Bizi Takip Edin

Avrupa

AfD kongresi toplandı: ‘Völkisch’ ideolojisinin konsolidasyonu mu?

Yayınlanma

Almanya’da anketlerde hızlı bir yükselişle ikinci parti konumuna yükselen sağcı Almanya için Alternatif (AFD) yıllık kongresini ülkenin doğusundaki Magdeburg’da topladı. AfD, doğu Almanya’da anketlerde birinci parti olarak görünüyor.

6 Ağustos’a kadar sürece kongrede, AfD’nin 2024 yılında yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine katılacak listesi de onaylandı. Eski CDU’lu Saksonya Milletvekili Maximilian Krah, partinin 2024 listesinde birinci sırayı aldı. AfD’nin üst düzey yöneticileri ve partinin AP’de içinde yer aldığı Kimlik ve Demokrasi (ID) grubu arasında pek sevilmeyen fakat parti tabanı arasında popüler olan Krah, şu anda AB müfettişleri tarafından bir dolandırıcılık soruşturmasının konusu ve NATO’ya yönelik eleştirileri ve Rusya ve hatta Çin’e karşı uzlaşmacı tutumuyla tanınıyor. ID grubundaki üyeliği de askıya alınan Krah, Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ID üyesi Ulusal Birlik lideri Marine Le Pen yerine Éric Zemmour’a destek vermişti.

Krah defalarca masum olduğunu ve ‘savaş karşıtı’ görüşleri nedeniyle ‘organize bir karalama kampanyası’nın hedefi olduğunu savunsa da, bu yılın başlarında Çinli bir milletvekili yardımcısının ‘şüpheli faaliyetleri’ nedeniyle AfD’li arkadaşlarının eleştirilerine maruz kalmıştı.

Öte yandan Krah’ın parti içinde sevildiği anlaşılıyor. Maximilan Krah yüzde 65 oy oranıyla kongrede AP seçimlerinin birinci adayı olarak seçildi. Krah’ın etnomilliyetçi ‘völkisch’ düşüncesine sahip olmakla birlikte kendisini ‘weltläufig’ (küresel uyumluluk) olarak da nitelendirdiğine dikkat çekiliyor. AfD vekilinin, değeri 10 bin avrodan fazla bir Rolex takmaktan hoşlandığı da medyada dolaşan dedikodular arasında. Krah, Höcke’nin yanı sıra parti lideri Chrupalla’nın da desteğini alıyor.

Kongreden ID’ye üyelik kararı

Kongre, cuma günkü oylamada ID’ye katılma kararını da onayladı.

Eski Bundestag üyesi Roland Hartwig, “Avrupa Birliği demokratik olmayan bir yapıdır ve reform yapma kabiliyeti yoktur, AB projesi başarısız olmuştur,” dese de, ID’ye katılmakla Federal Yürütme Kurulu’nun artık diğer ülkelerden müttefiklerle birlikte ‘AB’nin varsayımları ve beceriksizliği’ ile içeriden mücadele etmek için yeni bir yaklaşım önerdiğini söyledi.

ID, Avusturyalı FPÖ ve Marine Le Pen liderliğindeki Fransız Ulusal Birlik ve İtalyan Lega gibi partileri içeriyor. Hartwig, katılımdan sonra bile AfD’nin tamamen özerk bir Alman partisi olarak kalacağını söyledi. ID programı AfD’nin pozisyonlarıyla örtüşüyor, ‘ulus devletlerin egemenliği’ vurgulanıyor.

Federal Yürütme Kurulu’nun büyük bir çoğunlukla kabul ettiği önergede şu ifadeler yer alıyor: “ID üyeleri, herkesin Avrupa’da benzersiz olan kendine özgü ekonomik, sosyal, kültürel ve bölgesel modellerini savunma hakkını tanır ve AfD’nin Avrupalı kardeş partileriyle daha ileri düzeyde ağ kurmak için çok uygun bir platformdur.”

ID ayrıca AB bütçesinden de fon alıyor.

Öte yandan parti içinden ID’ye üyeliğe itirazlar da geldi. Baden-Württemberg’deki AfD eyalet derneğinin eş başkanı Emil Sänze, ID’nin kötü bir fikir olduğunu söyledi ve “Güvenilirliğimizi kaybediyoruz,” uyarısında bulundu.

Parti içi kişisel fay hatları

Öte yandan Krah meselesinin buzdağının yalnızca görünen yüzü olduğu düşünülüyor. AB ve NATO’ya bakıştan AP seçimleri ile CDU ile koalisyona kadar bir dizi başlıkta, parti içindeki bölgesel ve ideolojik farklılaşmaların kongrede belirginleşeceği öne sürülüyor.

Kongrede AP listesi için, Thüringen AfD lideri ve partinin ‘şahin’ kanadından olduğu ileri sürülen Björn Höcke, kürsüden René Aust’u aday olarak gösterirken, Saksonya’nın bölgesel lideri ve aynı zamanda ‘völkisch’ akımının bir üyesi olan Jörg Urban mikrofonu aldı ve Baden-Württemberg’den Martina Böswald’ı rakip aday olarak önerdi. Bunun Höcke ile Urban arasında bir ‘savaş ilanı’ olduğu düşünülüyor.

Örneğin Krah’ın son yayınlanan ve Nazi hukukçusu Carl Schmitt’e olumlu atıfların yer aldığı kitabına yönelik bir eleştiri yayınlayan partidaşı Gegner Norbert Kleinwächter, ismi geçmeden Krah’ın ‘pislik’ sataşmalarına maruz kaldı.

Öte yandan, kongrede partinin daha ‘radikal’ sayılan ‘völkisch’ ekibinin kontrolüne girdiği de öne sürülüyor. Höcke de Urban da aynı kanada dahil ama şimdi bu ekip içindeki kişisel ayrılıklar da ön plana çıkıyor.

‘Avrupa Kalesi’, ‘Dexit’ (‘Deutschland exit’, Almanya’nın AB’den ayrılması), AB’nin feshi veya reforme edilmesi gibi çeşitli fikirler arasında kesin bir birlik ise sağlanamamış görünüyor. Üzerinde fikir birliğine varılan tek politika, şimdilik göçün engellenmesi.

Ayrıca delegelerin gelecek yılki Avrupa seçimlerine girecek NATO karşıtı adayları seçmesiyle parti içindeki Atlantik karşıtı grupların zaferinin de perçinlendiği düşünülüyor.

‘Ilımlılar’ ve ‘radikaller’? ‘Doğu’ versus ‘Batı’?

Krah’tan sonra ikinci sırada, eski Hür Demokrat (FDP) Petr Bystron yer aldı. 1987’de ailesiyle Çekoslovakya’dan Federal Almanya’ya göçen Bystron, 2018 yılında Güney Afrika’ya yaptığı bir ziyarette, paramiliter ‘Suidlanders’ grubunun atış talimlerine katılmıştı. Suidlanders, ırkçı apartheid rejiminde Güney Afrika Ulusal İstihbarat Servisinin (NIS) mensubu olan Gustav Zietsmann Müller tarafından 2006 yılında kurulan faşist bir örgüt.

Bununla birlikte, völkisch-milliyetçi ana akım içinde bile, özellikle AB’den ayrılma ve NATO ile ilişkiler konusunda Doğu ile Batı arasında uzlaşmaz farklılıklar olduğu vurgulanıyor.

Örneğin European Conservative’in kongre haberine göre, birçok kişi AfD’nin ideolojik olarak coğrafi hatlar boyunca bölünmüş olduğunu düşünüyor ve Batı’daki üyelerin, partinin seçim gücünün çoğunu aldığı eski Doğu Almanya’daki daha milliyetçi ve NATO karşıtı kollara göre ‘daha ılımlı olduğunu’ aktarıyor.

Aynı haberde, AfD’deki pek çok kişinin, Berlin’in Amerikan ve NATO savaş çıkarlarına fazla bağlı olduğunu ve bu durumun ülkenin geleceğini tehlikeye attığını savunduğunun altı çiziliyor. Fakat ‘ılımlılar’ ise sadece İtalya’daki Atlantik yanlısı Meloni hükümetinin seçim başarısını taklit etmeye çalıştıklarını söylüyorlar.

15 kişilik AP listesinde Maximilian Krah’ın yanı sıra partinin federal gençlik kolu Junge Alternative’in başkanı Tomasz Froelich, Petr Bystron, Irmhild Boßdorf, Arno Bausemer ve Siegbert Droese de dahil olmak üzere adayların yaklaşık yarısının Björn Höcke’nin etrafındaki aşırı sağcı ‘Der Flügel’ (Kanat) ekibinden olduğu görülüyor. Şu ana kadar Avrupa Parlamentosu’nda görev yapan AfD milletvekillerinden sadece üçü bu listede yer alıyor: Krah, Buchheit ve Andersson.

‘Ilımlı’ kanadın hamisi eş başkan Alice Wiedel için kongrenin ‘başarısızlık’ ile sonuçlandığı düşünülüyor. Lezbiyen kimliği ile bilinen Wiedel, ‘gökkuşağı teröründen’ bahseden Froelich’in konuşması sırasında salonu terk etti.

‘AB’nin feshedilmesi’ karardan çıkarılacak mı?

Öte yandan kongre öncesinde sızan karar metinleri arasında, AfD’nin ‘AB’nin feshedilmesi’ çağrısı yapacağı söyleniyordu.

Partinin gelecek yıl yapılacak AP seçimleri için hazırladığı program kongrenin önümüzdeki haftasonu yapılcaak ikinci bölümünde kabul edilecek. Taslakta hâlâ ‘AB’nin düzenli bir şekilde feshedilmesi’ talebi yer alsa da parti yönetimine göre bu, ‘editoryal bir dikkatsizlik’ nedeniyle metne girdi ve Magdeburg’daki toplantıda tekrar silinecek.

Öte yandan Björn Höcke, ifadenin metinde kalmasını istiyor ve bu konuda kürsüde kendisine söz verilmezse ‘isyan’ tehdidinde bulunuyor.

AP listesinde dördüncü sırada yer alan ve partinin ‘ılımlı’ kanadına mensup olduğu iddia edilen Christine Anderson da Almanya’nın AB’den derhal ayrılması çağrısında bulunmaya devam ediyor.

CDU’dan ‘AfD ile işbirliği’ çağrıları yükseliyor

AfD Eş Genel Başkanı Alice Weidel, Cumartesi sabahı yaptığı konuşmada, “Sadece bir güvenlik duvarını yıkmamız gerekiyor, o da CDU’nun Doğu’daki güvenlik duvarıdır,” diye konuştu. CDU’nun ilgili ‘duvarı’ kendi tarafından yıkma eğilimine girdiği de görülüyor. CDU’da sağa doğru bir kayış yaşanırken, giderek daha fazla sayıda üst düzey CDU’lu AfD ‘güvenlik duvarı’nın yıkılması çağrısında bulunuyor.

Berlin merkezli Apollo News dergisine verdikleri bir röportajda Thüringen’den CDU’lu siyasetçiler, parti lideri Friedrich Merz’i, AfD ile herhangi bir işbirliğini reddeden ‘güvenlik duvarı’ siyasetini bitirmeye çağırdılar.

CDU’nun Thüringen milletvekili olan ve uzun yıllar eyalet parlamentosu grubunun başkan yardımcılığını yapan Michael Heym, yirmi yılı aşkın bir süredir Thüringen’in güneyinde bölge yöneticiliği yapan Ralph Luther ve Schmalkalden-Meiningen CDU Başkanı Ralph Liebaug, partiyi yeni bir rota çizmeye çağıran siyasetçiler arasında yer alıyor.

Milletvekili Michael Heym, partisinin federal yönetiminin ‘güvenlik duvarı’ yanlısı tutumunu sert bir dille eleştirerek bu konuda en açık konuşan kişi oldu. CDU’nun AfD ile işbirliği yapması gerekip gerekmediği sorusuna ise açık bir ‘evet’ yanıtını verdi.

Thüringenli milletvekili, CDU’nun sağcı partiye karşı güvenlik duvarını ‘tam bir başarısızlık’ olarak nitelendirdi ve mevcut rotasında devam etmesi halinde ‘partinin parçalanacağını’ savundu.

‘Tamamen dışlama’ uygulamasının imkansız hale geleceğini savunan Heym, AfD’nin eyalet parlamentosundaki sandalyelerin üçte birini ele geçirdikten sonra ‘üçte iki çoğunluğun gerekli olduğu Thüringen’deki tüm önemli oylamaları engelleyebileceğini’ belirtti. Ardından da parlamentonun fiilen işlevini yitireceğini sözlerine ekledi.

Bölgedeki CDU’nun en etkili seslerinden biri olarak kabul edilen eski Bölge Yöneticisi Luther de benzer bir tonda konuşarak AfD’nin medya ve siyasetçiler tarafından ‘utanmazca önyargılı bir şekilde’ yansıtılmasının partinin hızlı yükselişine katkıda bulunduğunu öne sürdü.

“Özellikle Doğu’daki insanlar, siyasetçiler ya da medya tarafından kendilerine patronluk taslanmasına izin vermiyor. Bununla gurur duyuyorum,” diyen Luther, ‘AfD’nin seçmenler arasında hızla yükselişini açıklamanın’ tek yolunun bu olduğunu savundu.

“İki mahalleden oluşan, yaklaşık 700 nüfuslu küçük bir köyde yaşıyorum,” diye söze başlayan Luther şöyle devam etti: “Son eyalet ve federal seçimlerde AfD’nin oy oranı yüzde 33 ila 42 arasındaydı. Ben de spor, karnaval, tavukçuluk kulübü, cemaat ve kilise konseyinde aktif olduğum için bireylerin nasıl hareket ettiğini biliyorum. AfD seçmenlerinin ve sempatizanlarının hiçbiri Nazi değil ya da onların fikirlerini paylaşmıyor. Aksine, kulüplerde en aktif olanlar arasında yer alıyorlar.”

CDU lideri Merz de AfD ile belediyeler düzeyinde yapılacak işbirliklerini dışlamadığını söylemiş ama gelen tepkiler üzerine geri adım atmıştı.

Avrupa

İngiltere, Rusya ile gerilimi artırıyor

Yayınlanma

Birleşik Krallık ile Rusya arasındaki ilişkilerde yaşanan son tehlikeli gerginlik, iki ülkenin savaşın eşiğine gelmesi endişesini yükseltiyor.

Birleşik Krallık, Ukrayna’ya uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) tedarik etmeye başladı ve bu araçların Rusya’nın iç kesimlerindeki hedeflere yönelik saldırılarda kullanılmasına izin verdi.

Kiev, bu insansız hava araçlarını özellikle Rus petrol rafinerilerini vurmak için kullanıyor.

Buna karşılık, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova’nın bunu Birleşik Krallık’ın savaşa müdahalesi olarak değerlendireceğini belirtti.

İngiltere Başbakanı Andy Burnham, ilk yurt dışı ziyareti kapsamında gece treniyle Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitti. Ülkenin bağımsızlık günü kutlamalarına katılan Burnham, Ukrayna’da uzun menzilli füze üretilmesinin önünü açan gizli savunma planlarını teslim etti.

Birleşik Krallık, 2024 yılının sonlarında Ukrayna’ya, Rusya’nın kalbindeki hedefleri vurmak için İngiliz Storm Shadow seyir füzesini kullanma iznini ilk kez vermişti.

O dönemde, Kursk bölgesine yönelik bir Storm Shadow saldırısı başlangıçta doğrulanmıştı.

Sunday Times’ın yakın zamanda doğruladığı üzere, Londra bu karara, Moskova’nın Kiev’in uzun menzilli Batılı silahları kullanmasını kendi “kırmızı çizgilerinden” birini aşmak olarak göreceğini tam olarak bilerek yeşil ışık yakmıştı. 

Fakat Storm Shadow’un kullanılabilirliği, özellikle birim maliyetinin 750.000 İngiliz sterlini üzerinde olması nedeniyle sınırlı kabul ediliyordu. Ayrıca, bu seyir füzesinin menzili yalnızca yaklaşık 250 kilometre.

Bu yıl Birleşik Krallık bir adım daha ileri giderek Ukrayna’ya uzun menzilli insansız hava araçları (İHA) da tedarik etmeye başladı.

Bunlar da artık sadece Donbas ve Kırım’a değil, aynı zamanda Rusya’nın iç bölgelerine yönelik saldırılarda da kullanılıyor.

BAE Systems’ın iştiraki Callen-Lenz’in ürettiği Nyan modeli İHA, Belgorod yakınlarındaki hedeflere yönelik saldırılarda kullanıldı.

Bir diğeri ise, sınırdan sırasıyla yaklaşık 340 ve 700 kilometre uzaklıkta bulunan Volgograd ve Yaroslavl’daki petrol rafinerilerine yönelik saldırılarda kullanıldı. Bu model ve üreticisi şu ana kadar gizli tutuldu.

Nisan ayında İngiliz hükümeti, 2026 yılı boyunca Birleşik Krallık’ta üretilen yaklaşık 120.000 insansız hava aracını Ukrayna’ya tedarik edeceğini duyurdu. Bunların kaç tanesinin uzun menzilli silah olduğu bilinmiyor.

Rusya, bundan böyle silahların üretildiği fabrikaların “meşru hedefler” olduğunu ilan edebilir. Hatta Rus hükümeti bunu Nisan ayında zaten yapmıştı. O dönemde Moskova, uzun menzilli silahların üretimi ve teslimatının, ilgili ülkeleri “kademeli olarak Ukrayna’nın stratejik arka cephesi haline getireceğini” belirtmişti. Böylelikle bu ülkeler “Rusya ile bir savaşa sürükleneceklerdi.”

Kremlin’in yanıtlarından biri de Birleşik Krallık’taki büyükelçisini geri çağırmak oldu. Yedi yılı aşkın bir süre boyunca Rusya’nın Birleşik Krallık büyükelçisi olarak görev yapan Andrei Kelin, 21 Temmuz’da diplomatik görevinden ayrıldı.

Moskova, onun yerine geçecek herhangi bir adayı Dışişleri Bakanlığı’na sunmadı ve büyükelçilik personelinin, halefinin ne zaman atanacağına dair herhangi bir bilgisi olmadığı anlaşılıyor.

The Times’a göre yerine geçecek birinin bulunmamasının, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri fiilen bir alt seviyeye indirdiği ve Moskova ile Londra arasındaki iletişimin tamamen kopacağına dair endişelere yol açtığı yönünde kaygılar var.

Rusya Büyükelçiliği sözcüsü, Kelin’in Birleşik Krallık ile “ilişkileri ve iletişim kanallarını korumak için önemli çabalar sarf ettiğini” belirterek, Londra yönetimini Rusya ile “çatışma yolunu” seçmekle suçladı.

