Dünya Basını
Trump’ın anti-sosyal devleti

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz makale, yalnızca bir yönetim değişikliğinin ya da partizan yönetişim tercihlerinin değil, devlet biçiminde yaşanan yapısal bir dönüşümün izlerini sürüyor. Trump döneminde ivme kazanan bu dönüşüm, toplumsal yeniden üretim süreçlerinden giderek çekilen, kamusal kaynakları sermaye lehine seferber eden ve idari aygıtı seçkinci bir patrimonyal hiyerarşiye indirgeyen bir devlet tasavvurunu resmediyor. Bu yeni konfigürasyon, klasik refah devleti kurumlarını tasfiye ederken aynı zamanda devletin cezalandırıcı kapasitesini merkezileştirmeye yöneliyor. Makale, bu dönüşümün yalnızca neoliberalizmin geç evresi olarak değil, otoriter bir yeniden inşa sürecinin organik bileşeni olarak da okunması gerektiğini savunuyor.
Türkiye bağlamından bakıldığında, bu çözümleme, yalnızca Amerikan siyasetinin güncel yönelimlerine dair fikir vermekle kalmıyor; aynı zamanda bizdeki siyasal ve kurumsal gelişmeleri de yeni bir mercekten değerlendirme olanağı sunuyor. İdari kapasitenin tasfiyesi, yürütme erkinin kişiselleşmesi ve kamu kaynaklarının dar bir sermaye çevresine tahsisi gibi eğilimler, Türkiye’de de farklı tarihsel dinamikler içinde vücut bulmuş durumda. Bu nedenle makale, yalnızca bir başka ülkenin krizine tanıklık etmeyi değil, içeriye dönük eleştirel bir gözle yeniden düşünmeyi teşvik ediyor.
Okuyucu, bu metinde yalnızca bir teşhis değil, aynı zamanda bir strateji tartışması da bulacaktır. Zira yazar, bugünün devletiyle girilecek her mücadelede, “devlet içinde ve devlete karşı” yürütülecek kolektif pratiklerin taşıdığı tarihsel ve siyasal imkânlara dikkat çekiyor. Bu bağlamda makale, günümüzün karmaşık hegemonik biçimlerine karşı geliştirilecek direniş stratejilerinin zeminini kurarken, eleştirel devlet kuramına katkı sunan önemli bir müdahale niteliği taşıyor.
Trump’ın anti-sosyal devleti
Melinda Cooper
Dissent
18 Mart 2025
Çev. Leman Meal Ünal
Henüz ikinci ayında, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin karakteri hakkındaki tüm şüpheler ortadan kalkmış durumda. Heritage Foundation’ın Mandate for Leadership: Project 2025 [Liderlik için Yetki: Proje 2025] başlıklı çalışması, bize ilk dönemdeki dağınık Trump’a kıyasla çok daha odaklı bir Trump portresi sunuyor. Bu proje, başkanın öfke patlamalarını sürekli bir enerji kaynağına dönüştürmenin ve düşünce baloncuklarını ardışık bir anlatıya dönüştürmenin yolunu bulmuş. Project 2025 olarak bilinen bu rapor, aslında Amerikan devletinin temelden yeniden inşası için bir plan ortaya koyuyor. Ancak bu hedefe ulaşmak için öncelikle mevcut devletin ve onun kamu görevlilerinden oluşan işgücünün yarattığı engellerin aşılması gerekiyor. Raporda devamlı tekrarlanan bir nakarat var: İdari devletin ortadan kaldırılması. Rapor, başkana her adımda fısıldayarak, yürütme erki sayesinde nasıl “sözde ‘işten atılamaz’” federal bürokratları tasfiye edebileceğini; israfa ve yolsuzluğa batmış daireleri kapatabileceğini; devletin her kademesindeki “woke” propagandasını susturabileceğini; Amerikan halkının idari devlet üzerindeki anayasal yetkisini yeniden tesis edebileceğini; ve bu süreçte sayısız vergi dolarını kurtarabileceğini” anlatıyor.
Project 2025, Trump’ın kabine üyelerinin her türlü fantezisini besliyor: Fosil yakıt endüstrisi, gayrimenkul ve Silikon Vadisi ile ayrıcalıklı bağları olan özel sermaye yatırımcıları ve girişimcilerden oluşan bu klik için rapor, başkanın federal arazileri fosil yakıt sermayesine nasıl açabileceğini ve iklim değişikliğiyle mücadeleye dair her türlü ilerlemeyi nasıl engelleyebileceğini gösteriyor. Aynı zamanda, Federal Rezerv’in son kredi mercii olma işlevinden vazgeçerek altın ya da başka bir emtia karşılığına (belki de kripto paraya) serbest bankacılığa geri dönüşü nasıl sağlayabileceğini de ortaya koyuyor. Yine, Konut ve Kentsel Gelişim Bakanlığı’nın ülkedeki kalan kamu konut stokunu nasıl satabileceğini ve düşük gelirli borçlulara yönelik desteği nasıl kesebileceğini de detaylandırıyor. Bu arada, başkandan Banka Mevduat Sigorta Kurumu’nun (bankaların iflasını önlemekle yükümlü bağımsız devlet kurumu) ve Tüketici Finansal Koruma Bürosu’nu (yakın zamanda dijital finans sektörünü dolandırıcılığa karşı düzenlemeye başlayan) feshetmesi isteniyor. Özetle, Project 2025, anti-sosyal devletin zirve noktasını temsil ediyor: Sosyal hak ve güvence sağlama görevinden tamamen çekilmiş ve tüm idari aygıtını aşırı zengin iş ortaklarından oluşan dar bir gruba teslim etmiş bir devlet biçimi bu.
Mandate for Leadership, Heritage Foundation’ın 1981’den beri yayınladığı “başkanlık kılavuzu” niteliğindeki el kitaplarının dokuzuncusu. Aslında bu serinin temel temaları hep aynıdır: Devleti küçült, düzenleyici tedbirleri azalt, ve solun kaynaklarını kes. 900 sayfayı aşan Project 2025, 1981 yılında Reagan’a sunulan belgenin kalınlığıyla yarışır. Ancak bu versiyonu öncekilerden asıl ayıran, güçlü yargı desteği varsayımı. Trump, ilk döneminde Federalist Society’nin onayını almış üç yargıcı Yüksek Mahkeme’ye atamıştı. Şimdi ise, başkanlık makamının “görev alanının dış sınırlarına” kadar uzanan eylemler için ona ceza kovuşturmasından muafiyet tanıyan 6’ya 3’lük bir muhafazakâr çoğunlukla çalışıyor. Project 2025’in sayfaları, halkın anlaması muhtemelen imkânsız olan karmaşık anayasa hukuku yorum ve değerlendirmeleriyle dolu. Ancak bu satırlar, idari devlete yönelik Federalist Society’nin yargısal eleştirisine ve onunla yakından bağlantılı olan “tekçi yürütme yetkisi” (unitary executive power) doktrinine aşina olanlar için gayet anlaşılır nitelikte.
