi var: Birincisi yargı reformu ikincisi mevcut hükümetin koalisyon anlaşmalarının ultra-Ortodoksları bugün olduğu gibi sadece fiilen değil, hukuken de askerlik hizmetinden muaf tutacak hükümleri.
“Her geçen gün, Genelkurmay Başkanı, subaylar ve sahadaki komutanlar, göreve gelmeyeceklerini veya en azından bu seçeneği düşündüklerini açıklayan daha fazla yedek asker görüyor. Diğerleri, yasayı çiğnemekten kaçınmak için çağrı emirlerine uyarlarsa, arka tarafta önemsiz işler verilmesini isteyeceklerini söylüyor” diyen Melman, Halevi’yi daha da endişelendirecek gelişmenin görevdeki genç subayların sözleşmelerinin yenilenmesini reddetmesi olduğunu belirtti:
“Şu anda kaç yedek askerin hizmet vermeye isteksiz olduğu bilinmiyor. Ancak temkinli tahminlere ve hem kıdemli hem de kıdemsiz eski komutanlarıyla yapılan konuşmalara dayanarak, binlerce kişi ya tereddüt ediyor ya da göreve gelmeyi açıkça reddediyor. Sayı kesinlikle medyada bildirilenden çok daha fazla.”
‘IDF çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir’
500 eski Şin Bet (yurt içi gizli servis) ajanının yargı reformuna karşı imza toplandığını ve eski Mossad çalışanlarının da benzer bir kampanyaya hazırlandığını anlatan Melman, MOSSAD Direktörü David Barnea’nın, rütbesi departman başkanı seviyesinin altında olan mevcut çalışanların yargı reformuna karşı yapılan gösterilere katılmasına izin verdiğine dikkat çekti. Melman, basına da yansıyan IDF’nin en seçkin ve gizli birimlerinden Askeri İstihbarat’a bağlı özel harekat birimindeki 200 kadar yedek askerin yargı reformu Meclis’ten geçtiği taktirde görev yapmayı reddedeceklerine ilişkin mektuba da dikkat çekti: “Artan askerlik reddi, IDF (İsrail Savunma Kuvvetleri) için özellikle zor bir zamanda geliyor. Filistinlileri normal zamanlarda bile daha fazla huzursuzluğa sürükleme eğiliminde olan Müslümanların kutsal ayı Ramazan bir ay sonra başlayacak. İsrail’de tutuklu bulunan Filistinliler, bayram arifesinde açlık grevine başlayacaklarını açıkladı. Askeri İstihbarat ve Şin Bet değerlendirmelerinin tümü, Mart ayı sonlarında Batı Şeria’da bir isyan, şiddet ve terör saldırıları dalgasının patlak verebileceğine işaret ediyor. Bu yeni bir intifadaya yol açabilir. (…) Böyle bir durum, kara kuvvetlerinden, hava kuvvetlerinden ve istihbarat birliklerinden on binlerce yedek askerin çağrılmasını gerektirecektir. Ancak hükümetin yargıyı ve hükümet denetimini zayıflatma girişimi devam ederse ve buna yönelik protestolar yoğunlaşarak sivil itaatsizliğe dönüşürse, orduda görev almama, IDF’yi çökmekle tehdit edecek boyutlara ulaşacaktır.”
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü












