Avrupa
Almanya’da ‘sanayisizleşme’ ile ‘sanayinin askerileşmesi’ el ele

Ukrayna savaşının ardından Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımlar, başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da enerji maliyetlerinin fırlamasına neden olurken, Kıta çapında bir “sanayisizleşme” tehdidinin gündemde olduğu iddiası artık gündelik konuşmalara bile girmiş durumda.
Özellikle enerji-yoğun sektörler, başta Almanya’nın on yıllardır iddialı olduğu kimya, birkaç yıldır küçülme/işten çıkarma/üretimi taşıma sarmalında gidip geliyor. Alman kimya tekeli BASF bu düşüşteki en bilindik örneklerden.
Aynı durum otomotiv sektörü için de geçerli. Burada enerji maliyetlerinin yanı sıra Çin’den gelen rekabet de devreye giriyor. Volkswagen gibi Alman sanayiinin öncülerinden bir şirket bile, Almanya’daki fabrikalarını kapatacağını ilan edince büyük şok dalgaları yayılmıştı.
Şok dalgaları yayılmıştı; zira Alman otomotiv sanayii yalnızca Almanya’da ibaret değil: Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülke, başta Çekya, Slovakya ve Macaristan, otomotivdeki bir krizden en çok etkilenecek ülkeler arasında yer alıyor.
Otomotivde on binlerce istihdam kaybı bekleniyor
Otomotiv sektörü söz konusu olduğunda, bu yıl sadece Baden-Württemberg’de işten çıkarmaların 40.000’e ulaşması bekleniyor. Alman Otomotiv Endüstrisi Birliği (VDA) tarafından geçen ekim ayında Prognos araştırma enstitüsüne yaptırılan yeni bir çalışmaya göre, Alman otomotiv endüstrisindeki işgücü arzının 2035 yılına kadar %6,3 oranında düşmesi bekleniyor.
2019-2023 döneminde Almanya’da 46.000 kişilik istihdam düşüşü elektrikli araçlara geçişe bağlanıyor ve bu düşüş eğilimi devam ederse, çalışma, Almanya’nın yüksek vergi oranları ve artan enerji fiyatları nedeniyle rekabet gücünü kaybetmesi nedeniyle otomobil sektöründeki istihdam sayısının 2035 yılına kadar 190.000 azalabileceğini tahmin ediyor.
Üstelik bu kayıpların bir de kendi iç ayrışması var. Araştırmaya göre, sektörde daha önce “en iyi” görünen işlerde orantısız iş kayıpları olmaya başladı.
Makine mühendisliği ve endüstri mühendisliğinin yanı sıra özellikle metal işleme alanındaki işler önemini kaybetmiş durumda. Prognos’a göre, aktarma organlarının elektrifikasyonu nedeniyle, araç üretimi için geçmişe kıyasla genel olarak daha düşük istihdam gerekiyor.
Almanya’da sanayisizleşme tartışmaları üzerine bir değerlendirme
Sektörde istihdamın yapısı değişiyor
Buna karşılık, ağırlıklı olarak imalatçılarda bulunan otomotiv mühendisliği, teknik araştırma ve geliştirme, bilgisayar bilimi, elektrik mühendisliği ve yazılım geliştirme alanlarındaki işlerde artışlar oldu.
Örneğin, otomotiv sektöründeki BT işlerinde istihdam 2019’dan bu yana yaklaşık dörtte bir oranında, 2013’ten bu yana ise %85’e varan oranlarda arttı.
Dolayısıyla Alman otomotiv sanayii, yalnızca istihdam kayıplarıyla değil, istihdamın yapısının ve niteliğinin değişimiyle de boğuşuyor.
Öte yandan istihdam kaybının sadece otomobil üreten fabrikalarda yaşanmadığı da açık. “Yan sanayii” de krizden etkileniyor: Bosch, ZF, Continental, Webasto gibi araç parçaları ya da hizmetleri üreten şirketler de krizi gerekçe göstererek işten çıkarmalara ya da bazı bölümlerini elden çıkarmaya hazırlanıyor.
Alman sanayiine silah dopingi
Tüm bunlar meselenin bir yüzü. Diğer yüzünde ise “(Rusya ile) savaşa hazırlık” kapsamında ekonominin askeri üretime uyarlanması var.
Alman hükümeti geçen yıl daha önce hiç olmadığı kadar çok silah ihracatına izin verdi. Çarşamba günü Federal Ekonomi Bakanlığı, Sahra Wagenknecht İttifakından (BSW) milletvekili Sevim Dağdelen’in sorusuna yanıt vererek buna teyit etti.
Buna göre Federal Güvenlik Konseyi 2024 yılında 13,3 milyar avro değerinde, her türlü savaş teçhizatının ihracatına izin verdi; bu rakam bir önceki rekor yıl olan 2023’ten (12,1 milyar avro) neredeyse yüzde on daha fazla.
Açık ara en büyük pay, yaklaşık 8,2 milyar avro değerinde savunma teçhizatı ile Ukrayna’ya giderken, onu Singapur (1,2 milyar avro); Cezayir (558,7 milyon avro); ABD (319,9 milyon avro) ve Türkiye (230,8 milyon avro) takip etti.
“Avrupa, ABD’nin eklentisi olarak kalırsa, dünyanın önemsiz bir parçası haline gelecek”
Savaşın en büyük kazananı Rheinmetall
Silah ihracatındaki hızlı artışa, bir dizi Alman savunma şirketi için de aynı derecede hızlı büyüme eşlik etti.
Bunun en iyi bilinen örneği Rheinmetall. Şirket Ukrayna’ya Leopard 1 ve Leopard 2 ana muharebe tankları, Marder piyade savaş araçları, yüzlerce kamyonun yanı sıra keşif ve hava savunma sistemleri ve bir sahra hastanesi de dahil olmak üzere çok sayıda silah sistemi tedarik etti.
Mühimmat teslimatları da önemli bir rol oynuyor. Rheinmetall Mart 2024’te, Ukrayna’daki savaştan önce yılda sadece 70.000 mermi satabilirken, yıl sonuna kadar 700.000’lik bir hacme ulaşacağını ve bu üretimin neredeyse tamamının Ukrayna silahlı kuvvetlerine tedarik edileceğini duyurmuştu.
2024 yılı sonunda Düsseldorf merkezli silah üreticisi “artık Ukrayna’nın en önemli savunma sanayi ortağı” olduğunu ilan etti.
Aynı zamanda özel fon olarak adlandırılan ve şu anda Alman Silahlı Kuvvetlerinin (Bundeswehr) yeniden silahlanmasını finanse etmek için kullanılan 100 milyar avro değerindeki borçla finanse edilen programın da ana yararlanıcısı bu şirket.
Şirketin geçen yıl yaptığı açıklamaya göre, 100 milyar avronun 30 ila 40 milyarını Rheinmetall talep edebilir durumda.
Alman sanayisine savaş dopingi: Rheinmetall gücünü artırıyor
Sivil üretimden askeri üretime büyük kayma
Savaş öncesi 2021 yılında şirket cirosunu yüzde 4,7 artırarak 5,66 milyar avronun biraz altına çekmiş ve o dönemdeki büyüme esas olarak grubun sivil bölümündeki, esas olarak da motorlu taşıtlardaki artan ciroya dayanmıştı.
Geçen yıl, sivil bölümdeki hafif bir daralmayla birlikte, grup satışları ilk dokuz ayda 6,3 milyar avroluk bir hacme ulaşarak bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 36 daha fazla oldu.
52 milyar avroluk sipariş birikimi, yıllık satışların 2026 yılına kadar 13 ila 14 milyar avroya çıkarılmasının ve hatta uzun vadede 20 milyar avro sınırının aşılmasının kolaylıkla başarılabilir görünmesini sağlıyor.
Ukrayna’daki savaştan önce 100 avronun altında olan Rheinmetall hisse fiyatı şu anda 700 avronun üzerinde işlem görüyor.
Bundeswehr’den kamyon siparişi yağıyor: ‘Katma değer’ etkisi
20 Ocak’ta Bundeswehr, 568 lojistik araç tedarik etmek üzere Rheinmetall ile sözleşme imzaladı.
Sipariş, 5t ve 15t modellerinde 349 UTF (korumasız nakliye aracı) kamyonun yanı sıra 121’i korumalı sürücü kabinine sahip 219 takas gövde sistemli kamyonu kapsıyor. Her iki projenin toplam değeri brüt 330 milyon avronun üzerinde.
UTF kamyonları 2026 yılına kadar, takas kasaları ise Kasım 2025’e kadar teslim edilecek.
Alman Federal Meclisi Bütçe Komitesi 18 Aralık 2024 tarihinde fonları serbest bırakarak Rheinmetall’in siparişleri 2024 yılının dördüncü çeyreğinde almasını sağladı.
UTF kamyonları, Temmuz 2024’te imzalanan ve lojistik araçlar alanında şirket tarihinin en büyük siparişi olan çerçeve anlaşmanın parçası. Bu anlaşma, brüt 3,5 milyar avro değerinde 6.500 adede kadar kamyonun teslim edilmesini öngörüyor.
Çerçeve anlaşması, Bundeswehr’e halihazırda sahada bulunan UTF 5t ve UTF 15t korumasız nakliye araçlarından yedi yıllık bir süre boyunca esnek bir şekilde ek miktarlarda sipariş verme seçeneği sunuyor.
Rheinmetall, 2024 yılında 2.015 adetlik rekor lojistik araç teslimatıyla Bundeswehr’in lojistik yeteneklerinin güçlendirilmesine önemli bir katkıda bulundu. Bu, Bundeswehr’in kamyon filosunun modernize edilmesine ve lojistik yeteneklerinin büyük ölçüde genişletilmesine yardımcı oldu.
UTF ailesi yıllardır Bundeswehr lojistik birimlerinin ve oluşumlarının operasyonel etkinliğine önemli bir katkıda bulunuyor.
Temmuz 2017’de Bundeswehr, Rheinmetall MAN ile 5 ve 15 metrik ton taşıma kapasitesi kategorilerinde yeni UTF mil gl ailesini tedarik etmek üzere sözleşme imzaladı.
Askeri tedarikte büyük miktarlar için esnek çerçeve anlaşmalarının kullanılması, UTF’leri de bu açıdan bir vitrin projesi haline getirdi.
2017’den bu yana, WLS ve 70 tonluk yarı römork çekiciler de dahil olmak üzere 6.000’den fazla HX aracı Bundeswehr’e teslim edildi.
WLS ve UTF’nin katma değerinin büyük bir kısmı (yüzde 75’inden fazlası) Almanya’da gerçekleşiyor.
Alman silah şirketi Rheinmetall’den AB’ye ‘savunma devleri inşa etme’ çağrısı
Ekonomide sivil-askeri işbirliği gelişiyor
Şirketlerin, Almanya’nın bir kez daha “askeri harekâtın potansiyel hedefi” olduğunun varsayıldığı bir döneme giderek daha fazla uyum sağladığı görülüyor.
Örneğin geçen kasım ayında Zeit’a konuşan Ekonomide Güvenlik Birliği Genel Müdürü Günther Schotten, “Şirketler de dahil olmak üzere, Rusya’nın düşmanı olduğumuzu görüyoruz,” diyor ve ‘sivil-asker işbirliğinin’ artmasını memnuniyetle karşılıyordu.
Alman silahlı kuvvetleri de bir süredir sanayi ve lojistik şirketleriyle daha fazla iletişim halinde.
Bunun temelini ise daha birkaç ay önce hazırlanan ve “OPLAN” olarak adlandırılan “Almanya Operasyon Planı” oluşturuyor. Alman Silahlı Kuvvetleri ve Federal İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 1.000 sayfalık gizli belgede Almanya’nın askeri saldırılara karşı kendini nasıl savunabileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
Bunun önemli bir bölümünü sivil yapılar, kentler ve belediyeler ile şimdi yavaş yavaş oynayacakları roller hakkında bilgilendirilen şirketler oluşturuyor.
Gesamtmetall sanayi derneğinin genel müdürü Oliver Zander, “Almanya, sadece caydırıcılık amacıyla, Rusya’nın doğudaki NATO ülkelerine olası bir askeri saldırısına karşı ayrıntılı bir şekilde hazırlanıyor,” diyor.
Zorunlu askerlik hizmetinin kaldırılması ve silahlı kuvvetlerin küçültülmesi nedeniyle, bir ittifak, gerilim ya da savunma durumunda giderek daha fazla sivil şirketin yer alması gerekiyor.
Bu sadece savunma sanayii için değil, enerji santrali işletmecileri, nakliye şirketleri, rafineriler ve gıda şirketleri için de geçerli.
NATO ile Rusya arasında bir çatışma çıkması durumunda Almanya’nın bir merkez olarak hareket etmesi gerekecek. Plana göre birkaç gün içinde on binlerce asker Bremerhaven ve Wilhelmshaven’a ulaşacak. Kadın ve erkeklerin barındırılması ve tıbbi bakımlarının sağlanması gerekecek ve gıda, yakıt, kamyon ve trenlere ihtiyaç duyulacaktır.
Savaş durumunda hükümet, deniyor Zeit haberinde, “şirketlerin iradesi dışında bile olsa”, gerekli tüm operasyonlar üzerinde çok hızlı bir şekilde kapsamlı bir kontrol sağlayabilir.
İlgili genel hükümlerin Soğuk Savaş’tan bu yana yürürlükte olduğunu hatırlatan Zeit, yine de esas fikrin, “böylesine acımasız bir müdahalenin” gerekli olmadığı yönünde olduğuna işaret ediyor.
Zeit, “Aslında pek çok yönetici, böyle bir durumda şirketlerinin ne kadar önemli olduğunu biliyor gibi görünüyor. Geçenlerde bir Bundeswehr komutanı, iş dünyası temsilcileriyle hiç son birkaç haftada konuştuğu kadar çok konuşmadığını söyledi,” diye aktarıyor.
Almanya ‘savaşa hazır olmak’ için Bundeswehr’de reforma başladı
Kazanç savunma sanayiinin bütününe yayılıyor
Öte yandan “savaş kârı” Rheinmetall’in ötesine taşmış durumda.
Diehl Group’un askeri bölümü olan ve Ukrayna silahlı kuvvetleri için IRIS-T hava savunma sistemi üreten Diehl Defense gibi diğer şirketler de hızla büyüyor.
Grup, yıllık cirosunu 2021’de 660 milyon avrodan 2022’de 810 milyon avroya ve 2023’te 1,14 milyar avroya çıkarmayı başardı; 2024 için daha fazla büyüme öngörülüyor.
Silah şirketlerinin istihdam iştahı
Üretimdeki artışa, savunma şirketleri için çalışan personel sayısındaki artış da eşlik ediyor.
Diehl Group’un 2023’te işe aldığı 1.100’den fazla yeni çalışanının yaklaşık yarısı Diehl Savunma’da çalışıyor. Bunun başlıca nedeni IRIS-T füzelerinin üretiminin 2023’te bir önceki yıla göre üç katına çıkarılmış olması. Bu sayının 2024 yılında iki katına çıkarılması planlanıyor.
Ukrayna’daki savaşın başlangıcından bu yana tüm sektör yeni çalışanları işe alıyor. Örneğin geçen yılın ortalarında Augsburg merkezli Renk Group, yurtdışı lokasyonları da dahil olmak üzere çalışan sayısını yaklaşık 3.800’den yaklaşık 4.200’e çıkaracağını bildirdi.
Bu üretim bölgelerinin ürünleri arasında tanklar, fırkateynler ve diğer askeri ekipmanlar için dişli kutuları ve diğer bileşenler yer alıyor.
O dönemde Rheinmetall, yıl içinde 3.500 yeni kişiyi istihdam etmek istediğini; önümüzdeki üç yıl içinde yeni istihdam sayısının 6.000’e kadar çıkabileceğini söylemişti.
Dahası, personel sayısındaki bu hızlı artış sadece Almanya’ya özgü bir olgu değil. Büyük silah üreticilerine sahip diğer NATO ülkelerinde de benzer bir eğilim görülüyor.
Haziran 2024’te Financial Times, Leonardo’dan (İtalya) Thales’e (Fransa) ve ABD’li silah üreticilerine kadar çeşitli savunma şirketlerinde, önceki işgücünün yüzde on veya daha fazlasının yeni işe alındığını bildirmişti.
Almanya’dan yeni silahlanma stratejisi: “Ülkeyi savunma odaklı biçimde yeniden yapılandırmak”
Otomotiv işçileri savunma sanayiine yöneliyor
Burada kritik noktalardan biri, krizdeki otomotiv sektöründeki fazla işgücünün önemli bir kısmının yükselişteki silah sanayii tarafından soğurulup soğurulamayacağı.
Almanya’da silah endüstrisi, krizin pençesindeki otomotiv endüstrisinde işten çıkarılan personel için giderek daha fazla bir “güvenlik ağı” olarak görülüyor.
2024 yılının ortalarında Rheinmetall’in, Continental ile birlikte bir kurtarma şirketi kurmaya çalıştığı ve bu şirketin kriz nedeniyle istihdam edemediği işçileri bu şirkete taşıyacağı bildirilmişti. Rheinmetall’in hızla artan personel ihtiyacı en azından kısmen bu kurtarma şirketi tarafından karşılanacaktı.
Baden-Württemberg eyaletindeki politikacılar, tedarikçiler de dahil olmak üzere geleneksel olarak güçlü bir otomotiv endüstrisine sahip olan bu eyaletin aynı zamanda Diehl Defense, Hensoldt ve ZF gibi şirketlerle güçlü bir savunma endüstrisine de sahip olduğunu belirtiyor.
Sektör doğrudan 14.500 kişiye istihdam sağlıyor; tedarikçiler de eklendiğinde bu sayının 42.000’e yükseldiği belirtiliyor.
Savunma sanayinin Baden-Württemberg otomotiv sanayinde bu yıl beklenen 40.000 kişilik istihdam kaybını karşılaması mümkün olmasa da, pek çok kişi bu sektörün büyümesinin en azından yaklaşan istihdam kayıplarının bir kısmını telafi edebileceğini umuyor. “Panzerlerin büyüme motoru haline gelebileceği” iddiası, faz için yazan Rüdiger Soldt tarafından dile getiriliyor.
Savunma sanayiinde istihdam, kimya sektöründeki istihdama karşı
Savunma sanayinin büyümesine, öneminin artması da eşlik ediyor.
Alman Güvenlik ve Savunma Sanayi Birliğinin (BDSV) aktardığına göre, yaklaşık 230 üye şirket 70.000 kişiyi istihdam ediyor.
2024 yılında yapılan bir araştırmada şimdiden yaklaşık 105.000 çalışanın olduğu varsayılıyor. “Güvenlik sektörü ve dolaylı olarak istihdam edilen kişiler” de eklenirse, sonuç yaklaşık 400.000 çalışan oluyor.
Güvenlik ve silah endüstrisinin yavaş da olsa genişlemeye başladığı alanlar, Alman kimya ve ilaç endüstrisi ile karşılaştırılarak görülebilir: Bu endüstri şu anda yaklaşık 450.000 kişiyi istihdam ediyor ve bu sayı (geniş bir şekilde tanımlanmış olsa da) güvenlik ve silah endüstrisinden çok daha fazla değil.
Mittelstand’lara rüşvet
Almanya’nın bel kemiğini oluşturan, istihdama büyük katkı sağlayan ve bazı ihracat pazarlarının neredeyse tamamını elinde tutan ürün portföyüne sahip Mittelstand şirketleri, uzun süredir Çin’den gelen rekabet, jeopolitik gerilimler, artan enerji/işgücü maliyetleri ve AB ile Almanya’nın boğucu bürokrasisinden şikayet ediyor.
Fakat savunma sanayii, büyük tekellerin yanı sıra, elektronik, sensör veya tahrik teknolojisi tedarikçisi olarak sektörün başarısına önemli katkıda bulunan çok sayıda Mittelstand‘ın da iştahını kabartıyor.
Örneğin Rohde & Schwarz, Hensoldt ve Siemens’in yan kuruluşu Siemens Mobility gibi şirketler tedarik zincirinin vazgeçilmez ortakları olarak öne çıkıyor.
Avrupa
Manchester City’nin başı dertte

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.
Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.
City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.
Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.
Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.
En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.
40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.
City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.
Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.
Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.
City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.
Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.
Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.
Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.
Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.
Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.
City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.
Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.
Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.
Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.
Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.
Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.
Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.
Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.
City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:
“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”
2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.
City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.
Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.
Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.
Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:
“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”
Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.
Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.
Avrupa
Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.
ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.
Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.
Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.
Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.
Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.
“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.
Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.
Papa şöyle konuştu:
“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”
Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.
Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:
“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”
Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.
Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”
Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.
Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.
Avrupa
AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.
Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.
POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.
Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.
Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.
Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.
Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.
Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.
Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.
Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.
POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.
Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.
AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.
Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.
Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.
Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.
Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.
Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.
Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.
Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.
AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.
Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.
Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.
Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.
Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.
İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.
Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.
Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.
Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.
İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.
Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.
Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.
Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.
Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.
Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma.
AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.
Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.
AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.
AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.
Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek.
Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.
Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.
Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.
IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.
AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.
Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.
Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.
Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.
Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.
POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.
Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.
Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.
Taslakta şunları yazıyor:
“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”
Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.
Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.
Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.
Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.
Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.
Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.
Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.
İnceleme belgesinde şöyle deniyor:
“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”
Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.
İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.
Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.
Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:
“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası











