Dünya Basını
Trump’ın anti-sosyal devleti

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz makale, yalnızca bir yönetim değişikliğinin ya da partizan yönetişim tercihlerinin değil, devlet biçiminde yaşanan yapısal bir dönüşümün izlerini sürüyor. Trump döneminde ivme kazanan bu dönüşüm, toplumsal yeniden üretim süreçlerinden giderek çekilen, kamusal kaynakları sermaye lehine seferber eden ve idari aygıtı seçkinci bir patrimonyal hiyerarşiye indirgeyen bir devlet tasavvurunu resmediyor. Bu yeni konfigürasyon, klasik refah devleti kurumlarını tasfiye ederken aynı zamanda devletin cezalandırıcı kapasitesini merkezileştirmeye yöneliyor. Makale, bu dönüşümün yalnızca neoliberalizmin geç evresi olarak değil, otoriter bir yeniden inşa sürecinin organik bileşeni olarak da okunması gerektiğini savunuyor.
Türkiye bağlamından bakıldığında, bu çözümleme, yalnızca Amerikan siyasetinin güncel yönelimlerine dair fikir vermekle kalmıyor; aynı zamanda bizdeki siyasal ve kurumsal gelişmeleri de yeni bir mercekten değerlendirme olanağı sunuyor. İdari kapasitenin tasfiyesi, yürütme erkinin kişiselleşmesi ve kamu kaynaklarının dar bir sermaye çevresine tahsisi gibi eğilimler, Türkiye’de de farklı tarihsel dinamikler içinde vücut bulmuş durumda. Bu nedenle makale, yalnızca bir başka ülkenin krizine tanıklık etmeyi değil, içeriye dönük eleştirel bir gözle yeniden düşünmeyi teşvik ediyor.
Okuyucu, bu metinde yalnızca bir teşhis değil, aynı zamanda bir strateji tartışması da bulacaktır. Zira yazar, bugünün devletiyle girilecek her mücadelede, “devlet içinde ve devlete karşı” yürütülecek kolektif pratiklerin taşıdığı tarihsel ve siyasal imkânlara dikkat çekiyor. Bu bağlamda makale, günümüzün karmaşık hegemonik biçimlerine karşı geliştirilecek direniş stratejilerinin zeminini kurarken, eleştirel devlet kuramına katkı sunan önemli bir müdahale niteliği taşıyor.
Trump’ın anti-sosyal devleti
Melinda Cooper
Dissent
18 Mart 2025
Çev. Leman Meal Ünal
Henüz ikinci ayında, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin karakteri hakkındaki tüm şüpheler ortadan kalkmış durumda. Heritage Foundation’ın Mandate for Leadership: Project 2025 [Liderlik için Yetki: Proje 2025] başlıklı çalışması, bize ilk dönemdeki dağınık Trump’a kıyasla çok daha odaklı bir Trump portresi sunuyor. Bu proje, başkanın öfke patlamalarını sürekli bir enerji kaynağına dönüştürmenin ve düşünce baloncuklarını ardışık bir anlatıya dönüştürmenin yolunu bulmuş. Project 2025 olarak bilinen bu rapor, aslında Amerikan devletinin temelden yeniden inşası için bir plan ortaya koyuyor. Ancak bu hedefe ulaşmak için öncelikle mevcut devletin ve onun kamu görevlilerinden oluşan işgücünün yarattığı engellerin aşılması gerekiyor. Raporda devamlı tekrarlanan bir nakarat var: İdari devletin ortadan kaldırılması. Rapor, başkana her adımda fısıldayarak, yürütme erki sayesinde nasıl “sözde ‘işten atılamaz’” federal bürokratları tasfiye edebileceğini; israfa ve yolsuzluğa batmış daireleri kapatabileceğini; devletin her kademesindeki “woke” propagandasını susturabileceğini; Amerikan halkının idari devlet üzerindeki anayasal yetkisini yeniden tesis edebileceğini; ve bu süreçte sayısız vergi dolarını kurtarabileceğini” anlatıyor.
Project 2025, Trump’ın kabine üyelerinin her türlü fantezisini besliyor: Fosil yakıt endüstrisi, gayrimenkul ve Silikon Vadisi ile ayrıcalıklı bağları olan özel sermaye yatırımcıları ve girişimcilerden oluşan bu klik için rapor, başkanın federal arazileri fosil yakıt sermayesine nasıl açabileceğini ve iklim değişikliğiyle mücadeleye dair her türlü ilerlemeyi nasıl engelleyebileceğini gösteriyor. Aynı zamanda, Federal Rezerv’in son kredi mercii olma işlevinden vazgeçerek altın ya da başka bir emtia karşılığına (belki de kripto paraya) serbest bankacılığa geri dönüşü nasıl sağlayabileceğini de ortaya koyuyor. Yine, Konut ve Kentsel Gelişim Bakanlığı’nın ülkedeki kalan kamu konut stokunu nasıl satabileceğini ve düşük gelirli borçlulara yönelik desteği nasıl kesebileceğini de detaylandırıyor. Bu arada, başkandan Banka Mevduat Sigorta Kurumu’nun (bankaların iflasını önlemekle yükümlü bağımsız devlet kurumu) ve Tüketici Finansal Koruma Bürosu’nu (yakın zamanda dijital finans sektörünü dolandırıcılığa karşı düzenlemeye başlayan) feshetmesi isteniyor. Özetle, Project 2025, anti-sosyal devletin zirve noktasını temsil ediyor: Sosyal hak ve güvence sağlama görevinden tamamen çekilmiş ve tüm idari aygıtını aşırı zengin iş ortaklarından oluşan dar bir gruba teslim etmiş bir devlet biçimi bu.
Mandate for Leadership, Heritage Foundation’ın 1981’den beri yayınladığı “başkanlık kılavuzu” niteliğindeki el kitaplarının dokuzuncusu. Aslında bu serinin temel temaları hep aynıdır: Devleti küçült, düzenleyici tedbirleri azalt, ve solun kaynaklarını kes. 900 sayfayı aşan Project 2025, 1981 yılında Reagan’a sunulan belgenin kalınlığıyla yarışır. Ancak bu versiyonu öncekilerden asıl ayıran, güçlü yargı desteği varsayımı. Trump, ilk döneminde Federalist Society’nin onayını almış üç yargıcı Yüksek Mahkeme’ye atamıştı. Şimdi ise, başkanlık makamının “görev alanının dış sınırlarına” kadar uzanan eylemler için ona ceza kovuşturmasından muafiyet tanıyan 6’ya 3’lük bir muhafazakâr çoğunlukla çalışıyor. Project 2025’in sayfaları, halkın anlaması muhtemelen imkânsız olan karmaşık anayasa hukuku yorum ve değerlendirmeleriyle dolu. Ancak bu satırlar, idari devlete yönelik Federalist Society’nin yargısal eleştirisine ve onunla yakından bağlantılı olan “tekçi yürütme yetkisi” (unitary executive power) doktrinine aşina olanlar için gayet anlaşılır nitelikte.
Amerikan bağlamında 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan “idari devlet” terimi, ilk kez hukuki gerçekçiler tarafından modern, sanayileşmiş bir toplumun ihtiyaç duyduğu türdeki bürokratik yönetimi tanımlamak için kullanılan teknik tınılı bir kavramdır. İlericiler, Yeni Düzen’i (New Deal) modern idare hukukunun zirve noktası olarak gördüler. Hukuki muhafazakârlar ve liberteryenler açısından ise bu terim, çağdaş devlette yanlış olan ne varsa onu temsil eden bir kısaltma niteliğinde.
Son yıllarda idari devlete yönelik yargısal saldırı vites arttırmış durumda. Columbia Üniversitesi’nden liberteryen hukukçu Philip Hamburger, bu tırmanışta kritik bir rol oynadı. 2014 tarihli, idari tiranlığa dönük bir iddianame niteliği taşıyan, İdare Hukuku Hukuka Aykırı mı? (Is Administrative Law Unlawful) başlıklı çalışmasında modern devlet düzenleyicilerinin gücünü 17. yüzyıl İngiltere’sindeki kraliyet yetkileriyle kıyaslar. Trump’ın görevdeki ilk yılında Hamburger, “anayasal özgürlükleri idari devletin ihlallerinden korumak” iddiasındaki Yeni Medeni Özgürlükler İttifakı (NCLA) adlı bir kamu yararı hukuk firmasını kurdu. NCLA, Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ile Çevre Koruma Ajansı (EPA) gibi devlet kurumlarına karşı davalar açmakta; bu çerçevede, Kongre’nin kural koyma yetkisini idari kurumlara devretmesine ilişkin yerleşik içtihatlara (sözde yetki devri doktrini – non-delegation doctrine) ve mahkemeler ile idare arasındaki hiyerarşik ilişkiye dair kurallara (yargısal takdir – judicial deference meselesi) meydan okumaktadır.
Başında bir üniversite profesörünün bulunduğu NCLA, kendisini yüksek bir “partilerüstü” imajı ile çizse de dava dosyalarına bakıldığında Koch tarafından fonlanan Americans for Prosperity ile bağlantısı ve açıkça partizan Cause of Action Institute ile koordineli hareket ettiği görülüyor. 2024 yılında, bu iki firma Loper Bright Enterprises v. Raimondo ve Relentless, Inc. v. Department of Commerce davalarını yürüterek mahkemelerin idari kurumların federal yasa yorumlama konusunda mahkemelerce esas alınmasını zorunlu kılan Chevron takdiri doktrininin tarihsel bir yenilgiye uğramasını sağladı. Sonuçta, iklim değişikliği veya finansal dolandırıcılık gibi konulardaki yorum çatışmalarında nihai yetki artık federal mahkemelere geçmiş oldu. Bu da demek oluyor ki, artık memnuniyetsiz bir petrol arayıcısı ya da bir hedge fon yöneticisi, faaliyet alanlarındaki kurumsal yetkiyi sorgulayarak doğrudan nihai hakem konumundaki Yüksek Mahkeme’ye başvurabilecek.
NCLA, gerici hukuk kurumsallığının seçkin isimlerini bünyesinde barındıran bir vitrin. Başkanı ve baş hukuk müşaviri Mark Chenoweth, daha önce Koch Industries’de şirket içi hukuk müşaviri olarak görev yapmıştı. Yönetim kurulunda ise, idari devlete yönelik ilk liberteryen eleştirilerden birini getirmiş olan ve Federalist Society’nin kurucu üyelerinden Gary Lawson, bir diğer önde gelen liberteryen hukukçu ve Federalist Society destekçisi Eugene Volokh gibi isimler yer alıyor. Bu kadro, Reagan devrimini “tamamlanamamış bir proje” olarak görerek nihayete erdirmeyi umuyorlar. Özellikle, Reagan’ın ilk döneminde baş hukuk danışmanı, ikinci döneminde ise adalet bakanı olarak görev yapan Edwin Meese III’ün mirasına derin bir saygı duyuyorlar. (Nitekim Lawson yakın bir zamanda Meese ile Trump tarafından atanan günümüz Yüksek Mahkeme yargıçları arasında doğrudan bir soybağı kuran bir övgü yazısına ortak yazar olarak imza atmıştı.)
Meese, Reagan’ın devlet düzenlemelerine yönelik saldırısının hem kilit destekleyicisi hem de Federalist Society’nin erken dönem hamilerinden biriydi. Adalet Bakanı olarak, Reagan dönemi yetkilileriyle iş birliği içinde EPA ve İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi gibi kurumların faaliyetlerini engellemeye çalıştı ve liberal kamu yararı hukukçularından gelen davaları savuşturdu. Reagan’ın atadığı bürokratlar, kendi sorumluluk alanlarındaki kurumlara yönelik usule ilişkin bir savaş yürütürken, Meese Adalet Bakanı sıfatıyla idari yetkiye dair radikal bir anayasa eleştirisi geliştirdi. 1985’e gelindiğinde, Federal Baro Birliği’ne hitaben yaptığı bir konuşmada, idari kurumların federal yasaları serbestçe yorumlama ve uygulama hakkını öne sürerek yasama ve yürütme erklerinin yetkilerini gasp ettiğinden yakınıyordu. Bu idari yetki genişlemesini, Anayasa’daki “kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlali” olarak nitelendirmekteydi. Federal kurumlar, onun ifadesiyle, “ne ‘yarı’ bir şu ne de ‘bağımsız’ bir bu olabilirdi. Katı bir kuvvetler ayrılığı anlayışının şekillendirdiği doğrultuda, federal kurumlar yalnızca “yürütme erkine bağlı temsilciler” olabilirdi ve yürütme yetkisi de yalnızca başkana aitti. Meese’in yönetimindeki Adalet Bakanlığı tam da bu nedenle, anayasanın II. maddesindeki yetki verme (vesting clause) ifadesini abartarak başkana kralvari, mutlak bir yürütme yetkisi atfeden “tekçi yürütme” (unitary executive) teorisyenlerinin bir sığınağına dönüştü.
Meese’in anayasa hukukunu yeniden biçimlendirme arzularına rağmen, “Reagan devrimi” nihayetinde yargı cephesinde başarısızlığa uğradı. Reagan kabinesindeki üst düzey isimler, EPA gibi gözden düşmüş federal kurumları felç etmek için ellerindeki tüm usul hilelerini kullandılar, ancak idari devlete yönelik sağ kanattan gelen bu saldırılar, mahkeme duvarlarına tosladı. Bir muhafazakâr hukuk kuramcısının sitemle belirttiği üzere, mahkemeler “modern idari devletin yönetici ortağı” haline gelmişti.
Neredeyse yarım yüzyıl sonra, Federalist Society artık fiilen Yüksek Mahkeme’yi ele geçirmiş durumda. Mahkemedeki muhafazakar çoğunluk, idari devletin anayasal eleştirisine vakıf olup sağcı kamu yararı avukatlarının önüne serdiği neredeyse her davaya onay mührü basıyor. Yakın tarihli üç davada—Lucia v. SEC, SEC v. Jarkesy ve Loper Bright—mahkeme, kurumların tüketici haklarını düzenleme, karara bağlama ve uygulama konusundaki bağımsız yetkilerini büyük ölçüde budadı. Bu kararlar, tüm federal düzenleyici kurumları ileride açılacak davalar için içi mayın dolu bir tarlanın ortasına bırakmak demek aslında.
Bu arada, sağcı hukuk kuramcıları “tekçi yürütme” teorisinin dayanaklarını daha da incelikli hale getirip kapsamını genişleterek başkana yalnızca idari değil, yasama organı tarafından da itaat edilmesini zorunlu kılan bir noktaya kadar getirdiler. En son olarak, Project 2025’in ortak yazarı Russell Vought tarafından 2021’de kurulan Center for Renewing America adlı düşünce kuruluşundaki akademisyenler, Anayasa’nın II. Maddesi’nin başkana Kongre tarafından ayrılan bütçeleri askıya alma veya iptal etme hakkı verdiğini öne süren bir görüş ortaya atmışlardı -yani başkanın, herhangi bir devlet kurumu veya programının fonlarını istediği zaman kesebilmesini savunuyorlar. Trump geçmişte Kongre tarafından onaylanmış bütçeleri harcamayı reddetmişti. Elon Musk, bu kez Trump’ın aynı şeyi yeniden yapmasını ve bunu yeni icat edilen “bütçe iptali” (impoundment) yetkisi sayesinde bunu daha büyük ölçekte gerçekleştirmesini umuyor. Oysa Trump’ın bunu yasal olarak gerçekleştirebilmesi için 1974 tarihli Tasarruf Kontrol Yasası’nı baştan aşağı yeniden düzenlenmesi gerekir; muhafazakâr hukukçular, bunun için gerekli anayasal argümanlara sahip olduklarına inanıyorlar. Clarence Thomas, Neil Gorsuch, Brett Kavanaugh ve Amy Coney Barrett, hepsi de “tekçi yürütme” teorisinin çeşitli versiyonlarını destekleyen görüşler kaleme aldılar. Bu yargıçların, Trump’ın yürütme erkine dair fantezilerini ne ölçüde meşrulaştıracakları ise hâlâ merak konusu.
Trump’ın ikinci döneminin tek gerçek sürprizi ise Elon Musk’ın her yerde oluşudur. Bu defa Trump, teslis biçimini almıştır: öngörülemez baba, kutsadığı oğlu Musk’ı yeryüzündeki işlerini denetlemek üzere gönderirken bu esnada, sosyal medya platformu X, Trumpçı ruhunu takipçilerinin bedenine üflemektedir. Sonuç, ne yazık ki, çok daha güçlü bir Trumpçılıktır.
Tüm yıkıcılığına rağmen Project 2025, yalnızca devleti imha etmeye yönelik bir kılavuzdan ibaret değil. En az yapıbozuma uğratmak kadar, devleti yeniden inşa etme arzusunu da içinde taşıyor. Nitekim sayfalarında, ekonomik liberteryenliğin yakılmış yıkıntıları arasından, en “paleo” [ilkel] kişisel ve otokratik yönetim biçimlerinin yükseldiği aşırı sağ bir devlet kuramının ana hatları beliriyor. Trumpçılık, dünyayı dönüştürmeyi hedeflerken, bunu en arkaik toplumsal yapıların, yani ırksal, cinsel ve sınıfsal tahakküm ilişkilerinin yeniden tesisi için yapmaktadır. Her devrimci muhafazakârlık projesinde olduğu gibi, yeni bir anayasa ve yeni bir epistemoloji gerektiriyor. Anayasal yorum, doğrudan uydurma ve masalsı anlatılar lehine bir kenara itiliyor. Deneysel bilgiye gelince, iktidar için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor ve mümkün olan her yerde teokratik dogma ve başkanlık kararnameleriyle ikame edilmeye çalışılıyor (Trump’ın fen bilimlerine karşı yürüttüğü olağanüstü saldırı buna örnektir).
Project 2025, devletin yeniden dağıtımcı ve sosyal koruma işlevlerini felç etmeyi ne kadar istiyorsa, onun geniş bürokratik yetkilerini susturma, tehdit etme ve sınır dışı etme amacıyla kullanmayı da o denli arzuluyor. Ve dahası bu yetkileri başkanın kişisel yetkisi altında toplamayı hedefliyor. Raporda kürtaj ilaçlarının yasaklanması ve kürtaj klinikleri önündeki protestoların suç olmaktan çıkarılması da öneriliyor. Sınırların askerileştirilmesi ve göçmen gözaltı merkezlerinin genişletilmesi savunuluyor. ICE’ın, ülkedeki tüm kağıtsız göçmenlere karşı “hızlandırılmış sınır dışı” prosedürünü kullanabilmesi talep ediliyor. Columbia Üniversitesi öğrencisi ve green card sahibi Mahmoud Khalil’in gözaltına alınması ve sınır dışı edilme girişimi, Trump’ın bu konuda çok daha ileri gitmeye hazır olduğunu teyit ediyor nitekim.
Trump’ın federal güvenlik aygıtına yönelik saldırısı, onun otoriter niyetlerinin şimdiye kadarki en ürkütücü işareti. Pentagon ve FBI’ın üst düzey yetkililerini tasfiye edip yerlerine sadık çevrelerden oluşan yeni isimler atayarak, devletin şiddet tekeli üzerinde kişisel bir kontrol kurmayı hedefliyor. Böylece, bu gücü istediği herkese karşı serbestçe kullanabilecek. Kısacası, gerçekten “derin devlet” diyebileceğimiz bir yapı inşa etmeye çalışıyor—penceresiz, yankıyla ve gizli belgelerle dolu “Mar-a-Lago tuvaleti” kadar ıssız ve bir deli tarafından mesken tutulmuş.
Peki bu ezici kuşatma dalgası karşısında direnişin rotası nereye gider? Demokratlar, Yüksek Mahkeme’nin sağcı teyakkuzuna karşı bir dizi yasal karşılık üzerine düşündüler; bunlar arasında mahkeme üye sayısının artırılması, görev süresi sınırlamaları, bağlayıcı etik denetimi ve yargı atamalarında bağımsız iki partili bir inceleme yer alıyor. Bu önerilerin değerleri ne olursa olsun, öngörülebilir gelecekte rafa kalkmış durumdalar. Biden, alt federal mahkemeleri Demokrat atamalarla doldurmayı başardı; ne var ki bu önlem nihai kararı Yüksek Mahkeme’de sonuçlanacak davalarda ancak zaman kazandırabilir.
Bu arada, Demokratlar eyalet düzeyinde toparlanıyorlar. Project 2025, halk sağlığı ve acil durum yönetimi sorumluluğunun büyük kısmını eyalet hükümetlerine devrediyor; bu durum, mavi eyaletleri ve başsavcılarını Trumpçı saldırıya karşı bariz bir savunma hattına dönüştürüyor. Ancak meselenin aslı, Demokratların bu görevle başa çıkıp çıkamayacaklarıdır. Cumhuriyetçilerin hiper-aktivizmi, liberalleri çoğunlukla savunma pozisyonuna itme konusunda bir beceriye sahip; bu da onlara statükoyu boş sözlerle meşrulaştırmaktan başka seçenek bırakmıyor. Teknik uzmanlık ve usule ilişkin normların savunusu elbette gerekli. Ancak, onlarca yıl süren ve devletin sosyal ve yeniden dağıtıcı işlevlerini aşındıran, cezalandırıcı kolunu ise güçlendiren bir yıpratma sürecine karşılık olarak bu savunular hiç de yeterli değil. Kaldı ki devrimci aşırı sağa karşı etkili bir yanıt ise hiç değil. Olduğumuz yerde durmak, sürekli olarak ayaklarımızın altındaki zemini kaydıran bir düşmana karşı kaybetmeye mahkûm bir strateji çünkü.
Bu noktada, idari devlete yönelik saldırının soldan geldiği bir anı hatırlamak faydalı olacaktır. Uzun 1970’ler boyunca, sol görüşlü aktivistler ve liberal kamu yararı avukatları, idari devleti kenarlardan ele geçirip dönüştürmek amacıyla alabildiğine saldırgan bir kampanya yürüttüler. Yeni Sol’un azınlık siyaseti tarafından şekillenen bu aktivistler, Yeni Düzen’in (New Deal) başlangıç vaatlerinden uzaklaşılmasından rahatsızdılar: büyük şirketleri denetlemek üzere kurulan federal kurumlar, Soğuk Savaş sanayi kompleksinin sadece birer destekçisine dönüşmüş, çevrenin tahribatına tam anlamıyla ortak olmuşlardı; ülke genelindeki sosyal yardım daireleri, Güney’in ırkçı uygulamalarını ithal ederek siyah kent yoksullarını dışlamak ve denetim altında tutmak amacıyla kullanılmıştı. Bu eğilimlere karşı koymak için, Yeni Sol aktivistler “devlet içinde ve devlete karşı” bir strateji benimsediler: yani, devletin sosyal refah ve korumacı ufkunu genişletmeye çalışırken aynı anda yoksullara yönelik disiplin gücünü zayıflatmayı hedeflemek. Bu hareketin liberal kanadı, devlet yöneticilerinin elini zorlamak için mahkemelere başvurdular. Kamu yararı avukatları, sosyal yardım ve çevre hukuku alanlarında emsal teşkil eden davalar kazandılar. Daha solda yer alan, sosyal yardım hakkı ve siyah adalet hareketi içindeki aktivistler ise hukukun gücüne daha pragmatik ve çatışmacı bir anlayışla yaklaştılar ve kamu yararı avukatlarının seçkin bağışçılarla olan samimi ilişkilerine karşı temkinli bir yol tutturdular. Her iki durumda da, bu birleşik çabalar idari eylemin kapsamını köklü biçimde yeniden şekillendirmeyi başardı ve devletin çevre, gündelik tüketiciler, sosyal yardım alan yoksullar ve etnik azınlıklar karşısındaki sorumluluklarını üstlenmeye zorladı.
Bu tarih, sağcı hukuk hareketinin kendi kendini anlatımında rutin olarak görünmez kılınan bir şeyi açığa çıkarıyor. Siyaset bilimci Steven Teles’in de belirttiği gibi, “Yeni Düzen” sonrası idari devlete yönelik saldırıyı ilk başlatan soldu; bu da hukuk alanındaki muhafazakârları harekete geçiren kıvılcımdır. Sağcı revizyonizm idari devleti ve “wokeism”i aynı şey gibi gösterse de, daha yakından bakıldığında hükümet bürokrasisini işgal etme ve dönüştürme mücadelesine öncülük edenin sol olduğu bir dönemi yakalamak mümkündür. Yeni Sol, idari devleti demokratik arabuluculuğun tarafsız bir zemini olarak değil, bir çatışma alanı olarak görüyordu. Bir süreliğine de olsa, sosyal dağıtıma dair mücadele hattını devletin içine taşımayı başardılar. Hukuki karşı-devrimcilerin o zamandan beri savaşmakta olduğu işgal tam olarak budur, her ne kadar etkin bir muhalefet cephesi çoktan ortadan kalkmış olsa bile.
Bugün artık çok başka bir devlet formuyla karşı karşıyayız. Tüm çelişkileriyle birlikte geç Keynesgil sosyal devletin yerini, yeniden dağıtımcı işlevlerini küçülten, refah aygıtının büyük kısmını cezalandırıcı ve hapsedici işlevlere dönüştüren, hizmetlerinin mümkün olduğunca çoğunu özelleştiren veya taşeronlaştıran ve özel operatörlere garantilerini katlayan neoliberal anti-sosyal devlet aldı. Bu, düşük ya da hiç ücret almayanları kendi kaderlerine terk eden ancak onları hâlâ daimî borçlular ve gelir üreticileri -geçiş ücretleri, kira, fatura ve öğrenci borcu faizleri gibi- olarak ağları içine dahil eden bir devlet formudur. En kapsayıcı “üçüncü yol” formunda dahi neoliberal devlet, sosyal sigortanın yerine “sosyal piyasalar” yaratır. Diğer bir deyişle, yurttaşların üstlendiği riskleri güvence altına almak ve eşitlemek yerine, bu hizmetleri kâr amacıyla işletmeleri için özel sigortacıları ya da varlık yöneticilerini teşvik eder. Obama’nın Uygun Fiyatlı Sağlık Hizmeti Yasası ya da Biden’ın altyapı ve enerji yasaları bu yoksullaştırılmış sosyal politika modelinden besinini almıştır (her iki gündemin de gerçekten ilerici unsurlarını unutmamak kaydıyla). Özel sağlık sigortacıları ve BlackRock gibi mega yatırım fonu yöneticileri, bu neoliberal kapitalizm biçiminin doğal müttefikleriydi.
Liberteryenler, neoliberal devletin anti-sosyal eğilimlerini radikalleştirirler. Sadece “Yeni Düzen” sosyal refahının son kalıntılarını değil, aynı zamanda devlet sübvansiyonlu sosyal piyasaların neoliberal modelini yıkmakta dahi kararlıdırlar. Obamalı yıllarda, Tea Party hareketi, ACA’nın özel sigorta piyasasına “sosyalizmin tecessüm etmiş hali”ymiş gibi saldırmıştı. Trump dönemindeyse öfke, sözde woke BlackRock’a, dünyanın en büyük varlık yöneticisine ve Demokratların risk azaltma devletinin büyük bir yararlanıcısına kaydı. Trump artık Biden’ın Enflasyon Azaltma Yasası’nı ve bu yasayla bağlantılı tüm özel sektör yüklenicilerini terk etmekle tehdit ediyor. Tüm bunlar içerisinde belki de en şaşırtıcı olanı, Reagan döneminden beri biyofarma inovasyon hattını besleyen Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) fonlarını kesmiş olması. “Woke kapitalizme” karşı savaşın yalnızca bir piyesten ibaret olmadığı her geçen gün daha da net hale geliyor. Trump’ın adamları, neoliberal kapitalizmin zirvesindeki tüm ekonomik sektörleri çökertmeye -kendi yatırım ortaklarını, şirket kurucularını ve hâkim hissedarlarını yüceltmek uğruna- gerçekten de hiç olmadıkları kadar hazırlar.
“Woke kapitalizm” savaşının, kapsamlı bir resesyonu (veya kapitalist sınıf içi bir isyanı) tetiklemeden ne kadar ileri götürülebileceği ise hâlâ belirsiz. Ancak kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da Trump’ın iş dünyasındaki müttefiklerinin kemer sıkma politikalarından muaf tutulacağıdır. Musk’ın Hazine’yi yağmalaması ve Trump’ın Federal Rezerv’e müdahale girişimleri açıkça gösteriyor ki, liberteryenler aslında devleti ortadan kaldırmak istemiyorlar; ABD Hazinesi ve Federal Rezerv’in bünyesindeki devasa mali ve parasal yetkilerle en ufak bir dertleri yok. Onların arzusu daha ziyade, yararlanıcıların kapsamını radikal biçimde daraltarak, yalnızca ultra zengin özel sermayedarlar (şirket kurucuları ya da hâkim sahipler) ve kripto, güvenlik, emlak ve fosil yakıtlar alanındaki özel fon yöneticilerinden oluşan küçük bir grubu kapsamak. Bu grup öylesine küçük ki isimlerini dahi biliyoruz; yüzleri, kendi bastıkları özel madeni paralara işlenmiş durumda ve bu paraların Federal Rezerv tarafından desteklenmesi de kaçınılmaz görünüyor. Kapitalist iktidarın bu denli kişiselleştiği fakat kamu kaynaklarıyla bu denli şişirildiği başka bir dönem ender görülmüştür herhalde.
Bugün, çok sayıda insan yalnızca dolaylı biçimde dâhil edilirken –kamu sübvansiyonlarıyla desteklenen özel çıkarlar için gelir üretenler olarak– “devlet içinde ve devlete karşı” çalışmanın ne anlama gelebileceği üzerine biraz düşünmek gerekir. Sırf cezalandırıcı hizmetler söz konusu olduğunda, örneğin polislik ve hapishaneler gibi, “devlet içinde ve devlete karşı” çalışmanın bir anlamı var mıdır? Musk misyonunu tamamladığında geriye direnilecek bir devlet kalacak mıdır sahiden? Öyle görünüyor ki, muazzam servet yoğunlaşmasının pasif kolaylaştırıcıları veya kurbanları olarak ağlarına takıldığımız sürece devleti kendi haline bırakma lüksümüz yok. Musk bir şeyi kesin olarak açığa çıkardı: Liberteryenizm gerçekte kimseyi devletten özgürleştirmez. Sadece sosyal devletin son kalıntılarını yok eder ve onun yerine, toplumun her aşamasında kişisel boyun eğmenin dayatıldığı, yoğun biçimde otokratik, patrimonyal bir devlet yönetimi biçimini ikame eder. Dolayısıyla, devlet içinde ve devlete karşı yürütülen sosyal dağıtım mücadelesi her zamanki kadar acildir; güncel iktidar ilişkilerinin melez doğası strateji meselesini karmaşıklaştırsa dahi… Müdahalenin odağına bağlı olarak, devlet içinde ve devlete karşı yürütülen çabalar, neoliberal, liberteryen ya da artık haline gelmiş sosyal demokratik devlet biçimleriyle uğraşabilir. Hükümetin farklı seviyelerinde farklı politika ve parti rejimleri yürürlükte olabilir; bu da ölçek ve hedef tercihini her sol strateji açısından önemli bir unsur hâline getirir.
Şimdilik federal çalışanlar Trumpçı saldırının ön cephesinde yer alıyor. Yalnızca Cumhuriyetçilerin nefret ettiği programları idare etmeleri değil, aynı zamanda federal hükümetin kalbinde kamu sektörü çalışanları olmaları onları doğrudan hedef hâline getiriyor. Federal sendikaların karşı karşıya olduğu zorluklar ise muazzam bir düzeyde. Ancak Amerikan kamu sektörünün sinir merkezindeki konumları onlara eşsiz fırsatlar da sunuyor. İdari devlete dönük uzun süreli sağcı saldırılar, kamu harcamalarının ayrıntılarına yönelik yaygın kayıtsızlığa dayanmıştır. Bu saldırı, insanlar “kendi” vergilerinin devletin hak etmeyen kesimlerine harcanmadığına ikna oldukları sürece sürdürülebilir. Sayısız araştırmanın gösterdiği üzere, alt ve orta gelirli Cumhuriyetçi seçmenler bilişsel bir çelişki hâlindeler: Sosyal Güvenlik, Medicaid ve gazilere yönelik yardımlar gibi haklarını kazanılmış gelir olarak görüyorlar; federal bütçede önemli bir kesintinin özellikle bu kalemleri hedef alması gerekeceğinin farkında bile değiller. Bu bağlamda, Musk’ın Trump’ın başkanlığının daha ilk ayında Sosyal Güvenlik İdaresi’ne saldırmaya yönelik hevesi, taktiksel bir öngörüden yoksunluğa işaret ediyor. Bu proje, ortalama Trump seçmeni de dâhil, çok fazla insan için işleri hızlı şekilde çok kişisel hale getirerek ters tepilmesine yol açabilir.
Kamuoyundaki bu tür bir duygusal dönüşüm için çok uzağa gitmemize gerek yok. Eric Blanc’ın hatırlattığı gibi, 2018’de başlayan devlet okulu öğretmenlerinin uzun süren militan eylemleri benzer şekildeki elverişsizlikler altında gelişmişti. Bu eylem döngüsü, kamu emekçilerinin grevlerinin yasa dışı olduğu ve katı bir “çalışma hakkı” eyaleti olan Batı Virginia’da başlamıştı. Bu kampanya, büyük ölçüde, eyaletin mali yetersizlik anlatısını reddettiği için başarılı oldu. Öğretmenler, kamu hizmetlerinin “kullanıcıları” olan veli ve öğrencilerle dayanışma ağları kurarak, kemer sıkma politikalarının çalışanlar kadar onları da mağdur edeceğini gösterdi ve böylelikle devletin böl ve yönet taktiklerini boşa düşmüş oldu ve grev yasağı fiilen etkisizleştirildi. Kampanyanın kilit unsurlarından biri, eyaletin petrol ve doğalgaz şirketlerine tanıdığı son derece cömert vergi ayrıcalıklarına son verilmesini öneren alternatif bir eyalet bütçesi tasarısı hazırlamalarıydı. Kampanyaya en başında devletin bütçe siyasetini hedef alarak başlayan öğretmenler, endüstriyel eylemin anlamını müzakere edilmiş bir krizden, harcama öncelikleri üzerine gerçek bir mücadeleye dönüştürmeyi başarmışlardı.
“Ortak iyilik için pazarlık” kavramı, işçilerin doğrudan ücret taleplerini devletin harcama ve vergilendirme politikalarındaki daha büyük dağıtım meseleleriyle ilişkilendirdiği bir stratejiyi tanımlar. Bu strateji, kamu sendikacılığı hareketinde ve eyalet hükümetleri düzeyinde kayda değer başarılar elde etmiştir. Ancak henüz, hâlâ devlet bağımsızlığı yanılsamasının sürdüğü özel sektöre ya da federal kamu sektörüne yayılmış değiller. Bu ölçekte bir genişleme son derece zorlu görünüyor. Ne var ki, biraz da ironik biçimde, Musk bu çeşitli çalışma alanlarını aynı örgütsel şemsiye altında toplayarak faydalı bir iş yapmış oldu.
Örneğin, şu anda federal çalışanlara uygulanan türden yakıp yıkma taktiklerinin, son birkaç yılda Silikon Vadisi teknoloji çalışanlarının maruz kaldığı kitlesel işten çıkarma deneyimleriyle birebir aynı olduğu açık. Ama bundan da öte, bugün Tesla ya da X çalışanları Tesla veya X çalışanları bugün federal çalışanlardan ne kadar farklıdır? X kullanıcıları, patrimonyal devletin propaganda kolu olan bir kamu altyapısının müşterilerinden başka nedir ki? Şirket yöneticisi Hazine’nin kontrol kollarını elinde tutuyorsa, teknoloji sektörünün devletten bağımsız özel girişim kaynağı olduğu iddiasını sürdürmek güçtür. Musk, maksatlı olmasa da, özel ve kamu sektörü çalışanları arasındaki ortaklıkları son dönemdeki hiçbir işçi örgütleyicisinin başaramadığı kadar görünür kıldı. Bu imkânların, yeni ortaya çıkan büyük teknoloji ve federal işçi sendikası hareketi tarafından nasıl değerlendirileceği ise belirsizliğini koruyor.
“Ortak iyilik için pazarlık” çerçevesinin bir önemli sonucu da, sosyal dağıtım mücadelesinin, devlet harcamalarının belirleyici rol oynadığı günlük yaşamımızın herhangi bir alanından doğabileceğidir. Son birkaç on yıldır, para ve maliye politikaları mülk fiyatlarını şişirmeyi ve ücretleri baskılamayı hedeflemiştir. Bu baskılar, özellikle koronavirüs pandemisinden bu yana daha da şiddetlenmiş, kiracılar ipotek krizlerinin ve yükselen faiz oranlarının bedelini ödemek zorunda kalmıştır. Konut sahipliği, sınıfsal tabakalaşmada giderek daha belirleyici bir etken hâline gelmiş, ücret talepleri, ücretlerin büyüyen bir kısmı ev sahiplerine aktarılıyorsa anlamını yitirmiştir. Tam da bu nedenle, son birkaç yılda ülke genelinde hızla yayılan kiracı sendikaları, yeniden canlanan sendika hareketinin mantıksal bir uzantısı olarak görülebilir.
Bu alanda özellikle umut vaat eden bir gelişme ise, bireysel ev sahiplerinin ötesine geçerek ipoteklerini teminat altına alan veya risklerini sigortalayan devlet düzenleyicilerini hedef alan taktiklerin benimsenmesidir. Ekim 2024’te Kansas City’deki iki apartman bloğunda yaşayanlar hem ev sahiplerine hem de Federal Konut Finansmanı Ajansı’na (FHFA) talepler yönelten tarihi bir kira grevi başlattılar. Yeni kurulan Kiracı Birliği Federasyonu tarafından koordine edilen grevciler, FHFA’nın Fannie Mae veya Freddie Mac aracılığıyla federal kredi garantisi alan tüm ev sahiplerine kira talep sınırlaması ve düzenli bakım yükümlülüğü getirmesini talep ediyor.
Normal şartlar altında, ev sahipleri, kiracıların topluca gönderdiği kira ödemelerine güvenerek kredilerini öder. Kiracıların itaatkâr davranacağına yönelik beklenti (kiracı uyum beklentisi), bir tür sosyal teminat işlevi görür; ev sahibinin mülkü satın almasını ve faiz oranları yükseldiğinde kiraları artırmasını sağlayan da budur. Ancak aynı mantıkla, kiracılar da toplu şekilde kiralarını ödemeyerek ev sahibini iflasın eşiğine getirebilir. Eğer kredi bir devlet kurumu tarafından garanti altına alınmışsa, nihayetinde devlet bu borcun sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Devlet ya kiracılarla müzakereye oturup krediyi yeniden yapılandırır ya da ödenmeyen ipoteği bilançosuna aktararak ilgili mülkün fiilen kamusal mülkiyetini üstlenir. Bu noktada kiracılar, binanın süresiz biçimde sosyal konut olarak korunmasını talep etmek için çok daha güçlü bir konumda olur. Kiracı Sendikası Federasyonu direktörü Tara Raghuveer’in altını çizdiği gibi, amaç, federal düzenleyicileri, kurtarma ve düzenleme müdahalelerini emlak geliştiricilerinin değil, kiracıların hizmetine yönlendirmeye zorlamaktır: “Federal düzenleyicinin ya da kamu destekli kuruluşların ev sahiplerini ve yatırımlarını korumak için yapabileceği her müdahale, bizim için ‘Kiracıları koruyun’ diyerek müdahale etme fırsatı anlamına geliyor.”
Biden yönetiminin koşullarına mükemmel şekilde uyarlanmış olsa da, federal düzeyde kalıcı mevziler kurma girişiminin, Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) çağında uygulamaya konulması daha zor bir çaba haline gelebilir. Ancak başka yerlerde, özellikle kiracı koruma yasalarının hala yürürlükte olduğu eski kentlerde, eyalet ve belediye düzeyinde benzer stratejiler izlemiştir. 2019 yılında, New Yorklu kiracı aktivistlerden oluşan bir koalisyon, ev sahiplerinin kira dengeleme yasalarından kaçınmak amacıyla kiracıları ardı ardına tahliye etmesini engelleyen New York Eyaleti Konut İstikrarı ve Kiracı Koruma Yasası’nın geçmesini sağlamışlardı. Kaliforniya’nın çeşitli kentlerinde, kiracı birlikleri, ev sahiplerinin kiracıları tahliye etmek üzere stratejik biçimde “işletmeden çekilmesine” olanak tanıyan eyaletin Ellis Yasası’na karşı da benzer bir kampanya yürütüldü. Nisan 2024’te, Los Angeles’ta yer alan Hillside Villa Kiracıları Derneği üyeleri, binalarının uygun fiyatlı konut statüsünü on yıl boyunca yenilemelerinin ardından dört yıllık kira grevlerini sonlandırdılar. Bu yalnızca kısmi bir zaferdi: Hillside Villa Kiracıları, Los Angeles Şehir Konseyi’nin, binayı kamu yararı kapsamında geri almasını talep ediyordu ve bu hedefe ulaşmaya neredeyse çok yaklaşmışlardı. Nihayetinde, kira artışlarını sınırlayan ve kiracı tahliyelerini engelleyen yasama zaferleri, ancak kamusal para yaratma ve borç ihraç etme yetkilerinin yeniden sakinlerin eline geçmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin ilk adımları olabilir. Konut krizinin gerçekten hafifletilebilmesi için, kentler ve eyaletler, Donald Trump gibi emlak geliştiricilerine sübvansiyon sağlamak yerine, kamu konutu yaratmak ve bunu sürdürebilmek amacıyla belediye ya da eyalet borç ihraç etme yetkilerini kullanmaya zorlanmalıdır.
Elbette Trump’ın sendikalara ve diğer örgütlülüklere sert şekilde saldıracağını biliyoruz, bu da “aşağıdan” ceza adalet sistemini hedef alan aktivizm türlerine yeniden aciliyet kazandırıyor. Yüksek Mahkeme’nin sağcılar tarafından ele geçirilişinin sonuçlarını değerlendiren yakın tarihli bir makalesinde Amna A. Akbar, dikkati gündelik hayatlarında hukukun sert yüzüyle karşılaşan sayısız insanın muhatap olduğu alt mahkemelere yeniden odaklamaya çağırıyor. Yüksek Mahkeme’nin koronavirüs tahliye moratoryumunu veya Biden’ın öğrenci borcu affı planını iptal etmesi hakkında yapabileceğimiz pek bir şey yok, ancak insanların her gün sınır dışı edildiği, tahliye edildiği ve ödenmemiş borçlar nedeniyle suçlandığı alt mahkemelere müdahale etmek için imkanlar fazlasıyla mevcut. Akbar, ırkçı polis şiddetine karşı protestoların ardından “mahkemeler içinde ve mahkemelere karşı” gerçekleşen yeni bir aktivizm türünün ortaya çıktığı tespitinde bulunuyor. Bu aktivizm, yargısal gücün mekaniğine en somut şekillerde müdahale etmek için hukuki formalciliği reddediyor. Öyle ki taktikleri, görünüşte pasif gibi olan mahkeme ve polis gözlemciliği eylemlerinden, tahliye işlemlerini durdurmak veya kağıtsız göçmenlerin tutuklanmasını engellemek için koordine eylemlere kadar uzanıyor. Toplu kefalet fonları gibi karşılıklı yardımın silahlandırılmış biçimlerini de içeriyor ki bu fonlar mahkemelerin yoksul sanıkları duruşma öncesi gözaltına almalarının önüne geçmeyi amaçlıyor. Akbar’ın kaydettiği gibi, “mahkemelerde ve mahkemelere karşı gerçekleşen protestolar, sıradan insanlar için hukuki sürecin ve yasal eşitliğin değeri üzerine büyüyen bir mücadelenin parçası olarak stratejik kırılma noktaları olarak birbirine bağlı görünüyor- fakat kimi zaman bu burjuva demokrasisinde hukukun üstünlüğünün reddi olarak okunabilir.
Kuşkusuz, kamu savunucuları devlet, mahkemeler ve sanıklar arasında kritik bir bağlantı noktasında yer alıyor. Devlet tarafından istihdam edilmeleri, 1963 Gideon kararında belirtildiği gibi, anayasal bir hak olan avukatlık hizmetini garanti altına almayı amaçlar. Ancak kronik kaynak yetersizliği ve aşırı iş yükü, onları çoğunlukla sistemin dişlileri hâline getirir; müvekkillerine gerçek bir temsil sunmaktan ziyade, savunma anlaşmalarını onaylayan birer mühür gibi çalışırlar. Bu nedenle, ilerici kamu savunucuları arasında son dönemde artan sendikalaşma, cezalandırma [hapsetme olarak da okunabilir] temelli devlet aygıtına karşı sol mücadeleler için paha biçilmez yeni bir baskı aracı sunar. Los Angeles County kamu savunucuları, 2018’de ilk adımı atarak Amerikan Eyalet, İl ve Belediye Çalışanları Federasyonu (AFSCME) aracılığıyla örgütlenen sendikalarının eyalet tarafından tanınmasını sağladılar Sonrasında Connecticut, Pennsylvania, Colorado ve New York’taki savunucular da benzer adımlar attılar. Bu sendikalaşma çabalarını yürütenlerin büyük kısmı, daha geniş çaplı bir ırksal adalet hareketiyle aynı çizgide yer alıyorlar. Yani aslında hem ceza adaleti sisteminde yapısal reformlar için hem de daha iyi ücret ve çalışma koşulları için mücadele ediyorlar.
Bu açıdan, onlar, ülkedeki ilk (ve yakın zamana kadar ki tek) sendikalı kamu savunucuları bürosu olan New York Hukuki Yardım Avukatları Derneği’nin (ALAA) ortaya koyduğu yol haritasını izlemekteler. ALAA, 1970 ile 1994 yılları arasında şehrin mahkeme sistemini durdurma yeteneğini kullanarak daha iyi fonlama ve müvekkiller için gelişmiş temsil koşulları pazarlığı yapmak amacıyla beş büyük grev gerçekleştirdi. Fakat sendika, 1990’ların sonlarında Belediye Başkanı Giuliani’nin, ALAA’nın sunduğu hizmetlere rakip olacak kâr amacı gütmeyen savunuculuk ofisleri kurmasıyla pazarlık gücünün büyük kısmını kaybetti. Bu nedenle, Giuliani’nin ALAA’yı zayıflatmak için görevlendirdiği söz konusu STK’lardan biri olan Bronx Defenders’tan türeyen yeni sendikalı girişim Bail Project’in ortaya çıkması dikkat çekicidir. Sendikal yoğunluk kritik bir eşiğe ulaştığında, kamu savunucuları başka hiçbir emekçi sınıfının sahip olmadığı eşsiz bir silaha sahip olacaklar: Emeklerini topluca geri çekerek tüm mahkeme sistemini durdurabilirler! Bu silah, daha geniş sendika hareketiyle dayanışma içinde kullanıldığında, kamu fonlarının nasıl ve nereye tahsis edileceği (cezalandırıcı kurumlara mı yoksa daha iyi okullar, sağlık hizmetleri ve sosyal konutlara mı) konusundaki kararları şekillendirmek için bir araç olarak geliştirilebilir.
Patrimonyalizm, anti-sosyallik temelli devletin yol açtığı yıkıma verilen yanıtlardan biridir. Bu yapı, astlara güvenliklerinin ancak patronun ya da ev sahibinin himayesinde mümkün olduğunu öğretir. Tüm sadakat yukarıya doğru yönlendirilir; tüm yükümlülükler bireysel ya da ailevi hane halkı borcu biçimine indirgenir. Bu, yalnızca bir tür yatay dayanışmaya tahammülü olan bir devlet biçimidir: Başkanın gözüne girmeye çalışan kardeşler arasındaki dayanışma. Trump, bu iktidar tarzını herkesten daha iyi somutlaştırıyor. Cumhuriyetçi Parti’yi, her sözüne bağlı birbirine rakip kardeşliklerden oluşan bir sürüye indirgemekteki başarısı, tarihsel karşılaştırmalara meydan okuyor. Ancak Trump’ın hipnotize edici kişiselciliği, bu projenin taşıdığı kırılganlığı da gölgeleme potansiyeli taşıyor. Trumpçılığın popüler bir hareket olarak kendisini sürdürebilmesi için, hiyerarşi ve bağımlılığa dayalı patrimonyal ilişkilerin, hane halkından işyerine kadar toplumun her düzeyinde yeniden üretilmesi gerekiyor.
İşyeri grevleri, kira grevleri ve kefalet fonları gibi yatay dayanışma biçimleri bu projeye varoluşsal bir tehdit oluşturuyor; zira bu tür pratikler, müşteri-patron ilişkisinin dışında başka bir güvenlik alanı sunar. Bireysel yükümlülüğü kolektif krediye dönüştürerek her türden borç grevi, kişisel bağımlılığın şantajından en azından geçici bir kurtuluş sağlar. Bu eylemler, yalnızca kendi başlarına- ücretlerin artırılması ve kiraların düşürülmesi gibi- anlamlı olmalarının yanında yeni bir toplumsal ilişkinin kuluçka merkezleri olarak da değerlidir. Aşırı sağa karşı verilen mücadele, bundan daha azını kabul edemez.
Dünya Basını
Dolarsızlaşmayı Çin mi engelliyor?

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, küresel ekonomideki ilginç bir açmaza işaret ediyor: Özellikle Ukrayna ve İran savaşları ile birlikte yaygınlaşan yaptırım ekonomisinin tetiklediği tüm “dolarsızlaşma” iddialarına rağmen, Çin’in finansal piyasalara yönelik kısıtlayıcı tutumu ve renminbiyi konvertibl kılmaması doların küresel rezerv para olma statüsünü koruyor. Dolayısıyla ABD’ye ve dolarına rakip olduğu düşünülen Çin ve renminbi, aslında dolara karşı küresel bir alternatif ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel gibi görünüyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
İktidarda Kalmak
Ho-fung Hung
NLR/Sidecar
5 Haziran 2026
Küresel ekonomi her kargaşaya sürüklendiğinde, dolar hegemonyasının sonunun yaklaştığına dair tartışmalar yeniden gündeme gelir. Mart 1978’de –Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından ve ABD’de stagflasyonun hüküm sürdüğü bir dönemde– New York Times, Sovyet ekonomist Stanislav M. Menşikov’un “Dolar Krizine Marksist Bir Bakış” başlıklı bir köşe yazısını yayınladı. Kızıl Ordu üniforması giymiş bir ayının bir dolar banknotunu büyüteçle incelediği bir karikatürle birlikte yayınlanan makale, ABD tekelci kapitalizminin çelişkileri ve krizlerinin doların küresel hakimiyetine son verdiğini ve büyük ekonomilerin değer saklama aracı olarak altına ve daha güvenli para birimlerine yönelmeye başladığını ilan ediyordu.
2008 finans krizi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Trump’ın gümrük vergileri ve ABD’nin müttefiklerini işgal etme tehditleri ile İran’la devam eden savaş, hepsi de dünyanın savaş sonrası para düzenine olan sabrının tükenmekte olduğuna dair benzer tahminlere ilham verdi. Dünya ekonomisindeki hiçbir büyük aktörün, ticareti ve birikimleri için dengesiz bir gücün para birimine bağımlı kalmak istemeyeceği mantıklı görünüyor. ABD dolarının itibari para birimi statüsü –Nixon’un 1971’de doların altınla değiştirilebilirliğini sona erdirmesinden bu yana herhangi bir değerli metal ile desteklenmiyor– ABD’nin kötüleşen cari hesap ve mali açıkları göz önüne alındığında uzun süredir kırılgan olarak görülüyor. Yine de dolar, küresel ticaret ve finans alanında en yaygın kullanılan para birimi olmaya devam ederken, avro ise çok geride ikinci sırada yer alıyor. Çin, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve “dünyanın atölyesi” haline gelmiş olsa da, renminbinin uluslararası kullanımı buna kıyasla hâlâ çok az; İngiliz sterlini ve Japon yeninin bile çok gerisinde kalıyor. Bu durum, renminbinin bir sonraki hegemon para birimi olmak üzere olduğunu savunanları hayal kırıklığına uğratıyor.
Doların küresel hakimiyeti, ABD’ye dünyanın dört bir yanından kendi para birimiyle borçlanma konusunda “fahiş bir ayrıcalık” sağlamıştır. Teorik olarak ABD, Washington’un her zaman borcunun faizini ödemek ve geri ödemek için daha fazla para basabileceği için temerrüde düşemez. Karşılığında eşdeğer miktarda ürün ve hizmet sunmaya gerek kalmadan, yoktan var ettiği dolarlarla dünyanın dört bir yanından ürün ve hizmet satın alabilir. Başka hiçbir ülke, iflasla karşı karşıya kalmadan bu ölçekte mali ve ticaret açıklarını sürdüremez. Aynı zamanda, dolara bağımlı olan tüm ülkeler, özellikle de gelişmekte olan ülkeler, ABD faiz oranlarındaki dalgalanmaların insafına kalmıştır. Faiz oranlarını yüzde 20’nin üzerine çıkaran ve uluslararası bir borç krizini tetikleyen 1979 Volcker şoku, dolar bağımlılığının tehlikelerini acı bir şekilde ortaya koymuştur. Yine de, zaman zaman ortaya çıkan hoşnutsuzluk patlamalarına rağmen, dolar, hegemonyasının altınla desteklendiği dönemin (1945–1971) iki katından fazla bir süre boyunca (1971–2026) bir itibari para birimi olarak hegemonyasını sürdürmüştür.
Bu hegemonyayı ne sürdürmektedir, hangi koşullarda sona erebilir ve ondan sonra ne gelebilir? Ana akım iktisatçılar, dolar sisteminin devamlılığını açıklamak için genellikle “ağ dışsallıkları”na veya “sürü psikolojisi etkisine” odaklanmaktadır. Çoğu ülke ve şirket dolara güvendiği için, tek bir aktörün kopup başka bir para birimini kullanmaya başlaması zordur. İktisat literatürü ayrıca dolar varlık piyasalarının benzersiz derinliğini, kurumsal gelişmişliğini ve istikrarını vurgular. Yine de bu faktörler bir para biriminin hegemonyasını sürdürmek için yeterli olsaydı, İngiliz sterlininin hegemonya dönemi sona ermezdi. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 1944’teki Bretton Woods Konferansı’nda 35 doların bir ons altına sabitlenmiş uluslararası bir para sistemi kurulmuş olmasına rağmen, sterlin hâlâ önde gelen para birimiydi. İngiliz İmparatorluğu, çoğu kendi para birimine bağlı olan geniş topraklar üzerinde kontrolünü sürdürüyordu. 1947’de, dünyadaki döviz varlıklarının neredeyse %90’ı hala sterlin cinsindendi. Ne var ki, İngiliz İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, yeni bağımsızlığını kazanmış eski İngiliz kolonileri ve himayesi altındaki ülkeler de dahil olmak üzere şirketler ve ülkeler dolara geçtikçe sterlinin hegemonyası hızla çöktü. Londra önde gelen bir finans merkezi olmaya devam etti fakat şehrin bankaları sterlin işlemlerini dolar işlemlerine dönüştürdü. Aslında, Londra’nın bir offshore dolar merkezi olarak yükselişi, doların küresel hakimiyetine ivme kazandırdı.
Dolayısıyla, doların kalıcılığı yalnızca mevcut avantajına ve New York’taki dolar finans piyasalarının derinliğine dayanamaz. Kurumsal faktörler ve özel finans alanındaki mevcut tercihler normal zamanlarda önemlidir. Ama kriz anlarında, ABD’nin askeri gücü sıklıkla devreye girmiştir. Araştırmam, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana küresel dolar sisteminin temel direklerinden birinin, ABD’nin en zengin kapitalist ekonomilere (Avrupa ve Japonya) ve emtia üreticilerine (özellikle Orta Doğu’daki petrol ihracatçıları) sağladığı güvenlik şemsiyesi olduğunu gösteriyor. Dünyanın en büyük silah ihracat mekanizmasına ve en geniş üs ağına sahip olan ABD, müttefiklerinin büyük miktarda dolar varlığı bulundurmasını ve koruma karşılığında ticaretlerini dolar üzerinden yürütmesini sağlıyor. Bir ülkenin Amerikan silah alımlarına ve topraklarında Amerikan askerlerinin varlığına dayanan savunma konusunda ABD’ye bağımlılığı, ABD Hazine tahvillerinin ve diğer dolar varlıklarının sahipliği ile yüksek oranda ilişkili. Benim “dolar-güvenlik bağı” olarak adlandırdığım bu düzen altında, en zengin kapitalist ülkeler ve önde gelen petrol ihracatçıları dolar sistemine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bu düzenleme, bu pazarlara veya enerji kaynaklarına erişmek isteyen diğer ülkelerin de dolar kullanmak zorunda olduğu anlamına gelir.
Soğuk Savaş’ın doruk noktasından bu yana, büyük iktisadi aktörler zaman zaman rezervlerini çeşitlendirmeye ve diğer para birimlerinde ticaret yapmaya çalışmıştır. Örneğin Batı Almanya, 1950’lerin sonlarında ABD’nin ödemeler dengesinin bozulmasıyla birlikte dolar rezervlerini altınla değiştirmeye başlamıştı. Arap petrol üreticileri ise 1970’lerde petrol ihracatlarının faturalandırılmasını bir para birimi sepeti üzerinden yapmayı düşünmüştür. 2000’li yılların başında, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak, BM’nin “Petrol Karşılığı Gıda” programındaki satışlarını dolar yerine avro cinsinden gerçekleştirmeye başladı. Her durumda Washington, bu ülkeleri tekrar kendi safına çekmek için –teşvik, zorlama veya doğrudan işgal yoluyla– askeri baskıya başvurdu.
Elbette, dolar hegemonyasının dayanıklılığı, onun kalıcılığını garanti etmez. 2000 yılından bu yana, küresel olarak tutulan ABD Hazine tahvillerinin çoğunluğu, askeri açıdan ABD’ye bağımlı ülkelerde kalmaya devam etse de, giderek artan bir payı, Cayman Adaları gibi offshore finans merkezlerindeki hesaplara ve Washington’un güvenlik şemsiyesinden bağımsız olmasının yanı sıra jeopolitik bir rakip olan ilk büyük güç olan Çin’e kaymıştır. Dolar-güvenlik bağına yönelik bu erozyon –artan ABD mali ve cari açıklarıyla birleşince– küresel ölçekte bu para biriminden uzaklaşma sürecini tetikleyebilirdi. Fakat şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, ABD’nin kendisinde başlayanlar da dahil olmak üzere arka arkaya yaşanan krizlerin ardından doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin daha da pekiştiğine tanık olduk.
Bu geçişin durmasının önemli bir nedeni, uygulanabilir bir alternatifin olmamasıdır. Avronun tasarım kusurları, özellikle merkezi mali ve siyasi otoritenin eksikliği, Avrupa dışında kullanımını kısıtlıyor. Renminbi daha makul bir aday gibi görünüyor. ABD’nin güvenlik şemsiyesi dışındaki en büyük ekonomi olarak Çin, küresel olarak dolar hegemonyasına meydan okuyabilecek en güçlü konuma sahip. RMB’nin [renminbi] uluslararası kullanımını teşvik etmek, 2008 küresel finans krizinden bu yana Çinli politika yapıcıların açıkça belirtilen bir hedefi olmuştur. Ne var ki, Çin Komünist Partisi, finansal açıklığa karşı temkinli davranmaya devam ederek sermaye kaçışını önlemek için sıkı bir sermaye kontrol rejimi sürdürdü. Bu durum, RMB’nin serbestçe konvertibl hale gelmesini engelleyerek para birimine yönelik küresel talebi bastırıyor. RMB’nin dönüştürülemezliği nedeniyle, ABD yaptırımları nedeniyle dolar sisteminden dışlanan ve Çin ile ticaretinin büyük bir kısmını RMB üzerinden yürüten Rusya da dahil olmak üzere RMB sahipleri, RMB’yi Rus merkez bankası raporlarında “düşman devletlerin para birimleri” (yani ABD doları ve diğer Batı para birimleri) olarak adlandırılan para birimlerine dönüştürmek için maliyetli ve genellikle şeffaf olmayan yollar bulmak zorundalar. Birçok ortodoks iktisatçı ve IMF yetkilisi, Çin’in finansal sisteminin DTÖ’ye katılımının ardından giderek daha açık hale geleceğini varsaymıştı. Fakat sistemin kapalı olmasının sadece iktisadi bir durum olmadığını fark edemediler. Bu, ÇKP yönetiminin doğasında kök salmış bir siyasi düzenleme.
Bu beklentilerin aksine, Çin’in finansal sistemi tam tersi yönde ilerledi. Anayasa ile güvence altına alınmış devlet mülkiyetinin üstünlüğü göz önüne alındığında, Çinli özel servet sahipleri varlıklarının güvenliği konusunda temkinli davranmakta ve bunları özel mülkiyetin daha güçlü koruma altında olduğu yargı bölgelerine taşımaya istekli bulunuyorlar. Bu hedefler çoğunlukla Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve ABD gibi köklü ortak hukuk [common law] geleneklerine sahip eski veya mevcut İngiliz toprakları. Çin ekonomisinin son on yılda derinleşen bir kriz dönemine girmesiyle ve bu krizin sonunun görünmemesiyle sermaye kaçışının baskısı artmıştır. Bu durum da ÇKP’nin sermaye kontrollerini sıkılaştırma isteğini yoğunlaştırdı.
Hong Kong’un en büyüğü olduğu offshore RMB piyasalarının, serbestçe dönüştürülebilir bir renminbi havuzu sağlayarak uluslararasılaşmanın başlangıç noktası olarak hizmet etmesi bekleniyordu. Fakat Pekin’in, offshore ve onshore RMB arasındaki faiz oranları ve değerlemelerdeki genişleyen uçurum ve bunun sonucunda ortaya çıkan finansal istikrarsızlık riskleri konusundaki endişesi, bu piyasaların genişlemesini yavaşlattı. Offshore mevduatlar şu anda onshore mevduatların yüzde 0,5’inden azını oluşturuyor. Karşılaştırma yapmak gerekirse, ABD dışında tutulan dolar mevduatları, ABD içindekinden daha fazla.
Çin ticaretinin giderek artan bir kısmı, Rusya ile ticaretin büyümesinin de etkisiyle, artık ABD doları yerine RMB ile gerçekleştiriliyor. Fakat Çin, ticaret ortaklarının çoğuyla büyük ticaret fazlası verdiğinden, bu durum offshore RMB’nin önemli ölçüde birikmesine yol açmadı. Çin dışındaki iki ülke –örneğin Suudi Arabistan ve Brezilya– birbirleriyle büyük ölçekte renminbi cinsinden ticaret yapmak isteseydi, offshore piyasalarda renminbi kıtlığı sorunuyla hemen karşı karşıya kalırlardı. İşlemlerini Çin’de onshore olarak gerçekleştirselerdi, sınırlı yatırım fırsatları ve paralarını ülke dışına çıkarmada önemli kısıtlamalarla karşılaşırlardı.
Çin daha fazla finansal açıklık seçmiş ve renminbiyi tam olarak konvertibl hale getirmiş olsaydı, muhtemelen doların üstünlüğünde önemli bir erimeye tanık olurduk. Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’e bağımlı olanlar da dahil olmak üzere Asya’daki birçok ekonomi, Çin’den RMB cinsinden krediler alarak ve ticarette RMB kullanımını artırarak dolarizasyondan çıkma sürecini başlatmış olabilirdi. Bu, en azından son yıllarda Amerika’nın Asya’daki jeopolitik etkisinin azalmasıyla birlikte hızla genişleyen Çin’in etki alanı içindeki dolar hegemonyasının sonunu işaret ederdi.
Böylece, dolar hegemonyasının uzun süredir devam eden temeli olan ABD’nin küresel askeri şemsiyesi zayıflama belirtileri gösterirken, ÇKP’nin parti-devleti istemeden de olsa doların hakimiyetini uzatıyor. Çin’de köklü bir finansal reform yapılmadığı sürece, dünyanın isteksizce dolar sistemine hapsolduğu mevcut çıkmazın devam etmesi muhtemel. ABD-Çin rekabetinin yoğunlaşmasıyla birlikte, Çin’in ekonomisi üzerindeki kontrolünün Amerikan imparatorluğunun ayakta kalmasında kilit bir faktör haline gelmesi ironiktir.
Dünya Basını
Asya ülkeleri Kuzey Deniz Yolu için Rusya ile ortaklık kuruyor

Kutup İpek Yolu ve Kuzey Deniz Yolu, Batı’nın yaptırımlarına ve küresel jeopolitik krizlere rağmen Asya ülkelerinin yatırımlarıyla hızla gelişmeye devam ediyor. Asia Investment Research Kurucusu Henry Tillman, eriyen buzulların açtığı bu yeni koridorun enerji maliyetlerini düşürürken küresel ticaretin rotasını kökten değiştirdiğini belirtiyor.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın konuğu olan Asia Investment Research Kurucusu ve Ayana Research Üst Yöneticisi Henry Tillman, Kuzey Deniz Yolu ve Kutup İpek Yolu çerçevesinde yaşanan jeopolitik ve jeoekonomik dönüşümleri analiz etti.
Tillman, küresel düzeyde yaşanan çatışmalara ve Batı’nın Rusya’ya yönelik ağır yaptırımlarına rağmen, Kuzey Kutbu’ndaki deniz koridorunun gelişiminin durmadığını, aksine Asya merkezli ortaklıklarla büyük bir ivme kazandığını vurguladı.
Kuzey Kutbu bölgesine yönelik ilgisinin ve uzmanlığının yaklaşık otuz yıl öncesine dayandığını belirten Tillman, Kanada ve Rusya genelinde kutup bölgelerini ve buzulları uzun yıllardır fotoğrafladığını ifade etti.
Bu süreçte iklim değişikliğinin somut etkilerini gözlemlediğini ve bu gözlemlerini uluslararası forumlara taşıdığını söyleyen Tillman, 2018 yılında Çin hükümeti ve İzlandalı araştırmacılarla birlikte hazırlanan ve bugün de geçerliliğini koruyan Kutup İpek Yolu raporunun üç yazarından biri olduğunu hatırlattı.
Tillman, raporun ticari boyutunu şekillendiren kişi olarak, Kuzey Kutbu’nun sunduğu ekonomik fırsatların jeopolitik sonuçlarını öngördüklerini dile getirdi.
“Kuzey Deniz Yolu sadece daha ucuz değil, nakliye sürelerini de yarı yarıya azaltıyor”
Kuzey Deniz Yolu’nun sunduğu muazzam ekonomik ve lojistik avantajlara dikkat çeken Henry Tillman, yaptıkları çalışmaların ve kamusal verilerin bu rotanın rekabet gücünü açıkça ortaya koyduğunu belirtti.
Nakliye süreleri ve maliyetler arasındaki büyük farkı açıklayan Tillman şu ifadeleri kullandı:
“Vladivostok’tan Londra’ya bir kargonun ulaşması Kuzey Deniz Yolu üzerinden sadece 18 gün sürüyor. Buna karşılık, aynı kargonun Hürmüz Boğazı üzerinden gitmesi 35 gün, Ümit Burnu’nu dolaşarak Güney Afrika üzerinden gitmesi ise tam 50 gün alıyor. Dolayısıyla bu rota sadece hammaddeyi topraktan çıkarma maliyeti açısından değil, nakliye maliyeti ve süresi açısından da diğer tüm alternatiflere göre katbekat daha avantajlı bir konumda.”
Tillman, Rusya’nın Yamal bölgesindeki sıvılaştırılmış doğalgaz üretim maliyetlerinin Batı standartlarına göre son derece düşük olduğunu ve bu durumun küresel enerji pazarında Rusya’yı çok güçlü bir rakip haline getirdiğini vurguladı.
2004 yılında başlatılan Sibirya yatırımlarının meyvelerini verdiğini söyleyen Tillman, Rusya’nın kısa sürede Katar’ın ardından dünyanın en büyük ikinci sıvılaştırılmış doğalgaz üreticisi konumuna yükseldiğini ifade etti.
“Kuzey Kutbu buzulları 1970’lerden beri yüzde 50 oranında çekildi ve bölge dört kat daha hızlı ısınıyor”
Bölgedeki ticari hareketliliğin arkasındaki en büyük etkenlerden birinin iklimsel değişimler olduğunu belirten Henry Tillman, Kuzey Kutbu’ndaki erimenin tahmin edilenden çok daha hızlı gerçekleştiğini kaydetti.
Tillman, bölgedeki fiziksel değişimleri şu verilerle paylaştı:
“Kuzey Kutbu’ndaki buz miktarı 1970’li yıllardan bu yana yüzde 50 oranında azaldı. Bu olağanüstü bir durumdur ve bölgenin dünyanın geri kalanına kıyasla dört kat daha hızlı ısındığı gerçeğini gözler önüne seriyor. Buzulların kıyı şeridinden yukarıya doğru çekilmesi, çevreye zarar vermeden bu koridorun ticari olarak kullanılabilmesini mümkün kılıyor. Bu durum, ülkelerin bu yeni rotayı ticarileştirme konusunda uzmanlaşmasına yol açtı.”
Lojistik altyapı ve teknoloji alanında Rusya’nın çok ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu ifade eden Tillman, Rusya’nın envanterinde sekiz adedi nükleer olmak üzere kırktan fazla buzkıran gemisi bulunduğunu söyledi.
Çin’in de kendi nükleer buzkıranlarını ve büyük nükleer kargo gemilerini inşa etmeye başladığını belirten Tillman, Rusya ve Çin’in toplam buzkıran gücünün tüm NATO ülkelerinin toplamından daha fazla olduğuna dikkat çekti.
Rusya’nın tarihsel olarak Kuzey Kutbu nüfusunun yüzde 65’ini barındırdığını ve toprak kütlesinin yarısından fazlasına sahip olduğunu hatırlatan Tillman, Rusya’nın bölgedeki varlığının yeni bir gelişme olmadığını, tarihsel bir gerçeklik olduğunu vurguladı.
“Batı’nın uyguladığı yaptırımlar Kutup İpek Yolu’nun gelişimini çok büyük ölçüde hızlandırdı”
Glenn Diesen’ın yaptırımların ters teptiği ve Batı’yı izole ettiği yönündeki tespitlerine katılan Henry Tillman, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin sert yaptırım politikalarının küresel ticarette Doğu’ya doğru kaçınılmaz bir kayış başlattığını belirtti.
Tillman, bu dinamikleri şu sözlerle açıkladı:
“Batı’nın Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların bu süreci olağanüstü şekilde hızlandırdığını söyleyebilirim. Amerika Birleşik Devletleri’nin yaptırımları bu kadar sert ve yaygın bir biçimde kullanması, Rusya ve Çin’i Kutup İpek Yolu projesini hayata geçirme konusunda adeta kamçıladı. Projenin hızlı bir şekilde ilerlemesi için Çin sermayesine ihtiyaç vardı ve bu sermaye akışı sağlandı. Çin şu anda Rusya’nın tarihi ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Arhangelsk Limanı’nın modernizasyonu için 2,5 milyar dolarlık bir yatırım yapıyor. Bu liman, Norveç sınırına en yakın büyük deniz kapısı konumundadır.”
Yaptırımların Batı’da enerji maliyetlerini artırdığını, Doğu’da ise ucuz enerjiye dayalı yeni bir sanayi ağı ördüğünü belirten Tillman, Alman kimya devi BASF’ın Almanya’daki faaliyetlerini daraltarak Çin’de Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kullanacak 10 milyar dolarlık yeni bir tesis açmasını bu durumun en somut örneği olarak gösterdi.
Tillman, Alman yeşil hidrojen şirketlerinin de yüksek maliyetler nedeniyle üretim üslerini Çin’e kaydırdığını ifade etti.
“Hindistan, Rusya ve İran arasında kurulan yeni döngünün Batı ile hiçbir ilişkisi bulunmuyor”
Kuzey Deniz Yolu’nun sadece Rusya ve Çin arasında bir hat olmadığını, Hindistan’ın da dahil olduğu devasa bir çoklu koridora dönüştüğünü kaydeden Henry Tillman, Uluslararası Kuzey-Güney Taşıma Koridoru ile Kuzey Deniz Yolu’nun birleşerek tam bir döngü oluşturduğunu belirtti.
Tillman, Doğu’da şekillenen bu bağımsız lojistik ve enerji mimarisini şu şekilde detaylandırdı:
“St. Petersburg’dan başlayıp Tahran’a uzanan demiryolu hattı, oradan Hindistan’a bağlanıyor ve deniz rotalarıyla tekrar dünyanın kuzeyine ulaşıyor. Bu devasa lojistik döngünün Batı ile hiçbir ilgisi ve bağı yoktur. Hindistan, bu ortaklık sayesinde Rusya’dan son derece düşük maliyetli enerji tedarik ederek kendi sanayisini besliyor. Sadece son birkaç ay içinde Rusya; Vietnam, Endonezya ve Suudi Arabistan ile liman geliştirme, deniz taşımacılığı ve lojistik alanlarında çok büyük anlaşmalar imzaladı. Toplamda yarım milyardan fazla nüfusu temsil eden bu ülkeler, enerji tedariklerini ve ticaret rotalarını güvence altına almak için Rusya ile ortak hareket ediyor.”
Tillman, küresel enerji pazarında yaşanan dalgalanmalar ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri göz önüne alındığında, ülkelerin tek bir kaynağa bağımlı kalmak istemediklerini ve riskleri dağıtmak için Kuzey Deniz Yolu gibi güvenli alternatiflere yöneldiklerini sözlerine ekledi.
“Tibet’teki buzulların erimesiyle Çin’de Yangtze Nehri büyüklüğünde yeni bir nehir inşa ediliyor”
Küresel iklim krizinin ve buzulların erimesinin sadece deniz rotalarını değil, karasal coğrafyayı da radikal biçimde değiştirdiğini belirten Henry Tillman, Batı medyasının görmezden geldiği çok büyük bir projeyi paylaştı.
Tibet bölgesindeki hızlı erimenin Çin tarafından tarımsal bir avantaja dönüştürüldüğünü ifade eden Tillman, projenin büyüklüğünü şu sözlerle aktardı:
“Tibet’teki buzulların erimesi sonucunda Çin, ülkenin batı kesiminde Yangtze Nehri ile aynı büyüklükte yeni bir nehir yatağı inşa ediyor. Bu devasa mühendislik projesi sayesinde, bölgedeki eriyen buzul suları çölleri yeşertmek için kullanılacak. Bu proje tamamlandığında, o devasa coğrafya tarım alanına dönüşecek ve bu durum, Çin’in dünyanın geri kalanından gıda ithal etme ihtiyacını ve küresel gıda dengelerini tamamen değiştirecektir. İklimdeki bu köklü değişimler yaşanırken Batı medyası bu gelişmeleri kendi anlatı kalıplarına uymadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde gündeme getirmiyor.”
“Amerikan şirketlerinin Rusya’da halen 100 milyar dolarlık yatırımı var”
Kuzey Kutbu bölgesinin sıfır toplamlı bir çatışma alanı olmaktan çıkarılması ve yeniden işbirliği zeminine taşınması gerektiğine değinen Henry Tillman, Batı ile Doğu arasındaki ticari bağların siyasi gerilimlere rağmen perde arkasında devam ettiğini belirtti.
ABD ve Avrupa ülkelerinin uzun vadede Rusya ile yeniden ticari yakınlaşma arayışına gireceğini öngören Tillman, şu değerlendirmede bulundu:
“St. Petersburg’da düzenlenen ekonomi forumunda da gördüğümüz üzere, Amerikan şirketlerinin Rusya’da halihazırda 100 milyar doların üzerinde yatırımı var ve bu hiç de azımsanacak bir rakam değildir. Forumda çok sayıda Amerikan şirketinin temsilcisi yer aldı. Ticari akıl her zaman siyasi sınırları aşmanın bir yolunu bulur. Rusya’nın enerji, nükleer teknoloji ve mühendislik alanındaki muazzam birikimi küresel sermayeyi cezbetmeye devam ediyor. Gelecekte ABD’nin, Almanya’nın ve İtalya’nın Rusya ile ticari ve teknolojik anlamda yeniden yakınlaşacağını, rekabet yerine işbirliği odaklı ortaklıkların kurulacağını düşünüyorum.”
Tillman, Batılı hükümetlerin halklarına gerçeği açıklamakta zorlandığını, ekonomik çıkarlarla uyuşmayan yaptırım politikalarının Avrupa’da sanayisizleşmeye, yüksek enflasyona ve toplumsal huzursuzluklara yol açtığını belirterek, gerçekçi politikaların er ya da geç kabul edilmek zorunda kalınacağını vurguladı.
Dünya Basını
Atlantic Council Direktörü Panikoff: Trump, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir

ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü Jonathan Panikoff, ABD ile İran arasında imzalanması muhtemel anlaşmayı değerlendirdi.
ABD’li düşünce kuruluşu Atlantic Council bünyesindeki Scowcroft Orta Doğu Güvenlik Girişimi Direktörü ve eski istihbarat yetkilisi Jonathan Panikoff, Bloomberg televizyonuna verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan olası bir anlaşmayı, bölgedeki milis güçlerin konumunu, askeri caydırıcılık adımlarını ve Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini detaylı bir şekilde değerlendirdi.
ABD ile İran arasında yakın zamanda bir anlaşma imzalanması ihtimaline yönelik ilk soruya yanıt veren Panikoff, son dönemde yaşanan hızlı gelişmelere atıfta bulunarak, “Harika bir birliktelik. Bakın, kesinlikle öyle olmasını umuyorum. Açıkçası hepimiz burada biraz baş dönmesi yaşadık. Gerçek şu ki, daha önce de buna benzer açıklamalar görmüştük” dedi.
ABD Başkanı’nın yaptığı sosyal medya paylaşımlarının yapısına dikkat çeken Panikoff, bu kez geçmişe kıyasla daha somut unsurların bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Ancak bu paylaşımın çerçevelenme biçiminin, geçmişte çoğumuzun sahip olduğundan biraz daha fazla iyimserlik için bir neden sunduğunu düşünüyorum. Ülkenin adını doğrudan telaffuz etmesi ve bunun çok yakında gerçekleşeceğini söylemesi önemli. Burada daha önce görmediğimiz bazı ayrıntılar ve somut detaylar var. Dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle düşünüyorum.”
“Başkan, İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olabilir”
Olası bir anlaşmanın önündeki siyasi risklere değinen Jonathan Panikoff, ABD yönetiminin müzakerelerde uyguladığı taktiksel baskıya dikkat çekti.
Sürecin henüz tamamen sonuçlanmadığını belirten Panikoff, doğrudan alıntıyla şu değerlendirmeyi yaptı:
“Aynı zamanda, Başkan’ın belki de İranlıların henüz tam olarak onaylamadığı bir şeyi zorluyor olması ya da onları veya daha da kötüsü kendisini köşeye sıkıştırmaya çalışarak sonunda buna razı olacaklarını umması yönünde göz ardı edilemeyecek bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden henüz her şeyin tamamen bittiğini söylemeye hazır değilim ancak bu durum kesinlikle iyimser olmak için bir neden sunuyor.”
Bölgedeki aktörlerin konumunu değerlendiren Panikoff, Yemen’deki Husilerin ve Lübnan’daki Hizbullah’ın bu süreçteki olası tavırlarını analiz etti.
Husilerin kendi siyasi öncelikleri olduğunu ifade eden Panikoff, “Hizbullah ve Husilerin bunu kabul etmesi ne kadar önemli olacak? Tabii ki müzakere masasında olmayacaklar” sorusu üzerine şunları söyledi:
“Bu oldukça doğru. Husi tarafına bakıldığında, bu savaş boyunca en büyük sorulardan biri, Husilerin neden daha fazla müdahil olmadığı yönündeydi. Yemen’de gerçekten kendi siyasi gündemlerine sahip oldukları gerçeği hakkında önemli görüşmeler yapıldı. Bu durum, Suudiler ile Husiler arasında perde arkasında bazı anlaşmalar olabileceği gerçeğini bir şekilde zayıflatabilirdi. Açıkçası, en azından yakın vadede Husilerin bu süreçte biraz daha kolay ikna edileceğini düşünüyorum.”
“İsrail, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda her zaman dinlemeye niyetli olmadığını gösterdi”
Lübnan sınırındaki askeri hareketliliğe ve İsrail’in pozisyonuna değinen Panikoff, asıl zorlu başlığın Hizbullah ve dolayısıyla İsrail olacağını kaydetti.
İsrail’in mevcut anlaşma taslağının genel çerçevesinden duyduğu rahatsızlığı anımsatan Panikoff, şu ifadeleri kullandı:
“Hizbullah gerçekten büyük bir soru işareti. Açıkçası, bu açıdan bakıldığında İsrail de öyle. İsraillilerin bu anlaşmanın ana hatlarından memnun olmadığını biliyoruz; çünkü anlaşmanın her zaman bir ateşkes ve boğazın açılmasıyla ilgili olması, ardından da belki 60 günlük bir zaman diliminde nükleer programla ilgilenilmesi öngörülüyordu ki bu neredeyse uzun bir gün anlamına gelecektir. Ancak balistik füzeler meselesi ele alınmazsa ve İsrail, Hizbullah’ın balistik füzelerinden kaynaklanan tehdit nedeniyle kendisini hala tehlike altında hissederse ya da Hizbullah’ın faaliyetleri sebebiyle tehdit sürerse ne olacak? Özellikle de İran gelecekte Hizbullah’ı yeniden ikmal etmeye başlarsa?”
Hizbullah’ın İsrail sınırındaki kesintisiz saldırılarını ve ABD’nin telkinlerine rağmen İsrail’in kendi askeri planlarını uygulamadaki kararlılığını vurgulayan Panikoff, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hizbullah’ın İsrail sınırına yönelik sürekli saldırıları var. İsrail’in, sınırındaki saldırılar söz konusu olduğunda, Başkan Trump’ın kendilerini durdurma çabalarına rağmen her zaman dinlemeye niyetli olmadığını zaten gördük. İsrail geçen hafta bir saldırı gerçekleştirdi ve bunun açıkça yansımaları oldu. Vekil güçlerin tüm bu süreçte nerede konumlanacağı sorusunun ucu açık bir mesele olacağını düşünüyorum.”
“İran’ın acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek”
Mülakatın devamında, ABD’nin bölgedeki askeri caydırıcılık adımlarının ve özellikle bir helikopterin düşmesi sonrası gerçekleştirdiği misilleme saldırılarının İran’ı masaya getirmede etkili olup olmadığı yönündeki soruya yanıt veren Panikoff, Washington’ın blöf yapmadığını gösterdiğini belirtti.
Ancak İran’ın bu baskılara karşı direnç kapasitesinin farklı olduğunu ifade eden Panikoff, şu analizi paylaştı:
“Bunun ABD’nin blöf yapmadığını kesinlikle gösterdiğini düşünüyorum. Bu kısmın doğru olduğuna inanıyorum. Yine de İran’ın bunu gerçekten o kadar önemseyip önemsemediği konusunda oldukça ucu açık bir soru var. Bildiğimiz tek bir şey var: İran ekonomisinden, halkından çok büyük fedakarlıklar yapmaya hazır ve acıya karşı toleransı ile acı eşiği, geleneksel olarak ABD’de sahip olduğumuzdan önemli ölçüde daha yüksek. ABD’nin şu aşamada desteklemeye istekli olduğu şey de bu; örneğin Başkan Trump’a ve bu savaşa verilen desteğe yönelik anketlerin nerede olduğuna bakarsanız bunu görebilirsiniz.”
ABD’nin askeri adımlarının sınırlı ve stratejik bir hedef gözettiğini savunan Panikoff, tırmandırma politikasının müzakerelere etkisini şu sözlerle açıkladı:
“Aynı zamanda, bugün yapılan tehditlerin bile zorlayıcı askeri saldırılar düzenlemekle ilgili olduğu açık. Bu saldırılar, gerçekleşmiş olsalardı, bizi tam ölçekli bir savaşa veya mart ayı boyunca gördüğümüz duruma geri götürmeyi amaçlamıyordu; aksine, çıtayı sürekli yükseltmeye çalışmak için stratejik adımlardı. Bunların kesinlikle bir miktar etkisi olduğunu düşünüyorum. İran’ın şu an müzakerelere katılma kararının tek nedeninin bu askeri adımlar olmadığını net bir şekilde belirtmek isterim. Perde arkasında müzakerelerin oldukça uzun süredir devam ettiğini biliyoruz ve açıkçası bunun her iki unsurun bir kombinasyonu olduğunu düşünüyorum.”
“Hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajlar muhtemelen karşılık bulmazdı”
Gelişmelerin zamanlamasına ve ABD Başkanı’nın açıklamalarının arkasındaki diplomatik trafiğe değinen Panikoff, sürecin birkaç saatlik bir zaman diliminde değil, haftalar süren bir hazırlık aşamasının ardından bu noktaya geldiğini söyledi.
Üçüncü ülkelerin arabuluculuk çabalarına işaret eden uzman, süreci şöyle özetledi:
“Tahminimce buna beş saatlik bir zaman dilimi olarak bakmamak gerekir. Haftalar süren hazırlık döneminin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bu durum, ABD saldırıları devam ederken ve hatta İran geçen hafta misillemede bulunurken bile müzakerelerin sürdüğünün bir yansımasıdır. Doğrudan ya da dolaylı olsun, bir şekilde temas kurulduğundan ve mesaj alışverişi yapıldığından hiçbir şüphem yok. Diğer ülkelerin de ek roller oynadığını biliyoruz; örneğin Pakistanlılar halen çaba gösteriyor. Karşılıklı olarak yoğun bir mesaj trafiğinin yaşandığına şüphe yok. Ancak geçen hafta ya da iki hafta boyunca gerekli hazırlık çalışmaları yapılmamış olsaydı, bu mesajların muhtemelen karşılık bulmayacağını da düşünüyorum. Bugün buraya nasıl ulaştığımızı gerçekten anlamak için bu iki unsuru birleştirmek gerekiyor.”
İran tarafındaki karar alma mekanizmalarının ve müzakereyi yürüten kadroların kimliğinin önemine dikkat çeken Panikoff, Tahran’daki yönetim yapısının karmaşıklığına değindi.
İran’daki güç odaklarının onay sürecindeki rolünü yorumlayan Panikoff, şu bilgileri verdi:
“Bu durum, İran liderliğinin kararlarını nasıl aldığına dair bir miktar boşluk ve belirsizlik olduğu gerçeğinin bir yansımasıdır. Temel olarak şu anda Tahran’da en üst düzey, Mojtaba ve dini lideri de kapsıyor gibi görünüyor. Ancak duyduğum her şeyden ve konuştuğum kişilerden edindiğim izlenime göre, şu anda Tahran’da gerçekten liderlik eden, karar almak için bir araya gelen ve koordinasyon sağlayan 6 ila 8 kişilik bir gruptan bahsediyoruz. Bu grupta Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı General Salami gibi isimler yer alıyor. Meclis Başkanı Kalibaf ve yeni ulusal güvenlik danışmanları gibi birkaç kişi daha bu grupta bulunuyor. Dolayısıyla hepsinin bir araya gelip anlaşmaya vardığını umarsınız. Problem de burada başlıyor; eğer sadece bir ya da ikisi bu karara katıldıysa, ki ABD ve Pakistanlılar ile yapılan görüşmelerde ana müzakereci ve muhatap Ali Laricani oldu, o zaman bu bir zorluk haline gelecektir. Başkan’ın paylaşımındaki ifadelere bakılırsa, bunun çoğunluğu kapsadığı varsayılabilir. Bu da diğerlerinin de bunu onaylamak için bir araya geldiği anlamına gelir. Zaman gösterecek ancak bunun gerçek olup olmadığına dair oldukça hızlı bir şekilde fikir edineceğiz.”
“ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız”
Anlaşmanın imzalanması durumunda, bunun sürdürülebilirliği ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi stratejik konuların nasıl güvenceye alınacağı sorusunu yanıtlayan Panikoff, kısa ve uzun vadeli askeri çözümlere değindi.
Avrupa ülkelerinin deniz gücü oluşturma çabalarını aktaran Panikoff, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Temel sorun şu: Eğer bu gerçekten sadece boğazı açmak ve ablukayı sona erdirmek için yapılan bir mutabakat zaptı ise, ki ima edilen de bu gibi görünüyor, o zaman diğer tüm kilit konularda katetmeniz gereken çok yol var demektir. Boğazın kapatılması veya bu yöndeki tehditler çatışmadan önce var olan bir sorun değildi. Önümüzde iki ihtimal veya fırsat bulunuyor. Birincisi, Avrupalılar, Fransızlar ve İngilizler, boğaz boyunca bir tür güç bulundurmak amacıyla benzer düşünen ülkelerden oluşan bir grup bir araya getirmek için denizcilik faaliyetlerine öncülük ediyorlar. İranlıların bunu kabul edip etmeyeceği konusunda sorular var ancak bu yöntemlerden biri olabilir. Paris’te bulunmuş ve Fransız yetkililerle konuşmuş biri olarak biliyorum ki en acil vadede, bir kez ateşkes sağlandığında bu güç neredeyse hemen konuşlandırılabilir.”
Bölgedeki ABD askeri varlığının devam etmesi gerekeceğini savunan Panikoff, Washington’ın caydırıcı güç olarak kalmasının önemini şu sözlerle vurguladı:
“Sürecin ikinci kısmı ise şu: Muhtemelen bir ABD uçak gemisi grubunu bir süre daha Körfez’de tutmak zorunda kalacaksınız. Bu, uzun vadeli bir tehdit projeksiyonuyla ilgili olacaktır; yani İran boğazı tekrar kapatmakla tehdit ederse ya da gemilere saldırmak ve boğazı kapatmak için örneğin insansız hava araçları kullanmaya kalkışırsa, ABD bu geniş koalisyon gücünden bağımsız olarak harekete geçebilecek konumda olacaktır. Dolayısıyla bu tür bir askeri varlığı sürdürmeniz gerekecek ki bu, açıkçası Başkan Trump’ın görev süresinin başındaki söylemlerine bakılırsa pek de yapmak istemediği bir şeydir.”
“Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz”
Mülakatın sonunda, Hürmüz Boğazı’ndan enerji akışına bağımlı olan müttefiklerin sorumluluk alması yönündeki çağrılara ve ABD’nin bölgedeki rolüne değinen Panikoff, Washington’ın tamamen geri çekilmesinin riskli olacağını söyledi.
Müzakerelerde eldeki kozların korunması gerektiğini belirten Panikoff, sözlerini şöyle tamamladı:
“Gönüllüler koalisyonunun kesinlikle devreye girebileceğini ve bunun oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşebileceğini düşünüyorum, bundan eminim. Ancak ABD’nin bu noktada bölgeden tamamen çekileceğini söylemesi son derece zor olacaktır. Bu hassas bir süreç ve burada zorlayıcı bir nitelik de bulunuyor. Nükleer program henüz çözülmemiş durumda, balistik füzelerle ilgili konular hala çözülmedi, İran ve vekil güç ağlarıyla ilgili sorular hala askıda duruyor. Başka bir deyişle, eğer müzakerelere devam edeceksek, bence bu gücü korumak ve Avrupalı müttefiklerin yalnız kalmamasını sağlamak için bu kozu elinizde tutmak istersiniz.”
Görüş2 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Görüş7 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Diplomasi2 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Michael Hudson: Mevcut savaşın tüm detayları elli yıl önce planlandı
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi







