Amerika
Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.
Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.
2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:
“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”
Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)
Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.
Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.
Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)
Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.
Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)
Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”
Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı
30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:
“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”
Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.
Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”
Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”
Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.
İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.
“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”
O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.
Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.
Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.
Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm
Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.
Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı.
Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.
Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.
İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:
“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”
Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!
Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.
Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:
“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”
Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut.
İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.
Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar.
Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.
(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:
“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”
Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.
Amerika
San Francisco’da yapay zeka sermayesi kiraları artırdı

San Francisco’da yapay zeka sektörünün tetiklediği kira artışları nedeniyle kent genelinde tahliye tebligatları yüzde 44 yükseldi. Ortalama tek yatak odalı daire kirasının 4 bin 400 dolara ulaştığı kentte Belediye Başkanı Daniel Lurie acil durum ilan etti.
ABD’nin San Francisco kentinde yapay zeka sektörünün yarattığı sermaye akışı konut kiralarını rekor seviyelere taşırken, tahliye tebligatları geçen yıla kıyasla yüzde 44 arttı.
Yüksek maaşlar ve teknoloji şirketlerinin halka arz beklentileri kentteki konut piyasasında maliyetleri hızla yukarı çekiyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre kentte tek yatak odalı bir dairenin ortalama aylık kirası geçen yıla göre yüzde 25’in üzerinde artışla 4 bin 400 dolara çıktı.
Bu tutar ABD genel ortalamasının yaklaşık üç katına denk geliyor. İki yatak odalı dairelerde ortalama kira 6 bin doları bulurken, merkezi noktalardaki dört odalı aile konutlarında rakam 10 bin doları aşıyor.
Nüfusunun yaklaşık üçte ikisi kiracı olan San Francisco’da 160 binden fazla konut kira denetimi kapsamında yer alıyor.
Mülk sahipleri ise yüksek karlı satışlar ya da piyasa rayicinden yeni sözleşmeler yapabilmek için yasal boşluklardan faydalanıyor.
San Francisco Belediye Başkanı Daniel Lurie, yapay zeka sektörünün tetiklediği maliyet artışları gerekçesiyle eylül ayında “kira acil durumu” ilan etti.
Lurie, tahliye davaları için adli yardım bütçesi ayrılmasını, yerinden edilen kiracılara yapılan ödemelerin artırılmasını ve boşalan kira kontrollü konutlardaki zam oranlarına tavan getirilmesini önerdi.
Tahliye bildirimleri ve yasal boşluklar kiracıları zorluyor
Sektör şirketlerinden Anthropic ve OpenAI gibi kuruluşların merkezlerinin yer aldığı SoMa ile Mission Bay bölgelerinde baskı belirginleşiyor.
Turizm ve hizmet sektörü sendikası Unite Here temsilcisi Anand Singh, son aylarda yüzde 40’a varan kira artışlarıyla karşılaşıldığını aktardı.
Ev sahipleri, 1979 yılından önce inşa edilen binalardaki uzun süreli kiracıları çıkarmak için eyalet yasalarındaki Ellis Yasası gibi düzenlemelerden yararlanıyor.
Düzenleme, kiralama faaliyetini sonlandıran mülk sahiplerine tüm binayı boşaltma ve ardından mülkü satma hakkı tanıyor.
Yapay zeka sektöründe çalışan alıcıların gayrimenkullere talep edilen fiyatın 1 milyon dolara kadar üzerinde teklif vermesi, bu yolla yapılan tahliyeleri artırıyor.
North Beach bölgesinde onlarca yıldır aynı kiracıların yaşadığı yedi birimli bir yapının yeni sahipleri, daireleri birleştirerek lüks konutlara dönüştürmeyi amaçlıyor.
Mülk sahipleri ayrıca kira tahsilat yöntemlerini tek taraflı değiştirerek kiracıları ödeme kusuruna düşürme ya da tadilat süreçlerini rahatsızlık verici hale getirerek tahliyeye zorlama yöntemlerini kullanıyor.
San Francisco Konut Hakları Komitesi Direktörü Maria Zamudio, onarımlarla bağlantılı anlaşmazlıklarda geçen yıla göre yüzde 23 artış yaşandığını, yardım hatlarına haftada ortalama 200 çağrı geldiğini kaydetti.
Göçmenler ve dar gelirliler kentten uzaklaşıyor
Özellikle kentin Çin Mahallesi bölgesinde yaşlı ve sınırlı İngilizce konuşan sakinlerin tahliye baskısıyla karşılaştığı bildiriliyor.
San Francisco Tahliye Karşıtı Koalisyon Direktörü Molly Goldberg, bazı ev sahiplerinin kiracıları sınırdışı edilme tehdidiyle sindirmeye çalıştığını aktardı.
Yerinden edilen çalışanlar, 80 ila 140 kilometre mesafedeki Central Valley, Tracy veya Modesto gibi uzak yerleşimlere taşınarak kente gidiş geliş yapmak zorunda kalıyor.
San Francisco İşçi Konseyi Direktörü Kim Tavaglione, hemşire, öğretmen ve itfaiyecilerin de dahil olduğu sendika üyelerinin yalnızca yüzde 7’sinin son zamlardan önce kent sınırları içinde yaşayabildiğini dile getirdi.
Kentteki demografik çeşitliliğin daraldığına işaret eden Ulusal Konut Hukuku Projesi Üst Yöneticisi Shamus Roller, 1970’te yüzde 13 seviyesinde olan siyah nüfus oranının bugün yüzde 5 civarına gerilediğini belirtti.
UCSF Benioff Evsizlik ve Konut Girişimi Direktörü Margot Kushel ise aşırı kalabalık yaşam koşullarının ruh sağlığını bozduğunu, bazı kişilerin kirayı ödeyebilmek için gıda harcamalarından ve temel tedavilerinden feragat ettiğini bildirdi.
Amerika
ABD rafinerileri küresel arz daralmasıyla rekor kâra hazırlanıyor

Wall Street Journal gazetesinin haberine göre Ortadoğu ve Ukrayna’daki savaşlar küresel akaryakıt arzını daraltırken ABD merkezli rafinerilerin rekor çeyreklik kâr açıklaması bekleniyor. Sene başından bu yana piyasa değerleri 224 milyar dolar artan şirketlerin tesisleri tam kapasiteye yakın çalışıyor.
ABD merkezli petrol rafinerisi şirketlerinin, Ortadoğu ve Ukrayna’daki savaşların küresel akaryakıt arzını daraltması ve ürün fiyatlarını artırması nedeniyle rekor düzeyde çeyreklik kâr elde edebileceği değerledirmeleri yapılıyor.
The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre Wall Street analistleri; Valero Energy, Marathon Petroleum ve Phillips 66 şirketlerinin, neredeyse rekor seviyelere ulaştıkları ikinci çeyrek sonuçlarını geride bırakmasını bekliyor.
Rafineriler, ham petrol maliyeti ile rafine ürün fiyatları arasındaki farkı gösteren ve “crack spread” olarak adlandırılan marjın genişlemesinden faydalanıyor.
Söz konusu marj, Ortadoğu’daki rafinerilerin operasyonel sorunları ve İran savaşı nedeniyle yükseliyor.
Bu süreçte Çin ile diğer Asya ülkelerinin akaryakıt ihracatını düşürdüğü, analiz şirketi Industrial Info Resources verilerine göre eylül ayı itibarıyla küresel rafineri kapasitesinin yaklaşık yüzde 12,1’inin devre dışı kaldığı kaydedildi.
Rafinerilerin kâr beklentileri ve hisse performansları yükseldi
JPMorgan tahminlerine göre Valero’nun üçüncü çeyrekteki vergi öncesi kârı, bir önceki çeyreğe kıyasla yüzde 50, 2022 ortasındaki rekor seviyeye göre ise yüzde 24 artışla 8,95 milyar dolara ulaşabilir.
Piper Sandler ise Marathon’un hisse başına kârının geçen yılın aynı dönemine kıyasla yedi kattan fazla artmasını bekliyor.
Şirketlerin mali sonuçlarının ekim sonu ile kasım başında açıklanması öngörülüyor.
Novi Labs petrol ürünleri piyasası analisti John Auers, şirketlerin mevcut elverişli ortamdan yararlandığını ifade etti.
Her üç üreticinin hisseleri perşembe gününü rekor seviyelerde tamamladı. 2026 başından itibaren değerleri iki katından fazla artan bu şirketlerin toplam piyasa değeri yaklaşık 224 milyar dolar yükseldi. Aynı dönemde S&P 500 endeksindeki artış ise yüzde 13 seviyesinde kaldı.
Auers, şirketlerin yüksek kâr marjlarını geçici gördüklerini, bu nedenle üretimi genişletmek amacıyla yatırıma yönelmekte acele etmediklerini aktardı.
ABD Başkanı Donald Trump ise temmuz ayında petrol şirketlerini aşırı yüksek gelirleri gerekçesiyle eleştirerek bu kazancın bir kısmını tüketicilere iade etmelerini talep etmişti.
Küresel arz açığı ABD ihracatını rekor seviyeye taşıdı
ABD rafinerileri, diğer ülkelerden yapılan sevkiyatlardaki aksamalar üzerine yaz aylarında akaryakıt ihracatını artırdı.
Reuters’ın aktardığı verilere göre, 7 Ağustos ile biten haftada ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.
ABD ve Hindistan, daha önce Ortadoğu ile Rusya’dan sağlanan ürünlere bağımlı olan pazarlara yönelik sevkiyatlarını yükseltti.
Tesislerin tam kapasiteye yakın çalıştığı ABD’de yüksek üretim seviyesi küresel açığın dengelenmesine yardım ediyor.
Financial Times, temmuz ayındaki değerlendirmesinde yüksek kapasite kullanımının piyasayı kasırga, arıza ve beklenmedik gelişmelere karşı kırılgan hale getirdiğini, herhangi bir aksamanın ağır sonuçlar doğurabileceğini yazmıştı.
Uluslararası Enerji Ajansının (IEA) Financial Times tarafından aktarılan verilerine göre, ağustos ayı itibarıyla Ortadoğu’daki büyük rafinerilerden yapılan dizel ihracatı savaş öncesi dönemin dörtte birine geriledi; küresel petrol ürünleri üretimi ise geçen yılın aynı dönemine kıyasla günlük 4 milyon varilden fazla azaldı.
İşlenmiş akaryakıt piyasasının, rafineri kapasitesi açığı ve yüksek taşımacılık maliyetleri nedeniyle baskı altında kaldığı vurgulandı.
Amerika
Díaz-Canel: Küba teslim olmayacak

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez, Barbados bombalaması anmasında yaptığı konuşmada, “Küba teslim olmayacak, Küba satılık değil” dedi.
Küba Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri de olan Díaz-Canel, 6 Ekim sabahı Devrim Meydanı’ndaki José Martí Anıtı’nda düzenlenen toplantıyı bir anma etkinliği olarak nitelendirirken, bunun aynı zamanda bir direniş eylemi olduğunu da vurguladı.
Granma’da yer alan habere göre etkinlik, 73 insanın hayatına mal olan Barbados bombalı saldırısının kurbanlarına saygı olarak tertiplendi.
Cubana de Aviación’ın 455 numaralı uçuşu, Barbados’tan Jamaika’ya giden bir Küba uçuşuydu ve uçak 6 Ekim 1976’da düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu düşürüldü.
Etkinlikte, Küba’ya yönelik diğer terör saldırılarının kurbanlarının aile üyeleri ve meslektaşlarının yanı sıra ulusal eskrim takımının genç üyeleri, FAR (Devrimci Silahlı Kuvvetler) ve Minint (İçişleri Bakanlığı) mensupları, akademisyenler ve toplumun çeşitli kesimlerinden önde gelen isimlerle bir toplantı düzenledi.
Küba lideri, “Bu, tarihsel hafızayı ön plana çıkardığımız bir buluşma; cezasızlığı kınadığımız bir an ve şu anda içinde bulunduğumuz karmaşık bağlamda inançlarımızı yeniden gözden geçirip pekiştirdiğimiz bir zaman,” dedi.
Díaz-Canel, bu olayın Küba halkına bıraktığı mirası inceleyerek, bunun bir ilham kaynağı olduğunu vurguladı.
Küba liderine göre bu miras, “zorluklar karşısında Devrimi savunmaya devam etmek, imparatorluğun emellerini reddetmek, bu soykırımcı ve terörist politikayı aşmak ve Küba Devrimi’nin kalıcı zaferini pekiştirmeye devam etmek için gereken direnişi ve cesareti güçlendirir.”
6 Ekim 1976’da Cubana de Aviación uçağının havada bombalanmasının ardından halkın yaşadığı “hüzünlü ama destansı” günleri hatırlatan Díaz-Canel, “bu iğrenç eylemin ardından kurbanların ailelerinin yaşadığı deneyimlerin yürek burkan niteliğini” vurguladı.
Küba lideri, “Bunca yıldır kalplerinizde ve zihninizde taşıdığınız o tanıklıklar, o deneyimler ve o yaşam öyküleri gerçekten yürek burkucu,” diye vurguladı.
Ona göre, José Martí Anıtı’nda gerçekleşen bu paylaşım, tüm Küba için, ama özellikle de Kübalı gençler için bir buluşmaydı; “çünkü gerçeklerimiz paylaşılmalı; tekrar tekrar dile getirilmeli. Cevapları bulabilmemiz için bunları yaşadığımız şu ana taşımalıyız.”
Küba lideri şöyle konuştu:
“Fakat gerçek şu ki, saldırıya uğrayanlar yenilgiye uğratılamadı; çünkü ne teslim oldular ne de teslim olacaklar. Savaştılar, savaşıyorlar ve savaşmaya devam edecekler. İşte bu nedenle, bu tarihsel hafızayı ve gerçekleri zihinlerimizde, kalplerimizde ve duygularımızda eksiksiz bir şekilde muhafaza etmenin ve bunları çocuklarımıza, torunlarımıza ve gelecek nesillere aktarmaya, paylaşmaya ve beslemeye devam etmenin önemi budur.”
Kurbanların ailelerine seslenen Díaz-Canel, “Sizin acınız bizim acımızdır; yalnız değilsiniz; anınız bizim anımızdır ve davanız tüm Küba’nın davası olmaya devam etmektedir. Elli yıl önce olduğu gibi aynı kararlılıkla Küba teslim olmaz, Küba satılık değil ve Küba unutmaz,” sözlerini yineledi.
Küba, Barbados saldırısının CIA ve ABD tarafından planlanıp uyguladığını savunuyor.
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Diplomasi1 hafta önceTürkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor











