Avrupa
Yeniden “Alman sorunu”

İhracat şampiyonu, Avrupa’nın en büyük ekonomisi, Eski Kıtadaki büyümenin motoru, klasik bir sanayi devi… Bir zamanlar böyle anılan Almanya, artık geride kalmakla, sanayisizleşmekle, istihdam kaybıyla, enflasyonla, siyasi çekişmelerle ve ezcümle, durgunlukla kamuoyunun gündemine giriyor.
Herkes Almanya’nın zayıflığından bahsediyor. Pandemi öncesinde kriz emareleri gösteren otomotiv sektörü ülkenin gerileyişinin en sembolik göstergelerinden biri sayılıyor. Otomotivdeki krizi, Ukrayna savaşının ardından yaptırımlarla bozulan ucuz gazi akışı kaynaklı enerji maliyetleri ve kimya, makine üretimi gibi sektörlerde yaşanan gerileme takip ediyor.
Ekonominin genelindeki teknik resesyon nedeniyle gelecekle ilgili endişeler artıyor. Yeni CDU-SPD büyük koalisyonu, bu ruh halini değiştirme hedefiyle yola koyuldu ama bunu başarabilmiş değil. Koalisyon, emeklilik paketi oylamasının hükümetin varlığını tehdit eden bir krize dönüşmesini kıl payı önledi. Birçokları, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki hükümetin günlerinin sayılı olduğunu düşünüyor.
Bütün bunları akılda tutarak, her şeye karşın, Alman devletinin Avrupa’da tekrar bir sorun olarak belireceğini, hatta şimdiden belirdiğini öne sürüyorum. Bunu yalnızca Almanya’daki muazzam askerileşme eğilimi bağlamında değil, ABD’nin merkezinde durduğu uluslararası yeniden düzenleme kapsamında dile getiriyorum.
ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı hakkında oluşan soru işaretleri, bizzat Trump yönetimi tarafından Almanya’nın arkadan ittirildiği bir plana doğru ilerliyor. Askeri olarak Almanya, bizzat ABD tarafından, Kıtanın önderliğini almaya zorlanıyor. Merz, halihazırda buna hazırlık yapıyor. Üstelik, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) nedeniyle panik yaşayan Avrupalılardan kısmen farklı olarak, “Avrupa’yı gözden çıkarabilirsiniz, ama en azından ilişkinizi Almanya üzerinden kurun” diyebilecek bir özgüven sergileyebiliyor.
Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele
Bu noktaya Handelsblatt yazarı Moritz Koch da dikkat çekiyor. Ona göre tam da bu zayıflık tartışmaları sürerken, ülke “tarihi bir güç artışı” yaşıyor. Koch, “Önümüzdeki on yılı siyasi olarak şekillendirecek olan Almanya’nın düşüşü değil. Tam tersine, Federal Cumhuriyet’in Avrupa’nın hakim gücü haline gelmesi,” diye yazıyor.
Koch, Olaf Scholz’un Ukrayna savaşının ardından ilan ettiği “dönüm noktası”nı (“Zeitenwende”) hatırlatarak, bunun kıtadaki güç dengesini değiştirdiğini ve ABD’nin “güvenlik garantörü” rolünden ayrılmasının da bu eğilimi hızlandırdığını düşünüyor.
“Gelecekte Avrupa’yı kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıtta İngilizler ve Fransızlar yer almıyor; bu ülkeler “kronik olarak nakit sıkıntısı” içerisinde. Mali olarak bu yükü çekebilecek tek ülke Almanya; kayda değer bir yeniden silahlanma için gerekli kaynaklar burada toplanıyor:
“Dünya nadiren bu kadar tehditkar görünmüştü, Avrupa hiç bu kadar yalnız görünmemişti. Güvenlik politikası açısından bu olağanüstü durumda, Almanya’ya lider ülke rolü verilmiştir. Uzun vadede, iyi donanımlı bir Bundeswehr [Alman Silahlı Kuvvetleri], Rusya’yı caydırmada önemli bir katkı sağlayabilir ve en azından Amerika’nın Avrupa’ya sırtını döndüğünde bıraktığı konvansiyonel boşluğu doldurabilir.”
Bu kapsamda zorunlu askerlik tartışmaları(1), yeniden silahlanmaya ayrılan 108 milyar avroluk dev bütçe (2029 yılına kadar savunma harcamalarının yıllık 153 milyar avroya ulaşması bekleniyor), “sivil” sektörlerin devletin ve ordunun yeniden yapılandırılması kapsamında göreve koşulması (yer yer “planlama” seslerinin duyulması), işgücü piyasasının savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi, yeni nesil savunma teknolojilerinin ve bu paketin içinde yer alan risk sermayesinin benimsenmesi(2) yeni hükümetin politika seti içinde yer alıyor.
Görünen o ki, Avrupa da gözünü Almanya’ya dikmiş durumda; en azından bu rolü üstlenmesi için reklam faaliyetleri yoğunlaşıyor. Financial Times, 88 iktisatçının katıldığı bir anket yapmış. Anketten çıkan sonuç, Avrupa’nın istikrarlı bir büyüme rotasına girmesi için, Almanların borcun kamçıladığı 1 trilyon dolarlık savunma altyapı yatırımlarının başarılı olması gerektiği yönünde.
Avrupa Merkez Bankası da FT iktisatçıları da, 2026 yılında Avro bölgesinde büyümenin yavaşlayarak yüzde 1,2’ye çekileceğini öngörüyor. Özel tüketimin ve savunma harcamalarının sürpriz yapmasını bekliyorlar. Avro bölgesi ekonomisinin “Amerikanizasyonu” öngörüsü yapmakta sakınca yok: Nüfusun en zengin yüzde 10’luk kesimlerinin sürüklediği bir tüketim patlaması ve askerileşmenin pompaladığı bir üretim artışı. Neoliberal dönemin amentülerinden “para politikası”nın pabucu dama atılırken, “maliye politikaları” öne çıkacak. Elbette bir de, Avrupa’nın “hasta adamı” Alman ekonomisini güçlendirecek “yapısal reformlar.”
Buna, Britanya ve Fransa’nın da yanına eklenmesi kaydıyla, ABD’lilerden destek geldiğini de hatırlatmak gerekiyor. Darbeler hakkında yazdığı kitaplarla bilinen Amerikalı Edward Luttwak, geçen mayıs ayında kaleme aldığı bir yazıda “süper güç” rekabetinin geri döndüğünden dem vurarak, Avrupa’nın yeni bir süper güce ihtiyaç duyduğunu ileri sürüyordu:
“Üç hükümet arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, NATO’nun bir bütün olarak yapabileceğinden çok daha büyük bir çeviklikle hareket edebilirler. Üçlü anlaşma, Estonya’dan Norveç’e ve İspanya’ya kadar onlarca Avrupa NATO üyesiyle uğraşmaktan açıkça daha kolay.”
Luttwak, askeri bağlamda, Almanya’nın hâlâ “uzmanlık alanı” olan zırhlı kuvvetlere odaklanacağını ve İngiliz ve Fransızların hafif piyade ve komando birliklerini tamamlayacağını söylüyor. Bu üçlü, have ve denizde Rusya’ya karşı koyabilir; yazarın iddiası bu.
Yeniden Koch’a dönelim. Koch, Almanya’nın Avrupalı komşularının, Şansölyenin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu” kurmak istediğini açıklamasına ve Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “savaşa hazır” silahlı kuvvetler çağrısına “memnuniyetle” karşılık verdiklerini öne sürüyor. Yine de “Fakat bu durum böyle kalacak mı? Alman sorusu Avrupa tarihini şekillendirmiştir. Şimdi bu soru yeniden sorulmaktadır,” diye hatırlatıyor. 19. yüzyılda Alman birliği tartışmalarından Anschluss’a, Kıtadaki Almanca konuşan topluluklar sorunundan Soğuk Savaş’taki iki kampa kadar, “Alman sorunu” Alman olmayanlar için hep endişe kaynağı olagelmiştir; Koch, bunu ima ediyor.
Yazar, şimdiki Alman hükümetini ve sonra gelecekleri, “büyük ve küçük ortak ülkelere” karşı alçak gönüllü ve özenli davranmaya çağırıyor. Berlin, “Avrupa’nın çıkarları” doğrultusunda hareket etmezse, “inatçı ve hatta milliyetçi bir tutum” sergilerse, güvensizlik Avrupa’yı zehirleyecek, eski çatışma hatları yeniden ortaya çıkacak ve uzun süredir aşıldığı düşünülen rekabetler yeniden alevlenecek.
Avrupa kendini korumayı öğrenmek zorunda ve Almanya’nın askeri gücü bu konuda önemli bir katkı sağlayabilir; Koch, Alman egemenlerinin bu alışageldik türküsünü çığırıyor. Ama ekliyor: “Bu güç bir daha asla yanlış ellere geçmemeli.”
Yanlış güç, tahmin edilebileceği üzere, Almanya için Alternatif (AfD). AfD, Trump yönetiminin desteğini de arkasına alarak, 2025’i büyük bir ilerleme ile kapatıyor. Seçim başarısına anketlerdeki birincilik ekleniyor. Ama daha önemlisi, pek de sessiz olmayan bir şekilde, partideki “doğucu” (siz “Rusya’cı” anlayın) kanada karşı Goldman Sachs, Credit Suisse ve Allianz gibi finans devlerinden çıkıp siyasete atılan Eş Başkan Alice Weidel öncülüğünde sert bir yıpratma savaşı veriliyor. Weidel ve partideki destekçileri, kontrolü ele almış ve AfD’yi yeni bir transatlantik ittifak sisteminin içine atarak, merkezinde Trump ve Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) durduğu “milli-muhafazkâr” enternasyonale eklemlenmiş görünüyor. Macaristan ve Avusturya’daki “kardeş partilerle” olan sıkı ilişkiler, yeni bir Orta Avrupa egemenlik bölgesinin oluşumuna işaret ediyor.
Bu eklemlenme, içeride de “güvenlik duvarı”nda delikler açıldığı anlamına geliyor. AfD, haklı bir biçimde CDU/CSU’nun kendi programından esinlenen siyasetler izlediğini, bu nedenle artık bir AfD-CDU koalisyonunun zamanının geldiğini düşünüyor. Bir önceki koalisyonun küçük ortağı Hür Demokratlar (FDP) neredeyse erimiş durumda. Bugün unutulsa da, AfD’yi kuranların, Yunanistan krizi sırasında FDP’den koparak Avro bölgesinin mali yükünü Almanya’nın taşımaması gerektiğini savunan iktisatçı kökenliler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat
Ekonomide, özellikle aile işletmeleri diyebileceğimiz Mittelstand şirketlerinde AfD ile işbirliği eğilimi artıyor ve bu konuda ilk kurşunu FDP’li Marie-Christine Ostermann’ın atması da şaşırtıcı değil. KOBİ sektöründe, örneğin Saksonya’da, her iki girişimciden biri artık AfD’ye sempati duyuyor; özellikle de FDP’nin bir zamanlar yaptığı gibi, iş dünyasına dostça bir tutum sergilediği için.(3)
Dolayısıyla, 2026’da Alman sorunu, AfD’nin fiili olarak bölünmesiyle birlikte çok daha korkutucu boyutlar kazanmaya meyilli. Yeni transatlantik ittifaka hırsla tutunan AfD’de, ülkelerinin atom bombası elde etmesini savunan, NATO’da “gittiği yere kadar” kalınması gerektiğini savunan ve Rusya ile eskisi kadar sıcak ilişkiler kurulmaması gerektiğine inananların sesi daha çok çıkıyor.
