Görüş
Ukrayna müdahalesinin birinci yılında; Batı ve Geriye Kalanlar

Rusya Federasyonu’nun; BM Güvenlik Konseyi onaylı Minsk anlaşmasının yok sayılması ve ABD ile NATO’ya iki anlaşma önerisinin reddi eşliğinde Ukrayna sınırında başlayan askeri gerilimin ardından, BM Tüzüğü’nün 7. Bölümü’nün 51. Maddesi’yle gerekçelendirdiği müdahalesinin ilk yılı doldu. Uluslararası ilişkiler sisteminin görünümü bulanık. Soğuk Savaş sonrası verili uluslararası hukuku, askeri gücü sayesinde keyfi ve çıkarları doğrultusunda tek taraflı ihlal etme tekeli tesis eden ABD; bu kez siyasi ve tarihsel olarak bam teline bastığı Rusya’nın meydan okumasıyla karşı karşıya.
ABD’nin; 2014’te Kiev’de bir darbe ile iç savaşı tetikleyerek başlattığı, Donald Trump döneminde ara verildikten sonra Demokratların yeniden iktidarıyla alevlendirdiği kriz sayesinde, bir yıl içinde Avrupa’daki hegemonyasını pekiştirdiği açık. Ancak çatışmanın NATO’yu da mobilize ederek mütemadiyen kızıştırılmasıyla, dünyanın geri kalanında bir ‘itaatsizler’ yahut ‘gönülsüzler’ cephesi belirdi. ‘Kolektif Batı’, neoliberal ekonomik ve siyasi modeli için adeta ‘ölüm-kalım savaşı’ diye ifade ettiği bir mücadeleye girişirken, dünyanın geri kalanı bu perspektifi pek de ‘benimsemiş’ görünmüyor.
BM Genel Kurulu’nda başta ABD olmak üzere Batı’nın son 30 yıllık uluslararası hukuk ihlallerini görmüş ülkeler, Rusya Federasyonu’nu Ukrayna’daki askeri eylemlerinden ötürü kınadılar. Kimileri Genel Kurul’daki sembolik oylamalarda ret oyu veren veyahut çekimser kalan ülkelerin temsil ettikleri nüfus büyüklüğüne dikkat çeken analizler yapıyor. Bunun ne kadar anlamlı bir görüntü sunduğu tartışmalı. Kınama kararına katılsalar yahut çekimser kalsalar da ABD ve AB’nin BM onayı taşımayan tek taraflı ekonomik yaptırımlarına katılmayan ülkeler daha dikkat çekici bir resim sunuyor. Öyle ki, ABD’nin dolar temelli mali hegemonyasının sürdüğü bir ortamda, bu durum, ‘kolektif Batı’yı, ‘hem Rusya hem de Batı ile ticari bağlarını sürdürerek iki kampta kalmaya çalışanlara baskı uygulanması’ tehditlerine zorluyor. Akıllara 11 Eylül saldırıları sonrası Bush yönetiminin Irak işgaline giden süreçte yalan istihbarata dayalı askeri eylemlerde bulunurken yaptığı ‘Ya bizdensin ya onlardan’ resti düşüyor.
Batı medyasında mütemadiyen ‘Batı ve Geriye Kalanlar’ (The West and the Rest) diye formüle edilen bir görünüm oluşmuş durumda. Özellikle ABD’nin son yıllarda umursamaz nazarlarla izlediği ‘çok kutupluluk’ konsepti hızlanmış görünüyor.
‘DÜNYA YA TARAFSIZ YA RUSYA’YA MEYLEDİYOR’ DERDİ
‘Batı ve Geriye kalanlar’ formülü geçtiğimiz bir yıl içinde pek çok araştırmaya konu oldu.
Cambridge Üniversitesi araştırmacıları Rusya’nın askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022’yi izleyen sekiz ay içerisinde 137 ülkede yapılan anketlerden elde edilen verileri ‘uyumlu hale’ getirdiklerinde ilginç bir sonuçla karşılaştılar. 2022 Ekim ayı sonlarında yayınlanan araştırmaya bakılırsa, Batı dışında yaşayan 6,3 milyar insanın yüzde 66’sı Rusya, yüzde 70’i ise Çin hakkında ‘pozitif düşünüyor’. Asya’daki katılımcıların yüzde 75’i, Frankofon Afrika’dakilerin yüzde 68’i, Güneydoğu Asya’dakilerin yüzde 62’si Rusya’ya yönelik ‘olumlu hissiyat’ ifade ediyorlar.
Araştırma Suudi Arabistan, Malezya, Hindistan, Pakistan ve Vietnam’da benzeri sonuçlar ortaya çıkarmış.
Elbette Cambridge araştırmacıları sonuçları ‘liberal ve demokratik dünya’ ile ‘illiberal ve anti-demokratik dünya’ arasındaki bölünme perspektifinden analiz ediyor. Almanya’da bu çatışmanın insanların düşüncelerinden ötürü yargılanmasını sağlayan ceza yasalarına yol açmasının nasıl bir ‘liberal’ çerçevenin içine konulabileceğinin sorgulandığı söylenemez.
The Economist dergisi ise Ocak ayı sonunda dünyanın Ukrayna çatışmasındaki tutumunu yansıtan grafikli bir harita yayımladı. Dergi, dünya nüfusunun üçte ikisinin ya tarafsızlığa yahut da Rusya’nın pozisyonuna meylettiğini belirtti. Bunu temellendiren unsurlar elbette tartışmalı. Dergi GSYİH ve nüfus oranlarından hareket etmiş. GSYİH’ya göre Rusya’yı kınayanlar yüzde 61. Batı’ya eğilim gösterenler yüzde 9.3. Tarafsızlar yüzde 10.1. Rusya’ya eğilim gösterenler yüzde 16.8. Rusya’yı destekleyenler yüzde 2.6. Nüfus grafiğinde ise Rusya’yı kınayanlar yüzde 16.1. Batı’ya eğilimliler yüzde 20.3. Tarafsızlar yüzde 32.1. Rusya’ya eğilimliler yüzde 27.6. Rusya’yı destekleyenler yüzde 3.9.
Başlık itibarıyla ‘Rusya’yı destekleyenlerin oranının azlığı’ ile teselli bulunmamış. Bu noktada yorumcuların ‘Geri kalanlar, dünya nüfusunun yarısından fazlasını temsil ediyor olabilir, ancak az gelişmiş ve yoksul yarıyı oluşturuyorlar’ diye burun kıvırdıkları görülüyor. Ve elbette Batı’nın birleşik GSYİH’sı, ekonomik gücü ve jeopolitik ağırlığı, müdahaleyi kınamayı ve Rusya’ya yaptırım uygulamayı reddeden ülkelerin etkisinden çok daha ağır basıyor’ saptamaları eksik değil.
En son 17-20 Şubat’taki Münih Güvenlik Konferansı vesilesiyle yayınlanan raporda ise, yine devletlerin konumlanışları üzerinden dünya nüfusunun yarısını teşkil eden ülkelerin Rusya’nın tecrit edilmesine karşı çıktığı yer aldı. Raporda, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki pek çok hükümetin Rusya’ya karşı harekete geçme ve onu hem ekonomik hem de diplomatik olarak tecrit etme konusunda isteksiz oldukları belirtildi.
Bunda en başta sözü edilen ülkelerin pandemiden çıkışta daha da zorlaşan koşullarda kendi ekonomik çıkarlarını düşünmelerinin etkili olduğu açık. Gelişmekte olan ülkeler, yüksek borç maliyetlerinden ve çevre tahribatı yaratan iklim krizinden, yoksulluk, gıda kıtlığı, kuraklık ve yüksek enerji fiyatlarına uzanan pek çok zorlukla karşı karşıya. Yine örneğin ‘Küresel Güney’ diye anılan coğrafya, pandemi sırasında hayat kurtarmak için aşıların fikri mülkiyet haklarının paylaşımı için defalarca ricacı olmuşken, hiçbir Batı ülkesi buna yanaşmadı. Buna karşılık Rusya, Çin ve Hindistan, Cezayir’den Mısır’a, Afrika ülkelerinden Arjantin’e pek çoğunun yardımına koştu. Bunun yanı sıra Batı’nın ‘sömürgeci geçmişinin’ anımsanmasının payını ihmal etmemeli. Batı ‘unutturmak’ istiyor olabilir ancak eski sömürgeci güçlerinin bugün Rusya’ya karşı açılan cephede Batı ittifakının üyeleri olarak yeniden bir araya durdukları bir resim var.
YAPTIRIM KISKACI
ABD ve AB’nin tek taraflı ambargoları ve Rus petrol ve doğalgazına getirdikleri tavan fiyat, sadece Rusya’yı değil ama Rusya ile ticaret yapan ve Rusya kaynaklı enerji ve gıda ürünleri tedarik eden kimi ülkeler ve şirketlerini etkiledi. Bazıları için karlı sonuçlar verdi. Rusya uzmanı araştırmacı yazar Hazal Yalın, bir yıllık süreçte Rusya’dan sermaye çıkışına işaret ederken, doğalgaz ve petrol gelirindeki büyük düşüşü vurguluyor. Ancak buna rağmen Batı’nın Rusya ekonomisini yıkmayı başaramadığını belirtiyor. Gerçekten de Rusya Merkez Bankası rublenin değerini desteklemeyi ve mali piyasaları istikrarlı tutmayı başardı. Yalın, bu anlamda Avrupa ekonomisinin daha derinden etkilendiği görüşünde.
Kıta Avrupa’sından Almanya ile Brexit’le birliği terk etmiş Birleşik Krallıkla ilgili iki örnek verilebilir.