Amerikan bağlamında 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan “idari devlet” terimi, ilk kez hukuki gerçekçiler tarafından modern, sanayileşmiş bir toplumun ihtiyaç duyduğu türdeki bürokratik yönetimi tanımlamak için kullanılan teknik tınılı bir kavramdır. İlericiler, Yeni Düzen’i (New Deal) modern idare hukukunun zirve noktası olarak gördüler. Hukuki muhafazakârlar ve liberteryenler açısından ise bu terim, çağdaş devlette yanlış olan ne varsa onu temsil eden bir kısaltma niteliğinde.
Son yıllarda idari devlete yönelik yargısal saldırı vites arttırmış durumda. Columbia Üniversitesi’nden liberteryen hukukçu Philip Hamburger, bu tırmanışta kritik bir rol oynadı. 2014 tarihli, idari tiranlığa dönük bir iddianame niteliği taşıyan, İdare Hukuku Hukuka Aykırı mı? (Is Administrative Law Unlawful) başlıklı çalışmasında modern devlet düzenleyicilerinin gücünü 17. yüzyıl İngiltere’sindeki kraliyet yetkileriyle kıyaslar. Trump’ın görevdeki ilk yılında Hamburger, “anayasal özgürlükleri idari devletin ihlallerinden korumak” iddiasındaki Yeni Medeni Özgürlükler İttifakı (NCLA) adlı bir kamu yararı hukuk firmasını kurdu. NCLA, Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ile Çevre Koruma Ajansı (EPA) gibi devlet kurumlarına karşı davalar açmakta; bu çerçevede, Kongre’nin kural koyma yetkisini idari kurumlara devretmesine ilişkin yerleşik içtihatlara (sözde yetki devri doktrini – non-delegation doctrine) ve mahkemeler ile idare arasındaki hiyerarşik ilişkiye dair kurallara (yargısal takdir – judicial deference meselesi) meydan okumaktadır.
Başında bir üniversite profesörünün bulunduğu NCLA, kendisini yüksek bir “partilerüstü” imajı ile çizse de dava dosyalarına bakıldığında Koch tarafından fonlanan Americans for Prosperity ile bağlantısı ve açıkça partizan Cause of Action Institute ile koordineli hareket ettiği görülüyor. 2024 yılında, bu iki firma Loper Bright Enterprises v. Raimondo ve Relentless, Inc. v. Department of Commerce davalarını yürüterek mahkemelerin idari kurumların federal yasa yorumlama konusunda mahkemelerce esas alınmasını zorunlu kılan Chevron takdiri doktrininin tarihsel bir yenilgiye uğramasını sağladı. Sonuçta, iklim değişikliği veya finansal dolandırıcılık gibi konulardaki yorum çatışmalarında nihai yetki artık federal mahkemelere geçmiş oldu. Bu da demek oluyor ki, artık memnuniyetsiz bir petrol arayıcısı ya da bir hedge fon yöneticisi, faaliyet alanlarındaki kurumsal yetkiyi sorgulayarak doğrudan nihai hakem konumundaki Yüksek Mahkeme’ye başvurabilecek.
NCLA, gerici hukuk kurumsallığının seçkin isimlerini bünyesinde barındıran bir vitrin. Başkanı ve baş hukuk müşaviri Mark Chenoweth, daha önce Koch Industries’de şirket içi hukuk müşaviri olarak görev yapmıştı. Yönetim kurulunda ise, idari devlete yönelik ilk liberteryen eleştirilerden birini getirmiş olan ve Federalist Society’nin kurucu üyelerinden Gary Lawson, bir diğer önde gelen liberteryen hukukçu ve Federalist Society destekçisi Eugene Volokh gibi isimler yer alıyor. Bu kadro, Reagan devrimini “tamamlanamamış bir proje” olarak görerek nihayete erdirmeyi umuyorlar. Özellikle, Reagan’ın ilk döneminde baş hukuk danışmanı, ikinci döneminde ise adalet bakanı olarak görev yapan Edwin Meese III’ün mirasına derin bir saygı duyuyorlar. (Nitekim Lawson yakın bir zamanda Meese ile Trump tarafından atanan günümüz Yüksek Mahkeme yargıçları arasında doğrudan bir soybağı kuran bir övgü yazısına ortak yazar olarak imza atmıştı.)
Meese, Reagan’ın devlet düzenlemelerine yönelik saldırısının hem kilit destekleyicisi hem de Federalist Society’nin erken dönem hamilerinden biriydi. Adalet Bakanı olarak, Reagan dönemi yetkilileriyle iş birliği içinde EPA ve İş Güvenliği ve Sağlığı İdaresi gibi kurumların faaliyetlerini engellemeye çalıştı ve liberal kamu yararı hukukçularından gelen davaları savuşturdu. Reagan’ın atadığı bürokratlar, kendi sorumluluk alanlarındaki kurumlara yönelik usule ilişkin bir savaş yürütürken, Meese Adalet Bakanı sıfatıyla idari yetkiye dair radikal bir anayasa eleştirisi geliştirdi. 1985’e gelindiğinde, Federal Baro Birliği’ne hitaben yaptığı bir konuşmada, idari kurumların federal yasaları serbestçe yorumlama ve uygulama hakkını öne sürerek yasama ve yürütme erklerinin yetkilerini gasp ettiğinden yakınıyordu. Bu idari yetki genişlemesini, Anayasa’daki “kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlali” olarak nitelendirmekteydi. Federal kurumlar, onun ifadesiyle, “ne ‘yarı’ bir şu ne de ‘bağımsız’ bir bu olabilirdi. Katı bir kuvvetler ayrılığı anlayışının şekillendirdiği doğrultuda, federal kurumlar yalnızca “yürütme erkine bağlı temsilciler” olabilirdi ve yürütme yetkisi de yalnızca başkana aitti. Meese’in yönetimindeki Adalet Bakanlığı tam da bu nedenle, anayasanın II. maddesindeki yetki verme (vesting clause) ifadesini abartarak başkana kralvari, mutlak bir yürütme yetkisi atfeden “tekçi yürütme” (unitary executive) teorisyenlerinin bir sığınağına dönüştü.
Meese’in anayasa hukukunu yeniden biçimlendirme arzularına rağmen, “Reagan devrimi” nihayetinde yargı cephesinde başarısızlığa uğradı. Reagan kabinesindeki üst düzey isimler, EPA gibi gözden düşmüş federal kurumları felç etmek için ellerindeki tüm usul hilelerini kullandılar, ancak idari devlete yönelik sağ kanattan gelen bu saldırılar, mahkeme duvarlarına tosladı. Bir muhafazakâr hukuk kuramcısının sitemle belirttiği üzere, mahkemeler “modern idari devletin yönetici ortağı” haline gelmişti.
Neredeyse yarım yüzyıl sonra, Federalist Society artık fiilen Yüksek Mahkeme’yi ele geçirmiş durumda. Mahkemedeki muhafazakar çoğunluk, idari devletin anayasal eleştirisine vakıf olup sağcı kamu yararı avukatlarının önüne serdiği neredeyse her davaya onay mührü basıyor. Yakın tarihli üç davada—Lucia v. SEC, SEC v. Jarkesy ve Loper Bright—mahkeme, kurumların tüketici haklarını düzenleme, karara bağlama ve uygulama konusundaki bağımsız yetkilerini büyük ölçüde budadı. Bu kararlar, tüm federal düzenleyici kurumları ileride açılacak davalar için içi mayın dolu bir tarlanın ortasına bırakmak demek aslında.
Bu arada, sağcı hukuk kuramcıları “tekçi yürütme” teorisinin dayanaklarını daha da incelikli hale getirip kapsamını genişleterek başkana yalnızca idari değil, yasama organı tarafından da itaat edilmesini zorunlu kılan bir noktaya kadar getirdiler. En son olarak, Project 2025’in ortak yazarı Russell Vought tarafından 2021’de kurulan Center for Renewing America adlı düşünce kuruluşundaki akademisyenler, Anayasa’nın II. Maddesi’nin başkana Kongre tarafından ayrılan bütçeleri askıya alma veya iptal etme hakkı verdiğini öne süren bir görüş ortaya atmışlardı -yani başkanın, herhangi bir devlet kurumu veya programının fonlarını istediği zaman kesebilmesini savunuyorlar. Trump geçmişte Kongre tarafından onaylanmış bütçeleri harcamayı reddetmişti. Elon Musk, bu kez Trump’ın aynı şeyi yeniden yapmasını ve bunu yeni icat edilen “bütçe iptali” (impoundment) yetkisi sayesinde bunu daha büyük ölçekte gerçekleştirmesini umuyor. Oysa Trump’ın bunu yasal olarak gerçekleştirebilmesi için 1974 tarihli Tasarruf Kontrol Yasası’nı baştan aşağı yeniden düzenlenmesi gerekir; muhafazakâr hukukçular, bunun için gerekli anayasal argümanlara sahip olduklarına inanıyorlar. Clarence Thomas, Neil Gorsuch, Brett Kavanaugh ve Amy Coney Barrett, hepsi de “tekçi yürütme” teorisinin çeşitli versiyonlarını destekleyen görüşler kaleme aldılar. Bu yargıçların, Trump’ın yürütme erkine dair fantezilerini ne ölçüde meşrulaştıracakları ise hâlâ merak konusu.
Trump’ın ikinci döneminin tek gerçek sürprizi ise Elon Musk’ın her yerde oluşudur. Bu defa Trump, teslis biçimini almıştır: öngörülemez baba, kutsadığı oğlu Musk’ı yeryüzündeki işlerini denetlemek üzere gönderirken bu esnada, sosyal medya platformu X, Trumpçı ruhunu takipçilerinin bedenine üflemektedir. Sonuç, ne yazık ki, çok daha güçlü bir Trumpçılıktır.
Tüm yıkıcılığına rağmen Project 2025, yalnızca devleti imha etmeye yönelik bir kılavuzdan ibaret değil. En az yapıbozuma uğratmak kadar, devleti yeniden inşa etme arzusunu da içinde taşıyor. Nitekim sayfalarında, ekonomik liberteryenliğin yakılmış yıkıntıları arasından, en “paleo” [ilkel] kişisel ve otokratik yönetim biçimlerinin yükseldiği aşırı sağ bir devlet kuramının ana hatları beliriyor. Trumpçılık, dünyayı dönüştürmeyi hedeflerken, bunu en arkaik toplumsal yapıların, yani ırksal, cinsel ve sınıfsal tahakküm ilişkilerinin yeniden tesisi için yapmaktadır. Her devrimci muhafazakârlık projesinde olduğu gibi, yeni bir anayasa ve yeni bir epistemoloji gerektiriyor. Anayasal yorum, doğrudan uydurma ve masalsı anlatılar lehine bir kenara itiliyor. Deneysel bilgiye gelince, iktidar için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor ve mümkün olan her yerde teokratik dogma ve başkanlık kararnameleriyle ikame edilmeye çalışılıyor (Trump’ın fen bilimlerine karşı yürüttüğü olağanüstü saldırı buna örnektir).
Project 2025, devletin yeniden dağıtımcı ve sosyal koruma işlevlerini felç etmeyi ne kadar istiyorsa, onun geniş bürokratik yetkilerini susturma, tehdit etme ve sınır dışı etme amacıyla kullanmayı da o denli arzuluyor. Ve dahası bu yetkileri başkanın kişisel yetkisi altında toplamayı hedefliyor. Raporda kürtaj ilaçlarının yasaklanması ve kürtaj klinikleri önündeki protestoların suç olmaktan çıkarılması da öneriliyor. Sınırların askerileştirilmesi ve göçmen gözaltı merkezlerinin genişletilmesi savunuluyor. ICE’ın, ülkedeki tüm kağıtsız göçmenlere karşı “hızlandırılmış sınır dışı” prosedürünü kullanabilmesi talep ediliyor. Columbia Üniversitesi öğrencisi ve green card sahibi Mahmoud Khalil’in gözaltına alınması ve sınır dışı edilme girişimi, Trump’ın bu konuda çok daha ileri gitmeye hazır olduğunu teyit ediyor nitekim.
Trump’ın federal güvenlik aygıtına yönelik saldırısı, onun otoriter niyetlerinin şimdiye kadarki en ürkütücü işareti. Pentagon ve FBI’ın üst düzey yetkililerini tasfiye edip yerlerine sadık çevrelerden oluşan yeni isimler atayarak, devletin şiddet tekeli üzerinde kişisel bir kontrol kurmayı hedefliyor. Böylece, bu gücü istediği herkese karşı serbestçe kullanabilecek. Kısacası, gerçekten “derin devlet” diyebileceğimiz bir yapı inşa etmeye çalışıyor—penceresiz, yankıyla ve gizli belgelerle dolu “Mar-a-Lago tuvaleti” kadar ıssız ve bir deli tarafından mesken tutulmuş.
Peki bu ezici kuşatma dalgası karşısında direnişin rotası nereye gider? Demokratlar, Yüksek Mahkeme’nin sağcı teyakkuzuna karşı bir dizi yasal karşılık üzerine düşündüler; bunlar arasında mahkeme üye sayısının artırılması, görev süresi sınırlamaları, bağlayıcı etik denetimi ve yargı atamalarında bağımsız iki partili bir inceleme yer alıyor. Bu önerilerin değerleri ne olursa olsun, öngörülebilir gelecekte rafa kalkmış durumdalar. Biden, alt federal mahkemeleri Demokrat atamalarla doldurmayı başardı; ne var ki bu önlem nihai kararı Yüksek Mahkeme’de sonuçlanacak davalarda ancak zaman kazandırabilir.
Bu arada, Demokratlar eyalet düzeyinde toparlanıyorlar. Project 2025, halk sağlığı ve acil durum yönetimi sorumluluğunun büyük kısmını eyalet hükümetlerine devrediyor; bu durum, mavi eyaletleri ve başsavcılarını Trumpçı saldırıya karşı bariz bir savunma hattına dönüştürüyor. Ancak meselenin aslı, Demokratların bu görevle başa çıkıp çıkamayacaklarıdır. Cumhuriyetçilerin hiper-aktivizmi, liberalleri çoğunlukla savunma pozisyonuna itme konusunda bir beceriye sahip; bu da onlara statükoyu boş sözlerle meşrulaştırmaktan başka seçenek bırakmıyor. Teknik uzmanlık ve usule ilişkin normların savunusu elbette gerekli. Ancak, onlarca yıl süren ve devletin sosyal ve yeniden dağıtıcı işlevlerini aşındıran, cezalandırıcı kolunu ise güçlendiren bir yıpratma sürecine karşılık olarak bu savunular hiç de yeterli değil. Kaldı ki devrimci aşırı sağa karşı etkili bir yanıt ise hiç değil. Olduğumuz yerde durmak, sürekli olarak ayaklarımızın altındaki zemini kaydıran bir düşmana karşı kaybetmeye mahkûm bir strateji çünkü.
Bu noktada, idari devlete yönelik saldırının soldan geldiği bir anı hatırlamak faydalı olacaktır. Uzun 1970’ler boyunca, sol görüşlü aktivistler ve liberal kamu yararı avukatları, idari devleti kenarlardan ele geçirip dönüştürmek amacıyla alabildiğine saldırgan bir kampanya yürüttüler. Yeni Sol’un azınlık siyaseti tarafından şekillenen bu aktivistler, Yeni Düzen’in (New Deal) başlangıç vaatlerinden uzaklaşılmasından rahatsızdılar: büyük şirketleri denetlemek üzere kurulan federal kurumlar, Soğuk Savaş sanayi kompleksinin sadece birer destekçisine dönüşmüş, çevrenin tahribatına tam anlamıyla ortak olmuşlardı; ülke genelindeki sosyal yardım daireleri, Güney’in ırkçı uygulamalarını ithal ederek siyah kent yoksullarını dışlamak ve denetim altında tutmak amacıyla kullanılmıştı. Bu eğilimlere karşı koymak için, Yeni Sol aktivistler “devlet içinde ve devlete karşı” bir strateji benimsediler: yani, devletin sosyal refah ve korumacı ufkunu genişletmeye çalışırken aynı anda yoksullara yönelik disiplin gücünü zayıflatmayı hedeflemek. Bu hareketin liberal kanadı, devlet yöneticilerinin elini zorlamak için mahkemelere başvurdular. Kamu yararı avukatları, sosyal yardım ve çevre hukuku alanlarında emsal teşkil eden davalar kazandılar. Daha solda yer alan, sosyal yardım hakkı ve siyah adalet hareketi içindeki aktivistler ise hukukun gücüne daha pragmatik ve çatışmacı bir anlayışla yaklaştılar ve kamu yararı avukatlarının seçkin bağışçılarla olan samimi ilişkilerine karşı temkinli bir yol tutturdular. Her iki durumda da, bu birleşik çabalar idari eylemin kapsamını köklü biçimde yeniden şekillendirmeyi başardı ve devletin çevre, gündelik tüketiciler, sosyal yardım alan yoksullar ve etnik azınlıklar karşısındaki sorumluluklarını üstlenmeye zorladı.
Bu tarih, sağcı hukuk hareketinin kendi kendini anlatımında rutin olarak görünmez kılınan bir şeyi açığa çıkarıyor. Siyaset bilimci Steven Teles’in de belirttiği gibi, “Yeni Düzen” sonrası idari devlete yönelik saldırıyı ilk başlatan soldu; bu da hukuk alanındaki muhafazakârları harekete geçiren kıvılcımdır. Sağcı revizyonizm idari devleti ve “wokeism”i aynı şey gibi gösterse de, daha yakından bakıldığında hükümet bürokrasisini işgal etme ve dönüştürme mücadelesine öncülük edenin sol olduğu bir dönemi yakalamak mümkündür. Yeni Sol, idari devleti demokratik arabuluculuğun tarafsız bir zemini olarak değil, bir çatışma alanı olarak görüyordu. Bir süreliğine de olsa, sosyal dağıtıma dair mücadele hattını devletin içine taşımayı başardılar. Hukuki karşı-devrimcilerin o zamandan beri savaşmakta olduğu işgal tam olarak budur, her ne kadar etkin bir muhalefet cephesi çoktan ortadan kalkmış olsa bile.
Bugün artık çok başka bir devlet formuyla karşı karşıyayız. Tüm çelişkileriyle birlikte geç Keynesgil sosyal devletin yerini, yeniden dağıtımcı işlevlerini küçülten, refah aygıtının büyük kısmını cezalandırıcı ve hapsedici işlevlere dönüştüren, hizmetlerinin mümkün olduğunca çoğunu özelleştiren veya taşeronlaştıran ve özel operatörlere garantilerini katlayan neoliberal anti-sosyal devlet aldı. Bu, düşük ya da hiç ücret almayanları kendi kaderlerine terk eden ancak onları hâlâ daimî borçlular ve gelir üreticileri -geçiş ücretleri, kira, fatura ve öğrenci borcu faizleri gibi- olarak ağları içine dahil eden bir devlet formudur. En kapsayıcı “üçüncü yol” formunda dahi neoliberal devlet, sosyal sigortanın yerine “sosyal piyasalar” yaratır. Diğer bir deyişle, yurttaşların üstlendiği riskleri güvence altına almak ve eşitlemek yerine, bu hizmetleri kâr amacıyla işletmeleri için özel sigortacıları ya da varlık yöneticilerini teşvik eder. Obama’nın Uygun Fiyatlı Sağlık Hizmeti Yasası ya da Biden’ın altyapı ve enerji yasaları bu yoksullaştırılmış sosyal politika modelinden besinini almıştır (her iki gündemin de gerçekten ilerici unsurlarını unutmamak kaydıyla). Özel sağlık sigortacıları ve BlackRock gibi mega yatırım fonu yöneticileri, bu neoliberal kapitalizm biçiminin doğal müttefikleriydi.
Liberteryenler, neoliberal devletin anti-sosyal eğilimlerini radikalleştirirler. Sadece “Yeni Düzen” sosyal refahının son kalıntılarını değil, aynı zamanda devlet sübvansiyonlu sosyal piyasaların neoliberal modelini yıkmakta dahi kararlıdırlar. Obamalı yıllarda, Tea Party hareketi, ACA’nın özel sigorta piyasasına “sosyalizmin tecessüm etmiş hali”ymiş gibi saldırmıştı. Trump dönemindeyse öfke, sözde woke BlackRock’a, dünyanın en büyük varlık yöneticisine ve Demokratların risk azaltma devletinin büyük bir yararlanıcısına kaydı. Trump artık Biden’ın Enflasyon Azaltma Yasası’nı ve bu yasayla bağlantılı tüm özel sektör yüklenicilerini terk etmekle tehdit ediyor. Tüm bunlar içerisinde belki de en şaşırtıcı olanı, Reagan döneminden beri biyofarma inovasyon hattını besleyen Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) fonlarını kesmiş olması. “Woke kapitalizme” karşı savaşın yalnızca bir piyesten ibaret olmadığı her geçen gün daha da net hale geliyor. Trump’ın adamları, neoliberal kapitalizmin zirvesindeki tüm ekonomik sektörleri çökertmeye -kendi yatırım ortaklarını, şirket kurucularını ve hâkim hissedarlarını yüceltmek uğruna- gerçekten de hiç olmadıkları kadar hazırlar.
“Woke kapitalizm” savaşının, kapsamlı bir resesyonu (veya kapitalist sınıf içi bir isyanı) tetiklemeden ne kadar ileri götürülebileceği ise hâlâ belirsiz. Ancak kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da Trump’ın iş dünyasındaki müttefiklerinin kemer sıkma politikalarından muaf tutulacağıdır. Musk’ın Hazine’yi yağmalaması ve Trump’ın Federal Rezerv’e müdahale girişimleri açıkça gösteriyor ki, liberteryenler aslında devleti ortadan kaldırmak istemiyorlar; ABD Hazinesi ve Federal Rezerv’in bünyesindeki devasa mali ve parasal yetkilerle en ufak bir dertleri yok. Onların arzusu daha ziyade, yararlanıcıların kapsamını radikal biçimde daraltarak, yalnızca ultra zengin özel sermayedarlar (şirket kurucuları ya da hâkim sahipler) ve kripto, güvenlik, emlak ve fosil yakıtlar alanındaki özel fon yöneticilerinden oluşan küçük bir grubu kapsamak. Bu grup öylesine küçük ki isimlerini dahi biliyoruz; yüzleri, kendi bastıkları özel madeni paralara işlenmiş durumda ve bu paraların Federal Rezerv tarafından desteklenmesi de kaçınılmaz görünüyor. Kapitalist iktidarın bu denli kişiselleştiği fakat kamu kaynaklarıyla bu denli şişirildiği başka bir dönem ender görülmüştür herhalde.
Bugün, çok sayıda insan yalnızca dolaylı biçimde dâhil edilirken –kamu sübvansiyonlarıyla desteklenen özel çıkarlar için gelir üretenler olarak– “devlet içinde ve devlete karşı” çalışmanın ne anlama gelebileceği üzerine biraz düşünmek gerekir. Sırf cezalandırıcı hizmetler söz konusu olduğunda, örneğin polislik ve hapishaneler gibi, “devlet içinde ve devlete karşı” çalışmanın bir anlamı var mıdır? Musk misyonunu tamamladığında geriye direnilecek bir devlet kalacak mıdır sahiden? Öyle görünüyor ki, muazzam servet yoğunlaşmasının pasif kolaylaştırıcıları veya kurbanları olarak ağlarına takıldığımız sürece devleti kendi haline bırakma lüksümüz yok. Musk bir şeyi kesin olarak açığa çıkardı: Liberteryenizm gerçekte kimseyi devletten özgürleştirmez. Sadece sosyal devletin son kalıntılarını yok eder ve onun yerine, toplumun her aşamasında kişisel boyun eğmenin dayatıldığı, yoğun biçimde otokratik, patrimonyal bir devlet yönetimi biçimini ikame eder. Dolayısıyla, devlet içinde ve devlete karşı yürütülen sosyal dağıtım mücadelesi her zamanki kadar acildir; güncel iktidar ilişkilerinin melez doğası strateji meselesini karmaşıklaştırsa dahi… Müdahalenin odağına bağlı olarak, devlet içinde ve devlete karşı yürütülen çabalar, neoliberal, liberteryen ya da artık haline gelmiş sosyal demokratik devlet biçimleriyle uğraşabilir. Hükümetin farklı seviyelerinde farklı politika ve parti rejimleri yürürlükte olabilir; bu da ölçek ve hedef tercihini her sol strateji açısından önemli bir unsur hâline getirir.
Şimdilik federal çalışanlar Trumpçı saldırının ön cephesinde yer alıyor. Yalnızca Cumhuriyetçilerin nefret ettiği programları idare etmeleri değil, aynı zamanda federal hükümetin kalbinde kamu sektörü çalışanları olmaları onları doğrudan hedef hâline getiriyor. Federal sendikaların karşı karşıya olduğu zorluklar ise muazzam bir düzeyde. Ancak Amerikan kamu sektörünün sinir merkezindeki konumları onlara eşsiz fırsatlar da sunuyor. İdari devlete dönük uzun süreli sağcı saldırılar, kamu harcamalarının ayrıntılarına yönelik yaygın kayıtsızlığa dayanmıştır. Bu saldırı, insanlar “kendi” vergilerinin devletin hak etmeyen kesimlerine harcanmadığına ikna oldukları sürece sürdürülebilir. Sayısız araştırmanın gösterdiği üzere, alt ve orta gelirli Cumhuriyetçi seçmenler bilişsel bir çelişki hâlindeler: Sosyal Güvenlik, Medicaid ve gazilere yönelik yardımlar gibi haklarını kazanılmış gelir olarak görüyorlar; federal bütçede önemli bir kesintinin özellikle bu kalemleri hedef alması gerekeceğinin farkında bile değiller. Bu bağlamda, Musk’ın Trump’ın başkanlığının daha ilk ayında Sosyal Güvenlik İdaresi’ne saldırmaya yönelik hevesi, taktiksel bir öngörüden yoksunluğa işaret ediyor. Bu proje, ortalama Trump seçmeni de dâhil, çok fazla insan için işleri hızlı şekilde çok kişisel hale getirerek ters tepilmesine yol açabilir.
Kamuoyundaki bu tür bir duygusal dönüşüm için çok uzağa gitmemize gerek yok. Eric Blanc’ın hatırlattığı gibi, 2018’de başlayan devlet okulu öğretmenlerinin uzun süren militan eylemleri benzer şekildeki elverişsizlikler altında gelişmişti. Bu eylem döngüsü, kamu emekçilerinin grevlerinin yasa dışı olduğu ve katı bir “çalışma hakkı” eyaleti olan Batı Virginia’da başlamıştı. Bu kampanya, büyük ölçüde, eyaletin mali yetersizlik anlatısını reddettiği için başarılı oldu. Öğretmenler, kamu hizmetlerinin “kullanıcıları” olan veli ve öğrencilerle dayanışma ağları kurarak, kemer sıkma politikalarının çalışanlar kadar onları da mağdur edeceğini gösterdi ve böylelikle devletin böl ve yönet taktiklerini boşa düşmüş oldu ve grev yasağı fiilen etkisizleştirildi. Kampanyanın kilit unsurlarından biri, eyaletin petrol ve doğalgaz şirketlerine tanıdığı son derece cömert vergi ayrıcalıklarına son verilmesini öneren alternatif bir eyalet bütçesi tasarısı hazırlamalarıydı. Kampanyaya en başında devletin bütçe siyasetini hedef alarak başlayan öğretmenler, endüstriyel eylemin anlamını müzakere edilmiş bir krizden, harcama öncelikleri üzerine gerçek bir mücadeleye dönüştürmeyi başarmışlardı.
“Ortak iyilik için pazarlık” kavramı, işçilerin doğrudan ücret taleplerini devletin harcama ve vergilendirme politikalarındaki daha büyük dağıtım meseleleriyle ilişkilendirdiği bir stratejiyi tanımlar. Bu strateji, kamu sendikacılığı hareketinde ve eyalet hükümetleri düzeyinde kayda değer başarılar elde etmiştir. Ancak henüz, hâlâ devlet bağımsızlığı yanılsamasının sürdüğü özel sektöre ya da federal kamu sektörüne yayılmış değiller. Bu ölçekte bir genişleme son derece zorlu görünüyor. Ne var ki, biraz da ironik biçimde, Musk bu çeşitli çalışma alanlarını aynı örgütsel şemsiye altında toplayarak faydalı bir iş yapmış oldu.
Örneğin, şu anda federal çalışanlara uygulanan türden yakıp yıkma taktiklerinin, son birkaç yılda Silikon Vadisi teknoloji çalışanlarının maruz kaldığı kitlesel işten çıkarma deneyimleriyle birebir aynı olduğu açık. Ama bundan da öte, bugün Tesla ya da X çalışanları Tesla veya X çalışanları bugün federal çalışanlardan ne kadar farklıdır? X kullanıcıları, patrimonyal devletin propaganda kolu olan bir kamu altyapısının müşterilerinden başka nedir ki? Şirket yöneticisi Hazine’nin kontrol kollarını elinde tutuyorsa, teknoloji sektörünün devletten bağımsız özel girişim kaynağı olduğu iddiasını sürdürmek güçtür. Musk, maksatlı olmasa da, özel ve kamu sektörü çalışanları arasındaki ortaklıkları son dönemdeki hiçbir işçi örgütleyicisinin başaramadığı kadar görünür kıldı. Bu imkânların, yeni ortaya çıkan büyük teknoloji ve federal işçi sendikası hareketi tarafından nasıl değerlendirileceği ise belirsizliğini koruyor.
“Ortak iyilik için pazarlık” çerçevesinin bir önemli sonucu da, sosyal dağıtım mücadelesinin, devlet harcamalarının belirleyici rol oynadığı günlük yaşamımızın herhangi bir alanından doğabileceğidir. Son birkaç on yıldır, para ve maliye politikaları mülk fiyatlarını şişirmeyi ve ücretleri baskılamayı hedeflemiştir. Bu baskılar, özellikle koronavirüs pandemisinden bu yana daha da şiddetlenmiş, kiracılar ipotek krizlerinin ve yükselen faiz oranlarının bedelini ödemek zorunda kalmıştır. Konut sahipliği, sınıfsal tabakalaşmada giderek daha belirleyici bir etken hâline gelmiş, ücret talepleri, ücretlerin büyüyen bir kısmı ev sahiplerine aktarılıyorsa anlamını yitirmiştir. Tam da bu nedenle, son birkaç yılda ülke genelinde hızla yayılan kiracı sendikaları, yeniden canlanan sendika hareketinin mantıksal bir uzantısı olarak görülebilir.
Bu alanda özellikle umut vaat eden bir gelişme ise, bireysel ev sahiplerinin ötesine geçerek ipoteklerini teminat altına alan veya risklerini sigortalayan devlet düzenleyicilerini hedef alan taktiklerin benimsenmesidir. Ekim 2024’te Kansas City’deki iki apartman bloğunda yaşayanlar hem ev sahiplerine hem de Federal Konut Finansmanı Ajansı’na (FHFA) talepler yönelten tarihi bir kira grevi başlattılar. Yeni kurulan Kiracı Birliği Federasyonu tarafından koordine edilen grevciler, FHFA’nın Fannie Mae veya Freddie Mac aracılığıyla federal kredi garantisi alan tüm ev sahiplerine kira talep sınırlaması ve düzenli bakım yükümlülüğü getirmesini talep ediyor.
Normal şartlar altında, ev sahipleri, kiracıların topluca gönderdiği kira ödemelerine güvenerek kredilerini öder. Kiracıların itaatkâr davranacağına yönelik beklenti (kiracı uyum beklentisi), bir tür sosyal teminat işlevi görür; ev sahibinin mülkü satın almasını ve faiz oranları yükseldiğinde kiraları artırmasını sağlayan da budur. Ancak aynı mantıkla, kiracılar da toplu şekilde kiralarını ödemeyerek ev sahibini iflasın eşiğine getirebilir. Eğer kredi bir devlet kurumu tarafından garanti altına alınmışsa, nihayetinde devlet bu borcun sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Devlet ya kiracılarla müzakereye oturup krediyi yeniden yapılandırır ya da ödenmeyen ipoteği bilançosuna aktararak ilgili mülkün fiilen kamusal mülkiyetini üstlenir. Bu noktada kiracılar, binanın süresiz biçimde sosyal konut olarak korunmasını talep etmek için çok daha güçlü bir konumda olur. Kiracı Sendikası Federasyonu direktörü Tara Raghuveer’in altını çizdiği gibi, amaç, federal düzenleyicileri, kurtarma ve düzenleme müdahalelerini emlak geliştiricilerinin değil, kiracıların hizmetine yönlendirmeye zorlamaktır: “Federal düzenleyicinin ya da kamu destekli kuruluşların ev sahiplerini ve yatırımlarını korumak için yapabileceği her müdahale, bizim için ‘Kiracıları koruyun’ diyerek müdahale etme fırsatı anlamına geliyor.”
Biden yönetiminin koşullarına mükemmel şekilde uyarlanmış olsa da, federal düzeyde kalıcı mevziler kurma girişiminin, Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) çağında uygulamaya konulması daha zor bir çaba haline gelebilir. Ancak başka yerlerde, özellikle kiracı koruma yasalarının hala yürürlükte olduğu eski kentlerde, eyalet ve belediye düzeyinde benzer stratejiler izlemiştir. 2019 yılında, New Yorklu kiracı aktivistlerden oluşan bir koalisyon, ev sahiplerinin kira dengeleme yasalarından kaçınmak amacıyla kiracıları ardı ardına tahliye etmesini engelleyen New York Eyaleti Konut İstikrarı ve Kiracı Koruma Yasası’nın geçmesini sağlamışlardı. Kaliforniya’nın çeşitli kentlerinde, kiracı birlikleri, ev sahiplerinin kiracıları tahliye etmek üzere stratejik biçimde “işletmeden çekilmesine” olanak tanıyan eyaletin Ellis Yasası’na karşı da benzer bir kampanya yürütüldü. Nisan 2024’te, Los Angeles’ta yer alan Hillside Villa Kiracıları Derneği üyeleri, binalarının uygun fiyatlı konut statüsünü on yıl boyunca yenilemelerinin ardından dört yıllık kira grevlerini sonlandırdılar. Bu yalnızca kısmi bir zaferdi: Hillside Villa Kiracıları, Los Angeles Şehir Konseyi’nin, binayı kamu yararı kapsamında geri almasını talep ediyordu ve bu hedefe ulaşmaya neredeyse çok yaklaşmışlardı. Nihayetinde, kira artışlarını sınırlayan ve kiracı tahliyelerini engelleyen yasama zaferleri, ancak kamusal para yaratma ve borç ihraç etme yetkilerinin yeniden sakinlerin eline geçmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin ilk adımları olabilir. Konut krizinin gerçekten hafifletilebilmesi için, kentler ve eyaletler, Donald Trump gibi emlak geliştiricilerine sübvansiyon sağlamak yerine, kamu konutu yaratmak ve bunu sürdürebilmek amacıyla belediye ya da eyalet borç ihraç etme yetkilerini kullanmaya zorlanmalıdır.
Elbette Trump’ın sendikalara ve diğer örgütlülüklere sert şekilde saldıracağını biliyoruz, bu da “aşağıdan” ceza adalet sistemini hedef alan aktivizm türlerine yeniden aciliyet kazandırıyor. Yüksek Mahkeme’nin sağcılar tarafından ele geçirilişinin sonuçlarını değerlendiren yakın tarihli bir makalesinde Amna A. Akbar, dikkati gündelik hayatlarında hukukun sert yüzüyle karşılaşan sayısız insanın muhatap olduğu alt mahkemelere yeniden odaklamaya çağırıyor. Yüksek Mahkeme’nin koronavirüs tahliye moratoryumunu veya Biden’ın öğrenci borcu affı planını iptal etmesi hakkında yapabileceğimiz pek bir şey yok, ancak insanların her gün sınır dışı edildiği, tahliye edildiği ve ödenmemiş borçlar nedeniyle suçlandığı alt mahkemelere müdahale etmek için imkanlar fazlasıyla mevcut. Akbar, ırkçı polis şiddetine karşı protestoların ardından “mahkemeler içinde ve mahkemelere karşı” gerçekleşen yeni bir aktivizm türünün ortaya çıktığı tespitinde bulunuyor. Bu aktivizm, yargısal gücün mekaniğine en somut şekillerde müdahale etmek için hukuki formalciliği reddediyor. Öyle ki taktikleri, görünüşte pasif gibi olan mahkeme ve polis gözlemciliği eylemlerinden, tahliye işlemlerini durdurmak veya kağıtsız göçmenlerin tutuklanmasını engellemek için koordine eylemlere kadar uzanıyor. Toplu kefalet fonları gibi karşılıklı yardımın silahlandırılmış biçimlerini de içeriyor ki bu fonlar mahkemelerin yoksul sanıkları duruşma öncesi gözaltına almalarının önüne geçmeyi amaçlıyor. Akbar’ın kaydettiği gibi, “mahkemelerde ve mahkemelere karşı gerçekleşen protestolar, sıradan insanlar için hukuki sürecin ve yasal eşitliğin değeri üzerine büyüyen bir mücadelenin parçası olarak stratejik kırılma noktaları olarak birbirine bağlı görünüyor- fakat kimi zaman bu burjuva demokrasisinde hukukun üstünlüğünün reddi olarak okunabilir.
