Görüş
Wagner krizi: Kremlin süreci nasıl yönetti, çıkarılacak dersler neler?

Rusya’da Wagner lideri Yevgeniy Prigojin ile askeri liderlik arasında yaşanan gerilim, Prigojin’in silahlı isyan kalkışmasıyla yeni bir boyuta ulaştı.
Prigojin’in öncülüğünde Wagner savaşçılarıyla gerçekleşen bu isyan, Rusya’nın son yıllardaki en büyük iç krizlerinden birini tetikledi.
Yaklaşık iki gün süren gerilim, Belarus lideri Aleksandr Lukaşenko’nun Putin’in de ‘onayı ve bilgisiyle’ devreye girip Prigojin’in ‘Rusya’dan Belarus’a transferine’ ikna edilmesiyle sonuçlandı.
Kriz yeni mi çıktı? Neden çıktı?
Prigojin’in isyanı hafta sonuna damgasını vurdu ve dünyanın en çok tartışılan konusu haline geldi. Aynı zamanda, dünya gündemine giren her konu gibi, bu konuda da büyük bir bilgi kirliliği yaşandı.
Kriz yeni patlak verse de Prigojin’le Savunma Bakanlığı arasında uzun süredir ciddi bir gerilim var.
Wagner lideri Prigojin, mayıs ayında Bahmut’ta savaşan Wagner üyelerinin cesetlerinin önünde kaydettiği videoda, savunma bakanlığı liderlerine yönelik mühimmat eksikliği nedeniyle küfür dolu bir açıklamada bulunmuştu.
Yaklaşık iki ay boyunca savunma bakanlığına yönelik eleştirilerini artırarak devam eden Prigojin ile bakanlık arasındaki gerilimi sıcak çatışmaya taşıyan noktalardan bir diğeri ise, Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun haziran başında tüm paramiliter birliklere 1 Temmuz’a kadar Savunma Bakanlığı ile sözleşme imzalama mecburiyeti getirmesi olmuştu.
Prigojin’in krizin Lukaşenko’nun dahliyle çözülmesinin ardından yaptığı ilk açıklama ise Türk basınında yine yanlış aktarıldı. Çeşitli medya kurumları, Prigojin’in “Wagner 1 Temmuz’da varlığına son verecek” dediğini iddia etti.
Ancak bu açıklamada aslında böyle bir şey söylenmiyordu. Yalnızca Prigojin’in silahlı kalkışmasını gerekçelendirme çabasıydı. Prigojin aksine, “1 Temmuz’da Wagner’in varlığına son verilecekti” diyerek bu yüzden kalkışmaya giriştiklerini söylüyordu.
Zira Savunma Bakanlığı, Wagner gibi paramiliter grupların üyelerinin 1 Temmuz’a kadar kendileriyle sözleşme imzalamasını şart koşmuştu. Prigojin de bu yüzden 1 Temmuz tarihini vurgulamıştı. Tam ifadeleri şu şekildeydi:
“Hiç kimse Rusya Savunma Bakanlığı ile sözleşme imzalamayı kabul etmedi. Wagner grubunun varlığı 1 Temmuz’da sona erecekti.”
Söz konusu sözleşmenin Wagner’den önce Kazak ‘Terek’ grubu ve Çeçen Ahmat birimleriyle imzalandığı, hatta haziranın ortasına gelindiğinde, toplamda 7 gönüllü birlikle bu sözleşmelerin imzalandığı biliniyor.
Aslında bütün mesele, bir özel savaş şirketi olarak birden fazla kıtada Rus çıkarları için çalışan Wagner’in ‘disiplin altına alınması’, yani orduya entegre edilmesi planlarıyla ilgili. Ancak bu entegrasyon, Prigojin gibi bir karakterin istediği ya da kabul edebileceği bir şey değildi.
Prigojin’in Rus ordusunun şirketin cephe gerisindeki kampları bombaladığını iddia etmesi de silahlı isyanın vesilesi oldu. Savunma Bakanlığı da beklendiği üzere Prigojin’in iddialarını ‘provokasyon’ diye nitelendirdi.
Prigojin ise emrindeki birliklerle harekete geçerek cumartesi günü sabaha karşı Rostov-na-Don’a giriş yaparak bölgedeki idari makamları ve Güney Askeri Operasyon karargahını kontrol altına aldı.

Yaşananlar ‘darbe girişimi’ miydi?
Yaşananları aslında bir darbe girişimi ya da iç savaş diye tanımlamak mümkün değil, zira Wagner’in devlet içinden destek almadan ‘bildiğimiz anlamda’ bir darbe yapma şansı yoktu. Bu yüzden Prigojin’in kalkışması resmi ağızdan ‘askeri isyan’ diye tanımlandı. Prigojin’in kendisi de bu kalkışmayı ‘adalet yürüyüşü’ diye nitelendirmeyi tercih etti.
Öte yandan, Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev, “Olayların gelişimi, isyanı organize edenlerin eylemlerinin aşamalı bir darbe planına tamamen uyduğunu gösteriyor” dedi.
Medvedev ayrıca, yabancı uzmanların ‘büyük olasılıkla’ mevcut askeri isyana katılım sağladığını söyledi ve isyanı ‘iktidarı ele geçirmeyi amaçlayan, iyi düşünülmüş ve planlı bir operasyon’ diye nitelendirdi.
Kim nasıl tepki verdi?
İlk tepkilerden biri Duma milletvekili, Komünist Partili Korgeneral Viktor Sobolev’den geldi. Sobolev, “Putin, Wagner ve Prigojin’i ortadan kaldırmalı” diye konuştu.
Sobolev daha önce de Wagner’i “Ne yaptıkları belli değil” diyerek eleştirmişti.
Çeçen lider Ramzan Kadirov da aynı şekilde sert bir açıklama yaptı, “Çeçen Cumhuriyeti’ndeki Savunma Bakanlığı ve Rosgvardiya’ya bağlı Çeçen askerler şimdiden gerilim bölgelerine doğru yola çıktı. Rusya’nın birliğini ve devletini korumak için her şeyi yapacağız. İsyan bastırılmalı ve bu, sert önlemler gerektiriyorsa biz hazırız.”
Komünist Parti lideri Gennadi Züganov ise, ‘provokasyon’ diye nitelendirdiği olaylar konusunda yabancı istihbarat ve ‘beşinci kol’ vurgusu yaptı.
Rusya Dış İstihbarat Servisi Direktörü Sergey Narışkin de, olayları ‘toplumu sarsma ve bir iç savaş başlatma girişimi’ diye tanımladı.
Ancak şüphesiz en çok merak edilen konuşma, Rusya lideri Vladimir Putin’in konuşmasıydı.
Ulusa sesleniş konuşmasını beklendiği üzere en sert tondan yapan Putin, “İhanet yoluna bilinçli olarak giren herkes, kaçınılmaz bir şekilde cezalandırılacaktır. Silahlı kuvvetler gerekli emirleri aldı” ifadelerini kullandı.
Ancak Putin’in ve diğer üst düzey liderlerin konuşmalarında, Kremlin’in Wagner krizine yaklaşımında uyguladığı taktikleri gösteren önemli bir işaret daha var.
Kremlin’in Prigojin’le Wagner’i ayrıştırma stratejisi
Putin, söz konusu ulusa sesleniş konuşmasında keskin ifadelerinin yanı sıra “Özel askeri harekat bölgesinde savaşan Wagner savaşçıları birer kahraman. İsyan başlatanlar onlara ihanet etmiş oldu” ifadelerini de kullandı.
Bu cümle, bakanlığın en başından beri paramiliter grupları sözleşmeyle bağlama stratejisiyle birlikte düşünüldüğünde anlamlı. Kremlin yönetimi, Prigojin’i ‘isyancı’, kalan Wagner üye ve yöneticilerini ise ‘kahraman’ diye nitelendirerek örgüt içinde ikilik yaratma stratejisini izledi.
Bu durum, hem savunma bakanlığının sözleşme kararıyla hem de krizin verimini sahada kanıtlamış Wagner savaşçılarını kaybetmeden çözülmek istenmesiyle alakalı.
Putin, dün akşam yaptığı ikinci ulusa sesleniş konuşmasında da aynı çizgiyi devam ettirdi. İsyana katılan Wagner savaşçılarını ‘kullanılan vatanseverler’ diye nitelendiren Putin, “Ya sözleşme imzalayın, ya ailelerinize dönün, ya da Belarus’a gidin” çağrısında bulundu:
“Kardeş katliamına gitmeyen Wagner askerleri ve komutanlarına teşekkür ediyorum. Bugün ordu ile bir sözleşme imzalayabilir veya ailenize ve arkadaşlarınıza dönebilirsiniz. Ya da Belarus’a gidin. Seçim sizin.”
Dolayısıyla, Kremlin yönetiminin, sürecin başından beri Prigojin liderliğiyle Wagner grubunu ayrıştırmaya çalışan bir strateji izlediğini söylemek mümkün.
Bu arada Prigojin’in -kendisi ve ailesi de seçkinlerden oluşmasına rağmen- uzun süredir yerleştiği ‘anti-seçkinci’ pozisyon, halk içinde beklediği desteği sağlayamadı. Her fırsatta Rus bürokratlara, askeri önderliğe ve ‘seçkinlere’ demediğini bırakmayan Prigojin, uzun süredir ‘halkın adamı’ imajını sırtlanmaya çalışıyor.
Servis edilen para fotoğrafı
Çok dikkat çekmese de Wagner’in St. Petersburg’daki merkezinde ele geçirildiği açıklanan nakit paraya ait fotoğrafların servis edilmesi de önemli bir anlam taşıyor olabilir.
Zira Wagner’in nakit para üzerinden çalıştığı biliniyor. Öte yandan, servis edilen karelerde önemli olan, paranın miktarı değil, paraya el konabildiğinin gösterilmesiydi.
Yani Wagner’in parasız kalma ihtimali, çok sayıdaki Wagner üyesinin mali sıkıntılar nedeniyle orduyla kontrat imzalamak zorunda kalacağı bir sürecin kapısını aralayabilirdi. En başta savunma bakanlığının istediği gibi…
Batı parmağı var mı?
Prigojin’in çıkışında Batı parmağı olup olmadığı ise halen tartışılmaya devam ediyor. Öte yandan, Prigojin hakkında yürütülen soruşturmanın hala kapatılmamış olması ise olayın Rus makamlarınca ciddiye alındığının bir göstergesi.
Amerikan basınına göre ABD istihbaratı, Prigojin’in isyana kalkışabileceğinden haberdardı. Ancak ‘isyan nedeniyle Rusya tarafından suçlanmamak için’ bu bilgiyi gizli tuttukları iddia ediliyor.
Wagner’in yarattığı kriz, Savunma Bakanlığı’nda kelle alır mı?
Bazı yorumcular, Prigojin’in hedef tahtasına oturttuğu Savunma Bakanı Şoygu ve Genelkurmay Başkanı Gerasimov gibi isimlerin ‘zaaflarının ortaya çıktığı’ görüşünde. Yaşananlar bakanlık yönetimine ilişkin ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli soru işaretleri yaratmış olsa da, baskı altında bakan değiştirmek kesinlikle Putin’in tarzı değil.
Öte yandan, Savunma Bakanlığı önderliğinin aylardır bozulmayan ısrarlı sessizliği, Şoygu ile Prigojin arasında karşılıklı bir çatışma durumu istemeyen Putin’in tercihi de olabilir.
Son durum ne?
Prigojin, kriz boyunca önce Rostov kentinde konuşlandı, daha sonra da Wagner güçlerinin Moskova’ya ilerlediklerini söyledi. Bu arada Rostov; Donetsk, Lugansk, Zaporojye ve Herson’a askeri sevkiyatın yapıldığı bir ikmal noktası. Harekattan önce askerler orada hazırlık yapmıştı. Bu kent hem hedef değil, hem yakın, hem de güvenli bir konumda.
Öte yandan, Ukrayna’dan tahliye edilenlerin de önemli bir kısmı bu kente yerleştirilmişti. Burası aynı zamanda Wagner güçlerinin de konuşlandığı bir bölge.
Tarafların açıklamalarından, kriz sürecinde teyitlenemeyen çatışmaların da doğrulandığını gördük. Gerek Prigojin, gerekse Putin, küçük çaplı da olsa çatışmaların yaşandığını konuşmalarında belirtti.
Örneğin Rus Telegram kanalı Rybar’a göre Wagner güçleri 7 helikopteri düşürdü ve 20 Rus askerini öldürdü.
Bu arada, Putin de ‘ciddi suçlar işleyenler dışında’ hükümlülerin sözleşme kapsamında askere alınmasına ilişkin yasa imzaladı.
Hükümlülerin daha önce Wagner’in insan kaynağı olduğu düşünüldüğünde, bu kararın aynı zamanda Wagner’e karşı alındığını söylemek mümkün.
Dolayısıyla, son 24 saatte yaşananlar şaşırtsa da sürpriz değil. Silahlı isyana kalkışan Wagner ile Rus yönetimi arasında bir süredir devam eden çatışmanın adı konmuş oldu.
Paramiliter güçlerin varlığı bugüne kadar Kremlin için işlevliydi, büyük çaplı seferberlikler ve bunların getirdiği ekonomik ve siyasi yükle karşılaştırıldığında kısa sürede çeşitli askeri hedeflere ulaşabilen Wagner gibi gruplar daha fazla tercih ediliyor.
Ancak Kremlin yönetimi hedeflerine ulaşırsa bu tür grupların geleceği açısından yeni bir dönem açılmış olacak. Böylelikle Prigojin’in tasfiyesi ve gönüllü ve paramiliter güçlerin Rus ordusuna entegrasyonu tamamlanmış olacak.
Yaşanan krizi, bulunan çözümü ve tarafların açıklamalarını ele aldığımızda şu sonuçlara varabiliriz:
1) Prigojin bir anlamda sürgün yedi. Putin hem kriz günü hem de dün akşam yaptığı konuşmada, Wagner savaşçılarıyla Prigojin’i ayrıştırma stratejisine devam etti.
2) Prigojin’in hem kriz sürecinde hem de sonrasında yaptığı açıklamalar, ‘gemileri yaktığının’ göstergesi olabilir. Zira, kriz çözüme ulaştıktan sonra dahi silahlı isyanı savunan ifadeler kullandı.
3) ABD basınının haberlerinden, Prigojin’in silahlı isyanından ABD istihbaratının haberi olduğunu ve bundan bir şekilde çıkar sağlamayı umduklarını anlıyoruz.
4) Wagner güçleri, sınırlı askeri gücüyle Rusya içindeki bir kenti geçici olarak ve ufak çapta da olsa kontrol altına alarak Moskova’ya yönelik askeri tehdit oluşturmayı başardı.
5) Çatışma ihtimali arttığında, Kremlin yönetiminin ilk etapta Çeçen güçlere başvurduğu görüldü. Çeçen özel Ahmat birimleri, Rostov bölgesinin sınırlarına kadar ilerledi.
6) Kremlin yönetimi bunu bir silahlı isyan olarak tanımlamaya devam edecek. Wagner savaşçılarına sunulan seçenekler, en azından Rusya sınırları içerisinde şirketin yeniden yapılandırılacağı anlamına geliyor.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