Bu “dönüm noktası”nda AfD’nin de bir rol oynayacağı aşikar. Ama sürecin inişli çıkışlı olmasını beklemek gerek. Alman militarizmi, keskin (“devrimci”) bir biçimde değil, daha sürece yayılan, evrimci, ruh halini dönüştürücü bir şekilde topluma ve Avrupa’ya nüfuz edecek. Avrupa’da daha büyük bir güvenlik rolü üstlenmek için artan baskı altında olan hükümet, 2. Dünya Savaşından sonra askerliği bir risk olarak gören stratejik kültürün kısıtlamaları ile de mücadele etmek zorunda.
Öte yandan ABD’nin Kıtadan çekilmesi durumunda Almanya’dan liderlik rolünü üstlenmesini istemesinin en önemli çıktısının, Alman ordusunun bir anda büyümesinden ziyade, Alman-Amerikan savunma sanayisi bağlantılarının çok daha iç içe geçmesi olması beklenmeli. Alman silah sektörü büyük bir canlanma yaşarken, özellikle yeni teknoloji dronlar, denizcilik ve hava savunma konusundaki transatlantik işbirliği gitgide büyüyor. Anduril ile Rheinmetall, Lockheed ile Diehl, Northrop Grumman ile MBDA arasında 2025 içinde yoğunlaşan ortaklıklar önemli bir işaret veriyor.(4)
Daha kritik olanı ise, Ukrayna savaşından sonra Rusya’nın ucuz enerjisinden kopan Mittelstand’lar, bu işbirliği ile kendine geliyor: Alman savunma sanayi, sık sık ABD savunma sanayi üreticilerine tedarikçi olarak hizmet veren yaklaşık 1.350 orta ölçekli şirketi içeriyor. INSS’in Alman savunma sanayisi üzerine yaptığı araştırma, bu uzmanlaşmış firmaların bazıları için (2023 yılında) satışların yüzde 50’sinin ABD ordusuna yapılan ihracattan oluştuğunu tespit ediyor; Bundeswehr’e giden satışlar ise yalnızca yüzde 7 civarında. Nitekim Almanya Ulusal Güvenlik ve Savunma Sanayii Stratejisi de, iç pazarın değer zincirlerini korumak ve genişletmek ve uzun vadede inovasyonu teşvik etmek için yetersiz kaldığını kabul ediyor.(5)
Öte yandan, askerileşme, bir tür “iç tüketim”i de elbette teşvik ediyor: 100 milyar avroluk özel fon (Sondervermögen), birçok firmanın odağını yurtiçi sözleşmelere kaydırdı. Örneğin, ürünlerinin yüzde 90’ı ihracata dayalı olan elektronik firması Rohde and Schwartz, Zeitenwende’nin ardından yurtiçi işlerinin yüzde 30-35’lere çıktığını görüyor. Bu sermaye akışı, Rheinmetall’in Unterluess’ta açtığı 300 milyon avroya mal olan yeni mühimmat fabrikası gibi yurtiçi altyapıyı da destekliyor.
Dolayısıyla, Amerikan gölgesinin Avrupa’dan çekilmesiyle Almanya’nın liderlik etmesi için arkadan ittirilmesi birbirine paralel ilerleyen iki süreç; en büyük kanıtı, Alman savunma sanayisi ile ABD arasındaki işbirliğinin Alman iç tüketimini artırması. Dolayısıyla, Amerikan postallarının Kıtayı terk edeceği günü iple çekenlerin, karşılığında Alman panzerleri alıp almayacakları konusunda uyanık olmaları gerekiyor. Avrupalılar ve biz Avrupa’nın kıyısındakiler, yeni yıl sabahına bir kez daha Alman sorunu ile uyanma riskiyle karşı karşıyayız.
(1) Yeni yasa tasarısı, “seçici hizmet çerçevesi” yoluyla Alman Silahlı Kuvvetleri’nin personel açığını kapatmayı hedefliyor: 18 yaşındaki tüm erkekler, hizmete istekli olup olmadıklarını ve uygunluklarını değerlendirmek için bir anket ve tıbbi tarama tamamlayacak, kadınlar ise gönüllü olarak katılabilecek. Kayıt süreci, 2008 ve sonrasında doğan erkekler için 1 Ocak 2026’da başlayacak. Yasa ayrıca gönüllüler için daha iyi ücret ve sosyal haklar ile uzun süreli hizmet için teşvikler öngörüyor. Başlangıçta gönüllü askere alınmaya odaklanan yasa, gönüllü sayısının yetersiz kalması durumunda zorunlu hizmetin yeniden getirilmesi seçeneğini açık bırakıyor.
(2) Bu ay içinde CNBC’de yayınlanan bir habere göre, Birleşik Krallık ve Almanya, yeni bir yapay zeka savunma startup’ları dalgasının önemli merkezleri olarak öne çıkıyor. Alman yapay zeka drone üreticileri Helsing ve Quantum Systems, yüz milyonlarca avro değerindeki yatırım turlarının ardından bu yıl sırasıyla 12 ve 3 milyar avro değerine ulaştı. 2024 yılında kurulan Stark ise, saldırı ve keşif amaçlı insansız hava araçları üretiyor ve Sequoia Capital, Peter Thiel’in Thiel Capital ve NATO İnovasyon Fonu dahil olmak üzere yatırımcılardan 100 milyon dolarlık fon sağlamış durumda. Ekonomi ve İklim Eylemi Bakanlığı tarafından yapılan son pazar araştırmasına göre ise, 1995 yılından bu yana Almanya’da 149.000 kişiyi istihdam eden 6.600’den fazla yapay zeka (AI) startup’ı kurulmuş.
(3) Alman düşünür Wolfgang Streeck, AfD’lilerin çoğunun “orta sınıf poujadist” olduğunu, devlete karşı ve neoliberalizmden yana tutum belirlediğini savunuyor. 1950’li yıllarda Pierre Poujade tarafından Fransa’da kurulan hareket (UDCA), özellikle alt orta sınıfları, esnafları, zanaatkârları ve güneydeki köylüleri harekete geçirmişti.
(4) Anduril-Rheinmetall ortaklığı Avrupa için askeri dronlar üretecek. Lockheed ile Diehl denizdeki hava savunma sistemleri için işbirliği yaparken, Northrop Grumman ve MBDA, Almanya’nın Entegre Hava ve Füze Savunma Savaş Komuta Sistemi (IBCS) bağlantılı hava savunma sistemlerini geliştirmek için mutabakat zaptı imzaladı. Buna Raytheon (RTX) ile MBDA arasında Patriot üretim işbirliğini de eklemek gerek.
(5) Alman savunma sektöründe 135.000’den fazla vasıflı işçi istihdam ediliyor. Bu pozisyonlar genellikle özel kaynak ve tank top namlusu gibi karmaşık sistemlerin üretimi gibi üst düzey teknik uzmanlık gerektiriyor. Finansal etki açısından ise, Alman savunma şirketleri yıllık yaklaşık 30 milyar dolar gelir elde ediyor. Almanya’nın silah ihracat lisansları da son zamanlarda rekor seviyelere ulaştı: 2023 yılında 12,2 milyar avro, 2024 yılında ise 13,2 milyar avro değerindeydi.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Avrupa
AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.
Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.
POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.
Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.
Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.
Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.
Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.
Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.
POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.
Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.
AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.
Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.
Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.
Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.
Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.
Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.
Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.
Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.
AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.
Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.
Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.
Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.
Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.
İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.
Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.
Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.
Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.
İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.
Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.
Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.
Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.
Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.
Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma.
AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.
Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.
AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.
AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.
Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek.
Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.
Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.
Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.
IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.
AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.
Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.
Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.
Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.
Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.
POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.
Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.
Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.
Taslakta şunları yazıyor:
“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”
Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.
Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.
Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.
Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.
Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.
Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.
Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.
İnceleme belgesinde şöyle deniyor:
“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”
Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.
İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.
Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.
Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:
“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









