Görüş
‘Tanıma dalgası’na soğukkanlı bakış

22 Eylül itibarıyla, 80. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında, on ülke daha Filistin’i tanıdı: Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Portekiz, Belçika, Monako, Belçika, Lüksemburg, Malta ve Andorra. Bu “tanıma dalgası”nın önemli özelliği, Filistin devletinin derin etkisi olan gelişmiş Batılı ülkeler tarafından yaygın biçimde tanınmış olması; Filistin’in bağımsızlık davası büyük ölçekli ve yüksek nitelikli bir diplomatik tanıma “patlaması”na kavuştu. Batı dünyasında ağırlığı olan Almanya, İtalya ve Japonya, Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük baskısına rağmen, sırasıyla “Filistin devletinin tanınması ‘iki devletli çözüm’ müzakerelerinin bitiş noktası olmalıdır”, “Filistin devletini koşullu olarak tanıyacağız” ve “Filistin devletinin tanınması sadece bir zaman meselesidir” şeklinde açıklama yaptılar.
Böylece, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi arasında yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Filistin devletini tanımayı reddediyor; BM’nin 193 üye devleti arasında Filistin’i tanıyanların sayısı 157’ye ulaştı, 83 yıldır kurulmuş olan İsrail’e kıyasla yalnızca dokuz ülke eksik. Bu nedenle, hızla esen bu “tanıma dalgası” Filistin halkı için tarihsel bir zafer sayılabilir; uluslararası toplumun tarihsel adalet, toplumsal adalet ve medeniyetin aksiyomlarına yönelik kolektif tasdikini yansıtır, zamanın durdurulamaz eğilimini gösterir ve ayrıca büyük acılar yaşamış Filistin halkına uluslararası ailenin büyük sempatisi ve sarsılmaz desteğini de yansıtır. 23’ünde New York’ta sekiz Arap ve İslam ülkesinin liderleri ve ileri gelenleriyle görüşen ABD Başkanı Trump, Gazze savaşını sona erdirmeyi amaçlayan “21 maddelik barış planı”nı ortaya koydu ve ayrıca İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesini engelleyeceğine açıkça söz verdi.
Bu “tanıma dalgası”nın ortaya çıkışı, belli bir anlamda, Filistin halkının uluslararası hukukun bahşettiği doğal haklara dayanarak sürdürdüğü mücadelenin bir zaferidir; hatta Filistin İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) siyasi bir zaferi olarak nitelendirilebilir. Defalarca analiz ettiğim gibi, Hamas “Aksa Tufanı” adlı büyük ölçekli sınır aşan intihar saldırısını başlatarak İsrail’e ağır darbe indirdi ve bununla tüm Orta Doğu’yu etkileyen, neredeyse iki yıldır süren “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı tetikledi; Filistin halkının benzeri görülmemiş can ve mal kayıpları ile tüm bölgenin savaş, çalkantı ve güvensizliğe sürüklenmesi pahasına, dünya ailesine Filistin-İsrail çatışmasının acısını bizzat hissettirdi ve uluslararası topluma Filistin meselesinin Orta Doğu anlaşmazlıklarının çekirdek sorunu olduğunu gerçekten kavrattı.
Elbette, Hamas’ın sınır ötesi saldırılarda İsrailli sivillere verdiği zarar, yüzlerce sivili kaçırması, rehin alması ve uzun süre alıkoyması ve bazı alıkonulanların ölümüne yol açması kınanmalıdır. Ayrıca şu da belirtilmelidir ki, Hamas’ın Gazze’deki 2,3 milyon Filistinlinin eşi görülmemiş ıstırabı ve 65 bin kişinin fedakarlığı pahasına uluslararası toplumu uyandırma ve uluslararası sempati kazanma yönündeki “öz-yıkım” tarzı radikal stratejisi onaylanmaya değer değildir ve asla takdir edilemez. Her ne koşulda olursa olsun, yüce hedefler ve haklı talepler, çok sayıda sivilin ölümü üzerine kurulamıyor, “hep birlikte yanıp kül olma” yöntemleriyle gerçekleştirilemiyor.
