Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AfD’nin Almanya’ya ve dünyaya bakışı: Maximilian Krah ile mülakat

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat, Almanya’da son Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinden ikinci çıkan Almanya için Alternatif’in (AfD) önemli isimlerinden Maximilian Krah ile seçimlerden sonra yapıldı. Partinin Björn Höcke liderliğindeki völkisch-etnomilliyetçi grubu Der Flügel (Kanat) ile bağlantılı Krah, seçimlerden önce verdiği bir röportajda SS-Waffen üyelerinin hepsinin suçlu olmayabileceğini söylediği için kendi partisi tarafından AP seçim kampanyasında “kenara” çekilmişti. Yine Krah’ın Federal Meclis’teki bir danışmanı, Alman polisi tarafından “Çin adına casusluk yaptığı” iddiasıyla gözaltına alınmıştı.

Krah, 20. yüzyılda iki savaş arasında yaygınlık kazanan Spenglerci “Batının çöküşü” temasını tekrar ederken, yine Aydınlanma ve evrenselcilik karşıtı düşüncenin alametifarikalarından partikülarizmi, Nazizmin aşkın hukukçucu Carl Schmitt’e referansla savunuyor (“Kant’a karşı Schmitt”). Schmittçi Großräum (büyük alanlar) fikrine açıkça sarılan Krah, bunu partikülarist bir “herkes kendi kendini yönetsin” gibi ilk seferde kulağa hoş gelen şekilde süslese de, Alman hukuk filozofunda bunun Antik Roma üzerinden III. Reich’a uzandığını bilmiyor olamaz. Schmittçi sözüm ona “politik sistemlerin çoğul(cu)luğu” düşüncesi, Avrupa’nın (ABD ve SSCB karşısındaki) kendi varlığını Alman öncülüğüne bağlıyordu. Alman emperyalizminin Lebensraum fikri, Großraum’a dönüşüyordu. Avrupa Yeni Sağı’nda, eski faşist-nazi fikirlerin nasıl yaldızlanarak tekrar piyasaya sunulduğunu, tozlu raflardan indirilmiş hangi düşüncelerin yeni etiketlerle kamuoyunu etkilediğini ileride daha etraflıca ele alabilmeyi umuyoruz.

Hem mülakatı yapanların hem de Krah’ın, AfD’nin sarsılmaz İsrail yanlısı pozisyonunun altını çizmesi de gayet manidar. Krah, bir “Avrupa projesi” olarak İsrail ile tamamen bir duygudaşlık içindedir: AfD’nin hayalindeki Almanya ve Avrupa ile İsrail, aynı ailenin parçasıdır. Krah’ın bakışı, bugün Avrupa’daki Yeni Sağ’ın bağnaz bir biçimde savunduğu Siyonist devletle tamamen uyumludur. Bu ayrıca, Yeni Sağ’ın “müesses nizam karşıtı” iddialarına dair de çok şey söylüyor.

Son olarak, Krah’ın Almanya’nın iktisadi geleceğine ve hangi sınıflara yaslanacağına/yaslandığına ilişkin bir değini ile bu normale göre uzun notu kapatıyoruz. AfD’li, serbest piyasanın iyiliği mitosunu savunuyor, ama her nasıl olacaksa, bu serbest piyasa Goldman Sachs için değil, mesela KOBİ’ler için işleyecek. Bu, ütopik olmanın ötesinde, piyasanın işleyişini mistikleştirdiği için aynı zamanda gericidir de: piyasada “aktörler”, eşit şartlarda değil, şartları önceden zaten eşitsiz olarak belirlenmiş mülkiyet ilişkileri doğrultusunda hareket ederler. Ama bu bir tarafa, AfD türü partilerin, demagojik ya da değil, kitle tabanlarını neoliberal dönemde peyda olan, ama 2008-9 krizinden sonra gerçek bir toplumsal kesim haline gelen deklase işçilerden, uluslararasılaşmadan yorulan müphem bir “orta sınıf”tan ve en önemlisi de, Alman sanayisinin belkemiği olarak görülen, KOBİ’lerden daha fazlası demek olan Mittelstand’dan aldığını açıkça görüyoruz. İhracata dayalı “Alman mucizesi”nin sürdürülebilmesi için Mittelstand’ın ve orta sınıfın sağlam olması, bunun için de ucuz Rus enerjisi, dolayısıyla da Rusya ile iyi-sağlam ilişkiler zorunludur. Bu konuda meraklı okuru şu yazılara yönlendiriyorum:

AfD ve Almanya: Avrupa İhracatçılar Federasyonu mu?
Alman ekonomisi: Avrupa’nın iktisadi motoru dağılıyor mu?

Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


AfD’den Maximilian Krah ile Avrupa’nın siyasi depremi üzerine

Uwe Parpart ve David P. Goldman
Asia Times
14 Haziran 2024

Maximilian Krah, Almanya için Alternatif’in Avrupa Parlamentosu’ndaki baş adayı ve Alman siyasetinin en tartışmalı ve karizmatik kişiliklerinden biri. AfD (Alternative für Deutschland) 9 Haziran seçimlerinde Almanya’daki oyların %16’sını alarak Almanya’nın mevcut iktidar koalisyonundaki tüm partilerden daha fazla oy aldı ve eylül ayında yapılacak üç eyalet seçiminde de birinci çıkması bekleniyor. 1977 doğumlu Krah, 2016 yılında Hıristiyan Demokratlardan ayrıldı ve ilk kez 2019 yılında Avrupa Parlamentosu’na seçildi. Krah, 13 Haziran’da Asia Times Editörü Uwe Parpart ve Editör Yardımcısı David Goldman ile görüştü. Aşağıda konuşmanın hafifçe düzenlenmiş bir dökümü yer alıyor.

S: Maximilian Krah, bu önemli bir zafer, hatta bir depremdi. Şok dalgaları yarattı ve yaratmaya devam ediyor. Bu nasıl gerçekleşti? Özellikle Alman seçmenler, sizin seçmenleriniz, ne için ve neye karşı oy kullandılar?

C: Oyunu değiştiren gençler oldu. Farkı gençler yarattı. 24 yaş altı seçmenler arasında %12’lik bir artış gördük.

Sol, solcu adayları destekleyeceklerini düşünerek 16 ve 17 yaşındakilerin oy kullanmasına izin verdi. Ne var ki, 16 ila 24 yaş arasındaki bu grup içinde %12’lik bir oran elde ettik. Şu anda toplamda %17’lik bir oranla 24 yaş altı demografik gruptaki en kuvvetli siyasi güç biziz.

Bu, oyunun kurallarını değiştiren bir gelişme çünkü tekrar hata yapmadığımız sürece geleceğin bizim elimizde olduğunu gösteriyor. Donald Trump’ın tarzını daha fazla benimsemiş olsaydık çok daha iyisini yapabilirdik. Kampanya sırasında bazı istihbarat saldırılarının kurbanı oldum.

Ne yazık ki partim beni birkaç hafta gizlemeye karar verdi ve kampanya çalışmalarımı TikTok ve internetle sınırlandırarak genç seçmenlere odaklandım. Genç seçmenler arasındaki kazanım, yaşlı seçmenler arasındaki kayıpların üstesinden gelmeye yetecek kadar önemliydi.

Yani Almanya’dan gelen mesaj, genç Almanya’nın sağa kaydığı yönünde. Bu büyük bir kazanım ve umut veriyor.

Diğer mesaj ise istihbarat örgütleri tarafından düzenlenen bu tür güçlü saldırılarla başa çıkmayı öğrenmemiz gerektiğidir.

S: Mayıs ayında İsviçre’de yayınlanan Weltwoche dergisine “Almanya barış için bir güç olmalı” başlıklı bir röportaj verdiniz. Barış konusu özellikle genç seçmenler ve genel olarak seçmenler için önemli miydi?

C: Öncelikle, barışın önümüzdeki beş yıl içinde Avrupa siyasetinin en önemli konusu olduğunu düşünüyorum. Neden mi? Çünkü Amerika Ukrayna sorunundan yavaş yavaş çekilecek.

Dünya haritasına baktığımızda üç çatışma merkezi görüyoruz: Ukrayna, Ortadoğu ve Tayvan. Amerika tek başına bu üç bölgede de savaş kazanamaz.

Ukrayna’daki savaşın Avrupa parasıyla desteklenmesi gerektiği açık. Ukrayna için yeni para, yeni silahlar ve askeri desteğin finansmanı söz konusu olduğunda karar Avrupa Parlamentosu’ndan geçmelidir. Dolayısıyla Avrupa seçimlerinde, Ukrayna’daki savaşın önümüzdeki birkaç yıl boyunca devam etmesine karar veriyoruz.

Açıkçası bu küresel bir mesele. Bu nedenle dünyanın dört bir yanından istihbarat servisleri bu kampanyayla bu kadar ilgilendi ve bu kampanyayı etkilemede aktif rol oynadı. Genç seçmenler arasında ise meseleler çok daha temel.

Bugün genç bir insan olduğunuzda, öğretmenlerinizin ve ebeveynlerinizin size anlattığı deneyimlerin sizi geleceğe hazırlamayacağını bilirsiniz. Gençler geleceğin ne getireceğini bilmiyorlar ve onlara insan olmanın ne anlama geldiği bile öğretilmiyor.

Cinsiyet kimliklerinden şüphe ediyorlar – erkek, kadın ya da başka bir şey olup olmadıklarından. Kendilerine güvenmeyen ama etraflarındaki her şeyi dönüştürecek bir gelecekle karşı karşıya olduklarını bilen bir genç neslimiz var. Gençler temel cevaplar talep ediyorlar çünkü önlerindeki hayatın onlara meydan okuyacağını biliyorlar ve bu meydan okumaya hazırlıksız hissediyorlar.

Ve tabii ki savaş, yaşam ve ölümle ilgili olduğu için temel ve hayati bir konudur. Savaşta ölebilirsiniz, dolayısıyla gençler temel konulara çok açıklar.

S: AfD’nin barışın nasıl olacağına dair bir vizyonu var mı? Eninde sonunda, tüm savaşlar gibi bu savaş da sona erecek. Peki sonrasında ne olacak?

C: AfD kampanya sırasında zorluklarla karşılaştı çünkü saldırıları bekliyorduk ama bu kadar şiddetli olacağını bilmiyorduk. Ne yazık ki bu saldırıların yoğunluğuna hazırlıklı değildik.

AfD’nin tutarlı bir vizyona sahip olup olmadığını söylemek zor, fakat kendi vizyonumu paylaşabilirim. Bir barış anlaşması için herkes temel fikri biliyor.

Mevcut cephe hattını alıp önümüzdeki beş yıl boyunca yeni sınır olarak belirleyebiliriz. Bundan sonra Rus işgali altındaki bölgelerde Rusya’ya mı yoksa Ukrayna’ya mı ait olmak istediklerini belirlemek için bir halk oylaması düzenleriz. Büyük olasılıkla Rusya’yı seçeceklerdir.

Ne var ki, Ukrayna’daki savaş Ukrayna’dan öte küresel dünya düzeniyle ilgili. Eğer Rusya tamamen kaybetmez ve hatta statükoya kıyasla kazançlı çıkarsa, Batı liderliğindeki mevcut küresel düzen sona erer. Dolayısıyla Batı böyle bir barış anlaşmasını kabul edemez.

Söz konusu olan savaşı uzatmak, daha fazla mühimmat ve silah tedarik etmek ve Ukrayna’nın kaybetmesini engellemeye çalışmak. Savaşın sona ermesi Batının küresel hakimiyetinin sona ermesi anlamına gelecektir.

Bu nedenle Brüksel ve Washington’daki elitler savaşı sürdürmeye ve herhangi bir barış girişimini engellemeye kararlı.

Weltwoche’ye verdiğim demeçte Almanya’nın “Macht für den Frieden” (barış için bir güç) olması gerektiğini vurgulamıştım. Fakat Almanya bugün bir güç değil; daha çok bir çakala benziyor. Bağımsız bir Alman siyaseti düşüncesi yok. Donald Trump başkan olduğunda tüm Brüksel ve Berlin stratejik özerklik çağrısında bulundu. Joe Biden dünyaya liderlik etmek için geri döndüğünde herkes mutluydu çünkü siyasi elitler bağımsız dış siyaset için entelektüel kapasiteden yoksundu.

Avrupa siyasetlerini anlamak için Washington’a bakmanız yeterli. Karşı karşıya olduğumuz mücadele Batının küresel hakimiyetini, yani Amerika’nın küresel hakimiyetini korumaktır.

Benim vizyonum Almanya’nın bu savaşın kaybedeni olduğunu anlaması ve bağımsız bir dış siyaset için diğer Avrupa ülkelerinden destek almasıdır. Macaristan ve Bulgaristan gibi birçok küçük Avrupa ülkesi ve hatta Hollanda bile bunu anlıyor. Fakat Almanya kendisine en çok zarar veren siyasetin öncüsü olduğu sürece bir değişiklik olmayacaktır.

S: Diyelim ki birkaç yıl içinde AfD dışişleri bakanlığını ele geçirdi. Siz de bağımsız bir dış siyaset yürütme yetkisine sahip bir dışişleri bakanısınız. Eski düzen yıkılmış durumda. Ne tür bir yeni düzen getirmek istiyorsunuz? Mevcut koşulların yerini neyin alması gerektiğine dair vizyonunuz nedir?

C: Vizyon, mükemmel bir düzenin farklı şekillerde anlaşılabileceğini kabul etmektir.

Bırakalım Çinliler Çinli, Hintliler Hintli, Afrikalılar Afrikalı ve Avrupalılar Avrupalı olsun. Tüm dünyanın aynı siyasi ve hukuki kültürü takip etmesi gerektiği fikrinden vazgeçmeliyiz. Asya’nın kendi gelenekleri vardır ve kendilerini buna göre yönetmelidirler. Aynı şey İslam dünyası için de geçerlidir. Bırakalım Müslümanlar Batılı değerleri onlara empoze etmeye çalışmadan kendi düzenlerini takip etsinler.

Dolayısıyla ilk adım, dünyadaki belli başlı bölgelerin kendi siyasi ve hukuki düzen fikirlerine göre kendilerini yönetmeleri gerektiğini kabul etmektir. Daha sonra dış siyaset karşılıklı çıkarlara dayanmalıdır.

Bugünkü sorun, Batının kendi değerlerinin evrensel olduğuna inanması ve bunları askeri ve ekonomik yaptırımlar yoluyla dayatmasıdır. Bunun yerine ben Asyalıların Asya kurallarını, Müslümanların Müslüman kurallarını ve Afrikalıların Afrika kurallarını takip etmesini ve karşılıklı çıkarlara dayalı bir diplomasi başlatılmasını öneriyorum.

Bu fikir Immanuel Kant’ın evrensel bir küresel düzen fikrinden ziyade Carl Schmitt’in Großraumordnung (geniş alanlar düzeni) kavramıyla örtüşmektedir. Ben Kant’ın değil, Schmitt’in bakış açısıyla uyumluyum.

S: Ama buradan oraya nasıl gidileceğini tartışalım. AfD bir kitle partisinin seçmen gücüne sahip ama hâlâ bir protesto hareketi, bir Aktionsgruppe profiline sahip. AfD’yi şu anki algılanan protesto hareketi statüsünden Avrupa’nın en güçlü ülkesini yönetebilecek ya da yönetime katılabilecek bir partiye ne götürecek?

C: Anketler artık farklı bir hikaye anlatıyor. İnsanlara AfD’ye neden oy verdikleri soruldu; program için mi yoksa protesto için mi? Şimdi ise %55’i savunduğumuz şey için oy verdiklerini söylüyor. Bu değişim benim önemli bir başarım.

Ben bir fikri, bir vizyonu savunuyorum. Ben bir vizyonu savunuyorum, sadece hükümet karşıtlığını değil. Belki sadece hükümete karşı kampanya yürüterek daha fazla destek kazanabilirdik. Ama ben, “Bana oy verirseniz, bir vizyona oy vermiş olursunuz,” dedim. Bir şeyin lehine olan %16’nın, aleyhine olan %18’den daha iyi olduğunu kabul etmeliyiz.

Siyasi düşüncede bir alternatif olduğunu açıkça ortaya koymalıyız. Liberal dönem sona eriyor. Küresel Güney yükseliyor ve geleneksel düşünceyi geri getiriyor. Biz de kendi Batılı geleneksel düşüncemizi yeniden keşfetmeliyiz.

Sadece mevcut sisteme karşı çıkmak yerine olumlu bir siyasi vizyonu savunalım. Bu yaklaşım konumumuzu giderek güçlendirecektir.

Biz güçlendikçe, Hıristiyan Demokratlar için de bizimle anlaşmaya varmaları için bir teşvik olacaktır. Eylül ayında Almanya’nın doğusundaki üç eyalette (Saksonya, Thüringen ve Brandenburg) bölgesel seçimler yapılacak. Her üç eyalette de en güçlü güç biz olacağız.

Hıristiyan Demokratlar ya bizimle birleşerek bir hükümet kurabilir ya da Yeşiller ve Sosyalistlerle ittifak yaparak sol bir hükümet kurabilirler. Eğer muhafazakâr bir liberal solcularla ya da bizimle ortaklık kurmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, ilk tercihi biz oluruz. Ne var ki, ulusal parti yönetimi şu anda bunu yapmalarını engelliyor.

Umarım eninde sonunda Doğu Almanya’daki Hıristiyan Demokratlar ulusal parti liderlerini takip etmeyi bırakır ve bizimle işbirliği yapmayı seçerler. Bu bizim iktidara giden yolumuz: Hıristiyan Demokratlar iç sorunlarla karşı karşıya ve onların doğu kolları bizimle anlaşmaya çalışıyor.

S: 9 Haziran seçimlerinin sonuçlarına baktığımızda AfD’nin bu üç eyalette, özellikle de Saksonya’da baskın parti olduğunu görüyoruz. Eğer işler bu şekilde devam ederse eylül ayı gibi daha küçük bir partiyle hükümet kurmanız mümkün olabilir. CDU’ya bile ihtiyacınız olmayabilir. Bayan Wagenknecht’in sol-milliyetçi partisi Bündnis Sahra Wagenknecht de önemli kazanımlar elde etti. Bazı farklılıklara rağmen Saksonya ya da Thüringen’de BSW ile bir hükümet kurma olasılığını görüyor musunuz?

C: Bu çok önemli bir soru. Bunu görmeyi çok isterim. Ne var ki, Bayan Wagenknecht partisinin en tepesinde yer alırken, bölgedeki arkadaşları hâlâ olumsuz anlamda sosyalist.

Wagenknecht geleneksel Marksist bir ekolden, eski Doğu Alman ekolünden geliyor; çok klasik bir Marksist felsefe eğitimini ekonomi doktorasıyla birleştiriyor.

Üzerinde hemfikir olduğumuz pek çok konu var. Ekonomiden anlıyor, bu da onu diğer sosyalistlerden ayırıyor ve woke ideolojilere karşı çıkıyor.

Ama yalnız değil. Yerel personeli ondan daha düşük kalitede ve daha az ileriye dönük. Saksonya’daki Wagenknecht partisindeki kilit kişilerin kimler olduğunu bile bilmiyoruz.

Ne yazık ki, Bayan Wagenknecht Hıristiyan Demokratlara bir teklifte bulundu, bu da onun müesses nizama üyelik için başvurduğunu gösteriyor. Buna rağmen Thüringen’de Hıristiyan Demokratlar Wagenknecht ile koalisyon kurmak için yeterli oya sahip olmayacak. Böylece Thüringen, Alman siyasetinin laboratuvarı haline gelecek. Muhtemelen Doğu Almanya’daki hayal kırıklığına uğramış CDU seçmenleriyle işbirliği yaparak Wagenknecht partisinden daha başarılı olacağız.

S: Peki ya Sosyal Demokrat Parti? SPD içinde Başbakan Olaf Scholz ve Yeşil koalisyon ortaklarına karşı bir isyan görüyoruz. SPD’nin doğudaki liderleri AfD ile işbirliği yapmayı önerdi. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı?

C: Hayır, böyle bir şey olacağını sanmıyorum. SPD çok fazla ideolojik bir parti haline geldi. Sosyal Demokratlar geleneksel olarak işçi sınıfı ve sosyal adaletten, aile ve gelenek değerlerinden yanaydı. SPD bunu çoktan geride bıraktı. İklim değişikliği, enerji dönüşümü, feminizm ve LGBTQ+ sorunları gibi ideolojik projelerin partisi haline geldiler. Geleneksel sosyal demokrat değerlerle bağlarını kopardılar. SPD bizim ortağımız olmayacak. İktidara giden yolumuz CDU’dan ya da kendi hükümetimizi kurmaktan geçecek.

S: İngilizce basında bu durum Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Avrupa’nın sağa kayması olarak yansıtılıyor. Siz ne ölçüde bir Avrupa eğilimi görüyorsunuz? Ve bu ne ölçüde Almanya’ya özgü bir şey? 

C: Sorun şu ki Avrupa sağı bölünmüş durumda. Sağa doğru bir hareket var. Şu anda Avrupa Parlamentosu seçimlerinde en güçlü tek grup Marine Le Pen’in Rassemblement National’i [Ulusal Birlik]. Göç, kültürel savaş, boğucu sosyalist bürokrasi, bu iklim saçmalığı vs. hakkında konuştuğunuz sürece onlarla aynı fikirdeyiz.

Fakat en önemli mesele dış siyasettir. Ve ne yazık ki Avrupa sağı tamamen bölünmüş durumda. Bana göre çoğunluğu oluşturan Avrupa sağının bir kısmı, 2024’ten ziyade 1980’lerle ilgisi olan Soğuk Savaş düşüncesine sahip. Yani onlar için uluslararası siyaset, gücün Atlantik’ten Küresel Güney’e kayması vs. ile ilgili değil. Hâlâ özgür dünya ile karanlık dünya arasındaki eski savaş retoriğine inanıyorlar. Dış siyaset söz konusu olduğunda derin devlet ajanlarıdırlar, hatta bazen Sosyalistlerden bile daha fazla.

Göç, vs. gibi konular söz konusu olduğunda sağa doğru bir hareketimiz var. Fakat dış siyaset ve küresel siyaset söz konusu olduğunda ön saflar tamamen farklı. Ve orada sağa doğru bir kayma yok. Ne yazık ki.

S: Amerika Birleşik Devletleri küresel durumu ABD ve Çin arasındaki bir mücadele olarak çerçevelemeyi seviyor. ABD’deki pek çok kişinin şu anda Avrupa’ya bakışı ise Avrupa’nın kararını vermesi gerektiği yönünde. Avrupa, Amerika ve Çin arasında bu tür bir seçim yapmak zorunda mı?

C: Bu oldukça saçma bir önerme gibi görünüyor. Bunun Amerika ve Çin arasında bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Ve eğer sadece Amerika ve Çin arasında bir seçim yapılacaksa, ben Amerika’yı tercih ederim. Asıl soru şu: Amerika ile az ya da çok bağımsız olmak arasında bir seçim yapabilir miyiz?

Almanya örneğinde, ekonomik modelimiz Rusya’dan ucuz enerji almak, bu enerjiyi kullanarak mamul mallar üretmek ve bunları Çin de dahil olmak üzere tüm dünyaya ihraç etmek üzerine kuruluydu.

Şimdi, kendimizi içinde bulduğumuz cesur yeni dünyada, Amerikalı dostlarımız sayesinde, artık Rusya’dan ucuz enerji alamıyoruz, çünkü boru hatlarımız tahrip edildi. Bu yüzden üretilen mallarımızın fiyatları artıyor ve artık rekabetçi değiller. Ve ABD tarafından tasarlanan küresel yaptırım rejimi nedeniyle istediğimiz yere ihracat yapmamıza izin verilmiyor.

Bu da iktisadi bir gereklilik olarak, enerji ithal edebilmemiz için Ruslarla yeniden iyi ilişkiler kurmamız gerektiği anlamına geliyor. Ve elbette açık ticarete ihtiyacımız var çünkü Almanya imalat sanayine dayanıyor ve kendi kullanabileceğimizden daha fazla mal üretiyoruz.

Bugün gördüğümüz şey, Amerika’nın bu yeni dış siyaset yaklaşımı nedeniyle Alman ekonomisinin ve Alman imalat sanayinin tamamen yok olmasıdır ve ben bunu kabul etmek istemiyorum. 

Tüm Batı ya da Amerikan imparatorluğu düşüşte. Batı hakimiyetinin ya da Amerikan hakimiyetinin gerilemesi beş yıllık bir mesele değildir. Bu düşüşün gözle görülür ve oldukça hızlı olduğu dönemleri olan bir süreçtir. Karşı saldırının olduğu ve Amerika’nın ve Batının gücünün kısa bir süre için arttığı zamanlar da olacaktır. Fakat uzun vadede, geleceğin dünyasının artık Washington ve Brüksel tarafından yönetilmeyen çok kutuplu bir dünya olduğuna inanıyorum. Demografik ve iktisadi veriler açık.

1913 yılında dünya nüfusunun üçte biri Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşıyordu. Şimdi ise bu oran sadece altıda bir. Ve Batı dünyasındaki yaş piramidi korkunç. Aynı durum küresel GSYİH için de geçerli. Ben 1970’lerin ortasında doğduğumda, küresel GSYİH’nin neredeyse dörtte üçü G7 ülkelerinde üretiliyordu. Şimdi ise BRICS ile aynı seviyedeyiz. Sadece askeri güç açısından üstünlüğümüz var. Ama Talleyrand’ın dediği gibi, süngülerin üzerinde oturamazsınız. 

S: İkinci bir Trump döneminden ne bekliyorsunuz?

C: Trump’ın ilk başkanlığına baktığımızda, dış siyaset söz konusu olduğunda oldukça belirsizdi. Trump pek çok iyi şey yaptı, bitmek bilmeyen savaşları sona erdirdi. Fakat diğer yandan Trump elbette bir Amerikan başkanı. Ve onun en büyük fikri önce Amerika. Aynı zamanda Amerika’nın uluslararası ve küresel gücünü korumak istiyor ki bu da elbette bir Amerikan başkanı olarak onun görevi.

Trump Amerika’nın küresel gücünü yeniden şekillendirmek istiyor. Trump, Biden’ın başkanlığı döneminde yaşananları tersine çeviremeyecektir. Amerika’nın küresel gücünde uzun vadeli bir düşüş eğilimi var. Fakat Amerikan küresel gücünün daha hızlı azaldığı dönemler ve bazı yıllarda tersine bir süreç göreceksiniz. Ve bence Trump’ın başkanlığı döneminde, genel bir perspektiften bakıldığında, Amerika’nın küresel gücünün artacağını göreceğiz. 

S: Almanya’nın iktisadi geleceğine baktığımızda, sizin de daha önce ifade ettiğiniz gibi sorunlar var. Çin son dört yılda Küresel Güney’e yaptığı ihracatı aşağı yukarı iki katına çıkardı. Almanya’da, Almanya’nın Küresel Güney’deki geleceği ve Küresel Güney’in büyümeye önemli bir katkı sağladığı bir dünyaya nasıl uyum sağlanacağı konusunda çok fazla düşünülüyor mu?

C: Hayır, Almanya’da hiç düşünülmüyor. Hatta siyasi elitimizi vasat olarak tanımlamak gurur verici olur. Siyasi elitimizin en büyük korkusunun 100 yıl sonra iklimin nasıl bir hâl alacağı olduğuna gerçekten inanıyorum. Dış siyaset ve özellikle de ticaret siyaseti söz konusu olduğunda, bunun Alman GSYİH’si için ne anlama geldiğini sorgulamıyorlar. Bir tür küresel ahlaki zorunluluğa hizmet etmeleri gerektiği düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Ülke aptalların, iktisadi kalkınmadan anlamayan insanların elinde. Sanayimiz mahvolduğunda sadece seyirci kalmıyoruz. İhracat sektörümüzü yok etmek için para harcıyoruz. Dünyadaki değişimler ve Çin ile rekabet konusunda hiçbir anlayış yok.

Alman elitleri iklim, ahlaki konular, insan hakları gibi konulara odaklanan ama iktisadi büyümeye, uluslararası ticaretteki payımıza, iktisadi ilişkilerdeki etkimize odaklanmayan hayali tartışmaları takip ediyor. 

S: Sol basından gelen Nazi dönemini savsaklama iddialarına rağmen, sadece medyanın internet sitelerini okuyarak bile Almanya’daki en İsrail yanlısı partinin hiç şüphesiz AfD olduğunu gözlemliyoruz. Bu konuyu, AfD’nin İsrail’e yönelik tutumunu ve bunun AfD için ne anlama geldiğini biraz açabilir misiniz?

C: Yani, her şeyden önce, bana yöneltilen suçlama nedir? İkinci Dünya Savaşı sırasında bir tür ikinci ordu olduğunu bildiğinizi biliyorum. Resmi Alman ordusu Wehrmacht vardı. Bir de Waffen-SS adında ikinci bir ordu vardı ki bu ordunun sonunda 900.000 askeri vardı. Ve tabii ki bu açıkça bir Nazi ordusuydu. Bu dönüştürülmüş geleneksel bir ordu değildi. Bu yeni inşa edilmiş bir Nazi ordusuydu.

Ama aynı zamanda 16 ve 17 yaşındaki insanlar da bu Nazi ordusunda askere alınıyordu ve tüfekleri ve tanklarıyla savaşmak zorundaydılar. Bana bu ikinci orduda yer alan herkesin suçlu olduğunu düşünüp düşünmediğim soruldu. Ben de hayır dedim. Bence savaş suçu işleyen yüksek bir yüzde vardı. Fakat bir kez daha, bu durumda bile, bireysel suçluluk aramak ve kişisel iddialarda bulunmak zorundasınız.

Bu arada, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müttefik kuvvetlerin bile yaptığı buydu. Her zaman bireysel bir suç olup olmadığına baktılar, ama hiçbir zaman insanları sadece ikinci ordunun bir üyesi oldukları için cezalandırmadılar.

Ne yazık ki Almanya’da tarihi gerçeklere ilişkin farkındalık ve suç ve suçluluğa ilişkin temel kavramların anlaşılması o kadar düşük ki söylediklerim tamamen yanlış anlaşıldı ve yanlış yorumlandı. Şimdi soruya cevap vermeseydim daha iyi olurdu diyebilirsiniz ya da insanları daha fazla bilgilendirmeye başlamam gerektiğini söyleyebilirsiniz.

İsrail söz konusu olduğunda, İsrail’in kültürel olarak Avrupalı bir proje olduğunu, dolayısıyla bu ülkenin kültürü, tarihi ve birbirimize olan kolektif aidiyetimiz nedeniyle bir şekilde biz Avrupalılara ait olduğunu anlayan tek parti olduğumuz oldukça açıktır.

Fakat azılı bir liberal olduğunuzda, kültür ya da tarih diye bir şey yoktur. O zaman sadece birey ve insanlık vardır. Ve dikkate aldığınız tek şey bireysel insan haklarıdır. Ve eğer siyaseti ve tarihi sadece bireysel insan hakları merceğinden anlamaya çalışırsanız, genellikle yanlış sonuçlara ulaşırsınız.

İsrail’e karşı büyük bir sempati ve dayanışma hissediyorum. Bu yaklaşıma sahip olduğunuzda asla İsrail karşıtı bir duruşa varamazsınız. Bununla birlikte, zaman zaman İsrail politikalarını eleştirme ayrıcalığına da sahibim, çünkü Gazze’de yaşayan iki milyon insanın Avrupa’da olmasını istemiyorum. 

S: Dikkatimizi çeken bir husus, AfD lideri Alice Weidel’in, “Biz Arbeiterpartei’ız, işçilerin partisiyiz,” demesi oldu. Bu biraz abartılı olabilir ama aslında AfD’nin bu son seçimlerde eski Marksistlerin işçi sınıfı dediği kesime neredeyse aynı ölçüde hitap ettiği bir gerçek. Sizin düşünceniz nedir?

C: AfD temel manifestosunu 2015 yılında, yani neredeyse 10 yıl önce yayınladı ve dünya muazzam bir şekilde değişti. Şahsen benim için artık sadece zenginliğin yeniden dağıtılmasından bahsetmenin zamanı geçti. Zenginliğin nasıl yaratılacağı hakkında konuşmalıyız. Artık kendimizi bir işçi partisi olarak tanımlama konusunda rahatım.

Almanya’daki sorun GSYİH’nin üçte birinin yeniden bölüştürülüyor olması. Ekonomiden para alan ve bu parayı çoğunlukla göçmenlere veren devasa bir sosyalist makine. Bu da göç için büyük bir mıknatıs.

Çok çalışan ve ay sonunda neredeyse hiçbir şeyi olmayan insanlara karşı büyük bir merhamet duyuyorum. Almanya’da vergi sonrası ücretler utanç verici derecede düşük. Ama orta sınıfın yaşam standardını yükseltmenin yolunun yeniden bölüşümü artırmak değil, yeniden bölüşümü azaltmak olduğunu düşünüyorum. Kazandıklarının daha fazlasını ellerinde tutmalılar ve bu da daha az vergi ve sosyal güvenlik sistemi için daha az kesinti anlamına geliyor.

Bana göre, orta sınıfın, sıradan insanların, bir markette kasiyer olarak çalışan bekar annenin savunucusu olmak, yeniden bölüşümü artırmak ve sosyalist bir gündemi takip etmek değil, gelirlerinin daha fazlasını ceplerinde tutmaktır.

Benim yaklaşımım daha fazla piyasa ekonomisi, fakat Goldman Sachs’a hizmet etmek yerine bakkalda kasiyer olarak çalışan bekar anneye hizmet eden bir piyasa ekonomisi: küresel holdingler için bir piyasa ekonomisi yerine orta sınıf için, küçük ve orta ölçekli işletmeler için bir piyasa ekonomisi.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English