Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat, Almanya’da son Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinden ikinci çıkan Almanya için Alternatif’in (AfD) önemli isimlerinden Maximilian Krah ile seçimlerden sonra yapıldı. Partinin Björn Höcke liderliğindeki völkisch-etnomilliyetçi grubu Der Flügel (Kanat) ile bağlantılı Krah, seçimlerden önce verdiği bir röportajda SS-Waffen üyelerinin hepsinin suçlu olmayabileceğini söylediği için kendi partisi tarafından AP seçim kampanyasında “kenara” çekilmişti. Yine Krah’ın Federal Meclis’teki bir danışmanı, Alman polisi tarafından “Çin adına casusluk yaptığı” iddiasıyla gözaltına alınmıştı.

Krah, 20. yüzyılda iki savaş arasında yaygınlık kazanan Spenglerci “Batının çöküşü” temasını tekrar ederken, yine Aydınlanma ve evrenselcilik karşıtı düşüncenin alametifarikalarından partikülarizmi, Nazizmin aşkın hukukçucu Carl Schmitt’e referansla savunuyor (“Kant’a karşı Schmitt”). Schmittçi Großräum (büyük alanlar) fikrine açıkça sarılan Krah, bunu partikülarist bir “herkes kendi kendini yönetsin” gibi ilk seferde kulağa hoş gelen şekilde süslese de, Alman hukuk filozofunda bunun Antik Roma üzerinden III. Reich’a uzandığını bilmiyor olamaz. Schmittçi sözüm ona “politik sistemlerin çoğul(cu)luğu” düşüncesi, Avrupa’nın (ABD ve SSCB karşısındaki) kendi varlığını Alman öncülüğüne bağlıyordu. Alman emperyalizminin Lebensraum fikri, Großraum’a dönüşüyordu. Avrupa Yeni Sağı’nda, eski faşist-nazi fikirlerin nasıl yaldızlanarak tekrar piyasaya sunulduğunu, tozlu raflardan indirilmiş hangi düşüncelerin yeni etiketlerle kamuoyunu etkilediğini ileride daha etraflıca ele alabilmeyi umuyoruz.

Hem mülakatı yapanların hem de Krah’ın, AfD’nin sarsılmaz İsrail yanlısı pozisyonunun altını çizmesi de gayet manidar. Krah, bir “Avrupa projesi” olarak İsrail ile tamamen bir duygudaşlık içindedir: AfD’nin hayalindeki Almanya ve Avrupa ile İsrail, aynı ailenin parçasıdır. Krah’ın bakışı, bugün Avrupa’daki Yeni Sağ’ın bağnaz bir biçimde savunduğu Siyonist devletle tamamen uyumludur. Bu ayrıca, Yeni Sağ’ın “müesses nizam karşıtı” iddialarına dair de çok şey söylüyor.

Son olarak, Krah’ın Almanya’nın iktisadi geleceğine ve hangi sınıflara yaslanacağına/yaslandığına ilişkin bir değini ile bu normale göre uzun notu kapatıyoruz. AfD’li, serbest piyasanın iyiliği mitosunu savunuyor, ama her nasıl olacaksa, bu serbest piyasa Goldman Sachs için değil, mesela KOBİ’ler için işleyecek. Bu, ütopik olmanın ötesinde, piyasanın işleyişini mistikleştirdiği için aynı zamanda gericidir de: piyasada “aktörler”, eşit şartlarda değil, şartları önceden zaten eşitsiz olarak belirlenmiş mülkiyet ilişkileri doğrultusunda hareket ederler. Ama bu bir tarafa, AfD türü partilerin, demagojik ya da değil, kitle tabanlarını neoliberal dönemde peyda olan, ama 2008-9 krizinden sonra gerçek bir toplumsal kesim haline gelen deklase işçilerden, uluslararasılaşmadan yorulan müphem bir “orta sınıf”tan ve en önemlisi de, Alman sanayisinin belkemiği olarak görülen, KOBİ’lerden daha fazlası demek olan Mittelstand’dan aldığını açıkça görüyoruz. İhracata dayalı “Alman mucizesi”nin sürdürülebilmesi için Mittelstand’ın ve orta sınıfın sağlam olması, bunun için de ucuz Rus enerjisi, dolayısıyla da Rusya ile iyi-sağlam ilişkiler zorunludur. Bu konuda meraklı okuru şu yazılara yönlendiriyorum:

AfD ve Almanya: Avrupa İhracatçılar Federasyonu mu?
Alman ekonomisi: Avrupa’nın iktisadi motoru dağılıyor mu?

Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


AfD’den Maximilian Krah ile Avrupa’nın siyasi depremi üzerine

Uwe Parpart ve David P. Goldman
Asia Times
14 Haziran 2024

Maximilian Krah, Almanya için Alternatif’in Avrupa Parlamentosu’ndaki baş adayı ve Alman siyasetinin en tartışmalı ve karizmatik kişiliklerinden biri. AfD (Alternative für Deutschland) 9 Haziran seçimlerinde Almanya’daki oyların %16’sını alarak Almanya’nın mevcut iktidar koalisyonundaki tüm partilerden daha fazla oy aldı ve eylül ayında yapılacak üç eyalet seçiminde de birinci çıkması bekleniyor. 1977 doğumlu Krah, 2016 yılında Hıristiyan Demokratlardan ayrıldı ve ilk kez 2019 yılında Avrupa Parlamentosu’na seçildi. Krah, 13 Haziran’da Asia Times Editörü Uwe Parpart ve Editör Yardımcısı David Goldman ile görüştü. Aşağıda konuşmanın hafifçe düzenlenmiş bir dökümü yer alıyor.

S: Maximilian Krah, bu önemli bir zafer, hatta bir depremdi. Şok dalgaları yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Bu nasıl gerçekleşti? Özellikle Alman seçmenler, sizin seçmenleriniz, ne için ve neye karşı oy kullandılar?

C: Oyunu değiştiren gençler oldu. Farkı gençler yarattı. 24 yaş altı seçmenler arasında %12’lik bir artış gördük.

Sol, solcu adayları destekleyeceklerini düşünerek 16 ve 17 yaşındakilerin oy kullanmasına izin verdi. Ne var ki, 16 ila 24 yaş arasındaki bu grup içinde %12’lik bir oran elde ettik. Şu anda toplamda %17’lik bir oranla 24 yaş altı demografik gruptaki en kuvvetli siyasi güç biziz.

Bu, oyunun kurallarını değiştiren bir gelişme çünkü tekrar hata yapmadığımız sürece geleceğin bizim elimizde olduğunu gösteriyor. Donald Trump’ın tarzını daha fazla benimsemiş olsaydık çok daha iyisini yapabilirdik. Kampanya sırasında bazı istihbarat saldırılarının kurbanı oldum.

Ne yazık ki partim beni birkaç hafta gizlemeye karar verdi ve kampanya çalışmalarımı TikTok ve internetle sınırlandırarak genç seçmenlere odaklandım. Genç seçmenler arasındaki kazanım, yaşlı seçmenler arasındaki kayıpların üstesinden gelmeye yetecek kadar önemliydi.

Yani Almanya’dan gelen mesaj, genç Almanya’nın sağa kaydığı yönünde. Bu büyük bir kazanım ve umut veriyor.

Diğer mesaj ise istihbarat örgütleri tarafından düzenlenen bu tür güçlü saldırılarla başa çıkmayı öğrenmemiz gerektiğidir.

S: Mayıs ayında İsviçre’de yayınlanan Weltwoche dergisine “Almanya barış için bir güç olmalı” başlıklı bir röportaj verdiniz. Barış konusu özellikle genç seçmenler ve genel olarak seçmenler için önemli miydi?

C: Öncelikle, barışın önümüzdeki beş yıl içinde Avrupa siyasetinin en önemli konusu olduğunu düşünüyorum. Neden mi? Çünkü Amerika Ukrayna sorunundan yavaş yavaş çekilecek.

Dünya haritasına baktığımızda üç çatışma merkezi görüyoruz: Ukrayna, Ortadoğu ve Tayvan. Amerika tek başına bu üç bölgede de savaş kazanamaz.

Ukrayna’daki savaşın Avrupa parasıyla desteklenmesi gerektiği açık. Ukrayna için yeni para, yeni silahlar ve askeri desteğin finansmanı söz konusu olduğunda karar Avrupa Parlamentosu’ndan geçmelidir. Dolayısıyla Avrupa seçimlerinde, Ukrayna’daki savaşın önümüzdeki birkaç yıl boyunca devam etmesine karar veriyoruz.

Açıkçası bu küresel bir mesele. Bu nedenle dünyanın dört bir yanından istihbarat servisleri bu kampanyayla bu kadar ilgilendi ve bu kampanyayı etkilemede aktif rol oynadı. Genç seçmenler arasında ise meseleler çok daha temel.

Bugün genç bir insan olduğunuzda, öğretmenlerinizin ve ebeveynlerinizin size anlattığı deneyimlerin sizi geleceğe hazırlamayacağını bilirsiniz. Gençler geleceğin ne getireceğini bilmiyorlar ve onlara insan olmanın ne anlama geldiği bile öğretilmiyor.

Cinsiyet kimliklerinden şüphe ediyorlar – erkek, kadın ya da başka bir şey olup olmadıklarından. Kendilerine güvenmeyen ama etraflarındaki her şeyi dönüştürecek bir gelecekle karşı karşıya olduklarını bilen bir genç neslimiz var. Gençler temel cevaplar talep ediyorlar çünkü önlerindeki hayatın onlara meydan okuyacağını biliyorlar ve bu meydan okumaya hazırlıksız hissediyorlar.

Ve tabii ki savaş, yaşam ve ölümle ilgili olduğu için temel ve hayati bir konudur. Savaşta ölebilirsiniz, dolayısıyla gençler temel konulara çok açıklar.

S: AfD’nin barışın nasıl olacağına dair bir vizyonu var mı? Eninde sonunda, tüm savaşlar gibi bu savaş da sona erecek. Peki sonrasında ne olacak?

C: AfD kampanya sırasında zorluklarla karşılaştı çünkü saldırıları bekliyorduk ama bu kadar şiddetli olacağını bilmiyorduk. Ne yazık ki bu saldırıların yoğunluğuna hazırlıklı değildik.

AfD’nin tutarlı bir vizyona sahip olup olmadığını söylemek zor, fakat kendi vizyonumu paylaşabilirim. Bir barış anlaşması için herkes temel fikri biliyor.

Mevcut cephe hattını alıp önümüzdeki beş yıl boyunca yeni sınır olarak belirleyebiliriz. Bundan sonra Rus işgali altındaki bölgelerde Rusya’ya mı yoksa Ukrayna’ya mı ait olmak istediklerini belirlemek için bir halk oylaması düzenleriz. Büyük olasılıkla Rusya’yı seçeceklerdir.

Ne var ki, Ukrayna’daki savaş Ukrayna’dan öte küresel dünya düzeniyle ilgili. Eğer Rusya tamamen kaybetmez ve hatta statükoya kıyasla kazançlı çıkarsa, Batı liderliğindeki mevcut küresel düzen sona erer. Dolayısıyla Batı böyle bir barış anlaşmasını kabul edemez.

Söz konusu olan savaşı uzatmak, daha fazla mühimmat ve silah tedarik etmek ve Ukrayna’nın kaybetmesini engellemeye çalışmak. Savaşın sona ermesi Batının küresel hakimiyetinin sona ermesi anlamına gelecektir.

Bu nedenle Brüksel ve Washington’daki elitler savaşı sürdürmeye ve herhangi bir barış girişimini engellemeye kararlı.

Weltwoche’ye verdiğim demeçte Almanya’nın “Macht für den Frieden” (barış için bir güç) olması gerektiğini vurgulamıştım. Fakat Almanya bugün bir güç değil; daha çok bir çakala benziyor. Bağımsız bir Alman siyaseti düşüncesi yok. Donald Trump başkan olduğunda tüm Brüksel ve Berlin stratejik özerklik çağrısında bulundu. Joe Biden dünyaya liderlik etmek için geri döndüğünde herkes mutluydu çünkü siyasi elitler bağımsız dış siyaset için entelektüel kapasiteden yoksundu.

Avrupa siyasetlerini anlamak için Washington’a bakmanız yeterli. Karşı karşıya olduğumuz mücadele Batının küresel hakimiyetini, yani Amerika’nın küresel hakimiyetini korumaktır.

Benim vizyonum Almanya’nın bu savaşın kaybedeni olduğunu anlaması ve bağımsız bir dış siyaset için diğer Avrupa ülkelerinden destek almasıdır. Macaristan ve Bulgaristan gibi birçok küçük Avrupa ülkesi ve hatta Hollanda bile bunu anlıyor. Fakat Almanya kendisine en çok zarar veren siyasetin öncüsü olduğu sürece bir değişiklik olmayacaktır.

S: Diyelim ki birkaç yıl içinde AfD dışişleri bakanlığını ele geçirdi. Siz de bağımsız bir dış siyaset yürütme yetkisine sahip bir dışişleri bakanısınız. Eski düzen yıkılmış durumda. Ne tür bir yeni düzen getirmek istiyorsunuz? Mevcut koşulların yerini neyin alması gerektiğine dair vizyonunuz nedir?

C: Vizyon, mükemmel bir düzenin farklı şekillerde anlaşılabileceğini kabul etmektir.

Bırakalım Çinliler Çinli, Hintliler Hintli, Afrikalılar Afrikalı ve Avrupalılar Avrupalı olsun. Tüm dünyanın aynı siyasi ve hukuki kültürü takip etmesi gerektiği fikrinden vazgeçmeliyiz. Asya’nın kendi gelenekleri vardır ve kendilerini buna göre yönetmelidirler. Aynı şey İslam dünyası için de geçerlidir. Bırakalım Müslümanlar Batılı değerleri onlara empoze etmeye çalışmadan kendi düzenlerini takip etsinler.

Dolayısıyla ilk adım, dünyadaki belli başlı bölgelerin kendi siyasi ve hukuki düzen fikirlerine göre kendilerini yönetmeleri gerektiğini kabul etmektir. Daha sonra dış siyaset karşılıklı çıkarlara dayanmalıdır.

Bugünkü sorun, Batının kendi değerlerinin evrensel olduğuna inanması ve bunları askeri ve ekonomik yaptırımlar yoluyla dayatmasıdır. Bunun yerine ben Asyalıların Asya kurallarını, Müslümanların Müslüman kurallarını ve Afrikalıların Afrika kurallarını takip etmesini ve karşılıklı çıkarlara dayalı bir diplomasi başlatılmasını öneriyorum.

Bu fikir Immanuel Kant’ın evrensel bir küresel düzen fikrinden ziyade Carl Schmitt’in Großraumordnung (geniş alanlar düzeni) kavramıyla örtüşmektedir. Ben Kant’ın değil, Schmitt’in bakış açısıyla uyumluyum.

S: Ama buradan oraya nasıl gidileceğini tartışalım. AfD bir kitle partisinin seçmen gücüne sahip ama hâlâ bir protesto hareketi, bir Aktionsgruppe profiline sahip. AfD’yi şu anki algılanan protesto hareketi statüsünden Avrupa’nın en güçlü ülkesini yönetebilecek ya da yönetime katılabilecek bir partiye ne götürecek?

C: Anketler artık farklı bir hikaye anlatıyor. İnsanlara AfD’ye neden oy verdikleri soruldu; program için mi yoksa protesto için mi? Şimdi ise %55’i savunduğumuz şey için oy verdiklerini söylüyor. Bu değişim benim önemli bir başarım.

Ben bir fikri, bir vizyonu savunuyorum. Ben bir vizyonu savunuyorum, sadece hükümet karşıtlığını değil. Belki sadece hükümete karşı kampanya yürüterek daha fazla destek kazanabilirdik. Ama ben, “Bana oy verirseniz, bir vizyona oy vermiş olursunuz,” dedim. Bir şeyin lehine olan %16’nın, aleyhine olan %18’den daha iyi olduğunu kabul etmeliyiz.

Siyasi düşüncede bir alternatif olduğunu açıkça ortaya koymalıyız. Liberal dönem sona eriyor. Küresel Güney yükseliyor ve geleneksel düşünceyi geri getiriyor. Biz de kendi Batılı geleneksel düşüncemizi yeniden keşfetmeliyiz.

Sadece mevcut sisteme karşı çıkmak yerine olumlu bir siyasi vizyonu savunalım. Bu yaklaşım konumumuzu giderek güçlendirecektir.

Biz güçlendikçe, Hıristiyan Demokratlar için de bizimle anlaşmaya varmaları için bir teşvik olacaktır. Eylül ayında Almanya’nın doğusundaki üç eyalette (Saksonya, Thüringen ve Brandenburg) bölgesel seçimler yapılacak. Her üç eyalette de en güçlü güç biz olacağız.

Hıristiyan Demokratlar ya bizimle birleşerek bir hükümet kurabilir ya da Yeşiller ve Sosyalistlerle ittifak yaparak sol bir hükümet kurabilirler. Eğer muhafazakâr bir liberal solcularla ya da bizimle ortaklık kurmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, ilk tercihi biz oluruz. Ne var ki, ulusal parti yönetimi şu anda bunu yapmalarını engelliyor.

Umarım eninde sonunda Doğu Almanya’daki Hıristiyan Demokratlar ulusal parti liderlerini takip etmeyi bırakır ve bizimle işbirliği yapmayı seçerler. Bu bizim iktidara giden yolumuz: Hıristiyan Demokratlar iç sorunlarla karşı karşıya ve onların doğu kolları bizimle anlaşmaya çalışıyor.

S: 9 Haziran seçimlerinin sonuçlarına baktığımızda AfD’nin bu üç eyalette, özellikle de Saksonya’da baskın parti olduğunu görüyoruz. Eğer işler bu şekilde devam ederse eylül ayı gibi daha küçük bir partiyle hükümet kurmanız mümkün olabilir. CDU’ya bile ihtiyacınız olmayabilir. Bayan Wagenknecht’in sol-milliyetçi partisi Bündnis Sahra Wagenknecht de önemli kazanımlar elde etti. Bazı farklılıklara rağmen Saksonya ya da Thüringen’de BSW ile bir hükümet kurma olasılığını görüyor musunuz?

C: Bu çok önemli bir soru. Bunu görmeyi çok isterim. Ne var ki, Bayan Wagenknecht partisinin en tepesinde yer alırken, bölgedeki arkadaşları hâlâ olumsuz anlamda sosyalist.

Wagenknecht geleneksel Marksist bir ekolden, eski Doğu Alman ekolünden geliyor; çok klasik bir Marksist felsefe eğitimini ekonomi doktorasıyla birleştiriyor.

Üzerinde hemfikir olduğumuz pek çok konu var. Ekonomiden anlıyor, bu da onu diğer sosyalistlerden ayırıyor ve woke ideolojilere karşı çıkıyor.

Ama yalnız değil. Yerel personeli ondan daha düşük kalitede ve daha az ileriye dönük. Saksonya’daki Wagenknecht partisindeki kilit kişilerin kimler olduğunu bile bilmiyoruz.

Ne yazık ki, Bayan Wagenknecht Hıristiyan Demokratlara bir teklifte bulundu, bu da onun müesses nizama üyelik için başvurduğunu gösteriyor. Buna rağmen Thüringen’de Hıristiyan Demokratlar Wagenknecht ile koalisyon kurmak için yeterli oya sahip olmayacak. Böylece Thüringen, Alman siyasetinin laboratuvarı haline gelecek. Muhtemelen Doğu Almanya’daki hayal kırıklığına uğramış CDU seçmenleriyle işbirliği yaparak Wagenknecht partisinden daha başarılı olacağız.

S: Peki ya Sosyal Demokrat Parti? SPD içinde Başbakan Olaf Scholz ve Yeşil koalisyon ortaklarına karşı bir isyan görüyoruz. SPD’nin doğudaki liderleri AfD ile işbirliği yapmayı önerdi. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı?

C: Hayır, böyle bir şey olacağını sanmıyorum. SPD çok fazla ideolojik bir parti haline geldi. Sosyal Demokratlar geleneksel olarak işçi sınıfı ve sosyal adaletten, aile ve gelenek değerlerinden yanaydı. SPD bunu çoktan geride bıraktı. İklim değişikliği, enerji dönüşümü, feminizm ve LGBTQ+ sorunları gibi ideolojik projelerin partisi haline geldiler. Geleneksel sosyal demokrat değerlerle bağlarını kopardılar. SPD bizim ortağımız olmayacak. İktidara giden yolumuz CDU’dan ya da kendi hükümetimizi kurmaktan geçecek.

S: İngilizce basında bu durum Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa’nın sağa kayması olarak yansıtılıyor. Siz ne ölçüde bir Avrupa eğilimi görüyorsunuz? Ve bu ne ölçüde Almanya’ya özgü bir şey? 

C: Sorun şu ki Avrupa sağı bölünmüş durumda. Sağa doğru bir hareket var. Şu anda Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en güçlü tek grup Marine Le Pen’in Rassemblement National’i [Ulusal Birlik]. Göç, kültürel savaş, boğucu sosyalist bürokrasi, bu iklim saçmalığı vs. hakkında konuştuğunuz sürece onlarla aynı fikirdeyiz.

Fakat en önemli mesele dış siyasettir. Ve ne yazık ki Avrupa sağı tamamen bölünmüş durumda. Bana göre çoğunluğu oluşturan Avrupa sağının bir kısmı, 2024’ten ziyade 1980’lerle ilgisi olan Soğuk Savaş düşüncesine sahip. Yani onlar için uluslararası siyaset, gücün Atlantik’ten Küresel Güney’e kayması vs. ile ilgili değil. Hâlâ özgür dünya ile karanlık dünya arasındaki eski savaş retoriğine inanıyorlar. Dış siyaset söz konusu olduğunda derin devlet ajanlarıdırlar, hatta bazen Sosyalistlerden bile daha fazla.

Göç, vs. gibi konular söz konusu olduğunda sağa doğru bir hareketimiz var. Fakat dış siyaset ve küresel siyaset söz konusu olduğunda ön saflar tamamen farklı. Ve orada sağa doğru bir kayma yok. Ne yazık ki.

S: Amerika Birleşik Devletleri küresel durumu ABD ve Çin arasındaki bir mücadele olarak çerçevelemeyi seviyor. ABD’deki pek çok kişinin şu anda Avrupa’ya bakışı ise Avrupa’nın kararını vermesi gerektiği yönünde. Avrupa, Amerika ve Çin arasında bu tür bir seçim yapmak zorunda mı?

C: Bu oldukça saçma bir önerme gibi görünüyor. Bunun Amerika ve Çin arasında bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Ve eğer sadece Amerika ve Çin arasında bir seçim yapılacaksa, ben Amerika’yı tercih ederim. Asıl soru şu: Amerika ile az ya da çok bağımsız olmak arasında bir seçim yapabilir miyiz?

Almanya örneğinde, ekonomik modelimiz Rusya’dan ucuz enerji almak, bu enerjiyi kullanarak mamul mallar üretmek ve bunları Çin de dahil olmak üzere tüm dünyaya ihraç etmek üzerine kuruluydu.

Şimdi, kendimizi içinde bulduğumuz cesur yeni dünyada, Amerikalı dostlarımız sayesinde, artık Rusya’dan ucuz enerji alamıyoruz, çünkü boru hatlarımız tahrip edildi. Bu yüzden üretilen mallarımızın fiyatları artıyor ve artık rekabetçi değiller. Ve ABD tarafından tasarlanan küresel yaptırım rejimi nedeniyle istediğimiz yere ihracat yapmamıza izin verilmiyor.

Bu da iktisadi bir gereklilik olarak, enerji ithal edebilmemiz için Ruslarla yeniden iyi ilişkiler kurmamız gerektiği anlamına geliyor. Ve elbette açık ticarete ihtiyacımız var çünkü Almanya imalat sanayine dayanıyor ve kendi kullanabileceğimizden daha fazla mal üretiyoruz.

Bugün gördüğümüz şey, Amerika’nın bu yeni dış siyaset yaklaşımı nedeniyle Alman ekonomisinin ve Alman imalat sanayinin tamamen yok olmasıdır ve ben bunu kabul etmek istemiyorum. 

Tüm Batı ya da Amerikan imparatorluğu düşüşte. Batı hakimiyetinin ya da Amerikan hakimiyetinin gerilemesi beş yıllık bir mesele değildir. Bu düşüşün gözle görülür ve oldukça hızlı olduğu dönemleri olan bir süreçtir. Karşı saldırının olduğu ve Amerika’nın ve Batının gücünün kısa bir süre için arttığı zamanlar da olacaktır. Fakat uzun vadede, geleceğin dünyasının artık Washington ve Brüksel tarafından yönetilmeyen çok kutuplu bir dünya olduğuna inanıyorum. Demografik ve iktisadi veriler açık.

1913 yılında dünya nüfusunun üçte biri Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşıyordu. Şimdi ise bu oran sadece altıda bir. Ve Batı dünyasındaki yaş piramidi korkunç. Aynı durum küresel GSYİH için de geçerli. Ben 1970’lerin ortasında doğduğumda, küresel GSYİH’nin neredeyse dörtte üçü G7 ülkelerinde üretiliyordu. Şimdi ise BRICS ile aynı seviyedeyiz. Sadece askeri güç açısından üstünlüğümüz var. Ama Talleyrand’ın dediği gibi, süngülerin üzerinde oturamazsınız. 

S: İkinci bir Trump döneminden ne bekliyorsunuz?

C: Trump’ın ilk başkanlığına baktığımızda, dış siyaset söz konusu olduğunda oldukça belirsizdi. Trump pek çok iyi şey yaptı, bitmek bilmeyen savaşları sona erdirdi. Fakat diğer yandan Trump elbette bir Amerikan başkanı. Ve onun en büyük fikri önce Amerika. Aynı zamanda Amerika’nın uluslararası ve küresel gücünü korumak istiyor ki bu da elbette bir Amerikan başkanı olarak onun görevi.

Trump Amerika’nın küresel gücünü yeniden şekillendirmek istiyor. Trump, Biden’ın başkanlığı döneminde yaşananları tersine çeviremeyecektir. Amerika’nın küresel gücünde uzun vadeli bir düşüş eğilimi var. Fakat Amerikan küresel gücünün daha hızlı azaldığı dönemler ve bazı yıllarda tersine bir süreç göreceksiniz. Ve bence Trump’ın başkanlığı döneminde, genel bir perspektiften bakıldığında, Amerika’nın küresel gücünün artacağını göreceğiz. 

S: Almanya’nın iktisadi geleceğine baktığımızda, sizin de daha önce ifade ettiğiniz gibi sorunlar var. Çin son dört yılda Küresel Güney’e yaptığı ihracatı aşağı yukarı iki katına çıkardı. Almanya’da, Almanya’nın Küresel Güney’deki geleceği ve Küresel Güney’in büyümeye önemli bir katkı sağladığı bir dünyaya nasıl uyum sağlanacağı konusunda çok fazla düşünülüyor mu?

C: Hayır, Almanya’da hiç düşünülmüyor. Hatta siyasi elitimizi vasat olarak tanımlamak gurur verici olur. Siyasi elitimizin en büyük korkusunun 100 yıl sonra iklimin nasıl bir hâl alacağı olduğuna gerçekten inanıyorum. Dış siyaset ve özellikle de ticaret siyaseti söz konusu olduğunda, bunun Alman GSYİH’si için ne anlama geldiğini sorgulamıyorlar. Bir tür küresel ahlaki zorunluluğa hizmet etmeleri gerektiği düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Ülke aptalların, iktisadi kalkınmadan anlamayan insanların elinde. Sanayimiz mahvolduğunda sadece seyirci kalmıyoruz. İhracat sektörümüzü yok etmek için para harcıyoruz. Dünyadaki değişimler ve Çin ile rekabet konusunda hiçbir anlayış yok.

Alman elitleri iklim, ahlaki konular, insan hakları gibi konulara odaklanan ama iktisadi büyümeye, uluslararası ticaretteki payımıza, iktisadi ilişkilerdeki etkimize odaklanmayan hayali tartışmaları takip ediyor. 

S: Sol basından gelen Nazi dönemini savsaklama iddialarına rağmen, sadece medyanın internet sitelerini okuyarak bile Almanya’daki en İsrail yanlısı partinin hiç şüphesiz AfD olduğunu gözlemliyoruz. Bu konuyu, AfD’nin İsrail’e yönelik tutumunu ve bunun AfD için ne anlama geldiğini biraz açabilir misiniz?

C: Yani, her şeyden önce, bana yöneltilen suçlama nedir? İkinci Dünya Savaşı sırasında bir tür ikinci ordu olduğunu bildiğinizi biliyorum. Resmi Alman ordusu Wehrmacht vardı. Bir de Waffen-SS adında ikinci bir ordu vardı ki bu ordunun sonunda 900.000 askeri vardı. Ve tabii ki bu açıkça bir Nazi ordusuydu. Bu dönüştürülmüş geleneksel bir ordu değildi. Bu yeni inşa edilmiş bir Nazi ordusuydu.

Ama aynı zamanda 16 ve 17 yaşındaki insanlar da bu Nazi ordusunda askere alınıyordu ve tüfekleri ve tanklarıyla savaşmak zorundaydılar. Bana bu ikinci orduda yer alan herkesin suçlu olduğunu düşünüp düşünmediğim soruldu. Ben de hayır dedim. Bence savaş suçu işleyen yüksek bir yüzde vardı. Fakat bir kez daha, bu durumda bile, bireysel suçluluk aramak ve kişisel iddialarda bulunmak zorundasınız.

Bu arada, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müttefik kuvvetlerin bile yaptığı buydu. Her zaman bireysel bir suç olup olmadığına baktılar, ama hiçbir zaman insanları sadece ikinci ordunun bir üyesi oldukları için cezalandırmadılar.

Ne yazık ki Almanya’da tarihi gerçeklere ilişkin farkındalık ve suç ve suçluluğa ilişkin temel kavramların anlaşılması o kadar düşük ki söylediklerim tamamen yanlış anlaşıldı ve yanlış yorumlandı. Şimdi soruya cevap vermeseydim daha iyi olurdu diyebilirsiniz ya da insanları daha fazla bilgilendirmeye başlamam gerektiğini söyleyebilirsiniz.

İsrail söz konusu olduğunda, İsrail’in kültürel olarak Avrupalı bir proje olduğunu, dolayısıyla bu ülkenin kültürü, tarihi ve birbirimize olan kolektif aidiyetimiz nedeniyle bir şekilde biz Avrupalılara ait olduğunu anlayan tek parti olduğumuz oldukça açıktır.

Fakat azılı bir liberal olduğunuzda, kültür ya da tarih diye bir şey yoktur. O zaman sadece birey ve insanlık vardır. Ve dikkate aldığınız tek şey bireysel insan haklarıdır. Ve eğer siyaseti ve tarihi sadece bireysel insan hakları merceğinden anlamaya çalışırsanız, genellikle yanlış sonuçlara ulaşırsınız.

İsrail’e karşı büyük bir sempati ve dayanışma hissediyorum. Bu yaklaşıma sahip olduğunuzda asla İsrail karşıtı bir duruşa varamazsınız. Bununla birlikte, zaman zaman İsrail politikalarını eleştirme ayrıcalığına da sahibim, çünkü Gazze’de yaşayan iki milyon insanın Avrupa’da olmasını istemiyorum. 

S: Dikkatimizi çeken bir husus, AfD lideri Alice Weidel’in, “Biz Arbeiterpartei’ız, işçilerin partisiyiz,” demesi oldu. Bu biraz abartılı olabilir ama aslında AfD’nin bu son seçimlerde eski Marksistlerin işçi sınıfı dediği kesime neredeyse aynı ölçüde hitap ettiği bir gerçek. Sizin düşünceniz nedir?

C: AfD temel manifestosunu 2015 yılında, yani neredeyse 10 yıl önce yayınladı ve dünya muazzam bir şekilde değişti. Şahsen benim için artık sadece zenginliğin yeniden dağıtılmasından bahsetmenin zamanı geçti. Zenginliğin nasıl yaratılacağı hakkında konuşmalıyız. Artık kendimizi bir işçi partisi olarak tanımlama konusunda rahatım.

Almanya’daki sorun GSYİH’nin üçte birinin yeniden bölüştürülüyor olması. Ekonomiden para alan ve bu parayı çoğunlukla göçmenlere veren devasa bir sosyalist makine. Bu da göç için büyük bir mıknatıs.

Çok çalışan ve ay sonunda neredeyse hiçbir şeyi olmayan insanlara karşı büyük bir merhamet duyuyorum. Almanya’da vergi sonrası ücretler utanç verici derecede düşük. Ama orta sınıfın yaşam standardını yükseltmenin yolunun yeniden bölüşümü artırmak değil, yeniden bölüşümü azaltmak olduğunu düşünüyorum. Kazandıklarının daha fazlasını ellerinde tutmalılar ve bu da daha az vergi ve sosyal güvenlik sistemi için daha az kesinti anlamına geliyor.

Bana göre, orta sınıfın, sıradan insanların, bir markette kasiyer olarak çalışan bekar annenin savunucusu olmak, yeniden bölüşümü artırmak ve sosyalist bir gündemi takip etmek değil, gelirlerinin daha fazlasını ceplerinde tutmaktır.

Benim yaklaşımım daha fazla piyasa ekonomisi, fakat Goldman Sachs’a hizmet etmek yerine bakkalda kasiyer olarak çalışan bekar anneye hizmet eden bir piyasa ekonomisi: küresel holdingler için bir piyasa ekonomisi yerine orta sınıf için, küçük ve orta ölçekli işletmeler için bir piyasa ekonomisi.

Dünya Basını

İktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor

Yayınlanma

Ekonomi profesörü Richard Wolff, Batı dünyasındaki derin siyasi ve ekonomik krizin çöken küresel hegemonyanın ve sömürgecilik mirasının tükenişinden kaynaklandığını belirtti. ABD içindeki çıkar çatışmalarına değinen Wolff, askeri, medikal ve petrol kartellerinin siyaset mekanizmasını rehin alarak piyasaları kendi karlılıkları doğrultusunda manipüle ettiğini vurguladı.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın çevrim içi söyleşi programına konuk olan Amerikalı siyaset iktisatçısı ve Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri İktisat Profesörü Richard Wolff, Batı dünyasının içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri değerlendirdi.

Diesen, Batı başkentlerinde hissedilen meşruiyet krizine, seçim süreçlerindeki tıkanıklığa, derinleşen gelir eşitsizliğine ve medya üzerindeki anlatı kontrolüne dikkat çekerek bu sorunların yalnızca partiler arası iktidar değişimleriyle açıklanamayacak kadar yapısal bir boyuta ulaştığını dile getirdi.

Profesör Wolff ise ABD ve Avrupa’nın ortak bir tarihsel döngünün sonuna geldiğini belirterek küresel kapitalizmin kurduğu sömürgeci düzenin artık geri döndürülemez bir çözülme evresine girdiğini aktardı.

Konuşmasına ABD’deki başkanlık seçimlerine bir ay kaldığını hatırlatarak başlayan Profesör Wolff, ülkedeki siyasi tablonun ürkütücü bir hal aldığını kaydetti. Washington’daki karar vericilerin sergilediği tutumu hayretle izlediğini belirten Wolff, “Kendi hükümetimin ve aynı zamanda Avrupa’daki yöneticilerin sergilediği davranışlara her gün şaşırıyorum. Seçimlere tam bir ay kaldı ve burada büyük liderimizin kararlı bir ölüm sarmalına girdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tablo, bizleri bile şaşırtacak düzeyde bir yozlaşmanın ya da açık bir ölüm arzusunun olağanüstü bir göstergesidir” dedi.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, krizin yalnızca ABD ile sınırlı kalmadığını; Almanya’da Friedrich Merz ve Şansölye Friedrich Merz etrafındaki tartışmalardan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaşadığı meşruiyet kaybına kadar tüm kıtada benzer bir demokratik açığın ortaya çıktığını vurguladı.

Halk kitlelerinin sistemin derin bir sarsıntıya ve köklü reformlara ihtiyaç duyduğunu hissettiğini belirten Diesen, servet yoğunlaşması ve güvenlik politikalarındaki başarısızlıkların arkasında yatan ortak paydayı sordu. Profesör Wolff, bu durumu anlamak için modern dünya ekonomisinin kuruluşuna ve kapitalizmin tarihsel diyalektiğine bakmak gerektiğini ifade etti.

“Kapitalizmin dünya ekonomisi kurması tarihi bir başarıydı ancak bu çok kötü inşa edilmiş bir işti”

Avrupa ve ABD ile birlikte Japonya’nın da benzer bir kriz yaşadığını aktaran Profesör Wolff, uzun süredir gelişmekte olan bir imparatorluk isyanına şahitlik edildiğini söyledi. Avrupa ülkelerinin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda küresel ölçekte bütünleşik bir pazar inşa ettiğini hatırlatan Wolff, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Karl Marx, modern kapitalizmin en büyük tarihi başarılarından birinin dünya ekonomisinin ve küresel pazarın kuruluşu olduğunu defalarca söylemişti. Bu sayede Afrikalılar Avrupalıların ne yaptığını öğrenebildi, Asyalılar Latin Amerika’daki gelişmeleri takip edebildi; toplumlar birbirleriyle ticaret yaptı, karşılıklı yatırımlarda yer aldı ve birbirlerinden öğrendi. Bu tespitte Marx ile tamamen aynı fikirdeyim. İnsanlık deneyimini kölelik ve feodalizmin ötesine taşıdığı için kapitalizme her zaman hakkını teslim ederim. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir sorun var. Bir dünya ekonomisi kurdular ama bunu korkunç derecede kötü yaptılar. Bu, son derece berbat inşa edilmiş bir işti.”

Küresel sistemin kuruluş modelinin yıkıcı eşitsizlikler ürettiğini vurgulayan Wolff, “İnşa ettikleri dünya ekonomisinin yalnızca ufacık bir kısmı, yani Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olağanüstü zenginleşti. Dünyanın geri kalanı ise baştan sona yoksulluğa mahkum edildi; yalnızca odun kesen, su taşıyan köleler haline getirildi. Öğrencilerime sık sık Belçika örneğini veririm. Belçika, Kuzeybatı Avrupa’nın yoksul bir köşesiyken Kongo’yu ele geçirdikten sonra çok zengin ve güçlü bir yer haline geldi. Bugün Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları oradaki güzel ortaçağ mimarisinin tadını çıkarıyorsa bu sömürge düzeni sayesindedir” ifadelerini kullandı.

Sömürgeci güçlerin yerli halklardan gasp edecek toprak bulamamaya başladığı andan itibaren birbirleriyle çatışmaya girdiğini anlatan Wolff, İngiliz, Rus, Fransız ve Alman imparatorluklarının küresel ölçekte karşı karşıya geldiğini belirtti.

Yıllar önce hazırladığı doktora tezinin Doğu Afrika’da İngiliz ve Alman emperyalizminin çatışmasını konu aldığını aktaran Wolff, bu doyumsuz paylaşım mücadelesinin insanlık tarihinin en yıkıcı iki felaketi olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sonuçlandığını kaydetti.

“Tüm imparatorlukların mirası tek bir kurşun dahi sıkılmadan ABD’ye devredildi”

Savaşların doğrudan imparatorluklar arasında ve imparatorlukların varlığı pahasına yürütüldüğünü belirten iktisatçı, toz duman dağıldığında sahnedeki neredeyse tüm küresel aktörlerin çöktüğünü ifade etti. Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın yıkıldığını hatırlatan Wolff, Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi yalıtım ve o dönemde hava gücünün henüz kıtalararası yıkım kapasitesine ulaşmamış olması sayesinde ABD’nin fiziki yıkımdan kurtulduğunu vurguladı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin 28 milyon insanını kaybettiğini, ABD’de ise bu sayının yaklaşık 400 bin düzeyinde kaldığını belirten Wolff, “Bu iki rakam kimin hayatta kaldığını, kimin ise tükendiğini açıkça gösterir. Ancak insanların zihninin karıştığı nokta tam da burada başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, kendisinden önce gelen bütün imparatorlukların toplam mirasını devraldı. Tarihte bunun bir benzeri daha yoktur. Avrupalıların yüzyıllar boyunca organize ettiği, tedarik zincirlerini kurduğu, sanayisini kendi merkezine topladığı küresel sömürge sistemi kendi kendini havaya uçurdu ve bütün küresel imparatorluk projesini doğrudan ABD’nin kucağına bıraktı” dedi.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD’de yaşanan olağanüstü refah patlamasının bu mirasın eseri olduğunu belirten Wolff, durumu mevcut siyasi liderlikle kıyaslayarak açıkladı:

“Ben bu ülkede olağanüstü bir zenginliğin hüküm sürdüğü o tuhaf ikinci yarıda yaşadım. Neden böyle bir refah vardı? Çünkü mirasa konmuştuk. Tıpkı Donald Trump’ın akıl almaz serveti gibi. Trump bu serveti babasından devraldı; kendisi neredeyse hiçbir şey yapmadı. Parasının büyük kısmını kaybetti ya da New York’taki gayrimenkul dalgasının üzerinde yüzdü. Ülke olarak biz de geçmişin bütün sömürgelerini bu şekilde miras aldık. Şimdi ise çok acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski imparatorlukların tamamını devraldıysanız, sömürgeciliğe karşı on dokuzuncu yüzyılda filizlenen ve yirminci yüzyılda devasa bir güce ulaşan sömürge karşıtı isyan dalgasını da göğüslemek zorundasınız.”

Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin, Doğu Afrika’da Jomo Kenyatta’nın öncülüğünü yaptığı bağımsızlık hareketlerinin sömürgecilik çağını kapatarak sömürge karşıtı bir dönemi başlattığını aktaran Wolff, Washington’ın bugün küresel ölçekte tanık olduğu gerilemenin tarihin bu doğal diyalektik tepkisinden kaynaklandığını vurguladı.

“Ölmekte olan bir imparatorluğun sömürgeci hayalleriyle karşı karşıyayız”

Avrupa’nın imparatorluk kaybı sürecinde ABD’den çok daha ileri bir aşamada yer aldığını, ancak Washington’ın tüm küresel hegemonyayı birden kaybetme riskiyle yüzleştiğini söyleyen Wolff, Batılı liderlerin söylemlerinde anakronik bir sömürgecilik fantezisinin yeniden üretildiğini belirtti. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın Rusya’yı yenilgiye uğratma ve küçük parçalara bölme çağrılarına değinen iktisatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Kaja Kallas büyük bir tutkuyla Rusya ile savaşmaktan, Rusya’yı yenmekten ve onu parçalamaktan söz ettiğinde ne yapıyor biliyor musunuz? Farkında bile olmadan 1884 yılında Şansölye Otto von Bismarck’ın himayesinde toplanan Berlin Konferansı’nı yeniden canlandırıyor. O dönem emperyalistler Berlin’de bir araya gelip Afrika haritasını masaya sermiş, cetvelle paylaştırmıştı; Almanlar burayı alsın, Fransızlar şurayı alsın, İngilizler öbür parçayı yönetsin demişlerdi. Bugün Kallas’ın dile getirdiği şey tam anlamıyla bir fantezidir ve asla gerçekleşmeyecektir. Ukrayna’da kaybediyorlar. Kuzey Atlantik İttifakı 1990 sonrasında doğuya doğru nasıl genişlediğine dair parlak hikayeler anlatıyordu; Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeleri bünyelerine kattılar. Evet, ama Ukrayna’yı alamayacaklar. Asıl mesele Ukrayna da değil; mesele sömürgeciliği yeniden canlandırma hayalidir.”

Bu nostaljik hezeyanın ABD’de de farklı şekillerde tezahür ettiğini aktaran Wolff, “Tezimi güçlendirircesine Donald Trump da Grönland’ı satın almaktan, Kanada’yı bir Amerikan eyaleti haline getirmekten veya Panama Kanalı’nı geri almaktan söz ediyor. Bunlar ölmekte olan bir imparatorluğun hezeyanlarıdır. Geçmişin zenginliğini sömürgeciliği fantastik bir şekilde yeniden yaşayarak koruyabileceklerini zannediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de yer veren Wolff, “İsrail yerleşimci sömürgeciliği denedi ve soykırımla sonuçlandı. Durum bundan ibarettir. Tarihin akışı önünüze bir set çekmişse, geçmişin yöntemleriyle o seti aşamazsınız” uyarısında bulundu.

“Tarihteki her çöken imparatorluk gibi elitlerimiz kendilerini korumak için toplumu feda ediyor”

İmparatorlukların yükseliş, zirve ve çöküş dönemlerindeki toplumsal davranış kalıplarını özetleyen Wolff, çöküş aşamasına giren her sistemde güç ve servet sahiplerinin kendilerini yaklaşan fırtınadan korumak için servetlerini tahkim ettiğini kaydetti.

Batı dünyasında eşitsizliğin ahlak sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmasının temel nedeninin bu korunma refleksi olduğunu ifade eden iktisatçı, şunları kaydetti:

“Elinizde sömüreceğiniz bir imparatorluk kalmadığında Batı’nın devasa servetini sürdürmek giderek zorlaşır. Bu nedenle bir teknolojiye, pazarın belirli bir köşesine, bir tekel veya oligopol konumuna sahip olanlar mevzilerini güçlendiriyor. Bu ayrıcalıkları korumak için siyasetçileri doğrudan satın alıyorlar. Faturayı ise imparatorluğun çöküşünün bedelini ödeyen geniş halk kitleleri ödüyor. İktidardaki yapılar, orta sınıfı ve yoksulları ezerken kendilerini korumak için akla gelebilecek her türlü günah keçisini üretiyor. Göçmen karşıtı zihniyetin akıl dışı bir şekilde tırmanması ya da Vladimir Putin’in yeniden dirilmiş bir Josef Stalin gibi pazarlanması bu yüzdendir. Bu histeri dalgası, çöküş gerçeğiyle başa çıkma ve kitleleri uyutma yöntemidir.”

Program sunucusu Diesen’ın Kallas’ın parçalanmış bir Rusya’nın daha iyi yönetileceği yönündeki sözlerini hatırlatması üzerine Wolff, psikoterapist olan eşinin mesleki yöntemlerine atıfta bulunarak siyasetçilerin dilindeki bu çarpılmayı değerlendirdi:

“Estonya gibi bir Avrupa ülkesinin dünyanın geri kalanının nasıl yönetildiğini zerre kadar umursadığını mı sanıyorsunuz? Yeryüzünde felaket şekilde yönetilen onlarca ülke varken hiçbirinden tek bir şikayet sözü duymazsınız. Kallas gibi vasat politikacılar böylesine saçmalıklar gevelediğinde, bu durum çok daha derin bir meselenin başka bir alana yansıtıldığını gösterir. Eşimin klinik deneyimlerinden biliyorum; bir danışan gelir ve evdeki köpeğinin ne kadar berbat olduğunu büyük bir öfkeyle anlatır. Oysa asıl sorun köpek değildir; iç dünyasında onu kemiren başka bir meseleyi köpeğe yansıtmıştır. Bizim analist olarak görevimiz, bu saçma söylemlerin arkasında bastırılan gerçek krizin ne olduğunu ortaya çıkarmaktır.”

“Serbest ticaret söylemi aslında İngiliz ve Amerikan hegemonyasının kisvesinden ibaretti”

Söyleşide küresel ticaret mekanizmalarına geçen Glenn Diesen, Batı’da siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin tarihsel olarak paralel ilerlediğini hatırlattı.

On dokuzuncu yüzyılın başında Amerikalıların İngiltere’yi bir serbest ticaret imparatorluğu olarak adlandırdığını belirten Diesen, Londra’nın sanayi, finans ve deniz yollarını elinde tuttuğu için serbest ticaret kavramının fiilen İngiliz kontrolündeki bir dünya anlamına geldiğini söyledi.

Benzer bir sürecin son kırk yılda küreselleşme adı altında ABD tarafından yürütüldüğünü kaydeden Diesen, Washington’ın artık sanayide ve yüksek teknolojide Çin ile rekabet edemediğini, deniz koridorlarını denetlemekte zorlandığını ve BRICS ülkelerinin dolarsızlaşma adımlarıyla küresel hegemonyaya meydan okuduğunu dile getirdi.

Bu tespitlere katıldığını belirten Profesör Wolff, ABD’nin gerilemeyi durdurma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu vurguladı. Washington yönetiminin küresel düzendeki çöküşe karşı geliştirdiği politikaların son derece kaba ve sistemsiz olduğunu kaydeden Wolff, ülkedeki sermaye gruplarının iç iktidar kavgalarını şu sözlerle aktardı:

“ABD’de serbest ticaret ortamında hala yüksek karlar elde edebilen sanayi kolları var. Amerikan Ticaret Odası ya da İş Dünyası Yuvarlak Masası gibi çatı kuruluşların yayımladığı metinlere bakarsanız, hala küreselci ve liberal bir terminoloji kullandıklarını görürsünüz. Bu kuruluşlar hazırladıkları muhtıraları doğrudan başkana sunar ve başkan da onları her zaman dinler; çünkü başkentteki en güçlü iş çevrelerini temsil ederler. Bu sermaye grupları küreselleşme sürecinde kendilerine güvenli alanlar açtı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan askeri-sanayi kompleksi gibi.”

Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın veda konuşmasında askeri aygıt ile silah üreticileri arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dair yaptığı uyarıyı hatırlatan Wolff, savunma sanayisinin tüm ülkeyi rehin alan bir örgütlenme modeline ulaştığını anlattı:

“Eisenhower, ordu ile silah şirketleri arasındaki bu yakın ilişkinin doğuracağı tehlikelere karşı uyarmıştı. Silah tekelleri öyle akıllıca bir sistem kurdu ki, elli eyaletin tamamına askeri üsler ve fabrikalar dağıttılar. Böylece her senatör ve kongre üyesinin bölgesine bir fabrika ya da üs yerleştirildi; siyasetçiler seçilmek için bu şirketlere muhtaç hale getirildi. Tek bir tekel olmak yerine üç ya da dört şirketten oluşan bir oligopol kurdular. Ardından koordineli bir biçimde Kongre’ye giderek kendi refahlarını satın aldılar. ABD federal bütçesinin savunmaya dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kaynak ayırmasının sırrı buradadır.”

“Askeri model kopyalandı: Sağlık ve teknoloji kartelleri devleti rehin alıyor”

Savunma sektörünün geliştirdiği bu oligopolistik nüfuz modelinin daha sonra diğer sektörler tarafından da taklit edildiğini belirten Wolff, Amerikan sağlık sektörünün benzer bir yapı kurduğunu dile getirdi:

“Askeri-sanayi kompleksinin başarısını görenler hemen harekete geçti ve medikal-sanayi kompleksini kurdular. Bu yapı dört ana bacaktan meydana geliyor: Doktorlar, özel hastaneler, kamusal sağlık güvencesi olmadığı için sistemi yöneten özel sağlık sigortası şirketleri ile ilaç ve tıbbi cihaz üreticileri. Tıpkı savunma sanayisi gibi işliyorlar. Yurttaşlar olarak astronomik sigorta primleri ödüyoruz; sigorta şirketleri servet kazanıyor. Şirketler birbirlerinin alanına saygı duyarak ilaç üreticilerinin fahiş fiyatlar talep etmesine göz yumuyor. İşverenler bu ağır sağlık maliyetlerinden nefret ediyor ama dağınık oldukları için örgütlü kartelle baş edemiyorlar.”

Aynı taktiğin son dönemde Silikon Vadisi ve büyük teknoloji devleri tarafından da benimsendiğini aktaran Wolff, “Amazon, Apple ve yapay zeka alanında faaliyet gösteren teknoloji devleri de bu dersi çok iyi öğrendi. Birlikte hareket etmeleri gerektiğini anladılar. Geçtiğimiz yıl Donald Trump’ın göreve başlama töreninde hepsinin onun arkasında nasıl sıra sıra dizildiğini gördünüz. Hükümet mekanizması artık sermaye kliklerinin açık bir pazarlık arenasına dönüştü. İşçilerin sendikalaşarak toplu sözleşme yapması gibi, devasa karlarını kullanan sermaye grupları da siyasi partilere milyonlarca dolar akıtarak kendi lehlerine kurallar yazdırıyor” dedi.

“Oligarklarımız siyasetçileri kendi çıkarlarına göre sıkıştırıyor”

ABD ekonomisinin temel direkleri arasındaki çatışmanın bugün mazot ve akaryakıt krizinde tüm çıplaklığıyla görüldüğünü belirten Wolff, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve İran ile yaşanan sürtüşmeler nedeniyle mazot fiyatlarının tavan yaptığını ifade etti.

Bu krizin toplumun farklı kesimleri arasında şiddetli bir kavga başlattığını söyleyen iktisatçı, durumu şu verilerle aktardı:

“Yükselen mazot fiyatları nedeniyle geniş halk kesimleri feryat ediyor. Çiftçiler dehşet içinde. Bir yanda traktörlerine koyacakları mazotun maliyeti, diğer yanda petrol türevi gübrelerin ve Kanada’dan temin edilen potas gübresinin fahiş fiyatları var. Çiftçilerin kar marjları tamamen sıfırlandı; bağırıp çağırıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde rafineriler ve petrol şirketleri yer alıyor. Onlar çok daha eski ve köklü bir çıkar grubunu oluşturuyor. Ülkede elektrikli araç sanayisini baltalamak için harekete geçen ilk güç petrol lobisiydi. Elon Musk çok zengin olabilir, Trump’ın ofisine girip çıkabilir; ancak petrol ve gaz şirketlerinin bu ülkede yüz yıldır kurduğu kurumsal güce sahip değildir.”

Tarım eyaletlerini temsil eden senatörlerin baskısıyla Başkan Trump’ın mazot ihracatına yasak getirmeyi düşündüğünü açıklamasının ardından petrol kartellerinin derhal devreye girdiğini belirten Wolff, perde arkasında yaşananları şöyle özetledi:

“ABD dünyanın en büyük mazot üreticisi konumunda. İhracata yasak getirilseydi iç piyasadaki tedarik düzelecek ve fiyatlar hemen düşecekti. Ancak petrol şirketleri derhal Trump’a gitti ve ‘Biz senin sadık destekçiniz, böyle bir yasağı kabul etmeyiz’ dedi. Hatta ‘Eğer ihracat yasağı getirirsen iç piyasada fiyatlar düşer; fiyatlar düşerse biz de rafinerilerdeki üretimi kısarız, fiyatlar yeniden fırlar ve halka verdiğin sözü tutamadığın için rezil olursun’ şantajında bulundular. Sonuçta kazanan petrol karteli oldu; Trump geri adım attı. Bu tabloyu Rusya’da görseydiniz herkes oligarklardan söz ederdi. Oysa ABD’de yaşanan tam olarak budur. Karşımızda kendi oligarkları tarafından yönetilen devasa çıkar blokları var ve bu oligarklar siyasetçileri kendi çıkarları doğrultusunda amansızca sıkıştırıyor.”

“Piyasa böyle işlemez, bu durum piyasanın açıkça manipüle edilmesidir”

Trump yönetiminin petrol krizinde içerideki kartelleri ezemeyince faturayı Avrupa’ya kestiğini kaydeden Wolff, Washington’ın Avrupalı müttefiklerini stratejik rezervlerini açmaya zorladığını hatırlattı. Diesen’ın Avrupa ülkelerinin neden kendi rezervlerini tüketmeye mecbur bırakıldığını sorması üzerine Wolff, uluslararası piyasalardaki manipülasyonu ifşa etti:

“Avrupa zaten derin bir enerji krizinin ortasında kıvranıyor. Amerikan petrol şirketleri ihracat yasağını engelleyince, Washington yönetimi Avrupalılara giderek ‘Kendi stratejik dizel rezervlerinizi piyasaya sürmek zorundasınız’ baskısını yaptı. Göstermelik bir rahatlama sağlamak istiyorlar. Ancak Avrupa’nın serbest bırakacağı miktar, kıtanın yalnızca bir günlük dizel tüketimine denk geliyor. Bunun piyasaya hiçbir kalıcı etkisi olamaz. Asıl vahim olan, bu sürecin kamuoyuna serbest piyasanın doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Hayır, piyasa böyle işlemez. Bu, açık bir oligopol tehdididir ve piyasanın manipüle edilmesidir. Şirket yöneticileri arz ve talep kurallarını çok iyi biliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel dizel arzını daraltıp fiyatları yükseltiyorsa, bu yüksek fiyatı korumanın tek yolu darlığı devam ettirmektir. Eğer darlığı İran sağlamıyorsa, şirketler rafinerilerde üretimi kısarak bu darlığı bizzat üretir. Amerikan ekonomi politikasının gerçek yüzü işte budur.”

Tarım sektörünün politik alandaki gücünün petrol ve sanayi devleri karşısında yetersiz kaldığını vurgulayan Wolff, Trump’ın seçimlerde kırsal kesim oylarını büyük ölçüde kaybedebileceğini dile getirdi. Çiftçilerin ekonomik olarak ezildiğini ancak büyük petrol şirketleri kadar devasa bir lobi ağına sahip olmadıklarını aktaran iktisatçı, sermaye fraksiyonları arasındaki bu çatışmanın sistemin sınırlarını zorladığını kaydetti.

“Yükselen Çin korkusu, Amerikan elitlerinin aynadaki aksini görmesinden kaynaklanıyor”

Küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan Pekin-Washington hattındaki gerilime de değinen Profesör Wolff, Amerikan yönetici sınıfının bilinçaltına yerleşmiş olan hegemonyacı kibri anlattı. New York’ta üst düzey yetkililerin ve stratejistlerin katıldığı kapalı bir seminere katıldığını aktaran Wolff, salondakilerin Hürmüz Boğazı’ndaki krizin arkasında dahi doğrudan Çin’i aradıklarını belirtti:

“Seminer masasında oturan elitler birbirlerine bakıp ‘Buradaki asıl düşman İranlılar değil, Çinliler’ diyordu. Fransız krallık tarihinde perde arkasındaki asıl gücü tanımlamak için kullanılan gri eminans kavramı gibi, Amerikan imparatorluğunun elitleri de her taşın altında yükselen yeni gücü arıyor. Bu, psikolojideki klasik yansıtma mekanizmasıdır. Kendi emperyalist niyetlerini başkalarına yüklüyorlar. Vladimir Putin’in tüm Avrupa’yı işgal etmek, Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı ele geçirmek istediğine dair bitmek bilmeyen anlatı ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yönelik suçlamalar aynı zihniyetin ürünüdür. Onları bekleyen yeni sömürgeci güçler olarak görüyorlar; çünkü kendi bilinçleri sömürgecilik mantığıyla yoğrulmuştur.”

Amerikan liderliğinin dünyanın geri kalanındaki yoksulluğu ve öfkeyi asla anlayamadığını ifade eden Wolff, gençlik yıllarında Doğu Afrika’da, Tanzanya ve Kenya’da geçirdiği dönemleri hatırlattı. O dönemde 2,5 milyon nüfuslu bir bölgede yalnızca dört lisenin bulunduğunu, sağlık hizmetlerinin sıfıra yakın olduğunu bizzat gördüğünü aktaran Wolff, bu derin eşitsizliği New York’taki zenginlikle kıyaslayarak idrak ettiğini söyledi.

Amerikan toplumunun ve yönetici elitinin ise bu gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu vurgulayan Wolff, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Ülkenin en büyük bankası JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile konuşursanız, size ekonominin ne kadar harika olduğunu anlatacaktır. Bu insanlar aptal ya da kötü eğitimli değiller; gazeteleri okuyorlar, dünyayı takip ediyorlar. Ancak onlar bu ülkenin egemen sınıfının merkezinde yer alıyorlar ve o zihniyetle yoğrulmuş durumdalar. Tıpkı İngiltere kırsalındaki malikanelerinde oturup imparatorluğun hala sürdüğünü zanneden, bir prens Afrika’ya gidip küçük çocuklardan çiçek aldığında heyecanlanan İngiliz aristokratları gibiler. Kendi dünyalarında geçmişi yaşatmaya çalışıyorlar. Ancak o devir kapandı. Amerikan egemen sınıfını asıl korkutan şey Çin’in komünist olması değildir; asıl korkuları Çin’in onların elindeki küresel hükümranlığı geri dönülmez biçimde söküp alıyor olmasıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English