Bu “tanıma dalgası”nın ortaya çıkışı, kuşkusuz İsrail’in ve hatta Yahudi ulusunun tarihsel bir büyük başarısızlığıdır; bu durum sadece uluslararası toplumun İsrail’in sıfır toplamlı düşüncesine, orman kanununa, güç mantığına ve orduya tapınmasına dayalı ulusal politika ve davranışlarını kararlılıkla reddettiğini yansıtmakla kalmıyor; aynı zamanda İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir “yeryüzü cehennemi” yaratmasına, etnik temizliğe girişmesine, “yakıp yıkma politikası” uygulamasına ve açlığı bir silah olarak kullanmasına da kararlılıkla karşı çıkıştır; ayrıca İsrail’in insan uygarlığının alt çizgisini çiğneyen, medeniyet vicdanını yok eden, “Birleşmiş Milletler Şartı” ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal ederek çevredeki egemen ülkelere keyfi saldırılarda bulunan barbar eylemlerine karşı da kararlı bir direniştir.
İsrail “çekiç dileyip çekiç buldu” denilebilir. “Büyük İsrail” hayalini gerçekleştirmek, Filistin halkının atadan kalma topraklarını azar azar yemek ve ilhak etmek, tek taraflı ve kendi çıkarına sözde mutlak güvenliği elde etmek, hatta aşırı sağcı grupların etnik idealleri, siyasi görüşleri ve kişisel gelecekleri uğruna, ülkeyi durmaksızın “savaş halinde” tutmaktan, militarizm ve devlet terörizmi yöntemleriyle şehirleri ele geçirip dört bir yanda savaş açmaktan, hatta dost ülkelere açık ve vahşi saldırılar yapmaktan çekinmedi; nihayetinde kendisini tartışmasız bir “Batı’nın sahipsiz çocuğu” ve “uluslararası yetim”e dönüştürdü.
İsrail’in son iki yıldaki savaş çığırtkanlığı ve geriye gidişi çoktan gökleri öfkelendirdi, halkı bezdirdi; en sonunda uzun süre saldırı ve genişleme politikalarını hoş gören birçok Avrupa ülkesini karşı cepheye iterek Filistin halkının yanında durmalarına yol açtı; yenilik ve kendi çabasıyla birinci dünyaya yükselmiş bir ülkeyi, savaşla çalışan, yumrukla konuşan, güç gösterisi yapan ve bitmek bilmeyen askeri operasyonlarla iktidar istikrarını koruyan bir egemen özneye dönüştürdü. İsrail’in pervasızca “savaşla savaşı sürdürme” ve “savaşla yönetimi sürdürme”si, “Yahudi Soykırımı” ve Yahudi ulusunun bin yıllık acı kaderinin biriktirdiği uluslararası sempatiyi de tamamen tüketti; birçok ülkede İsrail karşıtı dalgalar tetikledi ve hatta antisemitizmi uyandırdı. Bu, İsrail ve Yahudi ulusu için ölçülemez ve telafisi güç büyük bir kayıptır.
Ne var ki, “tanıma dalgası” sadece bir ahlaki ışıldama, diplomatik bir görkem ve geçici bir hararet; Filistin-İsrail çatışması hâlâ çözüm yolunu serinkanlı düşünceyle aramak zorunda.
Öncelikle, Filistin devleti daha 1988’de kurulduğunu ilan etti ve Birleşmiş Milletler’in yalnızca iki gözlemci devletinden biri ile birçok BM örgütünün üyesi oldu. Ancak Filistin devleti, uluslararası hukukun tanıdığı ve güvence altına aldığı asli topraklara sahip olmasına, felce uğramış yarı özerk bir hükümeti bulunmasına, egemen devletlerin çoğunun diplomatik tanımasına ve geniş diplomatik ilişkilere sahip olmasına rağmen, hâlâ hukuken var olan, kâğıt üzerindeki bir devlettir.
Temel sorun, Filistin devleti için belirlenen toprakların, yani Arap-Yahudi taksiminden önceki tüm Filistin bölgesi alanının yalnızca yüzde 23’ünü oluşturan sınırlı bir mekânın — Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Ürdün Nehri Batı Şeria’sının — hâlâ bütünüyle İsrail’in elinde bulunmasıdır. Geniş çaplı uluslararası tanıma, Filistin devletinin bu topraklar üzerinde bağımsız, özerk ve özgürce var olmasını kendiliğinden getirmez. Bu nedenle Filistin devleti, gerçekleşmeyi bekleyen bir ulusal rüya olmaya devam etmektedir.
İkincisi, İsrail Filistin devletinin kurulmasına, özellikle de tek taraflı ya da dışarıdan dayatılan bir Filistin devletine kesinlikle karşıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ve koşulsuz koruması nedeniyle, Filistin devleti uluslararası hukuk ve BM Şartı’nda öngörülen kolektif meşru müdafaa yükümlülüklerine dayanarak uluslararası toplumu “Filistin’i kurtarmak” için her türlü önlemi almaya çağırsa bile, büyük güçlerin liderlik ettiği çok uluslu bir kuvvetin askerî tehditle ya da hatta askerî harekâtla, uluslararası toplumun Filistin devleti için tanıdığı egemen toprakları İsrail işgalinden zorla geri alması mümkün değildir. İsrail de kaçınılmaz olarak, dış güçlerin askerî müdahalesine dayanarak Filistin devleti kurma girişimlerinin tümünü boşa çıkaracaktır.
Amerikan hegemonyası çökmeyip sürdükçe, Amerika’nın İsrail’e bakışı değişmedikçe, Amerika ile İsrail arasındaki güçlü müttefiklik ilişkisi aynı kaldıkça ve İsrail’in Filistin devletinin kurulmasını kabul etme koşulları oluşmadıkça, Filistin devleti Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da gerçekten yükselme umudu taşıyamaz ve Doğu Kudüs de Filistinlilerin denetimindeki bir başkent olamaz.
Üçüncüsü, “tanıma dalgası”nın temel mantığı, tarihsel Filistin’in hem İsraillilere hem Filistin halkına ait olduğunu kabul etmek, Filistinlilerin etkin bir taksimi tamamlamasını desteklemek ve “iki devletli çözüm”e bağlı kalmaktır; başka bir deyişle, İsrail’in Filistin halkını sürerek topraklarını tekeline alma planına karşı çıkmaktır. Bu nedenle “tanıma dalgası”nın en büyük değeri, İsrail’i hayallerinden vazgeçmeye, Hamas ve onun bölgesel müttefiklerini de İsrail’i tanımaya zorlamakta; tarafların birlikte “toprak karşılığı barış”ın, müzakereyle uzlaşının ve birlikte yaşamakla kalkınma arayışının doğru rotasına dönmesini sağlamaktadır. Sıfır toplamlı zafer ve tek taraflı yaşama, gelişme ve refah, yalnızca bir ülkenin ya da bir tarafın hayalidir; Filistin-İsrail çatışmasını ve Orta Doğu anlaşmazlıklarını çözmenin temel yolu olamaz.
Dördüncüsü, “tanıma dalgası”nı zorunlu olarak kaçınılamaz, acımasız ve karmaşık bir gerçeklik izler. Filistin-İsrail çatışması, Orta Doğu ihtilafları ya da tüm bölgenin barış ve güvenlik temelli gelişimi söz konusu olsun, hepsi temel sağduyu düzeyine, hakikati arayan ve pragmatik bir düzeye, düşünceyi dönüştürme, politikaları ayarlama, stratejileri değiştirme, tek kazançtan kaçınma ve çoklu kazanç arayışının rasyonalist ve realist doğru yoluna geri dönmelidir; Orta Doğu’da savaş ve kaosu 80 yılı aşkın süredir uzatan her türlü yan yol ve hatta eğri büğrü yol reddedilmelidir.
Beşincisi, Filistin-İsrail çatışmasının çözümünün anahtarı, tarafların samimi iradesi ve gözü pek eylemleridir. Esas olan budur. İsrail’in Filistin’in bu tarihî topraklarından tamamen tek başına yararlanması gerçekçi değildir; İsrail’siz bir Filistin de çoktan tarihe karışmıştır. Taraflar “iki devletli çözüm”ün geniş çerçevesine uymalı, “Oslo Anlaşmaları”nın temel ilkelerini yeniden benimsemeli, müzakere masasına dönmeli ve müzakere yoluyla iki devletin taksimi ile Filistin devletinin kuruluşuna ilişkin tüm meseleleri çözmelidir; buna, gelecekte Filistin devletinin nasıl somutlaşacağına dair tüm unsurlar — sınırlar, başkent, ulusal savunma, iç işler ve dış işler — dahildir. Filistin ile İsrail’in müzakereleri yeniden başlatmasının temel önkoşullarından biri de, Filistin’deki mevcut “devlet var ama hükümet yok”, “hükümet var ama yönetim yok” durumunu ve müzakerelerde gerçekten karar yetkisine sahip, birleşik, otoriter, etkin bir karar alma merkezinin eksikliğini sona erdirmektir.
Altıncı olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümü, yalnızca Filistin-İsrail çatışmasının sona erdirilmesiyle sınırlı değildir; İsrail’in Lübnan ve Suriye ile olan toprak ihtilafları da eşzamanlı olarak çözülmeli, sık sık çatışma ve savaşı tetikleyen odaklar kökten ortadan kaldırılmalıdır. İsrail Golan Tepeleri’nden tamamen ve bütünüyle çekilmeli, Golan Tepeleri’ne ilişkin eski toprak hesaplarını, özellikle Lübnan’ın egemenlik iddiasında bulunduğu Şebaa Çiftlikleri gibi ihtilafları Suriye ve Lübnan’ın istişaresine bırakmalıdır. İsrail Suriye ya da Lübnan toprağının bir karışını bile elinde tutmadığı anda, iki ülke İsrail’in egemen bir devlet olarak meşru varlığını tanımalı ve onunla ilişkileri normalleştirmelidir; tıpkı 1978’de Mısır ile İsrail’in toprağı diplomasiyle değiş tokuş edip güvenliği diplomasiyle pekiştirmesi gibi. İsrail ile Suriye ve Lübnan diplomatik ilişkileri normalleştirdiği anda, iki ülke ayrıca İsrail’i hedef alan tüm sivil silahlı oluşumları tasfiye etmeli, tüm İsrail nefreti, İsrail karşıtı ve İsrail’e direniş propagandasını durdurmalıdır.
Yedinci olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümü, Filistin-İsrail, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan çatışmalarını sistemli biçimde ele almanın yanı sıra, Orta Doğu anlaşmazlıklarının barışçıl çözümünü kısıtlayan dış etkenleri de ortadan kaldırmalıdır; özellikle İran ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesini gerçekleştirmelidir. İsrail’in İran’la herhangi bir toprak ihtilafı yoktur; İsrail-İran ilişkilerindeki düşmanlık tamamen İran İslam rejiminin ideolojisine dayanmaktadır. İran İslam rejimi pan-İslamcılığı benimsediği ve Orta Doğu’daki İsrail karşıtı güçlere desteği Orta Doğu işlerine müdahil olmanın, büyük güç statüsü aramanın ya da jeopolitik ilişkileri kaldıraçlamanın bir politika aracı olarak kullandığı için, kendisini de Filistin-İsrail çatışması ve Orta Doğu anlaşmazlıklarının satranç tahtasına derinden daldırmıştır.
Kırk yılı aşkın tecrübe göstermektedir ki, İran İslam rejiminin bu politikası hem kendisini İsrail’in can düşmanı haline getirmiş, hem de kendisini İsrail karşıtı güçlerin finansörü, kışkırtıcısı ve koruyucusu yapmıştır; yalnızca halkın alın teri ve ulusal kaynakları büyük ölçüde tüketmekle kalmamış, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı dünyasıyla normal ilişkileri de ciddi biçimde sekteye uğratmış, böylece uzun süreli ablukalara ve yaptırımlara katlanmasına, ülkenin dışa açılımı ve normal gelişiminin uzun süre kısıtlanmasına yol açmıştır; hatta nihayetinde İsrail ve Amerika’nın savaş ateşini kendi topraklarına çekerek ülkeyi, rejimi ve milleti küçük düşürmüş, sıradan halkı Filistin-İsrail çatışması ve Orta Doğu anlaşmazlıklarının zararına maruz bırakmıştır. İran makamları şunu anlamalıdır: 21. yüzyılın bugününde, kadim İslam hukuku mevcut uluslararası ilişkiler kurallarının ve uluslararası hukukun yerini alamaz. Değişmeyen bir İsrail karşıtı politikaya böylesine katı ve beyhude biçimde tutunmayı sürdürmek, kendini Filistin-İsrail ve Orta Doğu çatışmalarının karmaşasına mahkûm etmekle birdir; baştan sona kendi etrafına koza örüp kendini bağlamaktır.