Kuşkusuz, kamu savunucuları devlet, mahkemeler ve sanıklar arasında kritik bir bağlantı noktasında yer alıyor. Devlet tarafından istihdam edilmeleri, 1963 Gideon kararında belirtildiği gibi, anayasal bir hak olan avukatlık hizmetini garanti altına almayı amaçlar. Ancak kronik kaynak yetersizliği ve aşırı iş yükü, onları çoğunlukla sistemin dişlileri hâline getirir; müvekkillerine gerçek bir temsil sunmaktan ziyade, savunma anlaşmalarını onaylayan birer mühür gibi çalışırlar. Bu nedenle, ilerici kamu savunucuları arasında son dönemde artan sendikalaşma, cezalandırma [hapsetme olarak da okunabilir] temelli devlet aygıtına karşı sol mücadeleler için paha biçilmez yeni bir baskı aracı sunar. Los Angeles County kamu savunucuları, 2018’de ilk adımı atarak Amerikan Eyalet, İl ve Belediye Çalışanları Federasyonu (AFSCME) aracılığıyla örgütlenen sendikalarının eyalet tarafından tanınmasını sağladılar Sonrasında Connecticut, Pennsylvania, Colorado ve New York’taki savunucular da benzer adımlar attılar. Bu sendikalaşma çabalarını yürütenlerin büyük kısmı, daha geniş çaplı bir ırksal adalet hareketiyle aynı çizgide yer alıyorlar. Yani aslında hem ceza adaleti sisteminde yapısal reformlar için hem de daha iyi ücret ve çalışma koşulları için mücadele ediyorlar.
Bu açıdan, onlar, ülkedeki ilk (ve yakın zamana kadar ki tek) sendikalı kamu savunucuları bürosu olan New York Hukuki Yardım Avukatları Derneği’nin (ALAA) ortaya koyduğu yol haritasını izlemekteler. ALAA, 1970 ile 1994 yılları arasında şehrin mahkeme sistemini durdurma yeteneğini kullanarak daha iyi fonlama ve müvekkiller için gelişmiş temsil koşulları pazarlığı yapmak amacıyla beş büyük grev gerçekleştirdi. Fakat sendika, 1990’ların sonlarında Belediye Başkanı Giuliani’nin, ALAA’nın sunduğu hizmetlere rakip olacak kâr amacı gütmeyen savunuculuk ofisleri kurmasıyla pazarlık gücünün büyük kısmını kaybetti. Bu nedenle, Giuliani’nin ALAA’yı zayıflatmak için görevlendirdiği söz konusu STK’lardan biri olan Bronx Defenders’tan türeyen yeni sendikalı girişim Bail Project’in ortaya çıkması dikkat çekicidir. Sendikal yoğunluk kritik bir eşiğe ulaştığında, kamu savunucuları başka hiçbir emekçi sınıfının sahip olmadığı eşsiz bir silaha sahip olacaklar: Emeklerini topluca geri çekerek tüm mahkeme sistemini durdurabilirler! Bu silah, daha geniş sendika hareketiyle dayanışma içinde kullanıldığında, kamu fonlarının nasıl ve nereye tahsis edileceği (cezalandırıcı kurumlara mı yoksa daha iyi okullar, sağlık hizmetleri ve sosyal konutlara mı) konusundaki kararları şekillendirmek için bir araç olarak geliştirilebilir.
Patrimonyalizm, anti-sosyallik temelli devletin yol açtığı yıkıma verilen yanıtlardan biridir. Bu yapı, astlara güvenliklerinin ancak patronun ya da ev sahibinin himayesinde mümkün olduğunu öğretir. Tüm sadakat yukarıya doğru yönlendirilir; tüm yükümlülükler bireysel ya da ailevi hane halkı borcu biçimine indirgenir. Bu, yalnızca bir tür yatay dayanışmaya tahammülü olan bir devlet biçimidir: Başkanın gözüne girmeye çalışan kardeşler arasındaki dayanışma. Trump, bu iktidar tarzını herkesten daha iyi somutlaştırıyor. Cumhuriyetçi Parti’yi, her sözüne bağlı birbirine rakip kardeşliklerden oluşan bir sürüye indirgemekteki başarısı, tarihsel karşılaştırmalara meydan okuyor. Ancak Trump’ın hipnotize edici kişiselciliği, bu projenin taşıdığı kırılganlığı da gölgeleme potansiyeli taşıyor. Trumpçılığın popüler bir hareket olarak kendisini sürdürebilmesi için, hiyerarşi ve bağımlılığa dayalı patrimonyal ilişkilerin, hane halkından işyerine kadar toplumun her düzeyinde yeniden üretilmesi gerekiyor.
İşyeri grevleri, kira grevleri ve kefalet fonları gibi yatay dayanışma biçimleri bu projeye varoluşsal bir tehdit oluşturuyor; zira bu tür pratikler, müşteri-patron ilişkisinin dışında başka bir güvenlik alanı sunar. Bireysel yükümlülüğü kolektif krediye dönüştürerek her türden borç grevi, kişisel bağımlılığın şantajından en azından geçici bir kurtuluş sağlar. Bu eylemler, yalnızca kendi başlarına- ücretlerin artırılması ve kiraların düşürülmesi gibi- anlamlı olmalarının yanında yeni bir toplumsal ilişkinin kuluçka merkezleri olarak da değerlidir. Aşırı sağa karşı verilen mücadele, bundan daha azını kabul edemez.
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi3 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









