Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Wagner krizi: Kremlin süreci nasıl yönetti, çıkarılacak dersler neler?

Yayınlanma

Rusya’da Wagner lideri Yevgeniy Prigojin ile askeri liderlik arasında yaşanan gerilim, Prigojin’in silahlı isyan kalkışmasıyla yeni bir boyuta ulaştı.

Prigojin’in öncülüğünde Wagner savaşçılarıyla gerçekleşen bu isyan, Rusya’nın son yıllardaki en büyük iç krizlerinden birini tetikledi.

Yaklaşık iki gün süren gerilim, Belarus lideri Aleksandr Lukaşenko’nun Putin’in de ‘onayı ve bilgisiyle’ devreye girip Prigojin’in ‘Rusya’dan Belarus’a transferine’ ikna edilmesiyle sonuçlandı.

Kriz yeni mi çıktı? Neden çıktı?

Prigojin’in isyanı hafta sonuna damgasını vurdu ve dünyanın en çok tartışılan konusu haline geldi. Aynı zamanda, dünya gündemine giren her konu gibi, bu konuda da büyük bir bilgi kirliliği yaşandı.

Kriz yeni patlak verse de Prigojin’le Savunma Bakanlığı arasında uzun süredir ciddi bir gerilim var.

Wagner lideri Prigojin, mayıs ayında Bahmut’ta savaşan Wagner üyelerinin cesetlerinin önünde kaydettiği videoda, savunma bakanlığı liderlerine yönelik mühimmat eksikliği nedeniyle küfür dolu bir açıklamada bulunmuştu.

Yaklaşık iki ay boyunca savunma bakanlığına yönelik eleştirilerini artırarak devam eden Prigojin ile bakanlık arasındaki gerilimi sıcak çatışmaya taşıyan noktalardan bir diğeri ise, Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun haziran başında tüm paramiliter birliklere 1 Temmuz’a kadar Savunma Bakanlığı ile sözleşme imzalama mecburiyeti getirmesi olmuştu.

Prigojin’in krizin Lukaşenko’nun dahliyle çözülmesinin ardından yaptığı ilk açıklama ise Türk basınında yine yanlış aktarıldı. Çeşitli medya kurumları, Prigojin’in “Wagner 1 Temmuz’da varlığına son verecek” dediğini iddia etti.

Ancak bu açıklamada aslında böyle bir şey söylenmiyordu. Yalnızca Prigojin’in silahlı kalkışmasını gerekçelendirme çabasıydı. Prigojin aksine, “1 Temmuz’da Wagner’in varlığına son verilecekti” diyerek bu yüzden kalkışmaya giriştiklerini söylüyordu.

Zira Savunma Bakanlığı, Wagner gibi paramiliter grupların üyelerinin 1 Temmuz’a kadar kendileriyle sözleşme imzalamasını şart koşmuştu. Prigojin de bu yüzden 1 Temmuz tarihini vurgulamıştı. Tam ifadeleri şu şekildeydi:

“Hiç kimse Rusya Savunma Bakanlığı ile sözleşme imzalamayı kabul etmedi. Wagner grubunun varlığı 1 Temmuz’da sona erecekti.”

Söz konusu sözleşmenin Wagner’den önce Kazak ‘Terek’ grubu ve Çeçen Ahmat birimleriyle imzalandığı, hatta haziranın ortasına gelindiğinde, toplamda 7 gönüllü birlikle bu sözleşmelerin imzalandığı biliniyor.

Aslında bütün mesele, bir özel savaş şirketi olarak birden fazla kıtada Rus çıkarları için çalışan Wagner’in ‘disiplin altına alınması’, yani orduya entegre edilmesi planlarıyla ilgili. Ancak bu entegrasyon, Prigojin gibi bir karakterin istediği ya da kabul edebileceği bir şey değildi.

Prigojin’in Rus ordusunun şirketin cephe gerisindeki kampları bombaladığını iddia etmesi de silahlı isyanın vesilesi oldu. Savunma Bakanlığı da beklendiği üzere Prigojin’in iddialarını ‘provokasyon’ diye nitelendirdi.

Prigojin ise emrindeki birliklerle harekete geçerek cumartesi günü sabaha karşı Rostov-na-Don’a giriş yaparak bölgedeki idari makamları ve Güney Askeri Operasyon karargahını kontrol altına aldı.

Yaşananlar ‘darbe girişimi’ miydi?

Yaşananları aslında bir darbe girişimi ya da iç savaş diye tanımlamak mümkün değil, zira Wagner’in devlet içinden destek almadan ‘bildiğimiz anlamda’ bir darbe yapma şansı yoktu. Bu yüzden Prigojin’in kalkışması resmi ağızdan ‘askeri isyan’ diye tanımlandı. Prigojin’in kendisi de bu kalkışmayı ‘adalet yürüyüşü’ diye nitelendirmeyi tercih etti.

Öte yandan, Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev, “Olayların gelişimi, isyanı organize edenlerin eylemlerinin aşamalı bir darbe planına tamamen uyduğunu gösteriyor” dedi.

Medvedev ayrıca, yabancı uzmanların ‘büyük olasılıkla’ mevcut askeri isyana katılım sağladığını söyledi ve isyanı ‘iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan, iyi düşünülmüş ve planlı bir operasyon’ diye nitelendirdi.

Kim nasıl tepki verdi?

İlk tepkilerden biri Duma milletvekili, Komünist Partili Korgeneral Viktor Sobolev’den geldi. Sobolev, “Putin, Wagner ve Prigojin’i ortadan kaldırmalı” diye konuştu.

Sobolev daha önce de Wagner’i “Ne yaptıkları belli değil” diyerek eleştirmişti.

Çeçen lider Ramzan Kadirov da aynı şekilde sert bir açıklama yaptı, “Çeçen Cumhuriyeti’ndeki Savunma Bakanlığı ve Rosgvardiya’ya bağlı Çeçen askerler şimdiden gerilim bölgelerine doğru yola çıktı. Rusya’nın birliğini ve devletini korumak için her şeyi yapacağız. İsyan bastırılmalı ve bu, sert önlemler gerektiriyorsa biz hazırız.”

Komünist Parti lideri Gennadi Züganov ise, ‘provokasyon’ diye nitelendirdiği olaylar konusunda yabancı istihbarat ve ‘beşinci kol’ vurgusu yaptı.

Rusya Dış İstihbarat Servisi Direktörü Sergey Narışkin de, olayları ‘toplumu sarsma ve bir iç savaş başlatma girişimi’ diye tanımladı.

Ancak şüphesiz en çok merak edilen konuşma, Rusya lideri Vladimir Putin’in konuşmasıydı.

Ulusa sesleniş konuşmasını beklendiği üzere en sert tondan yapan Putin,  “İhanet yoluna bilinçli olarak giren herkes, kaçınılmaz bir şekilde cezalandırılacaktır. Silahlı kuvvetler gerekli emirleri aldı” ifadelerini kullandı.

Ancak Putin’in ve diğer üst düzey liderlerin konuşmalarında, Kremlin’in Wagner krizine yaklaşımında uyguladığı taktikleri gösteren önemli bir işaret daha var.

Kremlin’in Prigojin’le Wagner’i ayrıştırma stratejisi

Putin, söz konusu ulusa sesleniş konuşmasında keskin ifadelerinin yanı sıra “Özel askeri harekat bölgesinde savaşan Wagner savaşçıları birer kahraman. İsyan başlatanlar onlara ihanet etmiş oldu” ifadelerini de kullandı.

Bu cümle, bakanlığın en başından beri paramiliter grupları sözleşmeyle bağlama stratejisiyle birlikte düşünüldüğünde anlamlı. Kremlin yönetimi, Prigojin’i ‘isyancı’, kalan Wagner üye ve yöneticilerini ise ‘kahraman’ diye nitelendirerek örgüt içinde ikilik yaratma stratejisini izledi.

Bu durum, hem savunma bakanlığının sözleşme kararıyla hem de krizin verimini sahada kanıtlamış Wagner savaşçılarını kaybetmeden çözülmek istenmesiyle alakalı.

Putin, dün akşam yaptığı ikinci ulusa sesleniş konuşmasında da aynı çizgiyi devam ettirdi. İsyana katılan Wagner savaşçılarını ‘kullanılan vatanseverler’ diye nitelendiren Putin, “Ya sözleşme imzalayın, ya ailelerinize dönün, ya da Belarus’a gidin” çağrısında bulundu:

“Kardeş katliamına gitmeyen Wagner askerleri ve komutanlarına teşekkür ediyorum. Bugün ordu ile bir sözleşme imzalayabilir veya ailenize ve arkadaşlarınıza dönebilirsiniz. Ya da Belarus’a gidin. Seçim sizin.”

Dolayısıyla, Kremlin yönetiminin, sürecin başından beri Prigojin liderliğiyle Wagner grubunu ayrıştırmaya çalışan bir strateji izlediğini söylemek mümkün.

Bu arada Prigojin’in -kendisi ve ailesi de seçkinlerden oluşmasına rağmen- uzun süredir yerleştiği ‘anti-seçkinci’ pozisyon, halk içinde beklediği desteği sağlayamadı. Her fırsatta Rus bürokratlara, askeri önderliğe ve ‘seçkinlere’ demediğini bırakmayan Prigojin, uzun süredir ‘halkın adamı’ imajını sırtlanmaya çalışıyor.

Servis edilen para fotoğrafı

Çok dikkat çekmese de Wagner’in St. Petersburg’daki merkezinde ele geçirildiği açıklanan nakit paraya ait fotoğrafların servis edilmesi de önemli bir anlam taşıyor olabilir.

Zira Wagner’in nakit para üzerinden çalıştığı biliniyor. Öte yandan, servis edilen karelerde önemli olan, paranın miktarı değil, paraya el konabildiğinin gösterilmesiydi.

Yani Wagner’in parasız kalma ihtimali, çok sayıdaki Wagner üyesinin mali sıkıntılar nedeniyle orduyla kontrat imzalamak zorunda kalacağı bir sürecin kapısını aralayabilirdi. En başta savunma bakanlığının istediği gibi…

Batı parmağı var mı?

Prigojin’in çıkışında Batı parmağı olup olmadığı ise halen tartışılmaya devam ediyor. Öte yandan, Prigojin hakkında yürütülen soruşturmanın hala kapatılmamış olması ise olayın Rus makamlarınca ciddiye alındığının bir göstergesi.

Amerikan basınına göre ABD istihbaratı, Prigojin’in isyana kalkışabileceğinden haberdardı. Ancak ‘isyan nedeniyle Rusya tarafından suçlanmamak için’ bu bilgiyi gizli tuttukları iddia ediliyor.

Wagner’in yarattığı kriz, Savunma Bakanlığı’nda kelle alır mı?

Bazı yorumcular, Prigojin’in hedef tahtasına oturttuğu Savunma Bakanı Şoygu ve Genelkurmay Başkanı Gerasimov gibi isimlerin ‘zaaflarının ortaya çıktığı’ görüşünde. Yaşananlar bakanlık yönetimine ilişkin ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli soru işaretleri yaratmış olsa da, baskı altında bakan değiştirmek kesinlikle Putin’in tarzı değil.

Öte yandan, Savunma Bakanlığı önderliğinin aylardır bozulmayan ısrarlı sessizliği, Şoygu ile Prigojin arasında karşılıklı bir çatışma durumu istemeyen Putin’in tercihi de olabilir.

Son durum ne?

Prigojin, kriz boyunca önce Rostov kentinde konuşlandı, daha sonra da Wagner güçlerinin Moskova’ya ilerlediklerini söyledi. Bu arada Rostov; Donetsk, Lugansk, Zaporojye ve Herson’a askeri sevkiyatın yapıldığı bir ikmal noktası. Harekattan önce askerler orada hazırlık yapmıştı. Bu kent hem hedef değil, hem yakın, hem de güvenli bir konumda.

Öte yandan, Ukrayna’dan tahliye edilenlerin de önemli bir kısmı bu kente yerleştirilmişti. Burası aynı zamanda Wagner güçlerinin de konuşlandığı bir bölge.

Tarafların açıklamalarından, kriz sürecinde teyitlenemeyen çatışmaların da doğrulandığını gördük. Gerek Prigojin, gerekse Putin, küçük çaplı da olsa çatışmaların yaşandığını konuşmalarında belirtti.

Örneğin Rus Telegram kanalı Rybar’a göre Wagner güçleri 7 helikopteri düşürdü ve 20 Rus askerini öldürdü.

Bu arada, Putin de ‘ciddi suçlar işleyenler dışında’ hükümlülerin sözleşme kapsamında askere alınmasına ilişkin yasa imzaladı.

Hükümlülerin daha önce Wagner’in insan kaynağı olduğu düşünüldüğünde, bu kararın aynı zamanda Wagner’e karşı alındığını söylemek mümkün.

Dolayısıyla, son 24 saatte yaşananlar şaşırtsa da sürpriz değil. Silahlı isyana kalkışan Wagner ile Rus yönetimi arasında bir süredir devam eden çatışmanın adı konmuş oldu.

Paramiliter güçlerin varlığı bugüne kadar Kremlin için işlevliydi, büyük çaplı seferberlikler ve bunların getirdiği ekonomik ve siyasi yükle karşılaştırıldığında kısa sürede çeşitli askeri hedeflere ulaşabilen Wagner gibi gruplar daha fazla tercih ediliyor.

Ancak Kremlin yönetimi hedeflerine ulaşırsa bu tür grupların geleceği açısından yeni bir dönem açılmış olacak. Böylelikle Prigojin’in tasfiyesi ve gönüllü ve paramiliter güçlerin Rus ordusuna entegrasyonu tamamlanmış olacak.

Yaşanan krizi, bulunan çözümü ve tarafların açıklamalarını ele aldığımızda şu sonuçlara varabiliriz:

1) Prigojin bir anlamda sürgün yedi. Putin hem kriz günü hem de dün akşam yaptığı konuşmada, Wagner savaşçılarıyla Prigojin’i ayrıştırma stratejisine devam etti.

2) Prigojin’in hem kriz sürecinde hem de sonrasında yaptığı açıklamalar, ‘gemileri yaktığının’ göstergesi olabilir. Zira, kriz çözüme ulaştıktan sonra dahi silahlı isyanı savunan ifadeler kullandı.

3) ABD basınının haberlerinden, Prigojin’in silahlı isyanından ABD istihbaratının haberi olduğunu ve bundan bir şekilde çıkar sağlamayı umduklarını anlıyoruz.

4) Wagner güçleri, sınırlı askeri gücüyle Rusya içindeki bir kenti geçici olarak ve ufak çapta da olsa kontrol altına alarak Moskova’ya yönelik askeri tehdit oluşturmayı başardı.

5) Çatışma ihtimali arttığında, Kremlin yönetiminin ilk etapta Çeçen güçlere başvurduğu görüldü. Çeçen özel Ahmat birimleri, Rostov bölgesinin sınırlarına kadar ilerledi.

6) Kremlin yönetimi bunu bir silahlı isyan olarak tanımlamaya devam edecek. Wagner savaşçılarına sunulan seçenekler, en azından Rusya sınırları içerisinde şirketin yeniden yapılandırılacağı anlamına geliyor.

GÖRÜŞ

Filistin için tek ses, milli bir zorunluluk ve bölgesel bir ihtiyaç

Yayınlanma

Son günlerde, Türkiye ve Mısır gibi bölge ülkelerinden İsrail ile gerilimin tırmandırılması yönünde bir adım geldi. Bu, Orta Doğu’da yeni bir savaş veya çatışma döneminin başlangıcına işaret ediyor. Bu durum, Filistin meselesini tartışma ve çözümlerde önceliklendirmenin farklı yollarını araştırmayı gerekli kılıyor. Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde Filistinliler açısından uygun bir hizalama oluşturmaya yardımcı olmak üzere çeşitli konumların genel niteliklerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışıyoruz.

İsrail tarafında, hükümet Gazze Şeridi’ne yönelik saldırganlığını sürdürme konusundaki iç ihtilafların üstesinden gelmeye ve Hamas’ı imha etme gerekliliği ile bölgenin durumunu Batı Şeria’dan (Filistin Otoritesi) ayıran bir güvenlik teorisi içinde yeniden tanımlamaya çalışıyor. ABD, bu yaklaşımla hemfikir zira bu, kuzeyde ve güneyde İsrail ordusunun hareketini kolaylaştırıyor.

Bu noktada ABD, İsrail’in stratejik garantörü rolünü oynuyor ve bölgede fiilen bir ‘vurucu güç’ olarak hareket ediyor. Bunu, direnişin azami derecede tüketilene kadar Mısır ile çatışmayı geciktirmeye çalıştığı Refah krizindeki tutumunda görmek mümkün. Burada ABD’nin izlediği politika açık: İsrail’e uzun süreli ve geniş çaplı bir savaş için gerekli silahları tedarik etmek ve uluslararası iradenin karşısında siyasi himaye sağlamak.

Bu aşamada, İsrail ve ABD’nin söylemi arasındaki uyum, yürütme ya da yasama düzeylerinde açıkça görülüyor. Söylem, Siyonist varlığı korumaya yönelik tedbirlerin genişletilmesi etrafında dönüyor. Bir yandan kitle imha silahlarını kullanma tehdidi artıyor ve bunlar sadece lafta kalsa da İsrail’in Gazze Şeridi’nin kalanını yok etme savaş anlatısıyla uyumlu. Diğer yandan ABD’nin politikası bölgedeki ortak tavrı bozmaya ve ülkelerin kolektif hareket etmelerini mümkün olduğunca engellemeye odaklanıyor. Bu, Suudi Arabistan ile savunma sistemi konusunda normalleşme karşılığında pazarlık yapılmasında ve Mısır’ın endişelerine duyarsızlığın azalması ve Türkiye’ye karşı kampanyalara destek verilmesinde görülebilir. Bu politika, her ülkeyi farklı önceliklendiriyor ve onları devam eden savaşa karşı farklı politikalar benimsemeye sevk ediyor.

Bölgesel düzeyde, Filistin davasını açıkça destekleyen siyasi duruşlara rağmen ABD’nin politikasına verilen yanıt, zayıf bölgesel koordinasyonda kendini gösteriyor. Fakat bu ülkeler, temkinli bir biçimde ulusal güvenliklerini savunma yönünde ilerliyor. İsrail’in Refah bölgesindeki askeri operasyonlarının ve askeri varlığının genişlemesiyle Mısır, gerilimi tırmandırmaya doğru kayıyor; Sina’da teyakkuzu artırma ve ilişkileri kesme tehdidi de buna dahil. Güvenlik koordinasyonunun durdurulması, İsrail ordusunun Refah sınır kapısının Filistin tarafını ele geçirmesinden sonra alınan acil bir tedbirdi ve Filistin varlığı diğer tarafa yeniden konuşlandırılana kadar devam edecek. Mısır politikasının, barış antlaşmaları ve ordunun Sina’da yeniden konuşlandırılması da dahil, İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmeye daha fazla önem verdiği görülüyor.

Aynı doğrultuda Mısır Dışişleri Bakanlığı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davasıyla dayanışma bildirdi. Bu, ilişkilerin kesilmesine yol açabilecek bir tırmanmaya işaret eden bir gelişme. Bu hamlelerin sadece dayanışmayı teşvik etmekle kalmayıp savaşın çözülmesi ve Amerikan çabalarının geçici limana deniz kuvvetleri gözetiminde ayak basmasıyla İsrail ile ABD’den gelen tehdidin ele alınışında bir değişimi de yansıttığı görülüyor.

Benzer şekilde, Türkiye de tutumunda önemli bir kayma yaşadı ve ateşkese arabuluculuk yapmaktan ve destek vermekten Filistinlileri kayıtsız şartsız destekleyen net bir duruşa geçti. İsrail’i ticari olarak boykot etmeyi de içeren ilk adımlar, Türkiye’nin çatışmanın ön saflarındaki konumunu ortaya koyan dış politikasının temellerini oluşturuyor. Bu yaklaşım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın defalarca Hamas ve Filistin Otoritesi’ne destek ve koruma bildirmesiyle daha da yoğunlaştı ve meselenin etkin uluslararası söylemin içinde kalmasını sağlıyor.

Lübnan cephesinde ise ‘Direnişin Ekseni’, siyasi baskıyı planlı çatışmalarla birleştiriyor. Bu model, Lübnan’daki iç karmaşıklıkları göz önüne alarak gerginlikleri sürdürüyor ancak açık bir savaşa dönüşmüyor. Son aylardaki bu durum sürerken, kapsamlı bir savaş ihtimali azalıyor ve operasyonlar hesaplanmış tahminler dahilinde kalıyor. Bunun da Gazze’deki savaş üzerindeki etkisi minimal görünüyor.

Bu gelişmelere rağmen Filistin safları dağınık. Siyasi olarak, doğrudan veya dolaylı müzakereler için birleşik bir gündem yok. Bununla birlikte asıl mesele, Filistinlilerin uluslararası müzakere masasından uzak tutulması ve girişimlerin sadece mahkumların serbest bırakılması ve geçici askeri düzenlemeler gibi kısmi konularla ilgilenmesi, Filistin taraflarını kapsamayan bir algıyla birlikte gelmesidir. Önceki aşamada, direnişin arabuluculara güveni arttıkça, Filistin danışma çerçevesi oluşturma konusundaki ilgisi azaldı. Bu durum, Filistin tarafının siyasi duruşunu şekillendirememesine yol açtı, çünkü müttefik ülkeler/arabulucular ile toplu iletişim için bir kanal sağlamadılar, bölgesel etkilerini ve küresel imajlarını zayıflattılar. Bu davranış ayrıca bu ülkeler arasındaki koordinasyonu da zayıflattı. Bu uygulamaların açık etkisi, sahadaki durum ile müzakere süreci arasındaki uyumsuzlukta yatıyor ve hüsranın büyümesine katkıda bulunuyor.

Kendi aralarındaki ton farklılığı ve çelişkilere rağmen tek bir sesle konuşmak için çalışmak, Filistin meselesi etrafında dayanışmayı yeniden inşa ettiği ve aralarındaki koordinasyonu geliştirmek için bölgesel çabaları bir araya getirdiği ve bölgesel taraflara açıldığı için Filistin müzakere pozisyonunu güçlendirmeye yardımcı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Avrupa’yı ziyaret edip Putin’i ağırlayan Xi, kıtayı bölüyor mu?

Yayınlanma

Yazar

Xi, beş yıl aradan sonra Avrupa’ya ilk ziyaretini gerçekleştirerek Çin ve Avrupa ülkeleri arasında önemli bir diplomatik angajmana imza attı. Ancak son dönemde yapılan tartışmalar ziyaretin Avrupa içindeki bölünmeleri daha da derinleştirebileceği yönünde. Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Ravi Agrawal, Çin’in Avrupa’yı ‘bölmeyi ve fethetmeyi’ amaçladığını yazdı. Brookings Enstitüsü, Xi’nin ziyaretinin Avrupa birliğindeki fay hatlarını ortaya çıkardığını belirten bir yorum yayınladı. Almanya’dan DW News ‘Avrupalı liderler Çin Devlet Başkanı’nın ziyareti konusunda neden bölünmüş durumda’ diye sordu.

Putin 16 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etti. Avrupa, Ukrayna Savaşı ile ilgili konularda yine bölünmeler yaşadı: Rusya ve Çin arasındaki ilişkiler nasıl değerlendirilmeli? İki ülke arasındaki ‘normal’ ticaret Rusya’nın savaş çabalarına ne ölçüde katkıda bulundu? Bu ticarette yer alan bazı Çinli şirketlere yaptırım uygulanması makul müdür? Çin’in barış planına nasıl tepki verilmelidir?

Çin’in birleşik bir Avrupa’ya ihtiyacı var

Avrupa zaten oldukça bölünmüş durumda. ÇKP neden bu bölünmeleri daha da derinleştirmekle uğraşsın? Ne de olsa “Yeni Avrupa” ya da “Eski Avrupa” terimlerini Çin icat etmedi. Yirmi yıl önce bu terimleri kamuoyuna kazandıran kişi dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’di.

Avrupa ülkeleri göç krizinde yük paylaşımı, sınır kontrolleri ve iltica politikaları üzerinde tartıştı. Çin’in ise krizle hiçbir şekilde ilgisi yoktur.

Polonya, yargı reformları konusunda Avrupa Komisyonu ile mücadele etti. Aslında Çin her zaman uluslararası sahnede ulusal egemenliğin önemini vurgulamış, ancak Polonyalı siyasetçileri AB’ye karşı hiçbir zaman özel olarak kışkırtmamıştır. Aksine Çin, Avrupa entegrasyon sürecini desteklediğini defalarca ifade etmiştir.

Neden peki? Bu sadece diplomatik bir dil mi? Teorik olarak, bölünmüş bir Avrupa’daki uluslar etkilenebilir, manipüle edilebilir ve zorlanabilir, ancak korkarım ki Çin bundan hiçbir şekilde faydalanamaz.

En azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin Avrupa’da derin kökleri var. Eğer Avrupa bölünürse, ABD medya, akademisyenler, düşünce kuruluşları, danışmanlar ve politikacılar üzerindeki ezici etkisi nedeniyle Avrupa uluslarını etkili bir şekilde manipüle edebilecek tek varlık haline gelecektir. Çin benzer bir yaklaşım sergilemeye kalkışsa bile ABD, Çin’in çoğu Avrupa ülkesindeki çabalarını kolaylıkla engelleyecektir.

Putin Rusya’sı, Avrupa’daki sözde sağcı partilerin takdirini kazanmak için bir şekilde başka bir yaklaşım bulmuş gibi görünüyor. Ancak bu yaklaşım savunmacı bir nitelik taşıyor. Amerika’nın etkisi bir ya da iki seçim döneminde dengelenebilir, ancak mesele temelden çözülemez. Dahası, Çin bunu yapacak kaynaklardan yoksundur.

Daha birleşmiş bir Avrupa’ya ne dersiniz? İyimser bir tahminle Avrupa’da bağımsızlık ve özerklik duygusunun daha da uyanacağını düşünüyorum. ABD ve Avrupa arasındaki çatışmalar daha belirgin hale gelecek ve Avrupa ülkeleri ABD müdahalesine direnmek ve bağımsız olarak daha fazla karar almak için daha güçlü istek ve yeteneklere sahip olacaktır.

Bazı insanlar ‘Çin tehdidi teorisini’ abarttıklarında, Çin’e boyun eğmekten bahsedebilirler, ancak bu asla gerçekleşmeyecek. Avrupa birçok konuda Çin’e ‘hayır’ demeye devam edecektir. Ancak Çin için daha bağımsız bir Avrupa, ABD’nin neredeyse serbestçe manipüle edebildiği bölünmüş bir Avrupa’ya kıyasla nispeten daha adil bir rekabet ortamı sunacaktır.

Ukrayna Savaşı Avrupa’nın birleşmesine yardımcı olabilir mi?

Putin’in Çin ziyaretinin Çin-Rusya ikili ilişkilerini daha da sağlamlaştırdığına ve bir dizi yeni işbirliği girişimi başlattığına şüphe yok. Ancak Xi Jinping’in Putin’i sıcak bir şekilde karşılaması, savaşın dengelerini Rusya’nın lehine çevirecek bir “tehdit” olarak değil, egemen devletlerin uluslararası sahnede oynayabileceği proaktif rolün bir göstergesi olarak görülmelidir.

Avrupalılar için bu, daha fazla düşünmek için bir fırsat. Avrupa neden Rusya ile işbirliği alanını kaybetti? Avrupa neden ucuz enerjiye erişimini kaybetti? Avrupa’nın çok sayıda Ukraynalı mülteciyi kabul etmesi ve insanlığa önemli yardımlarda bulunması doğrudur, ancak tüm bu trajediler önlenebilirdi.

Putin ‘özel askeri operasyonu’ başlattı ama NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin temsil ettiği sürekli provokasyon gerçekten Avrupa’nın çıkarına mıydı? Avrupa’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek, ABD’nin Rusya üzerindeki baskısını artırmasına yardımcı olurken, kendi stratejik tamponunu zayıflattı. Gözlemciler açısından bakıldığında, sadece Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından verilen sözlere ihanet etmek bile Avrupalılara ciddi bir manevi zarar vermek için yeterlidir.

Büyük bir Avrupa gücünün lideri olarak Macron, stratejik özerklik konusunda bir vizyona ve farkındalığa sahip ancak aynı zamanda Ursula von der Leyen gibi Amerikan yanlısı olarak görülen siyasetçilerle ilişkilerini de yürütmek zorunda. Bu arada Sırbistan ve Macaristan, nispeten daha küçük ülkeler olmalarına rağmen, Avrupa içinde benzersiz siyasi nişlere sahipler.

Xi Jinping’in bu üç ülkeyi ziyaret etme tercihi kuşkusuz anlamlı bir diyaloğun temelini oluşturan özerkliklerini dikkate almaktadır. Ancak Çin’in beklentisi, Avrupa’yı “bölmek” için onların diğer Avrupa ülkelerinden farklılıklarını vurgulamak değil. Bunun yerine uzun vadeli hedef, daha fazla Avrupa ülkesinin bu üç ülkenin sergilediği özerkliğe uyum sağlamasıdır.

Rusya da bu noktayı Avrupa’ya defalarca vurgulamış, Çin, Hindistan ve hatta Brezilya ve Endonezya’yı Avrupa’dan daha fazla egemenliğe sahip oldukları için övmüştür. Eğer Rusya daha bağımsız ve özerk bir Avrupa’nın kendi çıkarlarına zarar vereceğinden endişe etmiyorsa, o zaman Çin’in endişelenmesi için daha da az neden var demektir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Neocon’ların en büyük başarısı: Avrasya’nın kucaklaşması

Yayınlanma

Yazar

“Joe Biden verdiği yıkıcı zararın farkında mı?”

Bu cümle, İngiliz istihbaratı ve devlet mekanizmalarına yakınlığıyla bilinen Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan makalenin başlığı. Spotunda; “Amerika’nın gaflet içindeki başkanı, özgür dünyayı yok etme arayışındaki şer eksenini cesaretlendirdi” cümleleri dikkat çekiyor.

Makalenin sahibi Telegraph editörü Allister Heath’in yazarken sinirleri boşalmış olsa gerek. Demokrat Başkanı Biden’ın Jimmy Carter ile kıyaslandığı yazı, Anglo-Amerikan ittifakının belirleyicisi ABD’deki yönetimi Batı hegemonyasının her cephedeki çöküşünden sorumlu tutuyor. Doğrusu; Çin ve Rusya liderlerinin geçen haftaki zirvelerine asabi nazarlarla yaklaşan makale, ciddi bir analizden ziyade Batı’da kendilerini ‘en iyisi ve üstün’ gören kibrin tüm tezahürlerini taşıyor. Nedenler nasıllarla derdi zaten yok. Aksine ‘şahinlik’ peşinde koşuyor. Sonuçları itibarıyla Batı’daki büyük paniğin çarpıcı bir örneği.

Biden idaresi ve neocon’ların ‘iki büyük güçle aynı anda iştigal’ stratejilerinin görünümü gerçekten parlak değil. Rusya Federasyonu’na Ukrayna’yı kullanarak açılan vekalet savaşında iki yıldır dillerinden düşmeyen argüman; Moskova’nın askeri harekata girişerek ‘büyük bir hata’ yaptığı ve Batı bloğunu birleştirdiği oldu. Atlantik İttifakı içinde çatlaklar ve sancılar her gün hissedilirken, bu iddia görünüşte ‘tarafsız’ İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğinden hareketle temellendirildi.

Bugün Batı bloku ‘kimin hata yaptığını’ sorgulatacak gelişmelerle karşı karşıya. En başta Avrasya’nın iki büyük gücü Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırsız işbirliğinin pekişmesinin katalizörü oldukları için.

Batılı siyasi yorumcular ve hatta elitler artık Rusya’nın dünyada hedeflendiği gibi tecrit edilemediğini teslim etmekle kalmayıp ‘Küresel Güney’ diye anılan itaatsizler cephesiyle karşı karşıya. Ve Rusya ile Çin aralarındaki işbirliğini her alana yayarken, ‘Küresel Güney’i etkileyen mekanizmalarda başı çekmekte.

Esasında neoconlar, ABD’nin bugün artık ikisi de ‘toprak olmuş’ iki dış politika ustasının; Henry Kissinger ile Zbigniew Brzezinski’nin 20’inci yüzyılda küresel Amerikan hegemonyasını tesis ederken her ne yaptılarsa, tersine çevirmiş görünüyor. Sıra bir nevi ‘Büyük Satranç Tahtası’nın asıl ustalarında…

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 16-17 Mayıs’taki Çin ziyareti ve ürettiği sonuçlar, son iki senede iki ülke ilişkilerine temkinli nazarlarla yaklaşan gözlemcilerin şüphelerini topyekün dağıtacak cinsten. Aynı zamanda iki yıl önce Moskova’da açıklanan ve Rusya-Çin ilişkilerinin sınırının olmadığını’ vurgulayan bildirinin de ötesine geçtikleri rahatlıkla söylenebilir.

BIDEN’IN İKİ BAKAN GÖNDERİP ÇEKTİĞİ ÜLTİMATOMLAR

Rusya liderinin Beijing ziyareti, Biden yönetimi ile Avrupa’daki neocon ortaklarının görünür telaşlarına eşlik eden tehditlerinin hemen ardından gerçekleşti. Biden 2 Nisan’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i telefonla aramış ve iki önemli bakanının Pekin’de bir kez daha kabülünün yolunu açmıştı; Hazine Bakanı Jennett Yellen ile Antony Blinken. Önce 4 Nisan’da Yellen Çin’e gitti. Ardından Antony Blinken 24-26 Nisan’da.

Dokuz ay önceki ziyaretinde Çin’den Amerikan tahvillerinin alımı konusunda adeta ‘ricacı’ olmuş Yellen’ın dört gün süren ziyaretini, giderek tırmanan ticari anlaşmazlıkları belirledi. Çinliler Yellen’ın taleplerinin tam aksini yapıp hızla Amerikan tahvillerini ellerinden çıkarmaya devam ederlerken (2024 ilk çeyreğinde 53 milyar dolar) ABD Hazine Bakanı’nın Beijing’deki teması da ‘değişti’. Çin’le ekonomik ilişkilerde kurguladıkları yeni denklemin başlığı ‘kapasite fazlası’ olarak kondu. Yellen, Çin’in elektrikli araçlar, bataryalar, yeşil enerji teknolojisi gibi alanlarda Çin’in Amerikan kapitalizmini düşürdüğü durumdan yakındı. Rusya ile ticaretin devamından duydukları rahatsızlığı dile getirip bunun devamının ‘sonuçları olacağını’ söyledi

Çin Başbakanı Li Qiang’dan yardımcısı He Lifeng’e kadar Çinli yetkililer ise, Washington’un ekonomi ve ticaret konularını ‘siyasileştirmemesi’, ‘adil rekabet ve açık işbirliği gibi temel piyasa ekonomisi normlarına’ bağlı kalmasını salık verdiler. “ABD kapasite meselesine piyasa ekonomisi ve küresel vizyon perspektifinden objektif ve diyalektik olarak bakmalıdır” mesajı verilirken, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyduğunun altını çizdiler.

Rusya konusunda ise Çin Dışişleri ‘çeşitli alanlardaki normal işbirliğine müdahale edilmemesi ya da kısıtlanmaması gerektiğini’ söyleyerek yanıt verdi. Çinliler kiminle nasıl ticaret yapacaklarının dayatılmaya çalışılmasından hoşlanmadı ve şirketlerine yaptırım sopası sallanmasını reddetti.

Blinken’ın ziyaretinin hedef açıkça ‘dediklerimizi yapmazsanız bedelini ödersiniz’ ültimatomu için yapıldığı açıktı. Bu ziyaretin anlamıtı son Harici yazımda aktarmıştım. https://harici.com.tr/neoconlar-cocukluk-hastaligi-cin/

Bugün soldan sağdan Amerikalı Kongre üyeleri, askeri yetkililer ve düşünce kuruluşlarının uzmanları, ‘Rusya’nın işini halledip Çin’le hesabı görme’ temasını açıkça ‘2025’te Çin ile savaşa girme’ söylemlerine vardırıyor. Tıpkı yıllarca Rusya’nın yaptığı gibi sabırla ‘diplomasi kapısını açık tutan’ Çinlilerin artık neredeyse ‘kaçınılmaz’ gibi görünen Amerikan saldırısına hazırlanmakta olduklarını düşünmemek elde değil. Ve bu açıdan Rusya’nın Ukrayna harekatının önemli deneyime dönüştüğünü de…

8 BİN KELİMELİK ORTAK BİLDİRİ; YOK YOK

Rusya Devlet Başkanı’nın yeni görev döneminde yönetim ekibindeki taşları yerli yerine oturduktan sonra ilk olarak Çin başkentinin yolunu tutması önemli.

Çin-Rusya diplomatik ilişkilerinin 75’inci yıldönümü nedeniyle planlanan iki günlük ziyaretteki Rusya heyeti de çarpıcıydı. Putin’in yeni kabinesinin; Başbakan Mihail Mişutsin ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev haric neredeyse herkes heyetteydi. Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirilerek terfi ettirilen eski Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile onun yerine sivil ve askeri sanayiyi eşgüdümlü olarak güçlendirme ve inovasyon hedefiyle atanan yeni Savunma Bakanı ve önde gelen ‘planlamacı ekonomist’ Aleksey Belousov bilhassa dikkat çekiciydi. ABD’nin Rusya ile ilişkiler nedeniyle Çin bankalarına yaptırım sopası salladığı, BRICS’te alternatif para meselelerinin tartışıldığı bir dönemde, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabuillina ve büyük Rusya bankalarının yöneticileri de heyette yerlerini aldılar.

İki liderin yine saatlerce görüşmeleri, Putin’in Beijing’in ardından Çin’in kuzeyinde Rusya sınırında bir ‘Beyaz Rus’ azınlığın da yaşadığı Harbin’deki temasları, teknoloji enstitüsünü ziyareti, üniversitede öğrencilerle bir araya gelmesi dikkat çekiciydi.

8 bin kelimeden oluşan Ortak Bildiri ise Şubat 2022’deki meşhur ‘müttefiklik ilişkilerinin sınırı yok’ temalı bildiriyi de solladı, siyasi ve askeri ittifakın da ötesinde bir işbirliği zemini ortaya koydu. (*tamamını Mandarin dilinden DeepL çevirisiyle okumak isteyenler için hazırladım. Linki aşağıda)

Rusya-Çin Ortak Bildirisi

Ortak Bildiri, son derece detaylı; dış politika mesajlarında Batı’nın kendi kurallarını dayattığı hegemonyanın kabul edilmeyeceği, Rusya ile Çin’in BM kurallarını temel alan uluslararası ilişkiler sisteminde demokratikleşme ve çok kutupluluğa öncülük edeceği ve ‘Küresel Güney’in birliği ile gücünün pekiştirilmesi’ vurgusu dikkat çekiyor. Yine ‘kalkınmanın, kaynaklar ve fırsatların yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler lehine yeniden dağılımına’ atıf da öyle.

‘Yeni sömürgecilik ve hegemonyacılık’ içermeyen bir küresel düzende, tüm ülkelerin ‘ulusal koşulları ve halklarının iradesi temelinde kalkınma modellerini seçmesinin’ altı çizilirken, ‘egemen ülkelerin içişlerine müdahale’ ve ‘tek taraflı yaptırımlar’ ile BM dışı ‘yargı yetkilerinin’ kabul edilmediği belirtiliyor.

Metinde, ABD Asya-Pasifik’ten Avrupa’ya nükleer güvenlikle ilgili uyarılıyor. ABD’nin yapıcı olmayan ve düşmanca ‘çifte çevreleme’ politikasına yanıt vermek için Rusya ile Çin’in koordinasyon ve işbirliğini güçlendirileceğinin altı çiziliyor.

Kuzey Kore’den Afganistan’a istikrarsızlaştırma girişimlerine dikkat çekilen metinde Ukrayna konusunda ‘krizin istikrarlı çözüm için temel nedenlerinin ortadan kaldırılması’ vurgusu eşliğinde güvenliğin bölünmezliği ilkesi anımsatılıyor. Rusya ile Çin’e göre temel nedenler aşikar; NATO yayılmacılığı.

Ortak bildirinin, Çin’in ABD öncülüğündeki kolektif Batı’nın dondurulmuş Rusya varlıklarını çalarak Kiev’e aktarma hamlesine de açıkça itirazını kayda geçirmesi açısından önemli

Ve elbette Rusya-Çin ilişkilerinde ekonominin her alanda; uçak motorlarından, uzayda işbirliğine, tüketim ürünlerinden finansmana ve Kuzey Deniz rotalarına uzanan ortak projeler, bazıları detaylarıyla aktarılıyor. Medyadan kültüre değinilmedik alan yok. Ve esasında Avrasya’da yaratılan ortak ekonomik alanın yanında BRICS’le genişletilmesi hedeflenen egemen ulusların işbirliği çerçevesi konuyor. Bu kadar kapsamlı bir bildirinin önceden hazırlandığı aşikar.

KUCAKLAŞMA

Ziyaretin sembolü Çin’de adet olmadığı halde Xi Jinping’in yolcu ederken Putin’i hararetle kucaklaması oldu. Beyaz Saray Stratejik ilişkiler sözcüsü John Kirby’ye bu kucaklaşmanın mesajı sorulduğunda, “Kucaklaşma mı? Bu onlar için çok güzel” dedikten sonra bunun ABD’ye yönelik taşıdığı mesaja dair soruyu, “Oh, dostum. Kişisel insan bedeni sevgisi hakkında konuşmakta iyi değilim, bu yüzden sanırım birbirlerine sarılmanın neden iyi bir şey olduğunu düşündükleri hakkında konuşmayı bu iki beyefendiye bırakacağım” diye yanıtladı.

Kirby, Çin ve Rusya liderleri ile yöneticilerinin ‘birbirlerini tanımadıkları ve pek güvenmediklerini’ savunurken, “Ortak noktaları, uluslararası kurallara dayalı düzene meydan okuma, ABD’nin sahip olduğu ittifaklar ve ortaklıklar ağına meydan okuma ve birbirlerinin ulusal güvenlik çıkarlarını desteklemenin yollarını arama arzusudur” dedi. Ve Rusya ile Çin’in işbirliğinden kaygılandıklarını teslim etti.

Avrasya’nın iki büyük gücünün buluşturan Biden yönetiminin nihayet ‘gelmekte olanı’ gördüğü açık. Biden, Putin’in ziyaretinin hemen öncesinde Çin’i yarı iletken teknolojisinden men etme kararından sonraki ikinci büyük hamlesini de yaptı. Çin’de üretilen mallara gümrük duvarları çekildi; çelik ve alüminyumda %25, yarı iletkenlerde %50, elektrikli araçlarda %100, güneş panellerinde %50. Joe Biden, “Çin bu sektörlere hakim olmaya kararlı. Amerika’nın bu konularda dünyaya liderlik etmesini sağlamaya kararlıyım” diye buyurdu.

ABD’nin küresel pazarda liderlik bakımından işi kolay değil. Örneğin çelikte ABD’nin yüzde 4.3’lük payına karşı Çin’in payı yüzde 54, alüminyum’da ABD’nin yüzde 1.5’luk payına karşılık Çin’in yüzde 55, elektrikli araçlarda ABD’nin yüzde 8’lik payına karşılık Çin’in yüzde 60, güneş pillerinde ABD’nin yüzde 2’lik payına karşılık Çin’in yüzde 78. Sadece yarı iletkenlerde Çin’in yüzde 7’lik payına karşılık ABD yüzde 48 ile lider. Peki gümrük tarifeleri ‘liderliği’ getirir mi?

Çinlilere göre, ABD’nin bu hamlesi ‘yanlış üstüne yanlış eylem’.  Kararın sadece ABD işletmeleri ve tüketicilerine zarar vereceğini belirten Beijing, korumacı tedbirlerin tedarik zincirlerinin istikrarını tehlikeye atabileceğini söylüyor. Tabii Beijing’in çok sayıda Avrupa ülkesinin ek gümrük tarifelerini de eleştirdiğini belirtelim. Avrupa’da şimdilik Almanya kendisi için önemli bir pazar olan Çin ile ilişkileri gözetmeye çalışıyor ama ABD’nin sözünden çıkmaları pek olası görünmüyor..

Rusya ile Çin Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasını birlikte düzenlerken, Amerikan kapitalizminin ‘geriye düşme’ tedirginliğinin sonu hayırlı görünmüyor. ‘En iyi medeniyet biziz. Herkes bizim gibi olmalı ama üstünlüğümüzü kabullenmeli’ görüşündeki Batı aklı ile ‘Dünyaya biz hükmetmeyeceksek, yansın yıkılsın’ diyebilecek neocon’ların gerilimi daha da tırmandırmama olasılıkları yok. Avrasya’daki Çin-Rusya ortaklığı pekişirken, Amerika’daki 5 Kasım seçimlerinin, Biden yahut Trump’ın hiç fark etmediğini muhtemelen tarih gösterecek. Tek soru hangisinin daha beter olacağı…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English