Sekizinci olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümünde faal özne Arap devletleridir. Zor elde edilmiş Arap-İsrail uzlaşısının olumlu ivmesi tersine çevrilmemelidir. İsrail’in yayılmacı ve savaş yanlısı politikalarına kararlılıkla karşı çıkarken, Arap ülkeleri “toprak karşılığı barış”ın yerleşik ilkesine bağlı kalmalı, barış ve kalkınma ana yönelimini sürdürmeli, giderek daha gevşek, güvenli, istikrarlı ve uyumlu bir Arap-İsrail ilişkileri makroiklimi oluşturmaya çalışmalı ve Filistin-İsrail, İsrail-Suriye, İsrail-Lübnan çatışmalarının çözümü için dış koşullar yaratmalıdır.
1978’de İsrail’le barış yaparak Mısır, uzun süreli savaşlardan kurtulmuş ve yarım yüzyıllık barış ve kalkınma kazanmıştır. 1993’te İsrail’le “Oslo Anlaşmaları”na varılmasıyla Filistin, geçiş dönemi özerklik sürecini başlatabilmiş ve iki halk için güzel bir ufuk bir zamanlar görünür olmuştur. 1994’te İsrail’le barış yapan Ürdün, güçlü komşular arasında sıkışmış ufacık bir ülke olarak darboğazdan sıyrılıp kendini kurtarmış ve uzun süre kalkınma ile refahın güneşinde ısınmıştır. 2020’de başlatılan “İbrahim Anlaşmaları” süreci, BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesini sağlamış, böylece Arap ülkeleri ile İsrail’in barış içinde birlikte yaşamı genişlettiği ve her yönden temas ve etkileşime girdiği yeni bir çağa girilmiştir.
Arap dünyası ile İsrail’in karşılıklı olarak birbirine yönelmesi ve birlikte barışı teşvik etmesi, İsrail’in stratejik güvenlik ortamını kökten değiştirebilir, İsrail’in yüksek gerilimli diplomasi politikasını gevşetebilir, İsrail’e Orta Doğu çatışmalarını çözerek kalkınma ve refaha odaklanma konusunda yeni umut ve yeni ufuklar gösterebilir ve nihayetinde İsrail’in gerilmiş jeopolitik ve güvenlik algısını da gevşetmeye yardımcı olabilir; bu, Filistin-İsrail, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan çatışmalarının çözümünü de teşvik edebilir, hatta “yalnız başına yenilgi arayan” İran’ı katı Orta Doğu politikasını terk etmeye zorlayabilir ve böylece tüm bölgenin savaş halinden çıkıp yumuşamaya geçişi için sağlam bir temel atabilir.
Elbette, bazıları Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki art arda gelen uzlaşıların, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarını ve Suriye’nin Golan Tepeleri’ni terk etmesini sağlamadığını, Filistin meselesinin kenara itilmesini önlemediğini ve “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşlenmesi ile kademeli genişleme ve tırmanmasını engellemediğini söyleyebilir. Ancak büyük tarih perspektifinden bakıldığında, Arap milliyetçiliği bütünüyle çekilmiş, egemen bir devlet ve farklı ırk-dinden bir komşu olarak İsrail Arap kamuoyu tarafından geniş biçimde kabul edilmektedir. Son iki yılda Arap toplumlarının Filistinlilerin durumuna yönelik genel ilgisizliği ve kayıtsızlığı, Batı toplumlarıyla keskin bir tezat oluşturarak bunun belirgin bir kanıtını teşkil etmektedir.
Ayrıca, tam da İsrail ile Filistin, Suriye ve Lübnan arasındaki kördüğümün bir türlü çözülememiş olması, bugün Orta Doğu’yu etkileyen “kelebek etkisi”ni meydana getirmiştir. Bu nedenle, yerel çatışmaları, ülke bazlı çatışmaları ve tüm Orta Doğu anlaşmazlığını sistemli biçimde çözmek, tüm bölge genelinde barış ve istikrarı gerçekleştirmek için, eş zamanlı ilerlemek, çok taraflı çaba göstermek ve bunu birlikte mümkün kılmak gerekir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum












