Bizi Takip Edin

Görüş

Ukrayna müdahalesinin birinci yılında; Batı ve Geriye Kalanlar

Avatar photo

Yayınlanma

Rusya Federasyonu’nun; BM Güvenlik Konseyi onaylı Minsk anlaşmasının yok sayılması ve ABD ile NATO’ya iki anlaşma önerisinin reddi eşliğinde Ukrayna sınırında başlayan askeri gerilimin ardından, BM Tüzüğü’nün 7. Bölümü’nün 51. Maddesi’yle gerekçelendirdiği müdahalesinin ilk yılı doldu. Uluslararası ilişkiler sisteminin görünümü bulanık. Soğuk Savaş sonrası verili uluslararası hukuku, askeri gücü sayesinde keyfi ve çıkarları doğrultusunda tek taraflı ihlal etme tekeli tesis eden ABD; bu kez siyasi ve tarihsel olarak bam teline bastığı Rusya’nın meydan okumasıyla karşı karşıya.

ABD’nin; 2014’te Kiev’de bir darbe ile iç savaşı tetikleyerek başlattığı, Donald Trump döneminde ara verildikten sonra Demokratların yeniden iktidarıyla alevlendirdiği kriz sayesinde, bir yıl içinde Avrupa’daki hegemonyasını pekiştirdiği açık. Ancak çatışmanın NATO’yu da mobilize ederek mütemadiyen kızıştırılmasıyla, dünyanın geri kalanında bir ‘itaatsizler’ yahut ‘gönülsüzler’ cephesi belirdi. ‘Kolektif Batı’, neoliberal ekonomik ve siyasi modeli için adeta ‘ölüm-kalım savaşı’ diye ifade ettiği bir mücadeleye girişirken, dünyanın geri kalanı bu perspektifi pek de ‘benimsemiş’ görünmüyor.

BM Genel Kurulu’nda başta ABD olmak üzere Batı’nın son 30 yıllık uluslararası hukuk ihlallerini görmüş ülkeler, Rusya Federasyonu’nu Ukrayna’daki askeri eylemlerinden ötürü kınadılar. Kimileri Genel Kurul’daki sembolik oylamalarda ret oyu veren veyahut çekimser kalan ülkelerin temsil ettikleri nüfus büyüklüğüne dikkat çeken analizler yapıyor. Bunun ne kadar anlamlı bir görüntü sunduğu tartışmalı. Kınama kararına katılsalar yahut çekimser kalsalar da ABD ve AB’nin BM onayı taşımayan tek taraflı ekonomik yaptırımlarına katılmayan ülkeler daha dikkat çekici bir resim sunuyor. Öyle ki, ABD’nin dolar temelli mali hegemonyasının sürdüğü bir ortamda, bu durum, ‘kolektif Batı’yı, ‘hem Rusya hem de Batı ile ticari bağlarını sürdürerek iki kampta kalmaya çalışanlara baskı uygulanması’ tehditlerine zorluyor. Akıllara 11 Eylül saldırıları sonrası Bush yönetiminin Irak işgaline giden süreçte yalan istihbarata dayalı askeri eylemlerde bulunurken yaptığı ‘Ya bizdensin ya onlardan’ resti düşüyor.

Batı medyasında mütemadiyen ‘Batı ve Geriye Kalanlar’ (The West and the Rest) diye formüle edilen bir görünüm oluşmuş durumda. Özellikle ABD’nin son yıllarda umursamaz nazarlarla izlediği ‘çok kutupluluk’ konsepti hızlanmış görünüyor.

‘DÜNYA YA TARAFSIZ YA RUSYA’YA MEYLEDİYOR’ DERDİ  

‘Batı ve Geriye kalanlar’ formülü geçtiğimiz bir yıl içinde pek çok araştırmaya konu oldu.

Cambridge Üniversitesi araştırmacıları Rusya’nın askeri müdahalesinin başladığı 24 Şubat 2022’yi izleyen sekiz ay içerisinde 137 ülkede yapılan anketlerden elde edilen verileri ‘uyumlu hale’ getirdiklerinde ilginç bir sonuçla karşılaştılar. 2022 Ekim ayı sonlarında yayınlanan araştırmaya bakılırsa, Batı dışında yaşayan 6,3 milyar insanın yüzde 66’sı Rusya, yüzde 70’i ise Çin hakkında ‘pozitif düşünüyor’. Asya’daki katılımcıların yüzde 75’i, Frankofon Afrika’dakilerin yüzde 68’i, Güneydoğu Asya’dakilerin yüzde 62’si Rusya’ya yönelik ‘olumlu hissiyat’ ifade ediyorlar.

Araştırma Suudi Arabistan, Malezya, Hindistan, Pakistan ve Vietnam’da benzeri sonuçlar ortaya çıkarmış.

Elbette Cambridge araştırmacıları sonuçları ‘liberal ve demokratik dünya’ ile ‘illiberal ve anti-demokratik dünya’ arasındaki bölünme perspektifinden analiz ediyor. Almanya’da bu çatışmanın insanların düşüncelerinden ötürü yargılanmasını sağlayan ceza yasalarına yol açmasının nasıl bir ‘liberal’ çerçevenin içine konulabileceğinin sorgulandığı söylenemez.

The Economist dergisi ise Ocak ayı sonunda dünyanın Ukrayna çatışmasındaki tutumunu yansıtan grafikli bir harita yayımladı. Dergi, dünya nüfusunun üçte ikisinin ya tarafsızlığa yahut da Rusya’nın pozisyonuna meylettiğini belirtti. Bunu temellendiren unsurlar elbette tartışmalı. Dergi GSYİH ve nüfus oranlarından hareket etmiş. GSYİH’ya göre Rusya’yı kınayanlar yüzde 61. Batı’ya eğilim gösterenler yüzde 9.3. Tarafsızlar yüzde 10.1. Rusya’ya eğilim gösterenler yüzde 16.8. Rusya’yı destekleyenler yüzde 2.6. Nüfus grafiğinde ise Rusya’yı kınayanlar yüzde 16.1. Batı’ya eğilimliler yüzde 20.3. Tarafsızlar yüzde 32.1. Rusya’ya eğilimliler yüzde 27.6. Rusya’yı destekleyenler yüzde 3.9.

Başlık itibarıyla ‘Rusya’yı destekleyenlerin oranının azlığı’ ile teselli bulunmamış. Bu noktada yorumcuların ‘Geri kalanlar, dünya nüfusunun yarısından fazlasını temsil ediyor olabilir, ancak az gelişmiş ve yoksul yarıyı oluşturuyorlar’ diye burun kıvırdıkları görülüyor. Ve elbette Batı’nın birleşik GSYİH’sı, ekonomik gücü ve jeopolitik ağırlığı, müdahaleyi kınamayı ve Rusya’ya yaptırım uygulamayı reddeden ülkelerin etkisinden çok daha ağır basıyor’ saptamaları eksik değil.

En son 17-20 Şubat’taki Münih Güvenlik Konferansı vesilesiyle yayınlanan raporda ise, yine devletlerin konumlanışları üzerinden dünya nüfusunun yarısını teşkil eden ülkelerin Rusya’nın tecrit edilmesine karşı çıktığı yer aldı. Raporda, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki pek çok hükümetin Rusya’ya karşı harekete geçme ve onu hem ekonomik hem de diplomatik olarak tecrit etme konusunda isteksiz oldukları belirtildi.

Bunda en başta sözü edilen ülkelerin pandemiden çıkışta daha da zorlaşan koşullarda kendi ekonomik çıkarlarını düşünmelerinin etkili olduğu açık. Gelişmekte olan ülkeler, yüksek borç maliyetlerinden ve çevre tahribatı yaratan iklim krizinden, yoksulluk, gıda kıtlığı, kuraklık ve yüksek enerji fiyatlarına uzanan pek çok zorlukla karşı karşıya. Yine örneğin ‘Küresel Güney’ diye anılan coğrafya, pandemi sırasında hayat kurtarmak için aşıların fikri mülkiyet haklarının paylaşımı için defalarca ricacı olmuşken, hiçbir Batı ülkesi buna yanaşmadı. Buna karşılık Rusya, Çin ve Hindistan, Cezayir’den Mısır’a, Afrika ülkelerinden Arjantin’e pek çoğunun yardımına koştu. Bunun yanı sıra Batı’nın ‘sömürgeci geçmişinin’ anımsanmasının payını ihmal etmemeli. Batı ‘unutturmak’ istiyor olabilir ancak eski sömürgeci güçlerinin bugün Rusya’ya karşı açılan cephede Batı ittifakının üyeleri olarak yeniden bir araya durdukları bir resim var.

YAPTIRIM KISKACI  

ABD ve AB’nin tek taraflı ambargoları ve Rus petrol ve doğalgazına getirdikleri tavan fiyat, sadece Rusya’yı değil ama Rusya ile ticaret yapan ve Rusya kaynaklı enerji ve gıda ürünleri tedarik eden kimi ülkeler ve şirketlerini etkiledi. Bazıları için karlı sonuçlar verdi. Rusya uzmanı araştırmacı yazar Hazal Yalın, bir yıllık süreçte Rusya’dan sermaye çıkışına işaret ederken, doğalgaz ve petrol gelirindeki büyük düşüşü vurguluyor. Ancak buna rağmen Batı’nın Rusya ekonomisini yıkmayı başaramadığını belirtiyor. Gerçekten de Rusya Merkez Bankası rublenin değerini desteklemeyi ve mali piyasaları istikrarlı tutmayı başardı. Yalın, bu anlamda Avrupa ekonomisinin daha derinden etkilendiği görüşünde.

Kıta Avrupa’sından Almanya ile Brexit’le birliği terk etmiş Birleşik Krallıkla ilgili iki örnek verilebilir.

IMF, ocak sonunda, hayat pahalılığının hane halkını vurmaya devam etmesi nedeniyle Birleşik Krallık ekonomisinin küçüleceği ve Rusya dahil diğer gelişmiş ekonomilerden daha kötü performans göstereceği değerlendirmesini yaptı. Birleşik Krallık için yüzde 0.6’lık bir daralma öngörülürken, G7 içinde küçülen tek ülke olması bekleniyor. Tabii IMF, Britanya’nın ‘doğru yolda olduğunu’ düşünüyor.

Almanya’da ise Ekonomik Araştırma Enstitüsü (DIW) Başkanı Marcel Fratzscher, Ukrayna’daki çatışma nedeniyle 2022’de yaklaşık 100 milyar euro kaybedildiğini söylüyor. Resesyon tartışmaları yapılan Almanya’nın Avrupa ve dünyanın sanayileşmiş öncü gücü olarak ‘batacağı’ filan yok. Ancak ucuz enerjiden olmanın bedelleri var. Allianz Trade, Almanya sanayisinin enerji için kriz öncesine oranla yüzde 40 daha fazla bedel ödeyeceği görüşünde. Ani darbe önlenip elektrik faturaları kontrol altına alınsa da Alman ekonomisinin görünümü ‘kasvetli’ diye tarif ediliyor. Allianz Trade, artan devlet desteğiyle iyileşen beklentilere karşılık özellikle enerji ve girdi fiyatlarına maruz kalan sektörlerde artan işgücü maliyetleri ile daha sıkı finansman koşullarının daha fazla şirketi baskı altına soktuğunu söylüyor. Krizin ‘sanayisizleşme’ yaratacağı korkusunu ise abartılı buluyor.

Hazal Yalın’ın öngörüsü de, ‘Avrupa’nın sanayisizleşmesi değil Avrupa sanayisinin askerileşmesi ve bunun siyasi sonuçlarının’ olacağı yönünde. Gerçekten bütün değerlendirmelerde en büyük eksiklik kimsenin ‘savaş sanayisinin gazlanmasından’ bahsetmemesi. Batı’nın derdi zaten bu gidişat değil; New York Times gazetesine yansıyan, ‘Moskova’nın Batı’nın cezalandırmasından dostlarının yardımıyla’ sıyrılabiliyor olması.

Rusya’ya ambargo uygulayan tüm ülkeler ya AB ve NATO üyesi ya da ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki yakın müttefikleri. Buna karşılık, Asya’daki ülkelerin çoğu (Japonya, Güney Kore ve Singapur hariç) ve Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’daki tüm ülkeler (Bahamalar hariç) her iki tarafla da iyi ilişkiler içinde.

Fransa’nın önde gelen aydınlarından tarihçi Emmanuel Todd, Le Figaro’ya “Eğer Rus ekonomisi Batı’nın yaptırımlarına karşı uzun vadeli bir direnç gösterirse, Avrupa ekonomisi yok olacaktır. ABD’nin dünya üzerindeki parasal kontrolü ve devasa ticaret açığını finanse etme kabiliyeti çökecektir” kehanetinde bulundu!

Bu abartılı değerlendirme bir tarafa, ABD’deki neocon yönetimin ‘iki cephede birden vuruşmaya’ yönelmesi ve Çin’e karşı da sert tutum ısrarını sürdürmesi halinde, sonuçların elbette bugünden yarına kestirilmesi zor.

DEMOKRASİ-OTOKRASI İKİLİĞİ 

Ekonomik ve siyasi sarsılışların ideolojik ve psikolojik yansımaları kaçınılmaz. Ukrayna müdahalesinin başında ABD Başkanı Joe Biden, Batı’nın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i uluslararası planda ‘parya’ yapacağını söylemişti. Ancak dünyanın azımsanmayacak kısmı için bu gerçekleşmiş görünmüyor. Rusya son bir yılda Asya, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika ülkeleriyle diplomatik bağlarını geliştirdi. AB Konseyi Başkanı Charles Michel, en son Liberation gazetesiyle söyleşisinde, bu ülkelerin Sovyet Rusya’nın sömürgecilik karşıtı mücadelede verdiği desteği unutmadığını söylerken, Irak ve Libya’daki Batı müdahalelerini de anımsadıklarını belirtiyordu. Sadece Irak ve Libya mı? Ya daha yakın zamandaki Suriye ve daha eski zamanda Avrupa’nın haritasını yeniden çizen Yugoslavya’nın parçalanması ve son halkası Kosova? Malum, bugün Ukrayna çatışmasında referans alınan BM hukukuna dayalı kurallardan hareket edilirse, Kosova hala Sırbistan’ın parçası.

Batı bloku, Ukrayna çatışmasını jeopolitik ve sosyo-ekonomik hedefleri perdeleyerek ‘demokrasi-otokrasi’ ikiliği üzerinden sunarken, ilkesel tutarsızlıklar, ekonomik koşullara eklenerek çarpıcı bir tablo sunuyor. Bölgelere ayırarak göz atalım.

ASYA’NIN ‘İTAATSİZLERİ’

BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya’yı kınamaktan kaçınan Çin Halk Cumhuriyeti, son bir yılda ambargo bir tarafa Rusya ile ekonomik ilişkilere hız verdi. İkili ticaret hacmi 170 milyar doları aştı. ‘Sibirya’nın Gücü’ doğalgaz boru hattı anlaşması imzalandı. Pekin, Rusya’dan petrol ithal ederken aynı zamanda Avrupa’ya Sibirya menşeili sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) satıyor. ABD yönetiminin ‘bir sonraki hedefi’ olarak gösterilen Çin, Rusya’ya ‘silah tedarik ettiği/edeceği’ ithamlarını reddederken, açıkça ‘çok kutuplu küreselleşme’ şiarını yükseltiyor.

Çin’in bir yıllık süreçte siyasi söylemi de aşamalı olarak keskinleşti. İlk başta Ukrayna krizinin ‘karmaşık ve tarihsel nedenlerini anladığını’ vurgulayan Pekin, bugün açıkça dünyaya “Ukrayna krizini başlatan ve körükleyen en büyük etken ABD’dir” görüşünü aktarıyor. Çin yönetimi çatışmanın birinci yıldönümünde bir tutum belgesi açıklayarak barışçı müzakere çağrısı yaparken, ‘bütün ülkelerin egemenlik haklarının korunması’, ‘güvenliğin bölünmezliği’ ve ‘tek taraflı yaptırımların durdurulmasını’ vurgulayan bir vizyon ortaya koydu. ABD anlatısına meydan okuyan retoriğin gerilim dozu bir türlü düşmüyor.

Çin Dışişleri sözcüsü Wang Wenbin, “ABD uluslararası kurallar ve düzenin bir numaralı sabotajcısı. Uluslararası kurallar ve uluslararası ilişkilere yaklaşımının ayırt edici özelliği hegemonyadır” ifadelerini kullandı. Münih Güvenlik Konferansı’na katılarak ABD ve Avrupa’ya açık mesajlar veren Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Dış İlişkiler Komisyonu Ofisi Direktörü ve Politbüro üyesi Wang Yi, ardından gittiği Moskova’da Rusya-Çin ilişkilerini ‘kaya gibi sağlam’ diye nitelendirdi. Putin ile görüşmesinde de ‘uluslararası ilişkilerde çok kutupluluğu ve demokratikleşmeyi desteklemek’ vurgusu yaparken, “Çin, Rusya’yla birlikte karşılıklı güveni derinleştirmek ve stratejik işbirliğini güçlendirmek, iki ülkenin çıkarlarını sağlamak ve tüm dünyanın kalkınmasını desteklemek için pratik işbirliğini kapsamlı bir şekilde genişletmek amacıyla siyasi kararlılık ortaya koymaya hazır” dedi.

Çin’in Pulitzer ödüllü araştırmacı gazeteci Seymour Hersh’ün detaylarını ifşa ettiği 26 Eylül 2022’deki Kuzey Akım-2 hattına terör saldırısının araştırılması için Güvenlik Konseyi’nde Moskova’yı destekleyen tutumu da özellikle dikkat çekici. Küresel çapta stratejik önemde altyapı tesisleri inşasında öncülük etmek ve ‘kalkınmanın dünyaya yayılması’ hassasiyetini her fırsatta tekrarlayan Çin’in BM Daimi Temsilcisi Çan Tyun, ‘sorumluların bulunması’ için objektif, tarafsız ve profesyonel bir soruşturma talep etti. Saldırının çevresel etkilerinin yanı sıra küresel enerji piyasalarına yansımalarına atıfta bulunarak BM’ye ‘sorumluluğunu’ anımsattı. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Wang’ın “Eğer Kuzey Akım-2’nin yok edilmesiyle ilgili tüm koşulları ve sorumluları tespit edemezsek, bu durum komploculara daha da fazla fırsat sağlayacaktır” sözleri ise, krizin başında ABD Başkanı Biden’ın “Rusya işgale girişirse Kuzey Akım-2’yi bitiririz” tehdidi düşünüldüğünde, daha da dikkat çekiciydi. Nitekim Kuzey Akım-2 patlatıldığında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken olayı Rusya kaynaklarından kurtulmak için ‘muazzam fırsat’ diye nitelerken, Kiev’de 2014 darbesinin mimarı Victoria Nuland, hat için ‘denizin dibinde bir metal yığını’ olmasından memnuniyetlerini dile getirmişti. Polonya’nın eski savunma ve dışişleri bakanlığını yürütmüş olan ve halen Avrupa Parlamentosu üyesi konumundaki Radoslav Sikorsiy, 26 Eylül saldırısının ardından denizin yüzeyine yansıyan patlama fotoğrafı eşliğinde Twitter’dan “Teşekkürler ABD” diye yazmıştı.

Asya’da sadece ABD’nin rakip gördüğü Çin değil, Çin’e karşı müttefik gördüğü Hindistan elbette daha önemli. Hindistan, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisini, isminden yola çıkarak ‘Hint-Pasifik’ diye formüle ettiği ülke. Yeni Delhi, BM Genel Kurul oylamalarında Rusya’ya karşı çekimser kaldı. İndirimli Rusya petrolünün en önemli alıcılarından. Hindistan’ın Petrol Bakanı Hardeep Singh Puri, Moskova ile hiçbir anlaşmazlıkları bulunmadığını belirtirken, Rusya petrolü alarak ülkedeki enerji fiyatlarını düşürmenin ‘ahlaki görevleri’ olduğunu söyledi. Ancak sadece bu değil. Yeni Delhi, Rusya’dan önemli miktarda silah ve mühimmat alıyor. Ve ABD yaptırımlarından ‘azade’ kalabiliyor. Hindistan, Eylül 2023’te Yeni Delhi’de yapılacak G20 zirvesinde Rusya’ya yönelik yeni yaptırımların görüşülmesine de karşı çıkmış durumda.

Hindistan, Soğuk Savaş geleneği olan ‘bağlantısızlık-tarafsızlık’ politikasına devam ederken, Rusya vasıtasıyla Çin ile ilişkilerini dengelemekle kalmıyor. Son olarak Pekin’le sınır sorunlarını karşılıklı asker çekmeyi de gündeme alarak görüşmeye başlaması dikkat çekici.

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, kısa bir süre önce Ukrayna’daki çatışma gibi çok karmaşık bir meseleyi

şu saftan mı yoksa bu saftan mısınız, savaştan mı barıştan mı yanasınız diye basit bir ikileme indirgemek adil olmaz” derken,

“Avrupa, Avrupa’nın sorunlarının dünyanın sorunu olduğu ama dünyanın sorunlarının Avrupa’nın sorunu olmadığı zihniyetinden kurtulmalıdır” vurgusu yapmıştı.

Güneydoğu Asya’nın diğer ülkeleri de, geçen kasımdaki ASEAN zirvesi ve G20 zirvesi oturumlarındaki yoğun kampanyaya rağmen Rusya karşıtlığına ikna edilmiş görünmüyorlar.

ORTADOĞU’YA DÖNÜŞ

Ortadoğu’daki durum da bir yılın sonunda Rusya’nın ‘lehine’ görünüyor. Moskova; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi Sünni ülkeler, onların İran ve Suriye gibi rakipleri ve İsrail dahil bölgedeki tüm ülkelerle temas halinde.

Arap ülkelerinin çoğu ilk BM oylamasında Rusya’nın askeri müdahalesini kınasalar da, 22 üyeli Arap Birliği daha sonra bunu yapmadı. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 2022 Temmuz sonundaki bölge ziyaretinde Arap Birliği’ne hitap etti. Rusya’nın İnsan Hakları Konseyi’nden uzaklaştırılmasına birçok Arap ülkesi çekimser kaldı. Suudi Arabistan, BAE, Mısır Rusya’ya yaptırım uygulamadı. Suudi Dışişleri Bakanı “Körfez ülkeleri Rusya ile açık bir diyalog yürütmeye devam etmekte ve temasların sürdürülmesinin gerekli olduğunu düşünmektedir” vurgusunu yaptı.

Riyad bu tutumu ekonomik cephede OPEC+ üzerinden somutladı.  ABD Başkanı’nın petrol üretimini artırma talebini reddetti. Bunun yerine kendi üretimlerinin daha fazlasını ihraç etmek için iç kullanım ve/veyahut ‘petrolün rafinerilerde karıştırılması’ amacıyla Rusya petrolü ithal ettiler. Değerlendirmelerinin tamamıyla ‘piyasa koşullarına’ dayandığını söylediler. Veliaht prens Muhammed bin Salman Biden’ın telefonlarına çıkmadı. ABD Başkanı daha önce ‘parya ilan etmekle’ tehdit ettiği prensin ‘ayağına gitti’. ABD’deki Demokratların son yıllarda liberal ideolojik ilkelerini ‘sembolleştirdiği’ isim olan Cemal Kaşıkçı dosyası gömülmek durumunda kalındı.

BAE de Suudilere benzer tutum takındı. Hatta Rusya ile ticaret hacmi 2022’de yüzde 68 oranında artarak 9 milyar dolara yükseldi.

BATI’NIN BARIŞI BALTALADIĞINI İFŞA EDEN İSRAİL LİDERİ  

ABD’nin Ortadoğu politikasının belkemiğini oluşturan İsrail ise Rusya’nın müdahalesini kınasa bile yaptırımlara katılmadı. İsrail’de geniş bir Rusya göçmeni nüfus bulunuyor. Liberal kamuoyu, ironik biçimde Yahudi soykırımında rol oynamış bir tarihsel mirası açıkça sahiplenen Kiev’deki Banderist rejime meylederken, hükümet silah tedarikinden kaçındı.

İsrail’in önceki yıllarda bölgesinde yakın tehdit gördükleri karşısında Rusya ile ‘çatışmasızlık’ dengesi kurmuş olan yeni Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun nasıl bir politika izleyeceği henüz meçhul. Ancak kısa süre önceye kadar başbakan olan Naftali Bennett, Kiev ile Rusya arasında daha ilk başlarda Mart 2022’de arabuluculuk denemesinde iki tarafın hazır olmasına karşılık çözümün Britanya lideri Boris Johnson tarafından tümden dışlandığını, bizzat ABD, Almanya ve Fransa liderleri tarafından ise bloke edildiğini ifşa etmiş durumda.

BORRELL’İN ‘BAĞIMSIZ DÜŞÜNEMEYEN AFRİKA ORMANI’

Britanya’nın Financial Times gazetesi en son Münih Güvenlik Konferansı’nda Batı’nın Afrika ülkelerini Rusya’ya karşı hizalamayı denediğini ama başaramadığını yazdı. Birçok Afrika ülkesi için Rusya, sömürgecilik karşıtı mücadeleleri sırasında onları destekleyen Sovyetler Birliği’nin varisi görülüyor.

BRICS Grubu’nun üyesi ve kıtanın önde gelen ülkesi Güney Afrika, BM’de Rusya’yı kınayanlara katılmazken, şu sıralar Çin ve Rusya ile ortak tatbikat düzenliyor. Apartheid rejimini yıkmaları için kendilerine Sovyetler Birliği’nin maddi ve manevi desteğinin ilham verdiğini söylemiş olan efsanevi lider Nelson Mandela’nın ülkesinde Rusya’ya olumlu bakılıyor.

Gana, Mali, Sudan, Angola, Benin, Etiyopya, Uganda ve Mozambik gibi ülkeler eski Sovyetler’in siyasi ve ekonomik desteğini görmüşlerdi. Rusya Federasyonu bir şekilde ‘ideolojik halef’ sayılıyor. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov 2022 yılında ve son olarak ocak sonunda epey renkli Afrika turları düzenlerken, örneğin Eritre’nin Asmara kentindeki Puşkin anıtında ulusal şarkılar ve danslarla karşılandı. Afrika ülkelerindeki gösterilerde ‘Putin, gel bizi kurtar’ pankartları görüldü. Geçtiğimiz ekim ayında ‘Avrupa’yı bahçe, dünyanın geri kalanını jungle’a benzetmiş ve ‘ırkçılıkla’ eleştirilmiş olan AB’nin Dış Politika şefi Josep Borrell, Lavrov’un Mali ziyaretinde gördüğü ilgi üzerine bu kez ‘Afrika zihninin manipülasyon yüzünden doğru düşünemediğini’ iddia etti. 18 Şubat’ta Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’da düzenlenen Afrika Birliği zirvesinde konuşan Uganda Dışişleri Bakanı Jeje Odongo’nun sözleri bu görüşe adeta yanıt niteliğinde: “Sömürgeleştirildik ve bizi sömürgeleştirenleri affettik. Şimdi sömürgeciler bizden, bizi asla sömürgeleştirmeyen Rusya’nın düşmanı olmamızı istiyorlar. Bu adil mi? Bizim için değil. Onların düşmanları onların düşmanlarıdır. Bizim dostlarımız bizim dostlarımızdır.”

Geçen yıl Senegal’in ve Afrika Birliği’nin Başkanı Macky Sall, gıda krizinden Batı ambargolarını sorumlu tutmuşken, bugün Rusya birçok Afrika ülkesiyle ulusal para birimleriyle ticarete geçiş görüşmeleri yürütüyor. ABD yönetiminin Afrika’ya yönelik olarak aralık ayında düzenlediği zirve hamlesinin sonuçları henüz meçhul. ABD Dışişleri, bizzat bakan Blinken, USAID’in başındaki Samantha Fox ve ABD’nin BM’deki daimi temsilcisi ‘siyah’ Linda Thomas-Greenfield’in ‘rol aldığı’ Nijerya seçimlerine müdahale olarak görülebilecek bir video bile hazırlamış durumda.

LATİN AMERİKA’NIN DAMARI

ABD’nin hedef tahtasındaki solcu yönetimlerin bulunduğu Nikaragua, Venezüela ve Küba en baştan geleneksel müttefikleri Rusya’nın yanında yer aldılar. Ancak bölgenin iki güçlü ülkesi Brezilya ve Meksika ile BRICS’e katılmak isteyen Arjantin’in yanı sıra Kolombiya da BM Genel Kurulu’ndaki sembolik kınamanın ve genel ilkeler bağlamında eleştirmenin ötesinde Rusya’ya karşı cephe almadılar.

Latin cephesini ikna için ABD yerine Almanya seferber oldu. Ancak Başbakan Olaf Scholz, Brezilya, Arjantin ve Şili ziyaretinden eli boş döndü, bu ülkeleri Kiev’e askeri yardıma ikna edemedi. Brezilya, Kolombiya, Meksika, Peru, Arjantin ve Ekvador Rus yapımı MiG nakliye helikopterleri ve bazı hallerde Rus karadan havaya füzeleri ya da tanksavar füzeleri almıştı ki, bunlar Ukrayna ordusundakilerle uyumlu. Ancak Latin liderler çatışmaya Batı’dan farklı bakıyor.

Brezilya’da ABD’nin 2016-2018 sürecinde demokrasisine doğrudan müdahale ederek yolunu açtığı neofaşist Jair Bolsonaro yönetimi, geçen yıl iki BM kararında Rusya’yı kınayanlar safında yer alsa da en önemli gübre tedarikçisine yönelik yaptırımlara katılmadı. ABD Adalet Bakanlığı’nın aleni müdahalesiyle haksız yere hapis yattıktan sonra aklanıp yeniden seçilerek Bolsonaro’nun yerini alan solcu lider Lula da Silva ise Scholz’u ve ardından Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u ağırlarken, eleştirilerini açık sözlülükle dile getirdi: “Brezilya’nın (Gepard’lar için istenen) mühimmatının Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta kullanılmasında çıkarı yoktur. Brezilya barış ülkesidir. Son anlaşmazlığımız Paraguay savaşındaydı ve bu yüzden Brezilya dolaylı yoldan bile olsa çatışmaya katılmak istemiyor. Çünkü bence şu anda dünyada Rusya ile Ukrayna arasında barışı arayacak birilerini bulmamız gerekiyor. Şu ana kadar barış pek az gündeme geldi. Diğer bir deyişle Brezilya bu mühimmatı vermeme kararı almıştır. Çünkü bu mühimmatın Rusya’ya karşı savaşta kullanılmasını istemiyoruz.”

Lula ardından 10 Şubat’taki Washington ziyaretinde ‘tarafsızlık’ tutumunu tekrarladı. Brezilya kaynaklarına göre Biden’a mesajı, “Hiç kimse bu savaşın sürmesini istemiyor. Ortaklar bir müzakere ekibi kurmalı. Savaşa katılmak değil sona erdirmek istiyorum” oldu. Elbette 1 Ocak 2023’te başlayan yeni dönem iktidarının 8’inci gününde darbe girişimi atlatan Lula, ülkesi içindeki dengeleri kurmak durumunda. Şimdiden ABD ile bağlantılı mali odaklar tarafından ‘Robin Hood’luğa soyunmakla’ suçlanıyor. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez ile kıta için ortak para birimi planları nedeniyle de The Economist dergisinin ‘tuhaf bir ortak kur’ eleştirileriyle karşı karşıya.

Arjantin lideri Fernández de, ülkesinin kötü mali durumuna karşılık Kiev’e silah göndermeyi reddetti.

Ancak doğrusu, ABD’nin yıllarca Latin Amerika’daki sağcı kalesi olmuş Kolombiya’nın 2022 Ağustos’unda göreve başlayan sosyal demokrat Devlet Başkanı’nın tutumu daha ilgi çekici. “Biz barıştan yanayız” diyen Gustavo Petro, “Kolombiya’da hurda haline gelseler bile, savaşı uzatmak için Ukrayna’ya götürülmek üzere Rus silahlarını teslim etmeyeceğiz” açıklaması yaptı.

Şili’nin sol liberal Devlet Başkanı Gabriel Boric ise ülkesindeki hissiyatı yansıtacak şekilde ‘bazı medya ve kanaat önderleri başka ülkelerin siyasetine karışmanın kötü bir karar olduğuna inansalar da Rusya’nın işgalini kınadığını’ söyledi. Ancak Kiev’e sadece mayınların temizlenmesi konusunda yardım teklif etti.

En sivri çıkışları Meksika lideri Andres Manuel Lopez Obrador yapmış durumda. Mart 2022’de Meksika Kongresi’nin alt meclisinde Rusya Dostluk Grubu toplantısı düzenlenirken, Obrador yıl boyu ‘tarafsızlık’ ve ‘barışçı çözüm’ çağrısı yaptı. BM’de müdahaleyi kınayan tavır alsa da 2022 Temmuz’unda Biden ile görüşmesinde Meksika’nın ‘halkların kendi kaderini tayin etme ilkelerini’ de içeren anayasasında belirlenen dış politikaya bağlı kalacağını belirtti. Rusya’ya ambargoyu reddetti. NATO ve ABD’yi anmadan ‘Ben silahları tedarik edeceğim, siz de ölüleri tedarik edin’ politikasını ‘ahlaksızlık’ diye niteledi. Ve son olarak 25 Ocak’ta Berlin’in ABD baskısıyla Ukrayna’ya Leopard tankları göndermesini yorumlarken, “Medya gücü dünyanın dört bir yanındaki oligarşiler tarafından hükümetleri baskı altına almak için kullanılıyor. Örneğin Almanya, Ukrayna ile savaşa fazla dahil olmak istemedi. Sonunda boyun eğdi” ifadelerini kullandı.

Küresel enerji ve gübre fiyatlarındaki artıştan darbe yiyen Latin Amerika’nın tarafsız tutumu açık. Geçmiş Lula hükümetlerinde dışişleri bakanlığı yapmış ve halen etkili bir danışman olan Celso Amorim, Brezilya’nın sebeplerinin gübre ihtiyacıyla ilgili olmadığını söylüyor. Kolombiya’nın eski dışişleri bakanı Maria Angela Holguín’e göre de, Ukrayna çatışması Latin Amerika’da ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki mücadelenin istenmeyen anılarını canlandırmış durumda. Hatta Holguin, bu ülkelerin Rusya ve Çin’in yakın gelecekte kendilerine faydalı olabileceklerini düşündüklerini belirtti.

YENİ BAĞLANTISIZLAR DÖNEM Mİ?

Enflasyonist baskılar ve durgunluk korkuları dünyanın büyük kısmında etkili. Zengin Batı Rusya’ya ambargonun maliyetini karşılayabiliyor olabilir, kalanlar zorlanıyor. Bu kaygılar tutumlarını etkiliyor.

Elbette doların rezerv para statüsü, küresel ekonomik düzenin hala temel direği. Ancak ambargolar, SWIFT sistemi de dahil uluslararası bankacılık ve sigorta sektörlerinin ‘silahlandırılması’, varlıklara el konulması, iptal edilmek durumunda kalınan emtia sözleşmeleri ‘kaygıyla izleniyor’. Yine pek çok ülke para birimlerinin değer kaybıyla karşılaşırken, yerel para birimleriyle ticarete imkan sağlayacak yollar konuşuluyor. Batı’ya bakan ‘dünyanın geri kalanı’ zaten söz haklarının olmadığı bir çatışmanın risklerini tartarak duruyor.

Batı’nın uzun süren ‘terörle savaş’ söylemi, Irak’ın tartışmalı işgali, Libya ve Suriye’deki çöküş ve parçalanmışlık, ABD ve NATO’nun Afganistan’da Taliban’la 20 yıl savaştıktan sonra ülkeyi Taliban’a terk edip kaotik geri çekilmesi hafızalarda.

Dünya çapında 30 yıldır liberal müdahaleleri ‘azınlık hakları’, ‘anadil hakları’ , ‘özerklik’, ‘düşünce ve ifade özgürlüğü’ temaları üzerinden pazarlayan Batı’nın, Ukrayna krizinde Donbass’ın darbeyi kabul etmedikleri için sekiz yıl boyunca bombalanan Rusları ve Rusça konuşan nüfusunu ‘Ukraynalı’ diye anıp geçerek, kendilerinin pek çok kez ihlalcisi oldukları ‘devlet egemenliği’ çizgisine dönmesi dikkatten kaçmıyor. İddia edilen ‘ilkeler’ konusundaki zayıf sicil fark edilmeyecek gibi değil. Kendi toplumlarını ‘korumakla’ gerekçelendirilen ağır bir sansür ‘demir perdesi’ eşliğinde küresel düzeydeki propaganda üstünlüğü, Kiev’in resmi ideolojisi olarak göze batan Banderizm’i silmeye yetmiyor. ‘Rusya bir gün uyandı ve aniden komşusunu işgal etti’ anlatısı lezzetsiz bir ‘fast food’a dönüşüyor. Zelenskiy rejimi ülkede milyonlarca Rusça kitabı Nazi dönemini andırırcasına imha ederken; Batı’da votkadan kedilere, Çaykovski’den Dostoyevski’ye Ruslara ve Rus kültürüne yönelik saldırıların mazur gösterilmesi dünyanın geri kalanında şaşkınlık yaratıyor. Bu koşullarda, ekonomik gerçekler ve tarihsel deneyimleri ışığında ‘dünyanın geri kalanının’, çok kutupluluğu, sesinin daha fazla işitileceği bir zemin olarak görmesi eşyanın tabiatı.

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English