Dünya Basını
Rusya’nın Berlin Büyükelçisi: ‘Ukrayna’da yabancı askerlerin konuşlandırılması kabul edilemez’

Rusya’nın Berlin Büyükelçisi Sergey Neçayev, Ukrayna’daki savaş ve Almanya ile ilişkiler üzerine yaptığı açıklamalarda, Ukrayna’ya yabancı asker konuşlandırılmasının Rusya açısından kabul edilemez olduğunu söylüyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıl dönümü nedeniyle yapılan anma törenlerine Rus temsilcilerin davet edilmemesini büyük bir hayal kırıklığı olarak değerlendiren büyükelçi, ABD ile ilişkileri yeniden inşa etme sürecinde olduklarını belirterek Büyükelçi, Almanya’nın silahlanma politikalarını da eleştiriyor. Neçayev, Rusya’nın Avrupa ile barış ve güvenlik içinde yaşamak istediğini vurgularken, NATO’nun doğuya genişlemesini geçmişteki tarihi hatalardan biri olarak gördüğünü dile getiriyor.
Rusya’nın Berlin Büyükelçisi ile mülakat: ‘Ukrayna’da yabancı askerlerin konuşlandırılması bizim için kabul edilemez’
Nicolas Butylin, Daniel Cremer, Moritz Eichhorn
Berliner Zeitung
Dünya, Almanya’nın yetişemeyeceği bir hızla dönüyor. Donald Trump’ın göreve başlamasıyla ABD’nin politikası ve dolayısıyla dünya durumu temelden değişti, özellikle de Ukrayna meselesinde. Moskova ve Washington birbirleriyle görüşüyor, Avrupa ise dünya siyaseti sahnesinde figüran konumuna düşüyor. Amerikalılar, Rusya’ya geniş kapsamlı tavizler vermeye hazır. Ancak Devlet Başkanı Vladimir Putin, Trump’ın yakınlaşma çabalarına pek karşılık vermiyor. Hâlâ gerçek anlamda bir ateşkes yok. Amerikalının seçim kampanyasında vaat ettiği 24 saatte savaşın sona ermesi vaadinden eser yok.
Avrupa hükümetleri Rusya konusunda kararsız görünüyor. Biden yönetiminin çizgisini sürdürmek istiyor gibiler. Savunma Bakanı’nın isteği doğrultusunda Almanya savaşa hazır hâle getirilecek, Alman ordusu için 500 milyar avro ayrılacak, televizyonlarda Alman acemi askerler hakkında belgeseller yayınlanıyor. En nihayetinde, Almanya’nın Rusya ile çok özel bir ilişkisi var. Sadece halklar arasındaki 1000 yıllık ilişkiler nedeniyle değil. İkinci Dünya Savaşı sonrası uzlaşma uzun süre günlük siyasetten etkilenmezken, Putin’in Ukrayna’ya yönelik saldırı savaşından bu yana anma etkinlikleri yeni bir boyut kazandı. Bu günlerde Nazi Almanyası’nın kayıtsız şartsız teslimiyetinin 80. yıl dönümü. Ancak Alman hükümeti, Seelow ve başka yerlerdeki törenlerde Rusları görmek istemiyor.
Berliner Zeitung tüm bu soruları Rusya Büyükelçisi Sergey Neçayev ile ele aldı. Kendisiyle Rusya Federasyonu Büyükelçiliğinde bir araya geldik. Öğle vakti olmasına rağmen, 9 Mayıs’taki Dünya Savaşı anma törenleri için hazırlıkların yapıldığı devasa salonlara sahip, labirent gibi yapının içi karanlık. Havada bir ara dönem atmosferi hissediliyor.
Soru: Sayın Büyükelçi, bu haftalarda İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 80. yıl dönümü. Alman hükümeti, özellikle de Dışişleri Bakanlığı, Almanya’daki törenlerde Rus ve Belaruslu temsilcilerin yer almasını istemiyor. Buna nasıl tepki veriyorsunuz?
Nazizm’e karşı kazanılan zaferin 80. yıl dönümü, halkım için —sadece Rusya için değil, birlikte acı çeken ve zafer kazanan eski Sovyetler Birliği’nin tüm halkları için— kutsal bir gündür. Talimatla ilgili haberler doğruysa, bu acı bir hayal kırıklığı. Geleneksel olarak Alman mezarlıklarında askerlerimizi, savaş esirlerimizi ve zorunlu işçilerimizi anarız. Bunu Almanya ile birlikte yapmak, uzlaşma yolumuzun bir parçasıydı. Bu tür sinyaller bunu tehlikeye atıyor.
Soru: Anma etkinlikleri konusunda Büyükelçiliğiniz ile Alman hükümeti arasında herhangi bir temas var mı?
Maalesef derinlemesine bir diyaloğumuz yok, ancak biz diyaloğu kesmedik. 80. yıl dönümü programımız, diğer BDT ülkelerinin büyükelçilikleriyle birlikte birkaç eyalete ziyaretleri içeriyor. Bu anma kültürünü paylaşan vatandaşlarımızın ve Alman vatandaşlarının katılımını bekliyoruz,
Soru: Bahsettiğiniz Dışişleri Bakanlığı’nın talimatında, yabancı temsilcilerin giriş yasağı yetkisi kullanılarak anma etkinliklerine girişlerinin engellenebileceği belirtiliyor. Bunun olacağını düşünüyor musunuz ve eğer olursa nasıl davranırsınız?
Yerel makamların makul davranacağını umuyorum. İyimserim, zira bu günler sadece Rusya Büyükelçiliği için değil, Alman kamuoyu için de önemli. Bu savaşta 27 milyon insanımızı kaybettik, çoğu sivildi. Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen bu savaş, soykırıma eşdeğer bir imha savaşıydı. Fakat uzlaşma yolunu Almanya ile birlikte açtık. Savaş mezarları başında birbirimize ellerimizi uzattık, karşılıklı anlayış ve güven muazzam ölçüde arttı. Bu tarihi uzlaşma yolunun Almanya’da hâlâ geçerli olduğunu umuyorum. Yoksa yanılıyor muyum? Çünkü kısa süre önce Rusya Federasyonu’na ve Belarus Cumhuriyeti’ne, savaş sonrası uzlaşmanın bir başka sembolü olan Alman Anma, Sorumluluk ve Gelecek Vakfı’nın mütevelli heyeti için aday gösterme hakkının reddedildiği haberi ulaştı.
Soru: Brandenburg eyaletindeki Seelow’da önümüzdeki günlerde bir anma töreni düzenlenecek, şahsen oraya gidecek misiniz?
Kesinlikle. 16 Nisan’da küçük bir heyetle —askeri ataşeler ve birkaç vatandaşımız dahil— çelenk bırakacağım. Orada her yıl bir anma töreni düzenliyoruz. Bunun için Märkisch-Oderland’daki yerel makamlara minnettarım.
Soru: Üç yılı aşkın süredir devam eden, Rusya’nın uluslararası hukuka aykırı saldırı savaşı göz önüne alındığında, pek çok Alman’ın, sadece hükümette değil, bu anmaya karışık duygularla baktığını anlıyor musunuz?
Saldırı savaşı terimini kesinlikle reddetmeliyim. Bu savaşı biz başlatmadık, Ukrayna’da Şubat 2014’teki kanlı, uluslararası hukuka aykırı darbe sonrası başlayan süreçlere tepki verdik. Zira Ukrayna’da darbeyi ve sloganlarını desteklemeyen insanların peşine düşülmesi ve öldürülmesini, Donbass’ın sürekli saldırıya uğraması ve bombalanmasını ve Kiev rejiminin NATO’ya girme isteği ve topyekûn silahlanmasıyla Rusya açısından giderek daha büyük bir tehdit hâline gelmesini görmezden gelemezdik.
Soru: Biz farklı görüyoruz, böyle bir işgalin hiçbir gerekçesi olamaz. Çünkü önceden ne yaşanmış olursa olsun, geniş çaplı bir istila uluslararası hukuka aykırı bir saldırıdır. Gerçek şu ki, Almanya’daki pek çok insan, böyle bir saldırı yürüten bir ülkeyle anma törenleri düzenlemekte zorlanıyor.
Anma konusuna gelince, ikisini tamamen ayırmak elbette mümkün değil. Çünkü her iki durumda da —o zaman da bugün de— konu Nazizm’e, daha doğrusu neo-Nazizme karşı mücadeledir. Ukrayna’daki bu tür eğilimleri örneğin Bandera gibi Nazi işbirlikçilerine tapınmada, Azov Taburu gibi militan oluşumlar aracılığıyla Nazi ideolojisinin yayılmasında, Rusçaya, Rus kültürüne, tarihine, hatta Rus Ortodoks Kilisesi’ne karşı çıkarılan yasalarda görüyoruz. Bu bizi gerçekten son derece endişelendiriyor. İkinci Dünya Savaşı ve günümüz elbette farklı dönemler, fakat bu kez de karşımızda bizimle askeri olarak savaşmak isteyen büyük bir Batılı devletler grubu var.
Soru: Bu doğru değil, Kiev hükümeti ile faşist Nazi rejimi arasında hiçbir paralellik yok. Naziler Doğu’da bir imha savaşı başlattı ve Holokost’ta altı milyon Yahudi’nin öldürülmesinden sorumlu. Devlet Başkanı Zelenskiy’nin kendisi de Yahudi. Ayrıca şunu da belirtmeliyiz: Rusya’nın, Ukrayna’nın Krivoy Rog kentine düzenlediği saldırısında en az 14 kişi öldü, aralarında altı çocuk da vardı. Rusya bir yandan Kızıl Ordu’nun manevi mirasını sahipleniyor ama aynı zamanda komşu bir ülkeye, eski bir Sovyet müttefikine karşı acımasız bir saldırı savaşı yürütüyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.
Öncelikle, Krivoy Rog’daki olaylarla ilgili hangi kaynaklardan bilgi aldığınızı bilmiyorum. Savunma Bakanlığımızın açıklamalarına göre, ki ben sadece resmi bilgilerle hareket edebilirim, biz prensip olarak sivil hedefleri, ne okulları ne de hastaneleri bombalamıyoruz. Bu bizim için kabul edilemez. Askeri hedeflere, ordu mensuplarına ve paralı askerlere karşı operasyon yürütüyoruz. Ayrıca, Devlet Başkanı Putin söz verdi ve bunu ABD Başkanı Trump’a da iletti, enerji altyapısı tesislerine saldırmayacağız. Biz buna, enerji tesislerimizi gece gündüz bombalayan Ukrayna ordusunun aksine sadık kalıyoruz. Rusya’da da Ukrayna saldırıları nedeniyle yüzlerce insan ölüyor ve yaralanıyor. Lütfen bunu da dikkate alın.
Soru: Elimizde farklı bilgile var, gözlemcilere göre Rusya sivil altyapıya saldırıyor, bu bir gerçek. Ama Donald Trump’tan bahsettiniz: Yeni Amerikan yönetimi göreve geldiğinden beri Rusya politikasını temelden değiştirdi. Fakat son zamanlarda Trump’ın veya Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun üslubu değişti. Amerikalılar sabrını yitiriyor gibi görünüyor. Rusya zaman mı kazanmaya çalışıyor?
Bu bağlamda 80. yıl dönümü hakkında bir şey daha söylememe izin verirseniz: Devlet Başkanı Trump’ın Nazilere karşı ortak mücadelemize büyük saygı duyduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca, ABD Başkan Yardımcısı Münih gezisi sırasında Dachau toplama kampını ziyaret etti. Bunlar ilişkilerimizin değer verdiğimiz tarihi yönleri. Amerika Birleşik Devletleri ile ikili ilişkilere gelince, henüz yolun başındayız.
Soru: 9 Mayıs’ta Amerikalılarla birlikte mi kutlayacaksınız?
Bu henüz belli değil. Her halükârda herkesi bu günü bizimle birlikte kutlamak için Moskova’ya davet ediyoruz. Resmi teyitler hakkında bilgim yok, daha zaman var.
Soru: Moskova hangi somut alanlarda Washington ile tekrar daha yakın işbirliği yapacak?
Önceki ABD yönetimi ilişkiyi neredeyse sıfıra indirmişti. Çok şeyi yeniden inşa etmemiz gerekiyor. Gerek diplomatik alanda gerekse iktisadi alanda, şu anda ilgili görüşmeler yapılıyor. Temsilcilerimiz kısa süre önce Amerika Birleşik Devletleri’ndeydi. Rusya’ya karşı uygulanan kendi yaptırımları nedeniyle ABD ekonomisinin uğradığı zarar çok büyük. 300 milyar dolarlık kayıptan bahsediyoruz. Mevcut Amerikalı meslektaşlarımız bu kayıpları telafi etmekle ilgileniyorlar. Ayrıca, ABD’lilerle küresel bir gündemimiz var: gelecek yıl şubat ayında sona erecek olan Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’ndan (START), Orta Doğu’daki küresel sorunlara ve Ukrayna’ya kadar. Ancak şimdi öncelikli olarak ikili meseleler ve güvenin yeniden inşası söz konusu.
Soru: Ukrayna’da neden ciddi bir ateşkes sağlanamıyor?
Enerji altyapısına yönelik saldırılardan vazgeçme girişimini başından beri memnuniyetle karşıladık. Fakat sadece bir ateşkese değil, Ukrayna ile kalıcı, istikrarlı bir barışa ihtiyacımız var. Ve bu barışı sağlamak için bu çatışmanın nedenlerini ortadan kaldırmamız gerekiyor. Bu sadece bizim arzumuz değil. Çinli, Brezilyalı ve Afrikalı ortaklarımız da böyle görüyor. Ukrayna NATO üyesi olmamalı, tarafsız, askerden arındırılmış bir Ukrayna talep ediyoruz ve NATO üyesi ülkelerin askeri altyapısı da burada konuşlandırılmamalıdır. Bu, kalıcı bir barışın temelidir. Bu anlaşmanın uluslararası hukuk açısından meşru olması gerekiyor. Kiev’in bu yönde adımlar atması lazım. Bizim açımızdan, Devlet Başkanı Zelenskiy’nin görev süresi geçen mayıs ayında dolduğu için meşru bir başkan olup olmadığı konusunda hâlâ bazı şüpheler var.
Soru: Ukrayna liderliği, seçimlerin neden yapılamayacağına dair çok sayıda gerekçe sundu. Bunlardan biri de Rus kuvvetlerinin Ukrayna topraklarında bulunması. Peki Rusya, NATO değilse, Ukrayna için herhangi bir tür garantör gücü kabul etmeye hazır mı? Çinliler teklifte bulundu, AB de hazır görünüyor. Moskova için kim kabul edilebilir?
Ben Delfi kâhini değilim, Tanrı korusun. Herhangi bir anlaşma, ki son zamanlarda sıkça duyduğumuz güzel bir kelime, mevcut müzakerelerin konusudur. Ancak kesin olan şu ki, Ukrayna’da nereden gelirse gelsin yabancı birliklerin konuşlandırılması bizim için kabul edilemez.
Soru: Ukrayna halkı on yıllarca süper güçler arasında müzakere kozu olmak istemiyor. Kiev’in güvenlik garantilerine ihtiyacı olduğu yönündeki Ukrayna perspektifini anlıyor musunuz?
Bu yüzden her şeyin yer alacağı meşru, uzun vadeli, kalıcı ve sağlam bir barış anlaşmasından bahsediyoruz. Oraya çok şey yazılabilir. Önemli olan bizim varoluşsal çıkarlarımızın dikkate alınması. Halihazorda 2022 baharında İstanbul’dan taslaklar vardı. Bu, imzaya hazır bir anlaşma için iyi bir temeldi. Ancak sonra Batılı ülkelerden bazı temsilciler geldi ve her şeyi mahvetti.
Soru: Az önce bir anlaşmadan bahsettiniz. Yani Rusya prensipte bir anlaşmaya hazır mı?
Evet, hazırlık var, ama dediğim gibi, şeytan ayrıntıda gizlidir. Bu yüzden bu olası barış anlaşmasını ayrıntılı olarak görüşmeli ve ilgili tanımları sabitlemeliyiz. Aksi takdirde olmaz. Tarihimizde sabitlenmesi gereken bazı şeyleri sabitlemediğimiz oldu. Bunun bedelini NATO’nun doğuya doğru genişlemesiyle ödedik.
Soru: Az önce Amerikalılarla küresel bir gündeminiz olduğunu söylediniz. Bu, Ukrayna’da olası barış anlaşmasının, dünyanın geri kalanında Amerikalılar ve Ruslar arasında kararlaştırılacaklara da bağlı olduğu anlamına mı geliyor?
Başkan Trump yönetimindeki yeni ABD yönetimi Ukrayna’da bir barış düzenlemesi sağlamak istiyor. Aynı zamanda Trump, anladığım kadarıyla, Amerikan şirketlerinin lehine bazı ekonomik sorunları çözmek istiyor. Ve Avrupa’daki barış düzeni de elbette Ukrayna’daki durumla alakalı. Bazı Batı Avrupa başkentlerindeki, Avrupa’da Rusya olmadan veya Rusya’ya karşı iyi bir güvenlik düzeni kurulabileceği yönündeki hüsnükuruntu bana bilim kurgu gibi geliyor.
Soru: Kısa süre önce ARD kanalından Anne Will’e mülakat verdiniz. Orada Sayın Will, Almanların yüzde 56’sının Rusya’ya karşı büyük bir savaştan korktuğundan bahsetti. Almanya’nın Rusya’dan korkması gerekip gerekmediği sorusuna, “şimdilik” birbirleriyle savaş durumunda olmadığınızı söylediniz. Tekrar sormak istiyoruz: Rusya, Almanya’ya saldırmak ve savaşmak istiyor mu?
Öncelikle, Alman halkı, bana göre pek de objektif olmayan bu bilgi dalgasıyla oldukça güçlü bir şekilde etkilenmiş ve enfekte olmuş durumda. Farklı görüşler maalesef duyulmuyor. İkincisi: Alman makamlarının, Avrupa’daki mevcut militarizasyon atmosferi göz önüne alındığında, Rusya’nın bir tehlike olarak algılanması için ne kadar çok şey yaptığını siz de hissetmiyor musunuz? Resmi düzeyde sürekli olarak Rusya ile yakında bir savaş çıkacağından, silahlardan, zorunlu askerlikten bahsediliyor. Biz Almanya’yı hiç tehdit etmedik. Etmiyoruz da. Bizi yüzyıllara dayanan kültürel ve ekonomik ilişkiler bağlıyor. 6 bin 300 Alman firması Rusya’da aktifti, her alanda ortaklıklar vardı. Bu köprüler bizim tarafımızdan yıkılmadı. Bu gelişmeden esef duyuyoruz. Almanya ile bir daha asla savaş durumunda olacağımıza inanmıyorum ve ummuyorum. Ancak son üç yılda Zeitenwende (dönüm noktası) adına yapılanlar, halkımız için de Almanya’nın nereye doğru gittiğini tam olarak netleştirmiyor.
Soru: Kuzey Akım-2 üzerinden tekrar Rus doğalgazı satmak için ABD temsilcileriyle görüşmeler yapıyor musunuz?
Çok şükür, bu benim işim değil. Bu bir ekonomi projesi, Gazprom bu konuda doğru muhataptır. Şu anda görüşmeler olup olmadığını bilmiyorum. Şimdiye kadar sadece Amerikan iş dünyasının ilgisi hakkındaki basın bültenlerini okuyorum. Aynı zamanda Batı Avrupa’dan buna izin vermek istemeyen görüşler de duyuyorum. Fakat genel olarak Almanya’dan, durumu makul ve pragmatik bir şekilde değerlendiren ve Alman-Rus ilişkilerinin normalleşmesini arzulayan birçok ses duyuyorum. Bana göre, buradaki toplumda Rusya ile tekrar daha iyi ilişkilere sahip olma isteği artıyor. Kuzey Akım ve Kuzey Akım-2’ye yönelik sabotaj eylemlerine gelince, Almanya tarafından yürütülen soruşturmanın bir gün sona ereceğini umuyorum.
Soru: Rus temsilcilerinin Washington’da Amerikalılara ayna tuttuğunu ve ABD’nin Rusya yaptırımlarından Rusya’dan daha fazla zarar gördüğünü söylediğinizi belirtmiştiniz. Tersinden bakarsak, henüz muaf olduğunuz gümrük vergilerinden de korkmuyor musunuz?
Kısa süre önce Devlet Başkanı Putin Moskova’daki bir etkinlikte yaptırımlarla ilgili güncel rakamları açıkladı. Tüm bu yıllar boyunca toplamda yaklaşık 29 bin bu tür önlem alındı. Ve buna rağmen hâlâ hayattayız. Ekonomimiz uyum sağladı, büyüyor, girişimciliğimiz aktif. Elbette sorunlar var, bunu gizlemeyeceğiz. Ayrıca, dost ülkelerden firmalar, Batılı ortaklarımızın bıraktığı boşlukları hemen doldurdu.
Soru: Donald Trump’ın, Richard Nixon’ın 1972’de Çin’e giderek Çinlileri Sovyetler Birliği’nden uzaklaştırma stratejisine benzer bir hamle yapmak istediği yönünde bir tez var. Yani, Rusya’yı yeniden Batı’ya, Avrupalı bir ulus olarak çekmeye çalıştığı; böylece Rusya ile Çin arasındaki yakınlaşmanın, ABD’ye karşı bir blok oluşturmasının önüne geçmeyi hedeflediği söyleniyor. Sizce bu görüşte doğruluk payı var mı? Batılı komşularınıza yeniden yakınlaşmak mı istiyorsunuz, yoksa Çin’le kurduğunuz ilişkilerden daha mı rahatsınız?
Çinlilerle rahatız. Karşılıklı çıkarlarımız var, birbirimizi anlıyoruz, iktisadi çıkarlarımız var. Ayrıca, Çin ile stratejik ortaklığımız ve dostluğumuz üçüncü devletlere karşı yönelik değil.
Soru: Geçtiğimiz üç yıl boyunca Rusya Büyükelçiliği ile Alman hükümeti arasında neredeyse bir durgunluk yaşandı. Başbakan Friedrich Merz ile tekrar daha yoğun bir temas bekliyor musunuz?
Alman halkının seçtiği Federal Hükümet ile işbirliği yapacağız ama elbette sadece seçim programlarına değil, somut eylemlere göre hareket edeceğiz. Yeni hükümetin Rusya’ya karşı nasıl davranacağı konusundaki en önemli kriter budur.
Soru: Friedrich Merz seçim kampanyasında defalarca Ukrayna’ya Taurus füzelerinin teslim edilmesini talep etti. Bu gerçekleşirse ne anlama gelir?
Bu gerilimin tırmanması olur. Kursk’taki Alman tankları bile vatandaşlarımız arasında öfkeye neden oldu. Bu, oldukça acı veren belli tarihsel anımsatmalar yaratıyor. Şimdi bir de daha uzun menzilli Taurus ortaya çıkarsa, bu yeni bir nitelik demek. Ukrayna ordusu bu füzeleri kullanamaz. O zaman Alman uzmanların bu füzeleri yönlendirmesi gerekir. Bunu yeni bir durum olarak değerlendirecek ve ilgili kararları alacağız. Fakat Taurus füzeleri de cephe hattındaki durumu temelden değiştirmez.
Soru: Alman Federal Meclisi’ndeki en büyük ikinci parti AfD, oldukça Rusya dostu bir parti. AfD temsilcileri ile Rusya Büyükelçiliği arasında görüşmeler var mı?
Almanya’daki tüm partilerle, tüm meşru siyasi güçlerle —ister kırmızı, ister yeşil, ister siyah olsun— konuşuyoruz. On iki milyon Alman AfD’yi seçiyorsa, bu onların meşru kararıdır. Ancak Almanya’da Rusya yanlısı partiler görmüyorum,
Soru: Yaptırımlar konusuna dönersek: Önce Moskova’dan New York’a direkt uçuş imkânı mı olacak, yoksa daha ziyade Moskova-Berlin güzergâhı mı?
Berlin’e seferleri biz durdurmadık. Uçuş bağlantılarının çalışmasından her zaman yanaydık. Ve sadece Berlin’e değil, Köln, Düsseldorf, Münih veya Dresden’e de çok sayıda bağlantımız vardı. Amerikalıların bu tür direkt uçuş bağlantılarına gerçek bir ilgisi varsa, ben de bunu destekliyorum. Almanya’ya uçuş güzergâhlarına gelince: Elbette bundan yanayım. Ancak Alman tarafının bunu gerçekleştirmek isteyip istemediği bana sorulacak bir soru değil. Hâlâ birkaç bin Alman şirketi Rusya pazarında aktif ve hepsi iyi rakamlar yazıyor. İnanın bana, bu arada bazı Alman iş insanlarıyla konuştum. Hepsi kalmaya devam etmek istiyor ve memnunlar. Size bir sır daha vereyim: Kalan firmaların çoğu Rusya’daki işlerini daha da genişletmek istiyor.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya7 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









