Dünya Basını
Sovyet Ukrayna’nın krizi

Çevirmenin notu: Ukrayna’da devam eden savaşın, 2014 Maydan protestolarına ve müteakip darbeyi hesaba katmadan değerlendirilmesi en hafif tabirle eksik olur. Nitekim savaşın işaret fişeği de oydu; savaş, esasen, şimdiye dek sayısız kez tekrar edildiği üzere Şubat 2022’den çok önce başlamıştı. Darbeyle devrilen Viktor Yanukoviç’i hatırlamak faydalı olabilir. Rusya daha iyi bir anlaşma önerdi ve Yanukoviç AB’nin önerdiği ortaklık anlaşmasının kendisini Rusya ile olan geleneksel ilişkilerinin devamından çok daha yoksullaştıracağı kanaatine vardı. Ve bu noktada protestolar başladı. Darbe, Victoria Nuland tarafından belirlenen yetkilileri göreve getiren ABD tarafından desteklendi ve Ukraynalılar bir şekilde AB’ye katılmanın kendilerini refaha kavuşturacağını umdular. Avrupa’nın inandığı efsane de buydu; eğer sadece ABD’nin tavsiyelerini dinlerlerse, ABD kadar çok tüketim malına sahip olacakları ve refaha kavuşacaklarına inandılar. Ve bunların tamamı yalandan ibaretti.
Sovyet Ukrayna’nın krizi: Maydan Devrimi halkımı özgürleştirmedi
Volodimir İşçenko
24 Şubat 2024
Volodimir İşçenko, 24 Şubat 2022’de “Bu savaş nasıl biterse bitsin, artık bir vatanım olmayacak,” diye düşünüyordu. Tabuları yıkan sosyolog, yeni kitabı Towards The Abyss’in (Uçuruma Doğru) önsözünde, Sovyet Ukraynalı kimliğini Ukrayna’nın Rusça konuşanlarından veya güneydoğu bölgelerindeki toplumdan farklı olarak özetliyor. Bu insanlar etnik köken yerine toplumsal devrim, sınıf ve modernleşme güçleri tarafından şekillendirilmişti. İşçenko, Sovyet sonrası on yıllara baktığında, Sovyet Ukraynalılarının siyasi parçalanmışlığının ve Ukrayna siyasetinde siyasi olarak daha güçlü olan “Batı” (“Avrupa yanlısı”) kampının aksine “Doğu” (hatalı bir şekilde “Rusya yanlısı” olarak adlandırılan) kampının kırılganlığının, devam eden savaşın hafife alınan sebeplerinden biri olduğunu savunuyor.
Aşağıda, aile anıları ve ulusal tarihin bir karışımı olan önsözün ikinci yarısını yeniden yayımlıyoruz:
***
Ukrayna milliyetçi entelijansiyası, 30 yılı aşkın bir süre boyunca son derece özel bir modernite projesi geliştirdi. Bu projenin iki ana bileşeni Sovyet modernleşmesinin reddi ve Ukrayna ulusal kimliğinin Rusya karşıtı bir şekilde ifade edilmesiydi. Bu aydınlar bir yandan Ukraynalı olan her şeyle (kendi özel ifadeleriyle) modern olan her şey arasında bir eşdeğerlik kurmaya çalışırken, diğer yandan da geri kalmış olan her şeyi Sovyet ve Rus olan her şeyle ilişkilendirebileceklerini sanıyorlardı.
Esasında, Sovyet enternasyonalist projesinin perdesi arkasında var olduğundan korktukları, Ukraynalıları geri kalmışlıkla özdeşleştiren sembolik hiyerarşiyi yıkmaya çalıştılar. “Ukraynalı” genç, metropollü, kozmopolit, İngilizce bilen, şık, mobil, liberal, iyi eğitimli, başarılı olarak görülmeliydi. “Sovyet” ve “Rus” ise yaşlı, muhafazakâr, taşralı, sabit fikirli, ölmekte olan sanayilere bağlı, kötü ya da yetersiz eğitimli, zevksiz, kaybeden olmalıydı.
Bu kutuplaşma mutlak bir homojenlik gerektirmiyordu. Ne de olsa modernlik aynı zamanda özgür ve rasyonel tartışmayla alakalıydı. Ukrayna modernitesinin gerçekleşmesi için “Ukraynalı feministler”, “Ukraynalı liberaller”, “Ukraynalı solcular” —ve aynı zamanda Ukraynalı sağcılar— lazımdı. Elbette İkinci Dünya Savaşı’nın milliyetçi suçları (Sovyetlerin daha kötü olduğuna dair mecburi feragatname ile birlikte) tartışılmalı. Elbette bugün sağcı şiddetten (bunun Putin’in işine yaradığına dair mecburi feragatnamelerle birlikte) endişe duyulmalı. Ve bu böyle uzar gider. Fakat bu tartışmaların yalnızca “aydınlanmış” vicdanı yatıştırmakla kalmayıp siyasi açıdan gerçekten önemli olabileceği kritik zamanlarda, tüm kırmızı çizgiler katı bir şekilde uygulandı ve hizaya gelmeniz gerekiyordu. Yoksa başımız belaya girerdi.
Bu insanlara çok benziyordum. Biyografilerimizde o kadar çok ortak nokta vardı ki. Aynı üniversitelerden, aynı burslardan, aynı programlardan, aynı sivil toplum kuruluşlarından, aynı konferanslardan geçtik. Aynı dilleri konuşuyorduk. Ama ben onların aksi düşünmeye başlamıştım. Akran grubum buna sık sık nefretle tepki veriyordu. Milliyetçi entelektüellerin beni yerden yere vurduğu bir yazıda, “Ukrayna ulus inşası projesi” için bir tehlike olarak tasvir edilmiştim. Bunun nedeni yazdıklarım değildi; genelde esaslı bir tartışmaya girmiyorlardı. Ve ne yazarsam yazayım, basında ve siyasette o kadar güçlü odaklar vardı ki, oluşturduğum akla gelebilecek herhangi bir “tehdit” önemsizdi. Hayır, milliyetçi davayı tehdit eden şey kesinlikle benim yaptıklarım değil, bence yalnızca benim gibi insanların varlığıydı. Forumlarda milliyetçi liberallere sosyal eşitler olarak meydan okuyabiliyorduk. Onların tekeli açısından istenmeyen birer baş belasıydık. Hayali bir cemaatin hainleri değil, var olan gerçek bir sosyal zümrenin hainleriydik. Sınıf hainleriydik, vatan hainleri değil.
İşte gerçek nefret buydu. Ukraynalıydık ve moderndik ama onlar gibi değildik. Sovyet Ukraynalıları, periferileşen bir ülkede komprador entelektüeller olabilirlerdi ama bu rolü reddettiler. Onların kolektif suçlamalarına direndik. Bu yüzden rasyonel bir angajman yoktu, sadece inkâr, sükûnet, reddetme, iptal vardı. Biri Rusya emperyalizmine karşı binlerce kelime yazabilir ve yine de “imparatorluğun ozanı” olarak nitelendirilebilirdi. Biri kelimenin tam anlamıyla “Putin’den nefret ediyorum,” diyebilir ve yine de Rusya propagandası yapmakla suçlanabilirdi. Entelektüellerimiz entelektüel olarak değerlendirilmiyordu. Akademisyenliğimiz akademisyenlik değil, “siyasi aktivizm” idi. Bize karşı uygulanan siyasi baskı, siyasi baskı değildi, zira tehdit ve şiddetin hiçbir zaman gerçekleşmediği iddia ediliyordu. Yani var olmamıza izin verilmedi, zira var olsaydık, Ukrayna’da modernlik ve geri kalmışlığın spesifik eklemlenmesi artık işe yaramayacaktı. Ne yaparsak yapalım, öylece var olamazdık.
Bizler alternatif bir Ukrayna modernitesinin gelişememiş embriyolarıydık; bu, Sovyet Ukraynalıları açısından “organik” bir temsil inşa edebilecek bir temsil, milliyetçi entelektüellere göre olmaları “gereken” şey için değil, oldukları şey için; yani onlar gibi olmak ya da tamamen (en azından Ukrayna’nın kamusal alanından) yok olmaktır. Ukrayna açısından küresel olarak da daha cazip olabilecek ve gelecekteki eğilimlerle ya da en azından dünya çapında giderek daha fazla gencin kendi gelecekleri olarak tercih edecekleri şeylerle uyumlu bir alternatif sunabiliriz.
Neden bu şekilde sonuçlanmadı? Pek çok insan Sovyet sonrası çatışmaları geçmişteki imparatorlukların çöküşüyle mukayese etti, yeni tartışmalı sınırlar çizildi, imparatorluk çoğunluğunun bir parçası olan etnik gruplar yeni devletlerde azınlık haline geldi, eskiden ezilen azınlıklar olan gruplara intikam fırsatları verildi. Bu mukayeseler genelde çok farklı bir bakış açısı sağlayan sosyal zümre ve devrimci dinamikleri görmezden gelmektedir.
Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük Avrupa imparatorluklarının çöküşünü izleyen siyasi krizler ve çatışmalar, çok uluslu Sovyetler Birliği’nin çöküşünü izleyenlerden temelde farklıydı. Sovyet sonrası kriz, eski bir rejimin değil, toplumsal bir devrimin son kriziydi. Bir asır öncesinin yeni milliyetçilikleri de-modernleşme bağlamında değil, modernleşme bağlamında filizlendi. Yirmili ve otuzlu yıllar, örgütlü devrimci işçilerin kendilerinden daha az kararlı ve örgütlü olmayan faşist karşı devrimcilere karşı savaştığı yoğun bir siyasallaşma dönemiydi. Buna karşın Sovyet sonrası yıllar, yalnızca kısa süreli Maydan seferberliklerinin rahatsız ettiği bir atomizasyon, genel bir ilgisizlik dönemiydi. Özetle, Birinci Dünya Savaşı sonrası kriz toplumsal odakların güçlendiği bir çıkmazken, Sovyet sonrası kriz karşılıklı zayıflığın çıkmazıydı.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Sovyet sonrası Ukrayna’daki Batı yanlısı entelektüel ve sivil elitler, Sovyet modernleşmesiyle kıyaslanabilecek hiçbir şey sunamadılar. Ukraynalıların çoğunluğu onların küresel orta sınıfa katılabileceklerine dair şüpheli vaatlerine kanmadı. Fakat Rus elitlerinin teklifi daha da az cazibeliydi. Yumuşak güç konusundaki zayıflıklarını genelde zora başvurarak telafi ettiler. Ancak artan baskıya başvurduklarında bile derin zayıflıklarını ortaya çıkardılar.
Ukraynalı çoğunluğun Rusya’dan koptuğu ve her seferinde Rusya’nın yörüngesinden daha da uzaklaştığı üç kritik dönem yaşandı. Bunların her biri Rus eliti tarafından başlatılan askeri baskının başarısızlığı ya da orta yol disiplini ile ilgiliydi. Ukraynalılar, Ağustos 1991’de Moskova’daki başarısız darbeye, Sovyetler Birliği’ni koruma yönünde oy kullandıktan sadece sekiz ay sonra bağımsızlık yönünde oy kullanarak karşılık verdi. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve 2014’te Donbass’ta savaşın başlamasıyla birlikte, Rusya’nın öncülük ettiği yeniden entegrasyon projelerine destek Ukrayna’da küçük bir azınlıkla sınırlı kaldı. 2022’deki topyekûn işgal, Ukrayna tarihindeki en güçlü Rusya karşıtı konsolidasyonu tetikledi.
Rusya’nın baskılarına karşı verilen bu büyük tepkiler tamamen olumsuz nitelikteydi, Batı’ya ya da Ukrayna etnik milliyetçiliğine destekten ziyade Rusya’nın yaptıklarının reddedilmesiydi. Ancak, bu olumsuz şokları kendi ajandasının olumlu içeriğini ilerletmek için fırsat olarak değerlendirebilen “Batı” kampı oldu. Bunun nedeni “Batı” ile “Doğu” kampları arasındaki derin sınıfsal ve siyasi asimetrilerdi. “Doğu” kampının siyasi kapitalistleri kendi sivil toplumlarını geliştirmediler ve Sovyet Ukraynalılar aşağıdan organik temsillerini inşa edemeyecek kadar atomize kaldılar. Onların pleb “Maydan karşıtlığı”, karşılık verdikleri Maydan protestolarıyla asla boy ölçüşemezdi. Vladimir Zelenskiy’in 2019’da Pyotr Poroşenko’ya karşı ezici bir zafer kazanması —görevdeki şahsın saldırgan bir milliyetçi programla seçime girmesinin ardından— son bir umut yarattıysa da bu umut 2022 işgaliyle yok oldu.
Sovyet Ukrayna’sından “organik” olarak doğacak çoğulcu bir ulus inşası projesinin geliştirilmesi ve savunulmasındaki başarısızlığın bir sonucu olarak, Ukraynalı burjuva sivil toplumunun “Batılı” ulus inşası projeleri ile Putin’in “tek ve aynı halk” nostrumu arasında sıkışan Ukraynalıların büyük bir toplamı şimdi asimilasyon politikalarının nesnesi haline geliyor. Putin, 2021’deki meşhur Rusların ve Ukraynalıların Tarihsel Birliği Üzerine başlıklı makalesinde Ukraynalı-Rusyalı ayrımını, siyasi bir birim olarak aynı “halk” içinde bölgesel-kültürel çeşitliliğin bir farklılığı olarak ifade etmişti. Fakat özünde kentleşmiş ve çoğunlukla Rusça konuşan güneydoğu Ukrayna nüfusu ile Ruslar arasında kültürel bir farklılıktan ziyade siyasi bir farklılık söz konusu.
SSCB genelinde büyük ölçüde homojen olan mutfağı, edebiyat ve sinemadan tipik referansları ve esprileri, ritüelleri ve bayramlarıyla geç Sovyet döneminin kent kültürü, onlar için Ukrayna ve Rusya köylerinin modernleşme öncesi etnik geleneklerinden çok daha önemli. Daha önce Rusça konuşan Ukraynalıların bir kısmı işgale tepki olarak Ukraynacaya geçtiyse de bu onlar açısından etnik kimliklerinin belirlediği değil, bariz biçimde siyasi bir tercihti. “Batılı” kampın sözcülerinden farklı bir ulus vizyonuna sahip olsalar bile insanlar kendilerini Ukrayna’nın muhayyel ulusal toplamına daha çok, Putin’inkine ise daha az bağlı hissediyor. 2016 yılında Ukraynalıların sadece yüzde 26’sı Ukraynalıların ve Rusların “tek ve aynı halk” olduğu ifadesine katılırken yüzde 51’i Ukraynalıların ve Rusların farklı ama “kardeş halklar” olduğu ifadesine katılmıştır.[1] Her iki rakamın da 2022’den sonra dramatik bir şekilde düşmüş olması muhtemel.
“Batılı” kamp için, bazı Ukraynalıların Ruslardan zayıf kültürel farklılıkları her zaman siyasi bir tehdit olmuştur. Bu durum sadece Rus yayılmacılığının meşrulaştırılması olarak değil, aynı zamanda elitist yapay modernleşme projelerine yönelik bir tehdit olarak da görülmüştür. Rus füzeleri Ukrayna topraklarını vurduktan ve Rus birlikleri sınırı geçtikten sonra milliyetçi liberal entelektüeller bunun yalnızca bir tehdit değil, “bıçak çözümleri” —tüm ülkenin daha önce imkansız olan bir ölçekte kendi imajlarına ve benzerliklerine göre radikal, tavizsiz dönüşümü— için de bir fırsat olduğunu anladılar; savaş hoşnutsuzluk seslerini susturmaya yardımcı oluyor.[2] “Dekolonizasyonun” özü, güçlü bir kamu sektörüne sahip daha güçlü bir egemen devlet inşa etmek değildi, bu, onların önemli ortağı olan ulusötesi sermaye ile çelişecek bir şeydi.
Daha ziyade, Rusça kitapların kütüphanelerden kaldırılması, Odessa gibi ağırlıklı olarak Rusça konuşulan kentlerde bile okullarda Rusça öğretiminin yasaklanması ve hatta bilim ve eğitimde Rusça ve Rusça kaynaklara atıf yapılmasının yasaklanmasına dönük gülünç derecede gerici teşebbüs (Ukrayna parlamentosunda ilk oylamada geçmişti) dahil olmak üzere, Rusya veya Sovyetler Birliği ile ilgili her şeyin Ukrayna kamusal alanından yok edilmesiydi. Bunlara on yıllardır “Doğu” kampını temsil eden Sosyalist ve Komünist partiler gibi Ukrayna’nın en eski partileri de dahil siyasi partilerin yasaklanmasını ve işgale sempati duymadıklarını ifade etseler bile “Rusya yanlısı” olarak yaftalanan popüler muhalif medya ve blog yazarlarına yönelik baskıları da ekleyin. İronik bir şekilde sonuç, devrim öncesi Rus İmparatorluğundaki Ukraynalıların durumuna benziyor; birey olarak ayrımcılığa uğramaktan çok, hainlik olarak görülecek ve bastırılacak farklı bir kolektif kimliği ifade etmeleri yasaklandı.
Ukrayna’da artık Sovyet olamayız. Rusya’da da Ukraynalı olabilirmişiz gibi görünmüyor. Sovyet Ukraynalıları sosyal bir devrimin ürünüydü; yozlaşma onları siyasi bir topluluk olarak yok etti. İlk olarak, geç Sovyet ve Sovyet sonrası liderlik yozlaştı, kendine hizmet eden bir elitten başka bir şey olarak görülmemeye başladı. Atomize olmuş kitleler, başarılı olduklarında sadece altta yatan krizi yeniden üreten ve yoğunlaştıran sık ama kötü örgütlenmiş ve şekilsiz protestolarla karşılık verdi. Toplumsal devrimlerin aksine, Maydan’lar halk sınıfları lehine radikal dönüşümler getirmedi, tipik olarak sadece toplumsal eşitsizliği artırdı. Hatta Maydan devrimleri daha güçlü bir devlet inşa etmedi, yalnızca var olanı istikrarsızlaştırarak yerli ve ulusötesi elit rakiplerin kendi çıkarlarını ve ajandalarını ilerletme fırsatını yakalamalarına olanak sağladı. Sovyet sonrası elitler buna sadece daha fazla baskı ile karşılık verdi ve bu da sonunda savaşa dönüştü (Belarus’taki 2020 ayaklanmasının başarılı bir şekilde bastırılmasının nasıl sonuçlandığına bakın). Bu durum, kalkınmacı milliyetçi ideolojilerin değil, gerici neo-kabileci kimliklerin gelişmesine zemin hazırladı. Bu dinamiğe karşı koyacak güçlü bir aşağıdan güç yoktu. Artan hegemonya krizi süreçleri evrensel ama bunların Sovyet sonrası bölgedeki tezahürleri oldukça benzersiz bir büyüklükte.
Siyasi topluluğun ayrışması, bu kriz eğilimlerinin nihai son noktası. Cephe hatları ve sınırlarla; bazıları gönüllü, bazıları zorla harekete geçirilen, bazıları işbirliği yapan, bazıları yurt dışına kaçan, bazıları memleketlerinde normal bir yaşam sürdürmeye ve çalışmaya çalışan, bazıları sadece hayatta kalmaya çalışan, savaş konusunda farklı pozisyonlar alan (Donetsk veya Sivastopol’dan konuşan “Ukraynalı seslerin” ne düşündüğü kimin umurunda?), siyasi ve kamusal temsilcilerimizden yoksun, sınırlı ifade alanı, kopmuş bağlar ve bastırılmış tartışmalarla bölündü. Şimdi hepimiz için ortak bir isim, iddia edilen bir kimlik var mı? Hiç var olmamışız gibi, en fazla Ukrayna ulus inşasının ana hattından çıkmaz bir sokakmışız gibi davranmak kolay. Ancak Ukrayna’da yeni bir modernleşme döngüsü olmadan Sovyet Ukraynalıların tam anlamıyla asimile olamayacağından emin olabiliriz. Ortak kimliğimizi, çıkarlarımızı ve Ukrayna ile ilgili kolektif eylemlerimizi ve sonunda varacağımız devletleri tanımlamak için gereken siyasi iletişim yeniden başlayabilir.
Bolşevikler tarafından bir asır önce başlatılan devrimci proje, artık bir zamanlar kök saldığı etnik gruplara gömülü değil. Çağdaş sol için bu, ilerleme, rasyonalite ve evrensel kurtuluş projesinden kopuş değil, çabalarımızın daha etkili bir şekilde uygulanabileceği siyasi (ve belki de artık ulusal olmayan) bir topluluk arayışı anlamına gelmeli. Herhangi bir yeni toplumsal devrim, Bolşeviklerin 1789 Fransız Devrimi’nden öğrendikleri kadarını —onun sınırlarını anlamayı ve (bazen haksız) hatalarını kabul etmeyi ama aynı zamanda başarılarını kaydetmeyi ve üzerine inşa etmeyi— Sovyetlerden de öğrenecektir.
Ukrayna yeniden sosyal devrimci bir hareketin çekirdek parçası olabilir mi? Ülkenin siyasetinin, toplumunun ve ideolojisinin etnik milliyetçi ve anti-komünist yeniden biçimlendirilmesinin boyutu, öngörülebilir gelecekte buna dair bir umut bırakmayabilir. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın hafızasının zaman içinde ne kadar dramatik bir şekilde değiştiğini düşünün. Ukrayna’nın tüm sivil nüfusunun altıda biri ile dörtte biri arasında bir kısmını katleden Doğu cephesindeki Nazi imha ve köleleştirme savaşından sonra, 1945’te hayatta kalanların torunlarının, Kızıl Ordu’da Alman tanklarına karşı savaştıkları aynı savaş alanlarında Ruslara karşı Alman tanklarıyla savaşacaklarını ve bunu kahraman atalarının kalan anıtlarını yıkarken yapacaklarını kim hayal edebilirdi? Bunun Ukrayna tarihinin son ironik cilvesi olması pek mümkün değil.
[1] “Konsolidatsiya ukrainskoho suspilstva: şlyakhıy, vıklıkiy, perspektivıy” (Ukrayna toplumunun konsolidasyonu: Yollar, zorluklar, beklentiler), Razumkov Centre, 2016, s. 71.
[2] S. Rudenko, ‘Spetsoperatsiya “Derusifikatsiya.” Interviyu z holovnım redaktorom Istoriçna pravda Vahtanhom Kipiyani’ (Özel operasyon ‘Ruslardan Arındırma’: Istoriçna pravda Genel Yayın Yönetmeni Vahtang Kipiyani ile mülakat), Ukrayinska Pravda, 25 Nisan 2022.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










