Bizi Takip Edin

Görüş

Trump’ın ikinci dönemi ve ilk faaliyetleri

Avatar photo

Yayınlanma

20 Ocak 2025 tarihinde, Washington D.C.’deki Capitol Hill’de Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin 47. başkanı olarak yemin etti. Trump, yemin töreninde 1861 yılında Abraham Lincoln’ün Amerikan başkanı olarak göreve başlarken kullandığı İncil’i tercih etti. Bu detay oldukça sembolik bir anlam taşıyor; zira o dönemde bu kutsal kitap, yaklaşan bir İç Savaş’ın gölgesinde kullanılmıştı. Bu nedenle, bu seçim, yeni başkanın Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük bir krizle karşı karşıya olduğuna inandığını ima ediyor. Ayrıca, bu İncil’in daha önce de defalarca kullanıldığını belirtmek gerekir. Barack Obama, 2009 ve 2013 yıllarındaki iki döneminde, Donald Trump ise 2017’deki ilk başkanlık yemininde bu İncil’i kullanmıştı.

ABD Başkanlık Yemin Töreni’ne katılan isimler arasında siyasi liderler (devlet başkanları, şansölyeler ve uluslararası organizasyon liderleri), eski ABD başkanları ve etkili milyarderler yer aldı.

İş dünyasından törene katılanlar şunlardı: Tesla, X ve SpaceX’in sahibi Elon Musk; Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, OpenAI’ın CEO’su Sam Altman ve Apple CEO’su Tim Cook. Eski başkanlardan ise Bill Clinton, George W. Bush, Barack Obama ve Joe Biden hazır bulundu.

Siyasi liderler arasında Avrupa’dan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Macaristan Başbakanı Viktor Orbán; Latin Amerika’dan Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei, Ekvador Cumhurbaşkanı Daniel Noboa ve El Salvador Cumhurbaşkanı Nayib Bukele; Asya’dan ise Hindistan Dışişleri Bakanı S. Jaishankar ve Japonya Dışişleri Bakanı Takeshi Iwaya yer aldı.

Ayrıca, törende aşırı sağ görüşlü Avrupa siyasetçilerinin ve milletvekillerinin de bulunması dikkat çekiciydi. Bu isimler arasında AB’nin ABD temsilcisi Jovita Neliupšienė, eski Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, Belçika’daki Vlaams Belang partisinin lideri Tom Van Grieken, Fransız milliyetçi parti Reconquête’in lideri Eric Zemmour ve Almanya için Alternatif (AfD) partisinin eş lideri Tino Chrupalla bulunuyordu.

Trump, Amerika’yı yeniden inşa edeceğini şu sözlerle açıkladı: “Amerika’nın altın çağı başlıyor.” Fakat görevi devraldığı durumu eleştirerek şu ifadeleri kullandı: “Ulus gerileme içinde.” Eğitim ve sağlık sistemi konularında sert eleştirilerde bulunan Trump, bu alanlarda “çok hızlı” değişiklikler yapacağını vaat etti. Trump’ın konuşmasında öne çıkan ifadelerden biri de şu milliyetçi mesaj oldu: “Yılmayacağız… Kırılmayacağız ve başarısız olmayacağız. Bugünden itibaren, Amerika Birleşik Devletleri özgür, egemen ve bağımsız bir ulus olacak.”

Trump’ın dış politikadaki anahtar kelimeleri “göç,” “istila” ve “yayılmacılık” oldu. Meksika sınırındaki durumu “ulusal acil durum” olarak ilan eden Trump, kartelleri terör örgütü olarak tanımladı. Ayrıca, Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Birleşik Devletleri Körfezi” olarak değiştireceğini söyledi.

Trump’ın dış politika konuşmasında Panama Kanalı’nı işgal etme tehdidi de yer aldı. Panama’nın kanal operasyonlarındaki tarafsızlık anlaşmalarını ihlal ettiğini öne sürerek bu eylemini savundu. Trump, “Panama Kanalı’nı Çin işletiyor ve biz onu Çin’e vermedik; Panama’ya verdik ve geri alıyoruz,” ifadelerini kullandı.

Bu durum sadece Panama ile sınırlı değil; Trump, “Çin askerleri Panama Kanalı’nı işletiyor ve Çin’in deniz taşımacılığındaki stratejik konumları Washington’daki yetkilileri endişelendiriyor,” dedi.

İstila söylemleri, Trump’ın emperyalist ideolojisini açıkça ortaya koydu. Uluslararası politikada, Trump şunları söyledi: “Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük, en güçlü ve en saygı duyulan ulusu olarak hak ettiği yeri yeniden kazanacak, hayranlık ve şaşkınlık uyandıracaktır.”

Arka plan

Donald Trump’ın başkanlık yeminini hazırlayan siyasi olaylar arasında, Cumhuriyetçinin Demokrat aday Kamala Harris karşısında 538 seçici kurul oyunun 312’sini alarak kazandığı seçim yer alıyor.

Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra, bölgede saldırgan bir dış politika yürüteceğine dair sürekli iddialarda bulunarak aktif bir duruş sergiledi. Örneğin, Grönland, Kanada, Meksika ve Panama gibi ülkeler üzerinde hak iddia etmesi bu yaklaşımın örneklerinden. Bunun yanı sıra, Küba Devlet Başkanı Díaz-Canel, Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega ve özellikle Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro gibi sol kalkınma modellerine sahip liderlere yönelik agresif söylemler geliştirdi. Trump, ayrıca Orta Doğu’da devam eden savaş çatışmalarına destek vererek, İsrail’in bölgedeki pek çok ülkeye saldırılar düzenlediği ve siyasi istikrarsızlık yarattığı bu durumu onaylar bir tutum sergiledi.

Çin, her zaman Çin

Çin, Trump’ın dayatmaya çalıştığı emperyalist yönetimin en büyük karşıtı. Bu bağlamda, Trump’ın Panama’yı işgal etme ve kanalı zorla kontrol etme tehditlerinin arka planında, uluslararası ticarette denizcilik bölgelerinde Çin’in hakimiyetine yönelik bir hedef yatıyor. Bu konu, Alman jeopolitikçilerin dünya hakimiyeti için denizlerin önemine yaptığı vurgular göz önünde bulundurulduğunda, hayati bir öneme sahip. İngiltere, güçlü bir imparatorluk olduğu dönemde hem ticari hem askeri deniz gücüne sahipti, fakat daha sonra bu gücü Amerika Birleşik Devletleri devraldı. Şimdi ise Çin, İpek Yolu ve Doğu Çin Denizi’ndeki varlığıyla stratejik deniz kanalları ve bölgelerinde büyük bir hamle yapıyor.

Doğu Çin Denizi, uzun bir süredir Amerika Birleşik Devletleri için Çin’e karşı yürütülen ekonomik savaşta önemli bir alan oldu. Bu sebeple, Kuzey Amerika ülkesi Güney Kore, Vietnam, Tayvan ve Malezya gibi “Asya Kaplanları” olarak bilinen ülkelerin ekonomik büyümesini finanse etti. Amaç, Çin’in ekonomik genişlemesini durdurmaktı. Bu bölgede Amerikan askeri varlığı da bulunmaktaydı, ancak Çin’in ekonomik ve dolayısıyla askeri olarak büyümesiyle birlikte bu durum önemli ölçüde değişti.

Panama Kanalı, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ticaret savaşında önemli bir jeostratejik alanı simgeliyor. Zira bu iki ülke arasında ticareti yapılan ürünlerin en büyük akışı bu kanaldan geçiyor. Her ne kadar Çin Halk Cumhuriyeti’ni hedef alan söylemler, Trump’ın bir sonraki başkanlık döneminde bu iki ülke arasında mesafe olacağını işaret etse de Hindistan Dışişleri Bakanı’nın açıklamaları, Asya kıtasındaki dış politikasının Hindistan ve Asya Kaplanları (Tayvan, Güney Kore, Hong Kong ve Singapur) üzerine odaklandığını gösteriyor.

Meksika. Trump, daha önce Meksika’yı işgal etme niyetinden bahsetmişti. Ancak, yemin töreni sırasında açıkça Meksika Körfezi’ni de hedef aldığını dile getirdi. Bu bölge, dünya çapında önemli petrol üretim alanlarından biri ve büyük miktarda kanıtlanmış ham petrol rezervlerine sahip. Bu durum, bölgeyi küresel petrol endüstrisi için stratejik bir merkez haline getiriyor. Ayrıca, Meksika Körfezi’nin Teksas ve Louisiana gibi önemli petrol rafine ve taşıma merkezlerine yakınlığı, ham petrol ticareti açısından kritik bir giriş-çıkış noktası olmasını sağlıyor.

Trump’ın 5 Kasım 2024’teki seçim zaferinden bu yana yaptığı açıklamalar, Avrupa’da NATO üye devletlerinin katkı paylarını artırma hızı, Ukrayna-Rusya çatışmasına yönelik barış anlaşmasının süresi ve maliyeti gibi konularda endişelere yol açtı. Bunun yanı sıra, artan gümrük tarifeleri tehdidi de sürekli bir endişe kaynağı oldu. Trump’ın, Danimarka’ya ait bir bölge olan Grönland’ı satın alma niyetini açıklaması ve gerektiğinde güç kullanma ihtimalini göz ardı etmemesi, Avrupalıları daha da alarma geçirdi.

Semiyotik söylem analizinde yer alan metinler arası ve söylemler arası ilişkilerde, Donald Trump’ın “Manifest Destiny” (Kader Manifestosu) doktrininden bahsedişi dikkat çekici. Bu doktrin, Amerika Birleşik Devletleri’nin 19. yüzyılda Kuzey Amerika’daki yayılmacı politikasının temelini oluşturdu. “Manifest Destiny”, ABD’yi “tanrının seçtiği bir ulus” olarak görür ve Atlantik kıyılarından Pasifik’e kadar genişlemeyi mukadder bir görev olarak kabul eder. Bu doktrinin benimsenmesinden sonra Meksika, işgal edilen ilk ülke olmuş ve topraklarının yarısı kuzeydeki imparatorluğa eklenmişti.

Semiyotik söylem analizindeki bir diğer önemli unsur, söylemi dinleyen alıcı ya da hedef kitle üzerindeki etki. Donald Trump’ın söylemlerinde, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya, Orta Doğu’daki çatışmalar ve Avrupa ile ticari ilişkiler gibi yönetimi açısından kritik bölgelere daha az vurgu yaptığı gözlemlendi. Bunun yerine, Trump’ın söylemlerinde Latin Amerika ve Karayipler öne çıktı. Bu durum, Meksika ve Panama gibi ülkelerde büyük bir korku yaratmış, hatta pek çok kişi bunu Condor Planı döneminde yaşanan karanlık bir çağa benzetti.

Trump, ABD’nin bir altın çağa gireceğini vaat etse de bu vaatlerin Çin, Rusya, Güney Afrika, Hindistan ve Brezilya gibi yükselen ülkelerin etkisine bağlı olduğu aşikâr. Ayrıca, ABD’nin gelecekte petrol üretiminde yaşayacağı azalma gibi ekonomik koşullar, Kuzey Amerika ekonomisini olumsuz etkileyecektir. Bu durum, Latin Amerika’daki petrol üreticisi ülkelerin üretim seviyelerini artırmasına ve ekonomilerini geliştirmelerine olanak sağlayacaktır. Trump’ın söylemlerinde küresel ölçekte bir tür tiranlık dayatma ihtiyacını vurgulaması, bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Donald Trump, tamamen emperyalist ve üstünlükçü bir lider ve ABD’nin medeniyet düzeninin göçmenler ve Çin tarafından tehdit altında olduğunu düşündüğünü açıkça ifade ediyor. ABD’nin mahkûm edilen ilk başkanı olan Trump, eylemlerini gerçekleştirme niyetini çoktan belli etti. Artık uluslararası toplumun bu çılgınlığa karşı direnip direnmeyeceği sorusu gündemdeki yerini koruyor.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English