Sözcü şöyle devam etti:

“Birleşik Krallık’ın ülkemize yönelik politikalarını yeniden gözden geçirmesi halinde, daha yapıcı ve saygılı bir diyaloğun nihayetinde yeniden kurulabileceği umuduyla İngiltere’den ayrıldı. Bu arada, büyükelçiliğin başına maslahatgüzar geçmiştir.”

Pazar günü Londra’daki büyükelçilik, Kremlin’in “iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin seviyesini düşürme” niyetinde olmadığını, “tüm alanlarda Rusya-Birleşik Krallık ilişkilerinin durumunun tamamen Londra’nın inisiyatifiyle eşi görülmemiş derecede düşük bir seviyeye gerilediğini” savundu.

Kelin’in ayrılışı, bir ay önce 11 Haziran’da, büyükelçilikte Rusya Günü’nü kutlamak amacıyla düzenlenen bir parti sırasında kurum içinde duyurulmuştu.

Aynı gün Moskova’da, İngiliz Büyükelçi Nigel Casey, Fransız ve Alman temsilcilerle birlikte, “Kremlin’in Ukrayna’daki saldırganlığını kınamak” üzere Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı ile nadir görülen bir görüşme gerçekleştirmişti.

The Times’a konuşan bir savunma kaynağı, askeri temsilciler arasında hiçbir gizli iletişim kanalı kurulmadığını belirtti.

Üst düzey bir diplomatik kaynak ise diyalogun kesilmesinin son derece endişe verici olduğunu söyledi:

“Özellikle düşman devletler arasında bu iletişim kanallarını sürdürmek önemlidir. İletişim ve gerginliğin azaltılması, potansiyel olarak tehlikeli senaryoların felakete dönüşmesini önlemenin tek yoludur.”

Bir ulusal güvenlik kaynağı, bu hamlenin, Ukrayna’ya destek konusunda İngiltere’nin üstlendiği öncü rolün Kremlin’de öfkeye yol açmasının ardından Moskova’dan gelen kasıtlı bir sinyal olabileceği uyarısında bulundu.

Kaynak, “Temelde ‘sizler önemli değilsiniz’ diyorlar ve açıkçası Londra ile Birleşik Krallık artık hiçbir şey ifade etmiyor,” dedi.

Moskova’daki eski İngiliz askeri ataşesi John Foreman, büyükelçiler arasında bir boşluk oluşmasının daha önce görülmeyen bir durum olmadığını söyledi ama ekledi:

“Fakat bu hafta büyükelçiliğin sert açıklaması ve 2019’dan bu yana, özellikle de Ukrayna’daki savaşın başlamasından beri ikili ilişkilerde yaşanan büyük bozulma, bu sefer ilişkilerin kalitesini kalıcı olarak düşürüp düşürmeyeceklerini merak etmeme neden oluyor.”

Alman hükümeti de, Rusya topraklarının derinliklerine yönelik saldırıları mümkün kılmak amacıyla Almanya’da uzun menzilli insansız hava araçlarının üretilmesini ve Ukrayna’ya teslim edilmesini destekliyor. Bu tür teslimatların halihazırda gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği belirsiz.

Alman şirketleri, Alman tesislerinde Ukraynalı firmalarla işbirliği içinde Ukrayna silahlı kuvvetleri için insansız hava araçları üretmeye başlamakla kalmamış; bu araçların Almanya sınırları içinde Rus saldırılarına karşı güvende olduğunu da savunuyorlar.

Ayrıca, Alman-Amerikan startup’ı Auterion ile Ukraynalı insansız hava aracı üreticisi Airlogix, Münih yakınlarındaki bir tesiste uzun menzilli insansız hava araçları üretmek üzere bir ortak girişim başlatıyor.

Doğu Almanya’da ikinci bir fabrika inşa edilecek. Bu, hükümetin açık talebi üzerine gerçekleşiyor.

Savunma Bakanı Boris Pistorius, Eylül 2025’te Berlin’in Ukrayna’nın “uzun menzilli insansız hava araçları alımına yönelik desteğini” yoğunlaştıracağını duyurmuştu. Bu amaçla yaklaşık 300 milyon avro ayrılacağı bildirildi.

Zaman çizelgesine gelince, nisan ayında Münih bölgesinden Ukrayna’ya ilk uzun menzilli drone sevkiyatının birkaç ay içinde gerçekleştirilmesinin planlandığı belirtilmişti. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediği henüz belli değil.

Bu soru büyük önem taşıyor; zira eğer öyleyse, Almanya’da üretilen drone’lar çoktan Rusya’nın kalbindeki hedefleri vurmuş olabilir. Bu durumda Almanya’nın da savaşın bir tarafı haline gelmiş olacağı endişeleri baş gösterecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

CDU ve CSU, AfD konusunda kararsız

Yayınlanma

Almanya için Alternatif’in (AfD) önlenemeyen yükselişi sürerken, “merkez sağ”daki Hıristiyan Birlik partileri CDU ve CSU, ne yapacağını bilemiyor.

POLITICO, federal hükümet ve çeşitli eyalet hükümetlerindeki yetkililere AfD hakkında sorular yöneltti. Cevap verme konusundaki isteksizlik, özellikle CDU ve Bavyera’daki kardeş partisi CSU arasında dikkat çekiciydi. Üst düzey parti yetkilileri ve eyalet bakanları ya yorum yapmayı reddettiler ya da isimlerinin açıklanmasını istemediler.

POLITICO’ya göre bu temkinlilik anlaşılır; zira CDU ve CSU bir zamanlar merkezin sağındaki siyasi alanı tamamen domine ederken, bugün AfD bu alanı yavaş yavaş ele geçiriyor.

Sosyal Demokratlar ve Yeşiller ise AfD’ye karşı harekete geçme konusunda daha istekliydiler.

Haber için yapılan görüşmelerde tek bir endişe ön plana çıktı: AfD’nin Başkan Vladimir Putin’in Rusya’sıyla daha yakın ilişkiler kurulmasını savunması göz önüne alındığında, iç güvenlik ve özellikle istihbarat bilgilerinin korunması.

Thüringen Eyaleti İçişleri Bakanı olarak görev yapan Sosyal Demokrat Georg Maier’e göre, AfD’nin Moskova’ya “iyi kanalları” var.

Maier, “AfD, Saksonya-Anhalt’ta başbakanı çıkarırsa, Kremlin’de şampanya mantarları patlayacak,” dedi.

Saksonya-Anhalt’ta AfD karşıtı güvenlik duvarı çökmek üzere

6 Eylül’de yapılacak seçimlerde Saksonya-Anhalt’ı yönetmesine neredeyse kesin gözüyle bakılan AfD’yi kontrol altına almak için henüz bir eylem planı bulunmasa da, Berlin’de ve bazı eyalet başkentlerinde bu konudaki yaklaşım, soyut aşamayı çoktan geride bırakmış durumda.

POLITICO’ya göre AfD’nin hassas tartışmalara erişimini sınırlamanın bir yolu, basitçe daha fazla tartışma düzenlemek olabilir.

AfD’li Ulrich Siegmund’un bir yıl boyunca başkanlık etmesinin beklendiği eyalet başbakanları toplantısının yanı sıra, Almanya’nın eyaletleri düzenli olarak bakanlar düzeyindeki “konferanslar” ağı aracılığıyla koordinasyon sağlıyor.

Bunların en önemlilerinden biri, ülkenin en acil güvenlik ve istihbarat meselelerinin tartışıldığı içişleri bakanları konferansı.

Dikkate alınan seçeneklerden biri, içişleri bakanlarının olağan toplantılarını sürdürmekle birlikte, özellikle hassas konular için ayrı toplantılar düzenlemek.

Bu toplantılara, Saksonya-Anhalt temsilcisi hariç, yalnızca Almanya’nın diğer 15 içişleri bakanı katılacak. Birkaç bakan, bu varsayımsal senaryoyu POLITICO’ya doğruladı.

Bu fikir, Alman siyasetinde uzun süredir yerleşik bir uygulamaya dayanıyor. Eyalet hükümetleri, hangi siyasi kampın iktidar çoğunluğuna sahip olduğuna bağlı olarak gayri resmi olarak “A” ve “B” eyaletleri olarak gruplandırılıyor: Bir yanda Sosyal Demokratların liderliğindeki hükümetler, diğer yanda muhafazakâr hükümetler. Önemli konferanslar öncesinde her iki kamp da kendi içlerinde koordinasyon sağlıyor.

Doğu Alman seçmenler, AfD’nin hükümete katılmasını istiyor

Bu model AfD’ye uygulandığında, dışlanmış hükümet bir tarafta, diğer herkes ise diğer tarafta yer alır.

Anayasa hukuku emeritus profesörü ve Saksonya Anayasa Mahkemesi’nin eski yargıcı Christoph Degenhart, bu fikrin kesinlikle düşünülebilir olduğunu söylüyor: “Bunun ne kadar süreyle işe yarayacağı ve mahkemelerin buna müsamaha gösterip göstermeyeceği ise elbette ayrı bir soru.”

Maier’e göre, AfD ile ilgili en büyük endişelerden biri, partinin Moskova’ya olan yakınlığı. Bakanın en büyük endişesi, özellikle AfD’nin İçişleri Bakanlığı’nı yönetmesi. Bakan, böyle bir bakanlığı yöneten kişinin son derece gizli bilgilere erişim imkânı elde edeceğini belirtti.

Bununla birlikte, Almanya’nın iç istihbarat ağından devletin tamamını dışlamak mümkün olmaz; “terör saldırılarına” karşı koruma da dahil olmak üzere kamu güvenliği, bunu imkansız kılar.

Bakan, “Fakat ortak bilgi sistemlerimize, belirli bilgileri engelleyen bariyerler, yani ‘Çin setleri’ kurabiliriz. ‘Çin setleri’ buraya tam uyuyor. AfD’nin yalnızca Moskova’ya karşı zaafı yok,” diye ekledi.

Peki Maier hangi bilgileri engelleyebilir? Cevap: “Aşırı sağcılıkla ve casusluk alanının tamamıyla ilgili tüm istihbaratı AfD’den uzak tutmamız gerekir.”

Aldığı hukuki danışmanlığı gerekçe gösteren Maier, böyle bir “önleyici segmentasyon”un yasal olarak mümkün olduğunu da ekledi. Bunun nispeten hızlı bir şekilde uygulanması da mümkün ve ona göre “Hükümetin kurulması bir gecede gerçekleşmeyecek.”

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi sözcüsü Patrick Harr, Rusya’ya yakınlık yönündeki tüm suçlamaları reddetti ve şöyle konuştu:

“Bu tamamen saçmalık. Moskova’ya bağlı bir ‘kırmızı telefon’umuz yok. Batı ya da Doğu fark etmez, herkesle konuşuruz. Bu, dosyaları teslim edeceğimiz anlamına gelmez. Aksini iddia edenler saçmalıyor. Bu tür bilgilere erişimimiz olursa, bir koalisyon partisi olarak sorumluluğumuzun bilincindeyiz.”

Fakat Yeşiller milletvekili ve istihbarat denetim komisyonu başkan yardımcısı Konstantin von Notz, Avusturya’daki sağcı Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) iktidarda olduğu dönemi bir “ibret vesikası” olarak gösterdi.

Söder: AfD’yi öylece ortadan kaldıramazsınız

2017’de iktidara girdikten sonra FPÖ, içişleri bakanlığını devralmıştı. Ertesi yıl polis, Avusturya’nın iç istihbarat servisine baskın düzenlemiş ve müttefik kurumlardan gelen bilgiler de dahil olmak üzere hassas verilere el koymuştu.

Batı istihbarat ortakları bunun üzerine gizli bilgilerin paylaşımını kısıtlamıştı. Avusturya istihbarat servisi ise, resmi olarak gönüllülük esasına dayanan Batı istihbarat servislerinin gayri resmi ağı olan Bern Kulübü’nün çalışma gruplarından geçici olarak çekilmişti.

Von Notz, örneğin müttefiklerin, Almanya’nın iç istihbarat servislerinin “aşırılıkçılar, casuslar ve diğer güvenlik tehditleri” hakkında bilgi alışverişinde kullandığı veri tabanına Rusya’nın erişebileceğinden şüphe duyması halinde, bir AfD hükümeti altında Almanya’nın da benzer bir durumla karşı karşıya kalabileceğini söyledi.

Yeşil politikacı, “İngilizler, Amerikalılar, Polonyalılar, Ukraynalılar: herkes, bilgilerin Moskova’ya aktarılacağı korkusuyla artık bizimle bilgi paylaşmayacaktır,” diye uyardı.

Hem AfD mensupları hem de partinin muhalifleri tarafından bahsedilen bir diğer araç, daha zengin eyaletlerden gelen paralar ve ek federal fonlar yoluyla daha yoksul eyaletlere destek sağlayan Almanya’nın mali dengeleme sistemi.

Saksonya-Anhalt, on yıllardır bu sisteme bağımlı. Ön verilere göre, 2025 yılında eyalet bütçesinin neredeyse beşte birini oluşturan yaklaşık 2,8 milyar avro aldı.

Bu tür ödemeleri azaltmak ya da hatta durdurmak, bir AfD hükümetinin işini zorlaştırmanın ya da partiyi siyasi düzenin kabul edilebilir bulduğu şekilde davranmaya zorlamanın bir yolu olabilir.

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesinde bu senaryo gerçek bir risk olarak görülüyor.

Fakat yasal engeller oldukça büyük olacak. Almanya’nın zengin eyaletlerinden Baden-Württemberg’in Yeşil maliye bakanı Danyal Bayaz, “Mali dengeleme sistemi anayasada yer alıyor ve siyasi rüzgârlara göre kolayca değiştirilebilecek bir araç değil,” dedi.

Öte yandan Bayaz’a göre, dayanışmaya dayalı bir federal devlet, hukukun üstünlüğüne yönelik ortak taahhütlere bağlıdır. Bir eyalet hükümeti bu ilkeleri sorgularsa ya da hukuki açıdan şüpheli özel yollar izlerse, bu durum federal hükümet ve diğer eyaletlerle olan güven ve işbirliğini, “mali konularda da dahil olmak üzere” etkileyecektir.

Bayaz’ın sözcüsü, bunun bakanın kişisel değerlendirmesi olduğunu, Yeşiller’in liderlik ettiği ve CDU’nun küçük ortak olarak yer aldığı koalisyon hükümetinin mutabık kalınmış bir tutumu olmadığını vurguladı.

Bir diğer seçenek ise en güçlü anayasal aracı, yani “federal zorlama”yı (Bundeszwang) kullanmak.

Almanya Anayasası’nın 37. maddesi uyarınca, federal hükümet, eyaletleri temsil eden Bundesrat’ın onayıyla, bir eyaleti yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için “gerekli önlemleri” alabilir.

Basitçe söylemek gerekirse: Berlin, bir eyalet hükümetini federal yasalara uymaya zorlayabilir.

Bu hüküm bugüne kadar hiç kullanılmadı.

AfD’nin sağcı entelektüel çevrelerinde, federal zorlama uzun süredir gerçekçi bir senaryo olarak değerlendiriliyor.

2025 yılında, mülkü Saksonya-Anhalt’ta bulunan ve New York Times tarafından bir zamanlar “Almanya’nın yeni sağının peygamberi” olarak nitelendirilen yayıncı Götz Kubitschek, POLITICO’ya verdiği demeçte, tam da bunun gerçekleşmesini beklediğini söyledi.

Olası bir tetikleyici unsur yalnızca tahmin edilebilir. Örneğin, Saksonya-Anhalt’ta bir AfD hükümeti sığınmacıların en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamazsa, federal hükümet bu hizmetlerin yeniden sağlanması için bağlayıcı talimatlarla müdahale edebilir.

Bu müdahale, nihayetinde eyalete ve tüm eyalet makamlarına talimat verme yetkisine sahip bir federal komiser aracılığıyla gerçekleştirilebilir.

Öte yandan Almanya’nın siyasi müesses nizamı, ülkenin ilk AfD hükümetini bu sonbaharda ya da daha sonra kontrol altına almak için ne yaparsa yapsın, riskler ortada.

“Liberal demokrasiyi savunmak” amacıyla alınan önlemler, AfD’nin ve seçmenlerinin çoğunun temel şikâyetini daha da körükleyebilir: Müesses nizamın, parti kazansa bile onu kabul etmeyi reddetmesi.

Bu konudaki kamuoyu, eskisine göre daha bölünmüş durumda. Temmuz ayında yapılan temsili bir ankete göre, Almanların sadece yüzde 42’si Sosyal Demokratlar ve CDU’nun AfD ile işbirliğini reddetmesini hâlâ doğru buluyor.

Başka bir anket ise dışlama stratejisine verilen desteğin 2025’in başındaki yüzde 54’ten yüzde 46’ya düştüğünü gösterdi.

AfD ile MAGA arasındaki dans tüm Alman sağını memnun etmiyor

Olağan dışı bir şey yapmamak, yerleşik partiler için en güvenli seçenek olabilir. AfD, yıllardır muhalefette güçlenerek rakiplerinin hatalarını ve tutulmayan vaatlerini siyasi yakıt olarak kullandı ama hiçbir zaman iktidarda olmadı.

İktidara geldiğinde, yetersizlik ve iç çekişmelerin batağına saplanabilir ve bu da rakiplerinin özel savunma manevralarına gerek kalmamasını sağlayabilir.

AfD’nin kendi çevresindeki kilit isimler bu tehlikenin farkında. Kubitschek, 2025 yılında POLITICO’ya Siegmund’un eyalet şubesiyle ilgili olarak, “En başarılılar gibi hazırlanmak zorundalar,” demişti.

Bir başka etkili aşırı sağcı entelektüel ve bir AfD milletvekilinin danışmanı Benedikt Kaiser de partinin mutlak çoğunluğu kazanması durumunda ihtiyatlı olunması gerektiğini tavsiye ederek, “Hükümetteki ilk 90 gün içinde AfD, korku yaratmayan bir politika izlemeli,” dedi ve örnek olarak “aile yardımları, ücretsiz okul yemekleri, bunun gibi şeyler”i gösterdi.

Almanya’nın siyasi kurumu bir AfD eyalet hükümetini kontrol altına almanın yollarını ararken, partinin entelektüel liderleri daha acil bir endişeyle boğuşuyor: Basitçe iktidarda olmak, ülkenin siyasi ana akımının tasarlayabileceği herhangi bir önlemden daha etkili bir kısıtlama unsuru haline gelebilir.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English