Avrupa
Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele

Ukrayna savaşının ardından Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımlar, başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da enerji maliyetlerinin fırlamasına neden olurken, Kıta çapında bir “sanayisizleşme” tehdidinin gündemde olduğu iddiası artık gündelik konuşmalara bile girmiş durumda.
Özellikle enerji-yoğun sektörler, başta Almanya’nın on yıllardır iddialı olduğu kimya, birkaç yıldır küçülme/işten çıkarma/üretimi taşıma sarmalında gidip geliyor. Alman kimya tekeli BASF bu düşüşteki en bilindik örneklerden.
Aynı durum otomotiv sektörü için de geçerli. Burada enerji maliyetlerinin yanı sıra Çin’den gelen rekabet de devreye giriyor. Volkswagen gibi Alman sanayiinin öncülerinden bir şirket bile, Almanya’daki fabrikalarını kapatacağını ilan edince büyük şok dalgaları yayılmıştı.
Şok dalgaları yayılmıştı; zira Alman otomotiv sanayii yalnızca Almanya’da ibaret değil: Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülke, başta Çekya, Slovakya ve Macaristan, otomotivdeki bir krizden en çok etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor.
Otomotivde on binlerce istihdam kaybı bekleniyor
Otomotiv sektörü söz konusu olduğunda, bu yıl sadece Baden-Württemberg’de işten çıkarmaların 40.000’e ulaşması bekleniyor. Alman Otomotiv Endüstrisi Birliği (VDA) tarafından geçen ekim ayında Prognos araştırma enstitüsüne yaptırılan yeni bir çalışmaya göre, Alman otomotiv endüstrisindeki işgücü arzının 2035 yılına kadar %6,3 oranında düşmesi bekleniyor.
2019-2023 döneminde Almanya’da 46.000 kişilik istihdam düşüşü elektrikli araçlara geçişe bağlanıyor ve bu düşüş eğilimi devam ederse, çalışma, Almanya’nın yüksek vergi oranları ve artan enerji fiyatları nedeniyle rekabet gücünü kaybetmesi nedeniyle otomobil sektöründeki istihdam sayısının 2035 yılına kadar 190.000 azalabileceğini tahmin ediyor.
Üstelik bu kayıpların bir de kendi iç ayrışması var. Araştırmaya göre, sektörde daha önce “en iyi” görünen işlerde orantısız iş kayıpları olmaya başladı.
Makine mühendisliği ve endüstri mühendisliğinin yanı sıra özellikle metal işleme alanındaki işler önemini kaybetmiş durumda. Prognos’a göre, aktarma organlarının elektrifikasyonu nedeniyle, araç üretimi için geçmişe kıyasla genel olarak daha düşük istihdam gerekiyor.
Almanya’da sanayisizleşme tartışmaları üzerine bir değerlendirme
Sektörde istihdamın yapısı değişiyor
Buna karşılık, ağırlıklı olarak imalatçılarda bulunan otomotiv mühendisliği, teknik araştırma ve geliştirme, bilgisayar bilimi, elektrik mühendisliği ve yazılım geliştirme alanlarındaki işlerde artışlar oldu.
Örneğin, otomotiv sektöründeki BT işlerinde istihdam 2019’dan bu yana yaklaşık dörtte bir oranında, 2013’ten bu yana ise %85’e varan oranlarda arttı.
Dolayısıyla Alman otomotiv sanayii, yalnızca istihdam kayıplarıyla değil, istihdamın yapısının ve niteliğinin değişimiyle de boğuşuyor.
Öte yandan istihdam kaybının sadece otomobil üreten fabrikalarda yaşanmadığı da açık. “Yan sanayii” de krizden etkileniyor: Bosch, ZF, Continental, Webasto gibi araç parçaları ya da hizmetleri üreten şirketler de krizi gerekçe göstererek işten çıkarmalara ya da bazı bölümlerini elden çıkarmaya hazırlanıyor.
Alman sanayiine silah dopingi
Tüm bunlar meselenin bir yüzü. Diğer yüzünde ise “(Rusya ile) savaşa hazırlık” kapsamında ekonominin askeri üretime uyarlanması var.
Alman hükümeti geçen yıl daha önce hiç olmadığı kadar çok silah ihracatına izin verdi. Çarşamba günü Federal Ekonomi Bakanlığı, Sahra Wagenknecht İttifakından (BSW) milletvekili Sevim Dağdelen’in sorusuna yanıt vererek buna teyit etti.
Buna göre Federal Güvenlik Konseyi 2024 yılında 13,3 milyar avro değerinde, her türlü savaş teçhizatının ihracatına izin verdi; bu rakam bir önceki rekor yıl olan 2023’ten (12,1 milyar avro) neredeyse yüzde on daha fazla.
Açık ara en büyük pay, yaklaşık 8,2 milyar avro değerinde savunma teçhizatı ile Ukrayna’ya giderken, onu Singapur (1,2 milyar avro); Cezayir (558,7 milyon avro); ABD (319,9 milyon avro) ve Türkiye (230,8 milyon avro) takip etti.
“Avrupa, ABD’nin eklentisi olarak kalırsa, dünyanın önemsiz bir parçası haline gelecek”
Savaşın en büyük kazananı Rheinmetall
Silah ihracatındaki hızlı artışa, bir dizi Alman savunma şirketi için de aynı derecede hızlı büyüme eşlik etti.
Bunun en iyi bilinen örneği Rheinmetall. Şirket Ukrayna’ya Leopard 1 ve Leopard 2 ana muharebe tankları, Marder piyade savaş araçları, yüzlerce kamyonun yanı sıra keşif ve hava savunma sistemleri ve bir sahra hastanesi de dahil olmak üzere çok sayıda silah sistemi tedarik etti.
Mühimmat teslimatları da önemli bir rol oynuyor. Rheinmetall Mart 2024’te, Ukrayna’daki savaştan önce yılda sadece 70.000 mermi satabilirken, yıl sonuna kadar 700.000’lik bir hacme ulaşacağını ve bu üretimin neredeyse tamamının Ukrayna silahlı kuvvetlerine tedarik edileceğini duyurmuştu.
2024 yılı sonunda Düsseldorf merkezli silah üreticisi “artık Ukrayna’nın en önemli savunma sanayi ortağı” olduğunu ilan etti.
Aynı zamanda özel fon olarak adlandırılan ve şu anda Alman Silahlı Kuvvetlerinin (Bundeswehr) yeniden silahlanmasını finanse etmek için kullanılan 100 milyar avro değerindeki borçla finanse edilen programın da ana yararlanıcısı bu şirket.
Şirketin geçen yıl yaptığı açıklamaya göre, 100 milyar avronun 30 ila 40 milyarını Rheinmetall talep edebilir durumda.
Alman sanayisine savaş dopingi: Rheinmetall gücünü artırıyor
Sivil üretimden askeri üretime büyük kayma
Savaş öncesi 2021 yılında şirket cirosunu yüzde 4,7 artırarak 5,66 milyar avronun biraz altına çekmiş ve o dönemdeki büyüme esas olarak grubun sivil bölümündeki, esas olarak da motorlu taşıtlardaki artan ciroya dayanmıştı.
Geçen yıl, sivil bölümdeki hafif bir daralmayla birlikte, grup satışları ilk dokuz ayda 6,3 milyar avroluk bir hacme ulaşarak bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 36 daha fazla oldu.
52 milyar avroluk sipariş birikimi, yıllık satışların 2026 yılına kadar 13 ila 14 milyar avroya çıkarılmasının ve hatta uzun vadede 20 milyar avro sınırının aşılmasının kolaylıkla başarılabilir görünmesini sağlıyor.
Ukrayna’daki savaştan önce 100 avronun altında olan Rheinmetall hisse fiyatı şu anda 700 avronun üzerinde işlem görüyor.
Bundeswehr’den kamyon siparişi yağıyor: ‘Katma değer’ etkisi
20 Ocak’ta Bundeswehr, 568 lojistik araç tedarik etmek üzere Rheinmetall ile sözleşme imzaladı.
Sipariş, 5t ve 15t modellerinde 349 UTF (korumasız nakliye aracı) kamyonun yanı sıra 121’i korumalı sürücü kabinine sahip 219 takas gövde sistemli kamyonu kapsıyor. Her iki projenin toplam değeri brüt 330 milyon avronun üzerinde.
UTF kamyonları 2026 yılına kadar, takas kasaları ise Kasım 2025’e kadar teslim edilecek.
Alman Federal Meclisi Bütçe Komitesi 18 Aralık 2024 tarihinde fonları serbest bırakarak Rheinmetall’in siparişleri 2024 yılının dördüncü çeyreğinde almasını sağladı.
UTF kamyonları, Temmuz 2024’te imzalanan ve lojistik araçlar alanında şirket tarihinin en büyük siparişi olan çerçeve anlaşmanın parçası. Bu anlaşma, brüt 3,5 milyar avro değerinde 6.500 adede kadar kamyonun teslim edilmesini öngörüyor.
Çerçeve anlaşması, Bundeswehr’e halihazırda sahada bulunan UTF 5t ve UTF 15t korumasız nakliye araçlarından yedi yıllık bir süre boyunca esnek bir şekilde ek miktarlarda sipariş verme seçeneği sunuyor.
Rheinmetall, 2024 yılında 2.015 adetlik rekor lojistik araç teslimatıyla Bundeswehr’in lojistik yeteneklerinin güçlendirilmesine önemli bir katkıda bulundu. Bu, Bundeswehr’in kamyon filosunun modernize edilmesine ve lojistik yeteneklerinin büyük ölçüde genişletilmesine yardımcı oldu.
UTF ailesi yıllardır Bundeswehr lojistik birimlerinin ve oluşumlarının operasyonel etkinliğine önemli bir katkıda bulunuyor.
Temmuz 2017’de Bundeswehr, Rheinmetall MAN ile 5 ve 15 metrik ton taşıma kapasitesi kategorilerinde yeni UTF mil gl ailesini tedarik etmek üzere sözleşme imzaladı.
Askeri tedarikte büyük miktarlar için esnek çerçeve anlaşmalarının kullanılması, UTF’leri de bu açıdan bir vitrin projesi haline getirdi.
2017’den bu yana, WLS ve 70 tonluk yarı römork çekiciler de dahil olmak üzere 6.000’den fazla HX aracı Bundeswehr’e teslim edildi.
WLS ve UTF’nin katma değerinin büyük bir kısmı (yüzde 75’inden fazlası) Almanya’da gerçekleşiyor.
Alman silah şirketi Rheinmetall’den AB’ye ‘savunma devleri inşa etme’ çağrısı
Ekonomide sivil-askeri işbirliği gelişiyor
Şirketlerin, Almanya’nın bir kez daha “askeri harekâtın potansiyel hedefi” olduğunun varsayıldığı bir döneme giderek daha fazla uyum sağladığı görülüyor.
Örneğin geçen kasım ayında Zeit’a konuşan Ekonomide Güvenlik Birliği Genel Müdürü Günther Schotten, “Şirketler de dahil olmak üzere, Rusya’nın düşmanı olduğumuzu görüyoruz,” diyor ve ‘sivil-asker işbirliğinin’ artmasını memnuniyetle karşılıyordu.
Alman silahlı kuvvetleri de bir süredir sanayi ve lojistik şirketleriyle daha fazla iletişim halinde.
Bunun temelini ise daha birkaç ay önce hazırlanan ve “OPLAN” olarak adlandırılan “Almanya Operasyon Planı” oluşturuyor. Alman Silahlı Kuvvetleri ve Federal İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 1.000 sayfalık gizli belgede Almanya’nın askeri saldırılara karşı kendini nasıl savunabileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
Bunun önemli bir bölümünü sivil yapılar, kentler ve belediyeler ile şimdi yavaş yavaş oynayacakları roller hakkında bilgilendirilen şirketler oluşturuyor.
Gesamtmetall sanayi derneğinin genel müdürü Oliver Zander, “Almanya, sadece caydırıcılık amacıyla, Rusya’nın doğudaki NATO ülkelerine olası bir askeri saldırısına karşı ayrıntılı bir şekilde hazırlanıyor,” diyor.
Zorunlu askerlik hizmetinin kaldırılması ve silahlı kuvvetlerin küçültülmesi nedeniyle, bir ittifak, gerilim ya da savunma durumunda giderek daha fazla sivil şirketin yer alması gerekiyor.
Bu sadece savunma sanayii için değil, enerji santrali işletmecileri, nakliye şirketleri, rafineriler ve gıda şirketleri için de geçerli.
NATO ile Rusya arasında bir çatışma çıkması durumunda Almanya’nın bir merkez olarak hareket etmesi gerekecek. Plana göre birkaç gün içinde on binlerce asker Bremerhaven ve Wilhelmshaven’a ulaşacak. Kadın ve erkeklerin barındırılması ve tıbbi bakımlarının sağlanması gerekecek ve gıda, yakıt, kamyon ve trenlere ihtiyaç duyulacaktır.
Savaş durumunda hükümet, deniyor Zeit haberinde, “şirketlerin iradesi dışında bile olsa”, gerekli tüm operasyonlar üzerinde çok hızlı bir şekilde kapsamlı bir kontrol sağlayabilir.
İlgili genel hükümlerin Soğuk Savaş’tan bu yana yürürlükte olduğunu hatırlatan Zeit, yine de esas fikrin, “böylesine acımasız bir müdahalenin” gerekli olmadığı yönünde olduğuna işaret ediyor.
Zeit, “Aslında pek çok yönetici, böyle bir durumda şirketlerinin ne kadar önemli olduğunu biliyor gibi görünüyor. Geçenlerde bir Bundeswehr komutanı, iş dünyası temsilcileriyle hiç son birkaç haftada konuştuğu kadar çok konuşmadığını söyledi,” diye aktarıyor.
Almanya ‘savaşa hazır olmak’ için Bundeswehr’de reforma başladı
Kazanç savunma sanayiinin bütününe yayılıyor
Öte yandan “savaş kârı” Rheinmetall’in ötesine taşmış durumda.
Diehl Group’un askeri bölümü olan ve Ukrayna silahlı kuvvetleri için IRIS-T hava savunma sistemi üreten Diehl Defense gibi diğer şirketler de hızla büyüyor.
Grup, yıllık cirosunu 2021’de 660 milyon avrodan 2022’de 810 milyon avroya ve 2023’te 1,14 milyar avroya çıkarmayı başardı; 2024 için daha fazla büyüme öngörülüyor.
Silah şirketlerinin istihdam iştahı
Üretimdeki artışa, savunma şirketleri için çalışan personel sayısındaki artış da eşlik ediyor.
Diehl Group’un 2023’te işe aldığı 1.100’den fazla yeni çalışanının yaklaşık yarısı Diehl Savunma’da çalışıyor. Bunun başlıca nedeni IRIS-T füzelerinin üretiminin 2023’te bir önceki yıla göre üç katına çıkarılmış olması. Bu sayının 2024 yılında iki katına çıkarılması planlanıyor.
Ukrayna’daki savaşın başlangıcından bu yana tüm sektör yeni çalışanları işe alıyor. Örneğin geçen yılın ortalarında Augsburg merkezli Renk Group, yurtdışı lokasyonları da dahil olmak üzere çalışan sayısını yaklaşık 3.800’den yaklaşık 4.200’e çıkaracağını bildirdi.
Bu üretim bölgelerinin ürünleri arasında tanklar, fırkateynler ve diğer askeri ekipmanlar için dişli kutuları ve diğer bileşenler yer alıyor.
O dönemde Rheinmetall, yıl içinde 3.500 yeni kişiyi istihdam etmek istediğini; önümüzdeki üç yıl içinde yeni istihdam sayısının 6.000’e kadar çıkabileceğini söylemişti.
Dahası, personel sayısındaki bu hızlı artış sadece Almanya’ya özgü bir olgu değil. Büyük silah üreticilerine sahip diğer NATO ülkelerinde de benzer bir eğilim görülüyor.
Haziran 2024’te Financial Times, Leonardo’dan (İtalya) Thales’e (Fransa) ve ABD’li silah üreticilerine kadar çeşitli savunma şirketlerinde, önceki işgücünün yüzde on veya daha fazlasının yeni işe alındığını bildirmişti.
Almanya’dan yeni silahlanma stratejisi: “Ülkeyi savunma odaklı biçimde yeniden yapılandırmak”
Otomotiv işçileri savunma sanayiine yöneliyor
Burada kritik noktalardan biri, krizdeki otomotiv sektöründeki fazla işgücünün önemli bir kısmının yükselişteki silah sanayii tarafından soğurulup soğurulamayacağı.
Almanya’da silah endüstrisi, krizin pençesindeki otomotiv endüstrisinde işten çıkarılan personel için giderek daha fazla bir “güvenlik ağı” olarak görülüyor.
2024 yılının ortalarında Rheinmetall’in, Continental ile birlikte bir kurtarma şirketi kurmaya çalıştığı ve bu şirketin kriz nedeniyle istihdam edemediği işçileri bu şirkete taşıyacağı bildirilmişti. Rheinmetall’in hızla artan personel ihtiyacı en azından kısmen bu kurtarma şirketi tarafından karşılanacaktı.
Baden-Württemberg eyaletindeki politikacılar, tedarikçiler de dahil olmak üzere geleneksel olarak güçlü bir otomotiv endüstrisine sahip olan bu eyaletin aynı zamanda Diehl Defense, Hensoldt ve ZF gibi şirketlerle güçlü bir savunma endüstrisine de sahip olduğunu belirtiyor.
Sektör doğrudan 14.500 kişiye istihdam sağlıyor; tedarikçiler de eklendiğinde bu sayının 42.000’e yükseldiği belirtiliyor.
Savunma sanayinin Baden-Württemberg otomotiv sanayinde bu yıl beklenen 40.000 kişilik istihdam kaybını karşılaması mümkün olmasa da, pek çok kişi bu sektörün büyümesinin en azından yaklaşan istihdam kayıplarının bir kısmını telafi edebileceğini umuyor. “Panzerlerin büyüme motoru haline gelebileceği” iddiası, faz için yazan Rüdiger Soldt tarafından dile getiriliyor.
Savunma sanayiinde istihdam, kimya sektöründeki istihdama karşı
Savunma sanayinin büyümesine, öneminin artması da eşlik ediyor.
Alman Güvenlik ve Savunma Sanayi Birliğinin (BDSV) aktardığına göre, yaklaşık 230 üye şirket 70.000 kişiyi istihdam ediyor.
2024 yılında yapılan bir araştırmada şimdiden yaklaşık 105.000 çalışanın olduğu varsayılıyor. “Güvenlik sektörü ve dolaylı olarak istihdam edilen kişiler” de eklenirse, sonuç yaklaşık 400.000 çalışan oluyor.
Güvenlik ve silah endüstrisinin yavaş da olsa genişlemeye başladığı alanlar, Alman kimya ve ilaç endüstrisi ile karşılaştırılarak görülebilir: Bu endüstri şu anda yaklaşık 450.000 kişiyi istihdam ediyor ve bu sayı (geniş bir şekilde tanımlanmış olsa da) güvenlik ve silah endüstrisinden çok daha fazla değil.
Mittelstand’lara rüşvet
Almanya’nın bel kemiğini oluşturan, istihdama büyük katkı sağlayan ve bazı ihracat pazarlarının neredeyse tamamını elinde tutan ürün portföyüne sahip Mittelstand şirketleri, uzun süredir Çin’den gelen rekabet, jeopolitik gerilimler, artan enerji/işgücü maliyetleri ve AB ile Almanya’nın boğucu bürokrasisinden şikayet ediyor.
Fakat savunma sanayii, büyük tekellerin yanı sıra, elektronik, sensör veya tahrik teknolojisi tedarikçisi olarak sektörün başarısına önemli katkıda bulunan çok sayıda Mittelstand‘ın da iştahını kabartıyor.
Örneğin Rohde & Schwarz, Hensoldt ve Siemens’in yan kuruluşu Siemens Mobility gibi şirketler tedarik zincirinin vazgeçilmez ortakları olarak öne çıkıyor.
Avrupa
The Times, Infantino hakkındaki ikinci maaş haberini geri çekerek özür diledi

The Times gazetesi, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun 2024 yılında Dünya Kupası organizasyon şirketinden 1,76 milyon dolarlık gizli bir ikinci maaş aldığı yönündeki haberini geri çekerek özür diledi. Gazete, İsviçre raporlama kuralları gereği harcama geri ödemelerinin maaş sayılmadığını ve Infantino’nun Miami’deki şirketle ya da gayrimenkulle bir ilgisinin olmadığını kabul etti.
İngiliz gazetesi The Times, FIFA Başkanı Gianni Infantino hakkında yayımladığı ve gizli bir “ikinci maaş” aldığını öne sürdüğü haberi yalanlayarak FIFA’dan özür diledi.
FIFA’nın X platformu üzerinden aktardığı açıklamaya göre gazete, 13 Ekim tarihli haberindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.
The Times, söz konusu haberinde bir vergi beyannamesine dayanarak Infantino’nun 2024 yılında FIFA’dan kamuoyuna açıklanmayan 1,76 milyon dolarlık ikinci bir maaş aldığını iddia etmişti.
İddiaya göre bu ödeme, 2026 Dünya Kupası’nın organizasyonunu yürütmek amacıyla FIFA bünyesinde kurulan FWC2026 adlı yapı üzerinden aktarılmıştı.
Yayımladığı tekzip metninde iddiaların gerçeğe aykırı olduğunu kaydeden gazete, ortada herhangi bir ikinci maaş olmadığını belirtti.
Açıklamada, İsviçre raporlama kuralları uyarınca harcama ve geri ödemelerin tazminat sayılmadığı, bu nedenle düzenlemelerin FIFA’nın yıllık raporunda Infantino’nun aldığı bu masraf kalemlerini göstermesini zorunlu kılmadığı açıklandı.
The Times ayrıca Infantino’nun Miami’de değerinin altında bir bedelle gayrimenkul satın almadığını ve Shadi LLC şirketiyle hiçbir bağlantısı olmadığını kabul etti.
Açıklamada, “Ne Infantino ne de ailesi, iddia ettiğimiz gibi Shadi LLC’nin yasal ya da intifa hakkı sahibi değildir ve bu şirket üzerinde herhangi bir kontrolleri yoktur. Yapılan hatalar nedeniyle Sayın Infantino ve FIFA’dan özür dileriz” ifadelerine yer verildi.
İddiayı gündeme getiren tek yayın organı The Times değildi. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların her yıl doldurmak zorunda olduğu 990 numaralı IRS vergi beyannamesine atıfta bulunan ESPN de benzer bir haber yayımlamıştı; bu haberde Infantino’nun 2024’te FWC2026’dan 1,72 milyon dolar aldığı öne sürülmüştü.
Gelişmelerin ardından FIFA, ağustos ayında federasyonu ve başkanını yıpratmaya yönelik koordineli girişimlere işaret ettiklerini hatırlattı.
Yapılan açıklamada, “FIFA, asılsız ve karalayıcı bilgilerin yayılmasını engellemek için medyayı sorumlu davranmaya ve tüm kaynakları titizlikle doğrulamaya çağırmaktadır. Bu olayda olduğu gibi haberler hatalı, yanıltıcı ya da tamamen gerçek dışı olduğunda FIFA bunlara doğrudan ve kararlılıkla karşı çıkmayı sürdürecektir” denildi.
Avrupa federasyonları başkanlık seçiminde desteğini çekmişti
Infantino, 2026 yazında kapsamlı yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştı.
Bu süreçte bazı Avrupa futbol federasyonları, yaklaşan FIFA başkanlık seçiminde Infantino’ya verdikleri desteği geri çekmişti.
Söz konusu tepkilerin gerekçeleri arasında 2026 Dünya Kupası eleme turlarındaki bir kriz yer alıyordu.
ABD Milli Takımı forveti Folarin Balogun’un cezasının kaldırılması kararı ile FIFA’nın Dünya Kupası’na ait bazı ticari hakları dış yatırımcılara satma planı yoğun eleştirilere yol açmış, federasyon bu ticari planları geri çekmek zorunda kalmıştı.
Avrupa
Ukrayna’nın 70 milyar avroluk açığı için İngiltere ve Kanada devrede

Politico’nun haberine göre Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılındaki 70 milyar avroluk finansman açığını kapatabilmek için İngiltere ve Kanada’ya yardım desteğini artırma çağrısı yapmaya hazırlanıyor.
Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılında oluşacak 70 milyar avroluk finansman açığını kapatmak için İngiltere ve Kanada’yı yardımlarını artırmaya ikna etmeyi planlıyor.
Politico‘nun Avrupalı yetkililere ve diplomatlara dayandırdığı habere göre Brüksel, bu konuyu 29-30 Ekim tarihlerinde Kanada ve 20 Kasım’da İngiltere ile yapılacak zirvelerde gündeme getirmeyi hedefliyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ay başında Brüksel’deki zirvede ülkenin 2027 yılındaki askeri harcamalarının 155 milyar avroya ulaşacağını belirterek Avrupalı liderlerden ek 70 milyar avro talep etmişti.
Brüksel yönetimi ise daha önce onaylanan 90 milyar avroluk kredinin tüm maliyetleri karşılamaya yetmediğini belirterek diğer müttefikleri devreye sokmak istiyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Diğer ortaklarımızın çabalarını acilen artırmasına ihtiyacımız var” diyerek AB ve üye ülkelerin Ukrayna’ya sağlanan dış yardımların yüzde 80’ini üstlendiğini hatırlattı.
Birlik verilerine göre AB ve üye devletler şimdiye kadar Ukrayna’ya 231 milyar avrodan fazla kaynak aktardı.
Brüksel yardım çağrısını ticari şartlara bağlamayacak
Avrupalı yetkililer, yardım miktarını yükseltme çağrısının İngiltere ya da Kanada’ya yönelik bir eleştiri niteliği taşımadığını vurguluyor.
Gazeteye konuşan bir Avrupalı diplomat, Brüksel’in Ukrayna’ya desteği doğrudan ticaret veya savunma işbirliği koşullarıyla ilişkilendirmeyeceğini belirterek, “AB, Trump gibi hareket edip ortaklarına yönelik olumlu yaklaşımını Ukrayna’ya verecekleri katkılara açıkça bağlamayacak” dedi.
AB, Ukrayna’nın 2026-2027 yıllarındaki gereksinimlerinin yaklaşık üçte ikisini karşılamak üzere daha önce 90 milyar avroluk kredi sağlama taahhüdünde yer almıştı.
Brüksel yönetimi; Kanada, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Norveç gibi ortaklardan da 45 milyar avro toplamayı bekliyordu ancak bu kaynağın bir bölümü henüz tahsis edilmedi.
Londra yönetimi Ukrayna’ya 25 milyar sterlin taahhüt ettiğini belirtirken Kanada ise 5,4 milyar avro değerinde askeri yardım ile 8,2 milyar avroluk doğrudan mali destek sözü verdi.
Kanada Danışma Meclisi sözcüsü Catherine Séguin, ülkesinin Ukrayna’nın sarsılmaz bir destekçisi olduğunu vurgulayarak askeri, mali, insani yardım ve kalkınma desteği için yaklaşık 26 milyar Kanada doları taahhüt ettiklerini dile getirdi.
Brüksel ayrıca Japonya’ya da yardım miktarını artırması yönünde çağrı yapıyor.
Tokyo’nun tutumuna yakın bir kaynak, Japonya’nın Kiev’e yaklaşık 20 milyar dolar sağladığını ve Ukrayna’nın talebi doğrultusunda ek kaynak ayırabileceğini ifade etti.
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy, yaz aylarında yaptığı açıklamada çatışmanın başlangıcından bu yana Batı’dan yaklaşık 200 milyar dolar doğrudan bütçe finansmanı sağlandığını duyurmuştu.
Ukrayna Maliye Bakanlığı ise haziran ayı sonunda ülkenin 2026-2029 dönemindeki dış finansman ihtiyacını 145,9 milyar dolar olarak hesaplamıştı.
Maliye Bakanı Serhiy Marçenko, Batı’dan gelen desteğe rağmen ülkenin finansman ihtiyacının yüksek kalmaya devam ettiğini belirtmişti.
Avrupa
Prof. Murphy: Finansal servet odaklı sistem Avrupa’da çöküşe uğruyor

İktisatçı Prof. Richard Murphy, Fransa’da başlayan ve Avrupa geneline yayılan kitlesel protestoların anlık bir tepki değil, 1979’dan bu yana uygulanan piyasa politikalarının sonucu olduğunu belirtti. Murphy, konut krizinden nitelikli genç işsizliğine kadar genişleyen tıkanmanın üretken sermaye yerine finansal ranta öncelik verilmesinden kaynaklandığını vurguladı.
Fransa genelinde sokaklara taşan kitlesel eylemler, sokağa çıkma yasakları ve hükümetin olağanüstü hal ihtimalini tamamen dışlamayan açıklamalarıyla birlikte Avrupa genelinde yeni bir toplumsal fay hattını görünür kılıyor.
Paris sokaklarındaki öfkeyi ve kıta geneline yayılan hoşnutsuzluğu değerlendiren siyasi iktisat profesörü Richard Murphy, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, krizin anlık bir patlama olmadığını belirtti.
Murphy, Fransa sokaklarındaki çatışmaların ardında kırk beş yıldır uygulanan ve üretken sermayeyi tahrip eden iktisadi modelin yer aldığını vurguladı.
Nawfal’ın Fransa’daki sarsıntının Avrupa’nın geri kalanı için ne anlama geldiğine dair sorusunu yanıtlayan Murphy, hükümetlerin hazırlıksız yakalandığını ifade etti.
“Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler”
Fransa’nın toplumsal reflekslerine değinen Murphy, Britanya ile Fransa arasındaki yaklaşım farkını şu sözlerle aktardı: “Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler. Eşim her zaman Britanya’da omuz silkip yolumuza devam ettiğimizi, Fransa’da ise birkaç kaldırım taşını söküp fırlatmaya başladıklarını söyler. Fransa’da olan tam olarak budur.”
1968 Mayıs olaylarını hatırlayacak yaşta olduğunu belirten Murphy, meselenin yalnızca Fransa sınırlarıyla çevrili kalmadığını kaydetti. Murphy, “Avrupa genelinde şu anda öfke dip dalgasının bulunmadığı neredeyse hiçbir ülke yok. Bu durumu Avrupa genelinde aşırı sağ siyasi partilerin yükselişinde açıkça görüyoruz; Fransa’da, Birleşik Krallık’ta, Almanya’da ve diğer ülkelerde bu partilere rastlıyoruz” dedi.
“Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor”
Murphy, sahada gerçek insanlarla konuşarak siyasi iktisat yaptığını ve toplumdaki yabancılaşmanın son derece somut bir zemine oturduğunu anlattı. Özellikle genç kuşakların ve onların ebeveynlerinin büyük bir hayal kırıklığı yaşadığına işaret etti.
Toplumsal yapının farklı kesimlerindeki kırılmayı özetleyen Murphy, “Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor. Bunların birçoğu genç, birçoğu çok çalışarak, üniversiteye giderek, borç yükünün altına girerek parlak bir geleceğe kavuşacağı vadedilen ama bu geleceğe ulaşamayan mezunlar” değerlendirmesini yaptı.
Emeklilikte huzurlu bir yaşam bekleyen ebeveynlerin de çocuklarının ellerinden alınan olanaklar yüzünden öfkeli olduğunu belirten Murphy, otuzlu yaşlardaki kuşağın ev alamadığını, yuva kuramadığını ve çocuk sahibi olmaya maddi güçlerinin yetmediğini söyledi. İspanya ve Portekiz’in yanı sıra Milano’da da sokak çatışmaları yaşandığını hatırlatan Murphy, Akdeniz kuşağından kuzeye doğru ilerleyen bir hoşnutsuzluğun şekillendiğini kaydetti.
Fransa’daki eğitim sisteminin katılığını eleştiren Murphy, okullarda öğretmen açığı bulunduğunu, binaların fiziki yetersizlikler yaşadığını ve gençlerin sistemin kendilerini yüzüstü bıraktığını doğrudan gördüklerini ifade etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aksine halkın büyük kısmının katı devlet okullarında eğitim aldığını hatırlatan Murphy, gençlerin artık bu kuralları sorgulamaya başladığını aktardı: “Gençler kendileri düşünüyor ve gördükleri şeyin kendilerini yarı yolda bıraktığını söylüyorlar. Sokağa çıkıp polise taş atamayacağınız, havai fişek fırlatamayacağınız yönündeki tabu bir kez kırıldığında olaylar yayılır; nitekim Paris, Lyon, Marsilya ve Bordeaux sokaklarında yarım milyon insan var.”
“Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi”
Yayıncı Nawfal’ın sistemin nerede ve ne zaman aksamaya başladığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Murphy, sürecin başlangıç noktasını Margaret Thatcher’ın Birleşik Krallık Başbakanı olduğu Mayıs 1979 tarihine dayandırdı. Bu dönemin üniversiteden mezun olduğu tarihe denk geldiğini belirten Murphy, neoliberalizmin köklerini şu ifadelerle açıkladı:
“Margaret Thatcher ile birlikte Friedrich Hayek ve Milton Friedman’ın fikirleri geldi; ardından Ronald Reagan ile ABD’ye ve bütün Avrupa’ya yayıldı. Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi. Neoliberalizm toplumda piyasaların mutlak egemen olduğunu, bireylerin faydayı azamiye çıkarmak için piyasa takaslarına katılan eşit özneler olduğunu varsayar ki bu açıkça anlamsızdır.”
Siyasi iktisadın güç ve kaynak dağılımı meselesi olduğunu hatırlatan Murphy, bu modelin servet sahiplerine daha fazla servet biriktirme gücü aktardığını söyledi. Thatcher döneminde kamu konutlarının vatandaşa satılmasının orta sınıfı konut fiyatlarına bağımlı kıldığını ancak bunun üretken bir servet yaratmadığını belirtti: “Bir evin fiyatını iki katına çıkarabilirsiniz ancak toplumda yeni bir yatak odası yaratmış olmazsınız; Birleşik Krallık’ta konut sorununun büyümesinin sebebi budur.”
Nawfal’ın hisse senedi ve varlık sahiplerinin zenginleşirken varlığı bulunmayan geniş kesimlerin güven endekslerinde tarihi düşüşler yaşadığı yönündeki verisini değerlendiren Murphy, hükümetlerin 1979 sonrasında kamusal alandan çekildiğini kaydetti. Su, elektrik, gaz ve ulaşım gibi altyapı hizmetlerinin özelleştirildiğini ancak piyasanın vaat edilen yatırımları yapmadığını anlatan Murphy, kamusal eğitimin de rantiye yapılarına teslim edildiğini söyledi.
Murphy, rant kavramını iktisadi anlamıyla tarif etti: “Buradaki rant yalnızca arazi kullanımı karşılığı ödenen para değil, bir varlığı üretken kullanıma sokmak için gereken normal getiri oranının üzerindeki her türlü fazlalıktır. Tekel karları da birer ranttır.”
“Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor”
Birleşik Krallık’ta nüfusun en alttaki yüzde 70’lik diliminin 12 trilyon sterlinlik toplam varlıktan neredeyse hiç pay alamadığını vurgulayan Murphy, genç işsizliği ve atıl kalan nitelikli iş gücü konusundaki gözlemlerini paylaştı.
Murphy, istihdam piyasasındaki tıkanmayı somut örneklerle ortaya koydu: “Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor. Ülkedeki en iyi 15 üniversiteyi kapsayan Russell Grubu mezunları bile çok geçerli alanlarda derece yapmalarına rağmen iş bulamıyor. İşverenler risk almıyor; bilişim alanında yapay zekanın insanların yerini alacağını söyleyerek alım yapmıyorlar, maliye ve muhasebede stajyer istihdam etmiyorlar.”
Kendi gençlik dönemi ile günümüz arasındaki alım gücü uçurumunu kişisel tecrübesi üzerinden anlatan Murphy, Londra’da yirmi dört yaşında mesleğe başladığı dönemi hatırlattı: “Yıllık 14 bin sterlin kazanıyordum ve Londra’nın güneyinde üç odalı bir daireyi 28 bin sterline, yani yıllık maaşımın iki katına satın alabilmiştim. Bugün aynı daire yaklaşık 500 bin sterlin değerinde ve başlangıç maaşı ancak 40 bin sterlin civarında; yani evin değeri gelirin on katından fazla bir seviyeye çıktı. Eskiden tek başıma alabildiğim bir evi bugün iki kişinin yüksek gelirle dahi alması neredeyse imkansız.”
Bu ekonomik şartlar altında Fransa’daki gençlerin sokaklara dökülmesine şaşırmadığını belirten Murphy, kendisini asıl şaşırtan hususun Britanya, Almanya ve İsveç gençliğinin henüz sokaklara çıkmaması olduğunu kaydetti.
“Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor”
Mevcut siyasi elitlerin Thatcher’ın meşhur formülünü benimsediğini aktaran Murphy, alternatif politikaların bilinçli şekilde dışlandığını söyledi: “Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor. Margaret Thatcher’ın ‘alternatif yok’ yaklaşımını sürdürüyorlar; oysa ben ‘gerçek bir alternatif var’ yaklaşımından yanayım. Ancak iktidarlar sokaktaki öfkeyi aşırı solcuların vandallığı olarak niteleyerek geçiştirmeye çalışıyor.”
Fransa’daki siyasi tabloyu değerlendiren Murphy, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağın da halkın sorunlarına çare üretemeyeceğini ifade etti. Macron yönetiminin Avrupa Merkez Bankası kuralları doğrultusunda 80 milyar avroluk bütçe kesintisi planlarken Le Pen’in yıllık 140 milyar avroluk kesinti vadettiğine işaret eden Murphy, bu politikaların toplumsal yapıyı büsbütün dağıtacağını savundu.
Mevcut mali kuralların finansal servet piramidini korumak için inşa edilmiş bir kumdan kale olduğunu söyleyen Murphy, yapının bir saadet zincirine dönüştüğünü ve ABD merkezli teknoloji piyasalarındaki yapay zeka balonuyla birlikte çöküşün eşiğinde olduğunu kaydetti. Murphy, 2000 yılındaki teknoloji balonu döneminde iki şirketin finans direktörlüğünü yürüttüğünü ve Londra borsasının o dönemde yüzde 50 değer kaybettiğini hatırlatarak benzer bir sarsıntının yeniden kapıda olduğunu dile getirdi.
Murphy, finansal piyasaların birbiriyle olan karmaşık bağlarının yaratacağı riskleri anlattı: “Hedge fonlar, özel sermaye fonları ve ikincil bankacılık sistemi çökebilir; bu durum doğrudan temel bankacılık sistemini de aşağı çekebilir. Devletler domino etkisiyle batacak bankaları kurtarmak zorunda kalacak ancak bu defa paradan çok daha fazlasına, parayı nereye harcayacaklarını bilmeye ihtiyaçları var.”
“Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır”
Hükümetlerin kırk beş yıldır piyasa karşısında çaresiz olduklarını iddia ettiklerini ancak 2008 küresel krizinde İngiltere Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla para basarak bankaları kurtardıklarını hatırlatan Murphy, paranın mahiyetine dair değerlendirmelerde bulundu.
Murphy, modern para teorisinin finansal yapıyı doğru açıkladığını vurguladı: “Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır. Neoliberal siyasetçiler paranın son derece kıt olduğunu ve kendilerinin bunu kontrol eden güçler olduğunu düşünmenizi istiyor ama bu doğru değil. Hükümetler parayı yaratma ve yönlendirme gücüne sahiptir; kriz anında da bunu harcamaktan başka çareleri kalmayacak.”
Birleşik Krallık siyasetinde Muhafazakar Parti, İşçi Partisi veya Liberal Demokratların hükümette bulunmasının politikaları değiştirmediğini belirten Murphy, bu tek tipleşmenin seçmenin tercih hakkını fiilen yok ettiğini ve aşırı sağı besleyen asıl zeminin bu umutsuzluk olduğunu kaydetti.
Aşırı sağ partilerin halkın ekonomik sorunlarını çözemeyeceğini, aksine daha derin bütçe kesintileri getireceğini söyleyen Murphy, piyasa ekonomisine karşı olmadığını ancak devletin düzenleyici kurallarına ihtiyaç duyulduğunu belirtti: “Kırk iki yıl yeminli mali müşavirlik yaptım, şirketler yönettim; piyasanın gücünü bilirim. Ancak kuralların olmadığı bir piyasa, Manchester City karşısına sahaya bir takımın on bir, diğerinin on üç kişiyle çıkmasına benzer; bu adaletsizliği yalnızca kamusal akıl giderebilir.”
Tasarrufların üretken yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini savunan Murphy, Britanya’da emeklilik fonlarına sağlanan yıllık 90 milyar sterlinlik vergi teşviklerinin atıl mevduat olarak bankalarda beklediğini, bunun yerine kamusal bir yatırım bankası aracılığıyla yeşil dönüşüm, konut inşası, ulaşım ve eğitim alanlarına doğrudan kaynak aktarılması gerektiğini belirtti.
“Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor”
Mülakatın son bölümünde Nawfal’ın göçmen nüfus ve toplumsal uyum konusundaki sorularını yanıtlayan Murphy, meselenin ekonomik bir tehdit olarak sunulmasının siyasi bir saptırma olduğunu kaydetti. Kendi ailesinin de İrlanda kökenli göçmenler olduğunu ve eşinin hekimlik, kendisinin ise mali müşavirlik ve akademisyenlik yaparak topluma değer kattığını anlattı.
Aşırı sağın ve neoliberal düzenin başarısızlıklarını örtbas etmek için hedef tahtasına göçmenleri koyduğunu söyleyen Murphy, şu değerlendirmeyi yaptı: “Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor. 2008 yılındaki ekonomik çöküş İngiltere’deki bir hastanede çalışan Eritreli bir hemşire yüzünden yaşanmadı. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesindeki çalışanların üçte biri birinci veya ikinci nesil göçmenlerden oluşuyor; göçmen doktorları dışlarsanız tedavi görecek sağlık personeli bulamazsınız.”
Britanya’ya yılda gelen kayıt dışı teknelerin 45 bin kişilik bir hacme sahip olduğunu ve 67 milyonluk nüfus içinde bu sayının ekonomik dengeleri bozacak bir büyüklük taşımadığını ifade eden Murphy, göçmen düşmanlığının en yoğun yaşandığı yerlerin yabancı nüfusun neredeyse hiç bulunmadığı kırsal bölgeler olduğuna dikkat çekti. Kendi yaşadığı bölgedeki tarımsal hasadın Bulgar işçiler sayesinde yapılabildiğini hatırlatan Murphy, iklim krizi, kuraklık ve kıtlık kaynaklı zorunlu göç dalgalarının önümüzdeki on yılda daha da büyüyeceğini ve küresel sistemin bu gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika2 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