IMF, ocak sonunda, hayat pahalılığının hane halkını vurmaya devam etmesi nedeniyle Birleşik Krallık ekonomisinin küçüleceği ve Rusya dahil diğer gelişmiş ekonomilerden daha kötü performans göstereceği değerlendirmesini yaptı. Birleşik Krallık için yüzde 0.6’lık bir daralma öngörülürken, G7 içinde küçülen tek ülke olması bekleniyor. Tabii IMF, Britanya’nın ‘doğru yolda olduğunu’ düşünüyor.
Almanya’da ise Ekonomik Araştırma Enstitüsü (DIW) Başkanı Marcel Fratzscher, Ukrayna’daki çatışma nedeniyle 2022’de yaklaşık 100 milyar euro kaybedildiğini söylüyor. Resesyon tartışmaları yapılan Almanya’nın Avrupa ve dünyanın sanayileşmiş öncü gücü olarak ‘batacağı’ filan yok. Ancak ucuz enerjiden olmanın bedelleri var. Allianz Trade, Almanya sanayisinin enerji için kriz öncesine oranla yüzde 40 daha fazla bedel ödeyeceği görüşünde. Ani darbe önlenip elektrik faturaları kontrol altına alınsa da Alman ekonomisinin görünümü ‘kasvetli’ diye tarif ediliyor. Allianz Trade, artan devlet desteğiyle iyileşen beklentilere karşılık özellikle enerji ve girdi fiyatlarına maruz kalan sektörlerde artan işgücü maliyetleri ile daha sıkı finansman koşullarının daha fazla şirketi baskı altına soktuğunu söylüyor. Krizin ‘sanayisizleşme’ yaratacağı korkusunu ise abartılı buluyor.
Hazal Yalın’ın öngörüsü de, ‘Avrupa’nın sanayisizleşmesi değil Avrupa sanayisinin askerileşmesi ve bunun siyasi sonuçlarının’ olacağı yönünde. Gerçekten bütün değerlendirmelerde en büyük eksiklik kimsenin ‘savaş sanayisinin gazlanmasından’ bahsetmemesi. Batı’nın derdi zaten bu gidişat değil; New York Times gazetesine yansıyan, ‘Moskova’nın Batı’nın cezalandırmasından dostlarının yardımıyla’ sıyrılabiliyor olması.
Rusya’ya ambargo uygulayan tüm ülkeler ya AB ve NATO üyesi ya da ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki yakın müttefikleri. Buna karşılık, Asya’daki ülkelerin çoğu (Japonya, Güney Kore ve Singapur hariç) ve Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’daki tüm ülkeler (Bahamalar hariç) her iki tarafla da iyi ilişkiler içinde.
Fransa’nın önde gelen aydınlarından tarihçi Emmanuel Todd, Le Figaro’ya “Eğer Rus ekonomisi Batı’nın yaptırımlarına karşı uzun vadeli bir direnç gösterirse, Avrupa ekonomisi yok olacaktır. ABD’nin dünya üzerindeki parasal kontrolü ve devasa ticaret açığını finanse etme kabiliyeti çökecektir” kehanetinde bulundu!
Bu abartılı değerlendirme bir tarafa, ABD’deki neocon yönetimin ‘iki cephede birden vuruşmaya’ yönelmesi ve Çin’e karşı da sert tutum ısrarını sürdürmesi halinde, sonuçların elbette bugünden yarına kestirilmesi zor.
DEMOKRASİ-OTOKRASI İKİLİĞİ
Ekonomik ve siyasi sarsılışların ideolojik ve psikolojik yansımaları kaçınılmaz. Ukrayna müdahalesinin başında ABD Başkanı Joe Biden, Batı’nın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i uluslararası planda ‘parya’ yapacağını söylemişti. Ancak dünyanın azımsanmayacak kısmı için bu gerçekleşmiş görünmüyor. Rusya son bir yılda Asya, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle diplomatik bağlarını geliştirdi. AB Konseyi Başkanı Charles Michel, en son Liberation gazetesiyle söyleşisinde, bu ülkelerin Sovyet Rusya’nın sömürgecilik karşıtı mücadelede verdiği desteği unutmadığını söylerken, Irak ve Libya’daki Batı müdahalelerini de anımsadıklarını belirtiyordu. Sadece Irak ve Libya mı? Ya daha yakın zamandaki Suriye ve daha eski zamanda Avrupa’nın haritasını yeniden çizen Yugoslavya’nın parçalanması ve son halkası Kosova? Malum, bugün Ukrayna çatışmasında referans alınan BM hukukuna dayalı kurallardan hareket edilirse, Kosova hala Sırbistan’ın parçası.
Batı bloku, Ukrayna çatışmasını jeopolitik ve sosyo-ekonomik hedefleri perdeleyerek ‘demokrasi-otokrasi’ ikiliği üzerinden sunarken, ilkesel tutarsızlıklar, ekonomik koşullara eklenerek çarpıcı bir tablo sunuyor. Bölgelere ayırarak göz atalım.
ASYA’NIN ‘İTAATSİZLERİ’
BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’yı kınamaktan kaçınan Çin Halk Cumhuriyeti, son bir yılda ambargo bir tarafa Rusya ile ekonomik ilişkilere hız verdi. İkili ticaret hacmi 170 milyar doları aştı. ‘Sibirya’nın Gücü’ doğalgaz boru hattı anlaşması imzalandı. Pekin, Rusya’dan petrol ithal ederken aynı zamanda Avrupa’ya Sibirya menşeili sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) satıyor. ABD yönetiminin ‘bir sonraki hedefi’ olarak gösterilen Çin, Rusya’ya ‘silah tedarik ettiği/edeceği’ ithamlarını reddederken, açıkça ‘çok kutuplu küreselleşme’ şiarını yükseltiyor.
Çin’in bir yıllık süreçte siyasi söylemi de aşamalı olarak keskinleşti. İlk başta Ukrayna krizinin ‘karmaşık ve tarihsel nedenlerini anladığını’ vurgulayan Pekin, bugün açıkça dünyaya “Ukrayna krizini başlatan ve körükleyen en büyük etken ABD’dir” görüşünü aktarıyor. Çin yönetimi çatışmanın birinci yıldönümünde bir tutum belgesi açıklayarak barışçı müzakere çağrısı yaparken, ‘bütün ülkelerin egemenlik haklarının korunması’, ‘güvenliğin bölünmezliği’ ve ‘tek taraflı yaptırımların durdurulmasını’ vurgulayan bir vizyon ortaya koydu. ABD anlatısına meydan okuyan retoriğin gerilim dozu bir türlü düşmüyor.
Çin Dışişleri sözcüsü Wang Wenbin, “ABD uluslararası kurallar ve düzenin bir numaralı sabotajcısı. Uluslararası kurallar ve uluslararası ilişkilere yaklaşımının ayırt edici özelliği hegemonyadır” ifadelerini kullandı. Münih Güvenlik Konferansı’na katılarak ABD ve Avrupa’ya açık mesajlar veren Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Dış İlişkiler Komisyonu Ofisi Direktörü ve Politbüro üyesi Wang Yi, ardından gittiği Moskova’da Rusya-Çin ilişkilerini ‘kaya gibi sağlam’ diye nitelendirdi. Putin ile görüşmesinde de ‘uluslararası ilişkilerde çok kutupluluğu ve demokratikleşmeyi desteklemek’ vurgusu yaparken, “Çin, Rusya’yla birlikte karşılıklı güveni derinleştirmek ve stratejik işbirliğini güçlendirmek, iki ülkenin çıkarlarını sağlamak ve tüm dünyanın kalkınmasını desteklemek için pratik işbirliğini kapsamlı bir şekilde genişletmek amacıyla siyasi kararlılık ortaya koymaya hazır” dedi.
Çin’in Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün detaylarını ifşa ettiği 26 Eylül 2022’deki Kuzey Akım-2 hattına terör saldırısının araştırılması için Güvenlik Konseyi’nde Moskova’yı destekleyen tutumu da özellikle dikkat çekici. Küresel çapta stratejik önemde altyapı tesisleri inşasında öncülük etmek ve ‘kalkınmanın dünyaya yayılması’ hassasiyetini her fırsatta tekrarlayan Çin’in BM Daimi Temsilcisi Çan Tyun, ‘sorumluların bulunması’ için objektif, tarafsız ve profesyonel bir soruşturma talep etti. Saldırının çevresel etkilerinin yanı sıra küresel enerji piyasalarına yansımalarına atıfta bulunarak BM’ye ‘sorumluluğunu’ anımsattı. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Wang’ın “Eğer Kuzey Akım-2’nin yok edilmesiyle ilgili tüm koşulları ve sorumluları tespit edemezsek, bu durum komploculara daha da fazla fırsat sağlayacaktır” sözleri ise, krizin başında ABD Başkanı Biden’ın “Rusya işgale girişirse Kuzey Akım-2’yi bitiririz” tehdidi düşünüldüğünde, daha da dikkat çekiciydi. Nitekim Kuzey Akım-2 patlatıldığında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken olayı Rusya kaynaklarından kurtulmak için ‘muazzam fırsat’ diye nitelerken, Kiev’de 2014 darbesinin mimarı Victoria Nuland, hat için ‘denizin dibinde bir metal yığını’ olmasından memnuniyetlerini dile getirmişti. Polonya’nın eski savunma ve dışişleri bakanlığını yürütmüş olan ve halen Avrupa Parlamentosu üyesi konumundaki Radoslav Sikorsiy, 26 Eylül saldırısının ardından denizin yüzeyine yansıyan patlama fotoğrafı eşliğinde Twitter’dan “Teşekkürler ABD” diye yazmıştı.
Asya’da sadece ABD’nin rakip gördüğü Çin değil, Çin’e karşı müttefik gördüğü Hindistan elbette daha önemli. Hindistan, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisini, isminden yola çıkarak ‘Hint-Pasifik’ diye formüle ettiği ülke. Yeni Delhi, BM Genel Kurul oylamalarında Rusya’ya karşı çekimser kaldı. İndirimli Rusya petrolünün en önemli alıcılarından. Hindistan’ın Petrol Bakanı Hardeep Singh Puri, Moskova ile hiçbir anlaşmazlıkları bulunmadığını belirtirken, Rusya petrolü alarak ülkedeki enerji fiyatlarını düşürmenin ‘ahlaki görevleri’ olduğunu söyledi. Ancak sadece bu değil. Yeni Delhi, Rusya’dan önemli miktarda silah ve mühimmat alıyor. Ve ABD yaptırımlarından ‘azade’ kalabiliyor. Hindistan, Eylül 2023’te Yeni Delhi’de yapılacak G20 zirvesinde Rusya’ya yönelik yeni yaptırımların görüşülmesine de karşı çıkmış durumda.
Hindistan, Soğuk Savaş geleneği olan ‘bağlantısızlık-tarafsızlık’ politikasına devam ederken, Rusya vasıtasıyla Çin ile ilişkilerini dengelemekle kalmıyor. Son olarak Pekin’le sınır sorunlarını karşılıklı asker çekmeyi de gündeme alarak görüşmeye başlaması dikkat çekici.
Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, kısa bir süre önce “Ukrayna’daki çatışma gibi çok karmaşık bir meseleyi
şu saftan mı yoksa bu saftan mısınız, savaştan mı barıştan mı yanasınız diye basit bir ikileme indirgemek adil olmaz” derken,
“Avrupa, Avrupa’nın sorunlarının dünyanın sorunu olduğu ama dünyanın sorunlarının Avrupa’nın sorunu olmadığı zihniyetinden kurtulmalıdır” vurgusu yapmıştı.
Güneydoğu Asya’nın diğer ülkeleri de, geçen kasımdaki ASEAN zirvesi ve G20 zirvesi oturumlarındaki yoğun kampanyaya rağmen Rusya karşıtlığına ikna edilmiş görünmüyorlar.
ORTADOĞU’YA DÖNÜŞ
Ortadoğu’daki durum da bir yılın sonunda Rusya’nın ‘lehine’ görünüyor. Moskova; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Sünni ülkeler, onların İran ve Suriye gibi rakipleri ve İsrail dahil bölgedeki tüm ülkelerle temas halinde.
Arap ülkelerinin çoğu ilk BM oylamasında Rusya’nın askeri müdahalesini kınasalar da, 22 üyeli Arap Birliği daha sonra bunu yapmadı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 2022 Temmuz sonundaki bölge ziyaretinde Arap Birliği’ne hitap etti. Rusya’nın İnsan Hakları Konseyi’nden uzaklaştırılmasına birçok Arap ülkesi çekimser kaldı. Suudi Arabistan, BAE, Mısır Rusya’ya yaptırım uygulamadı. Suudi Dışişleri Bakanı “Körfez ülkeleri Rusya ile açık bir diyalog yürütmeye devam etmekte ve temasların sürdürülmesinin gerekli olduğunu düşünmektedir” vurgusunu yaptı.
Riyad bu tutumu ekonomik cephede OPEC+ üzerinden somutladı. ABD Başkanı’nın petrol üretimini artırma talebini reddetti. Bunun yerine kendi üretimlerinin daha fazlasını ihraç etmek için iç kullanım ve/veyahut ‘petrolün rafinerilerde karıştırılması’ amacıyla Rusya petrolü ithal ettiler. Değerlendirmelerinin tamamıyla ‘piyasa koşullarına’ dayandığını söylediler. Veliaht prens Muhammed bin Salman Biden’ın telefonlarına çıkmadı. ABD Başkanı daha önce ‘parya ilan etmekle’ tehdit ettiği prensin ‘ayağına gitti’. ABD’deki Demokratların son yıllarda liberal ideolojik ilkelerini ‘sembolleştirdiği’ isim olan Cemal Kaşıkçı dosyası gömülmek durumunda kalındı.
BAE de Suudilere benzer tutum takındı. Hatta Rusya ile ticaret hacmi 2022’de yüzde 68 oranında artarak 9 milyar dolara yükseldi.
BATI’NIN BARIŞI BALTALADIĞINI İFŞA EDEN İSRAİL LİDERİ
ABD’nin Ortadoğu politikasının belkemiğini oluşturan İsrail ise Rusya’nın müdahalesini kınasa bile yaptırımlara katılmadı. İsrail’de geniş bir Rusya göçmeni nüfus bulunuyor. Liberal kamuoyu, ironik biçimde Yahudi soykırımında rol oynamış bir tarihsel mirası açıkça sahiplenen Kiev’deki Banderist rejime meylederken, hükümet silah tedarikinden kaçındı.
İsrail’in önceki yıllarda bölgesinde yakın tehdit gördükleri karşısında Rusya ile ‘çatışmasızlık’ dengesi kurmuş olan yeni Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun nasıl bir politika izleyeceği henüz meçhul. Ancak kısa süre önceye kadar başbakan olan Naftali Bennett, Kiev ile Rusya arasında daha ilk başlarda Mart 2022’de arabuluculuk denemesinde iki tarafın hazır olmasına karşılık çözümün Britanya lideri Boris Johnson tarafından tümden dışlandığını, bizzat ABD, Almanya ve Fransa liderleri tarafından ise bloke edildiğini ifşa etmiş durumda.
BORRELL’İN ‘BAĞIMSIZ DÜŞÜNEMEYEN AFRİKA ORMANI’
Britanya’nın Financial Times gazetesi en son Münih Güvenlik Konferansı’nda Batı’nın Afrika ülkelerini Rusya’ya karşı hizalamayı denediğini ama başaramadığını yazdı. Birçok Afrika ülkesi için Rusya, sömürgecilik karşıtı mücadeleleri sırasında onları destekleyen Sovyetler Birliği’nin varisi görülüyor.
BRICS Grubu’nun üyesi ve kıtanın önde gelen ülkesi Güney Afrika, BM’de Rusya’yı kınayanlara katılmazken, şu sıralar Çin ve Rusya ile ortak tatbikat düzenliyor. Apartheid rejimini yıkmaları için kendilerine Sovyetler Birliği’nin maddi ve manevi desteğinin ilham verdiğini söylemiş olan efsanevi lider Nelson Mandela’nın ülkesinde Rusya’ya olumlu bakılıyor.
Gana, Mali, Sudan, Angola, Benin, Etiyopya, Uganda ve Mozambik gibi ülkeler eski Sovyetler’in siyasi ve ekonomik desteğini görmüşlerdi. Rusya Federasyonu bir şekilde ‘ideolojik halef’ sayılıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov 2022 yılında ve son olarak ocak sonunda epey renkli Afrika turları düzenlerken, örneğin Eritre’nin Asmara kentindeki Puşkin anıtında ulusal şarkılar ve danslarla karşılandı. Afrika ülkelerindeki gösterilerde ‘Putin, gel bizi kurtar’ pankartları görüldü. Geçtiğimiz ekim ayında ‘Avrupa’yı bahçe, dünyanın geri kalanını jungle’a benzetmiş ve ‘ırkçılıkla’ eleştirilmiş olan AB’nin Dış Politika şefi Josep Borrell, Lavrov’un Mali ziyaretinde gördüğü ilgi üzerine bu kez ‘Afrika zihninin manipülasyon yüzünden doğru düşünemediğini’ iddia etti. 18 Şubat’ta Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da düzenlenen Afrika Birliği zirvesinde konuşan Uganda Dışişleri Bakanı Jeje Odongo’nun sözleri bu görüşe adeta yanıt niteliğinde: “Sömürgeleştirildik ve bizi sömürgeleştirenleri affettik. Şimdi sömürgeciler bizden, bizi asla sömürgeleştirmeyen Rusya’nın düşmanı olmamızı istiyorlar. Bu adil mi? Bizim için değil. Onların düşmanları onların düşmanlarıdır. Bizim dostlarımız bizim dostlarımızdır.”
Geçen yıl Senegal’in ve Afrika Birliği’nin Başkanı Macky Sall, gıda krizinden Batı ambargolarını sorumlu tutmuşken, bugün Rusya birçok Afrika ülkesiyle ulusal para birimleriyle ticarete geçiş görüşmeleri yürütüyor. ABD yönetiminin Afrika’ya yönelik olarak aralık ayında düzenlediği zirve hamlesinin sonuçları henüz meçhul. ABD Dışişleri, bizzat bakan Blinken, USAID’in başındaki Samantha Fox ve ABD’nin BM’deki daimi temsilcisi ‘siyah’ Linda Thomas-Greenfield’in ‘rol aldığı’ Nijerya seçimlerine müdahale olarak görülebilecek bir video bile hazırlamış durumda.
LATİN AMERİKA’NIN DAMARI
ABD’nin hedef tahtasındaki solcu yönetimlerin bulunduğu Nikaragua, Venezüela ve Küba en baştan geleneksel müttefikleri Rusya’nın yanında yer aldılar. Ancak bölgenin iki güçlü ülkesi Brezilya ve Meksika ile BRICS’e katılmak isteyen Arjantin’in yanı sıra Kolombiya da BM Genel Kurulu’ndaki sembolik kınamanın ve genel ilkeler bağlamında eleştirmenin ötesinde Rusya’ya karşı cephe almadılar.
Latin cephesini ikna için ABD yerine Almanya seferber oldu. Ancak Başbakan Olaf Scholz, Brezilya, Arjantin ve Şili ziyaretinden eli boş döndü, bu ülkeleri Kiev’e askeri yardıma ikna edemedi. Brezilya, Kolombiya, Meksika, Peru, Arjantin ve Ekvador Rus yapımı MiG nakliye helikopterleri ve bazı hallerde Rus karadan havaya füzeleri ya da tanksavar füzeleri almıştı ki, bunlar Ukrayna ordusundakilerle uyumlu. Ancak Latin liderler çatışmaya Batı’dan farklı bakıyor.
Brezilya’da ABD’nin 2016-2018 sürecinde demokrasisine doğrudan müdahale ederek yolunu açtığı neofaşist Jair Bolsonaro yönetimi, geçen yıl iki BM kararında Rusya’yı kınayanlar safında yer alsa da en önemli gübre tedarikçisine yönelik yaptırımlara katılmadı. ABD Adalet Bakanlığı’nın aleni müdahalesiyle haksız yere hapis yattıktan sonra aklanıp yeniden seçilerek Bolsonaro’nun yerini alan solcu lider Lula da Silva ise Scholz’u ve ardından Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u ağırlarken, eleştirilerini açık sözlülükle dile getirdi: “Brezilya’nın (Gepard’lar için istenen) mühimmatının Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta kullanılmasında çıkarı yoktur. Brezilya barış ülkesidir. Son anlaşmazlığımız Paraguay savaşındaydı ve bu yüzden Brezilya dolaylı yoldan bile olsa çatışmaya katılmak istemiyor. Çünkü bence şu anda dünyada Rusya ile Ukrayna arasında barışı arayacak birilerini bulmamız gerekiyor. Şu ana kadar barış pek az gündeme geldi. Diğer bir deyişle Brezilya bu mühimmatı vermeme kararı almıştır. Çünkü bu mühimmatın Rusya’ya karşı savaşta kullanılmasını istemiyoruz.”
Lula ardından 10 Şubat’taki Washington ziyaretinde ‘tarafsızlık’ tutumunu tekrarladı. Brezilya kaynaklarına göre Biden’a mesajı, “Hiç kimse bu savaşın sürmesini istemiyor. Ortaklar bir müzakere ekibi kurmalı. Savaşa katılmak değil sona erdirmek istiyorum” oldu. Elbette 1 Ocak 2023’te başlayan yeni dönem iktidarının 8’inci gününde darbe girişimi atlatan Lula, ülkesi içindeki dengeleri kurmak durumunda. Şimdiden ABD ile bağlantılı mali odaklar tarafından ‘Robin Hood’luğa soyunmakla’ suçlanıyor. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez ile kıta için ortak para birimi planları nedeniyle de The Economist dergisinin ‘tuhaf bir ortak kur’ eleştirileriyle karşı karşıya.
Arjantin lideri Fernández de, ülkesinin kötü mali durumuna karşılık Kiev’e silah göndermeyi reddetti.
Ancak doğrusu, ABD’nin yıllarca Latin Amerika’daki sağcı kalesi olmuş Kolombiya’nın 2022 Ağustos’unda göreve başlayan sosyal demokrat Devlet Başkanı’nın tutumu daha ilgi çekici. “Biz barıştan yanayız” diyen Gustavo Petro, “Kolombiya’da hurda haline gelseler bile, savaşı uzatmak için Ukrayna’ya götürülmek üzere Rus silahlarını teslim etmeyeceğiz” açıklaması yaptı.
Şili’nin sol liberal Devlet Başkanı Gabriel Boric ise ülkesindeki hissiyatı yansıtacak şekilde ‘bazı medya ve kanaat önderleri başka ülkelerin siyasetine karışmanın kötü bir karar olduğuna inansalar da Rusya’nın işgalini kınadığını’ söyledi. Ancak Kiev’e sadece mayınların temizlenmesi konusunda yardım teklif etti.
En sivri çıkışları Meksika lideri Andres Manuel Lopez Obrador yapmış durumda. Mart 2022’de Meksika Kongresi’nin alt meclisinde Rusya Dostluk Grubu toplantısı düzenlenirken, Obrador yıl boyu ‘tarafsızlık’ ve ‘barışçı çözüm’ çağrısı yaptı. BM’de müdahaleyi kınayan tavır alsa da 2022 Temmuz’unda Biden ile görüşmesinde Meksika’nın ‘halkların kendi kaderini tayin etme ilkelerini’ de içeren anayasasında belirlenen dış politikaya bağlı kalacağını belirtti. Rusya’ya ambargoyu reddetti. NATO ve ABD’yi anmadan ‘Ben silahları tedarik edeceğim, siz de ölüleri tedarik edin’ politikasını ‘ahlaksızlık’ diye niteledi. Ve son olarak 25 Ocak’ta Berlin’in ABD baskısıyla Ukrayna’ya Leopard tankları göndermesini yorumlarken, “Medya gücü dünyanın dört bir yanındaki oligarşiler tarafından hükümetleri baskı altına almak için kullanılıyor. Örneğin Almanya, Ukrayna ile savaşa fazla dahil olmak istemedi. Sonunda boyun eğdi” ifadelerini kullandı.
Küresel enerji ve gübre fiyatlarındaki artıştan darbe yiyen Latin Amerika’nın tarafsız tutumu açık. Geçmiş Lula hükümetlerinde dışişleri bakanlığı yapmış ve halen etkili bir danışman olan Celso Amorim, Brezilya’nın sebeplerinin gübre ihtiyacıyla ilgili olmadığını söylüyor. Kolombiya’nın eski dışişleri bakanı Maria Angela Holguín’e göre de, Ukrayna çatışması Latin Amerika’da ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki mücadelenin istenmeyen anılarını canlandırmış durumda. Hatta Holguin, bu ülkelerin Rusya ve Çin’in yakın gelecekte kendilerine faydalı olabileceklerini düşündüklerini belirtti.
YENİ BAĞLANTISIZLAR DÖNEM Mİ?
Enflasyonist baskılar ve durgunluk korkuları dünyanın büyük kısmında etkili. Zengin Batı Rusya’ya ambargonun maliyetini karşılayabiliyor olabilir, kalanlar zorlanıyor. Bu kaygılar tutumlarını etkiliyor.
Elbette doların rezerv para statüsü, küresel ekonomik düzenin hala temel direği. Ancak ambargolar, SWIFT sistemi de dahil uluslararası bankacılık ve sigorta sektörlerinin ‘silahlandırılması’, varlıklara el konulması, iptal edilmek durumunda kalınan emtia sözleşmeleri ‘kaygıyla izleniyor’. Yine pek çok ülke para birimlerinin değer kaybıyla karşılaşırken, yerel para birimleriyle ticarete imkan sağlayacak yollar konuşuluyor. Batı’ya bakan ‘dünyanın geri kalanı’ zaten söz haklarının olmadığı bir çatışmanın risklerini tartarak duruyor.
Batı’nın uzun süren ‘terörle savaş’ söylemi, Irak’ın tartışmalı işgali, Libya ve Suriye’deki çöküş ve parçalanmışlık, ABD ve NATO’nun Afganistan’da Taliban’la 20 yıl savaştıktan sonra ülkeyi Taliban’a terk edip kaotik geri çekilmesi hafızalarda.
Dünya çapında 30 yıldır liberal müdahaleleri ‘azınlık hakları’, ‘anadil hakları’ , ‘özerklik’, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ temaları üzerinden pazarlayan Batı’nın, Ukrayna krizinde Donbass’ın darbeyi kabul etmedikleri için sekiz yıl boyunca bombalanan Rusları ve Rusça konuşan nüfusunu ‘Ukraynalı’ diye anıp geçerek, kendilerinin pek çok kez ihlalcisi oldukları ‘devlet egemenliği’ çizgisine dönmesi dikkatten kaçmıyor. İddia edilen ‘ilkeler’ konusundaki zayıf sicil fark edilmeyecek gibi değil. Kendi toplumlarını ‘korumakla’ gerekçelendirilen ağır bir sansür ‘demir perdesi’ eşliğinde küresel düzeydeki propaganda üstünlüğü, Kiev’in resmi ideolojisi olarak göze batan Banderizm’i silmeye yetmiyor. ‘Rusya bir gün uyandı ve aniden komşusunu işgal etti’ anlatısı lezzetsiz bir ‘fast food’a dönüşüyor. Zelenskiy rejimi ülkede milyonlarca Rusça kitabı Nazi dönemini andırırcasına imha ederken; Batı’da votkadan kedilere, Çaykovski’den Dostoyevski’ye Ruslara ve Rus kültürüne yönelik saldırıların mazur gösterilmesi dünyanın geri kalanında şaşkınlık yaratıyor. Bu koşullarda, ekonomik gerçekler ve tarihsel deneyimleri ışığında ‘dünyanın geri kalanının’, çok kutupluluğu, sesinin daha fazla işitileceği bir zemin olarak görmesi eşyanın tabiatı.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Görüş
Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi
Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum, hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.
Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.
Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.
Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.
Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.
Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır
İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.
İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.
Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.
Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.
Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez
Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.
Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.
Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.
Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.
“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir
Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.
Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan, Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.
Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?
Dış etki meselesi göz ardı edilemez
Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu, özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.
Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.
Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.
Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.
Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.
Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır
Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.
Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.
Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.
Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.
Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.
1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır
Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.
Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.
Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.
Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.
Bunun yerine kurumsal bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.
Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez
Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.
Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.
Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.
Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.
Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.
Görüş
Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Thomas Karat, davranış analisti
Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.
On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.
Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.
BAE doktrini
Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.
Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.
Denizdeki kurgu
Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.
Afrika Boynuzu bölünüyor
Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.
Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.
Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.
Yemen’deki çöküş
Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.
İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.
Boğaz el değiştiriyor
Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.
Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.
Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.
Ankara tablodan ne okuyor?
Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.
Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak










