Amerika
Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.
Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.
2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:
“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”
Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)
Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.
Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.
Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)
Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.
Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)
Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”
Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı
30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:
“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”
Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.
Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”
Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”
Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.
İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.
“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”
O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.
Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.
Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.
Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm
Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.
Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı.
Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.
Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.
İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:
“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”
Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!
Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.
Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:
“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”
Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut.
İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.
Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar.
Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.
(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:
“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”
Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.
Amerika
El Salvador, Haiti’yi işgal etmeye başladı

El Salvador lideri Nayib Bukele, adadaki çete sorununu ortadan kaldırma çabalarına destek olmak iddiasıyla Haiti’ye binlerce asker göndermeye başladı.
Axios’ta yer alan habere göre Bukele, salı günü ABD Başkanı Donald Trump’ı arayarak, Haiti hükümetinin de kabul ettiği bu büyük çaplı askeri tırmanışa ilişkin herhangi bir sakıncası olup olmadığını teyit etti.
Görüşmeyle ilgili bilgi sahibi kaynaklara göre, Trump ona “Ne yapman gerekiyorsa yap,” dedi.
Haiti, Bukele ve kötü şöhretli güvenlik şirketi Blackwater’ın eski sahibi Erik Prince için, bu yarımkürede ABD’nin gücünün kamu-özel sektör vekilleri olarak hareket etmeleri açısından bir “deneme alanı” olabilir.
Irak’ta yaptığı katliamlarla bilinen Blackwater’ın kurucusu Prince, hem Trump’ın hem de Bukele’nin müttefiki olan ve aynı zamanda Haiti’de faaliyet gösteren bir isim.
Blackwater kurucusu Prince Haiti’de gizli operasyon yürütüyor
CNN muhabiri Caitlin Stephen Hu’nun aktardığına göre iki bin asker, buraya yapılan önemli bir sevkiyat.
Çünkü bu sayı, Haiti’nin tüm ordusundan daha fazla ve Haiti Ulusal Polisi’nin kentsel faaliyet alanının yaklaşık dörtte birine denk geliyor.
Salvador işgal gücü, BM destekli çok uluslu Çete Bastırma Gücü’nün (GSF) mevcut personel sayısına yaklaşık olarak eşit ve Haiti hükümetinin gizli “görev gücü”ndeki özel askeri müteahhitlerin sayısını bir hayli aşıyor.
CNN’e konuşan konuya yakın bir kaynağa göre, Salvadorlu güçlerin komuta yapısı şimdilik belirlenmiş durumda değil.
Eril Prince ayrıca Haiti’ye insansız hava aracı (drone) savaşını da getirmiş durumda. Görev Gücü’nün geçen Mart ayında operasyonlara başlamasından bu yana 2.000’den fazla saldırı gerçekleştirildi.
CNN’in görüntülediği bir videoda, minik bir insansız hava aracının bir çatının üzerindeki su deposuna benzeyen bir yapıya doğru uçtuğu görülüyor. Aracın çarpmasıyla yapı patlıyor ve aniden bina alevler içinde kalıyor.
Görev Gücü’nden bir kaynak, buranın bir çetenin Molotof kokteyli üretim tesisi olduğunu söylüyor.
Prince, geçen ay Port-au-Prince’de CNN’e verdiği özel röportajda şunları söyledi:
“İsyancılar sadece liderlerini ortadan kaldırarak yenilmez. “Amerika Birleşik Devletleri’nde bu konuda bir takıntı olduğunu biliyorum, fakat savaşlar, önemli sayıda düşman askerini savaş alanından uzaklaştırarak kazanılır. Onlar kötü suçlular ve onlar için en iyi yer toprağın altı.”
Prince’in yeni şirketi Vectus Global, geçen yıl Haiti’nin geçici hükümeti tarafından görevlendirildi. Görev Gücü şu anda, Haiti Ulusal Polisi, BM tarafından yetkilendirilen yeni Çete Bastırma Gücü, Haiti’nin uzun süredir ihmal edilmiş ordusu ve silahlı milis gruplarından oluşan bir ağın yer aldığı parçalanmış bir güvenlik ortamında faaliyet gösteriyor.
CNN’e göre “yüz yüze konuşurken yumuşak başlı ama sosyal medyada oldukça aktif” olan Prince, Haiti’deki çalışmalarını, kendi çözümsüz güvenlik sorunlarıyla boğuşan diğer çökmekte olan devletler için bir model olarak tanıtıyor.
Bukele: Sizi işgal etmeye gelmedik
El Salvador çarşamba günü, Haiti’ye 2.000 kadar asker gönderdiğini duyurdu. Kaynaklara göre bu sayı ikiye ya da üçe katlanabilir.
Bukele, perşembe günü X’te yaptığı paylaşımda, “Haiti’ye para kazanmak için gelmedik, çünkü kimse bize bunun için para ödemiyor. Haiti’ye kötülere karşı savaşmak için geldik,” dedi.
El Salvador, diğer ülkelerle birlikte, BM tarafından kurulan ve Haiti’nin başkenti Port-au-Prince’te faaliyet gösteren “Çete Bastırma Gücü” (GSF) adlı girişimin bir parçası.
Miami Herald’a göre, 18 Ekim’de dört Salvadorlu havacılık teknisyeni pusuya düşürüldü ve akıbetleri hâlâ bilinmiyor.
Üç gün sonra Bukele, X’te bir uyarı yayınlayarak şunları söyledi:
“Siz çete liderlerinin bir şeyi çok net bir şekilde anlamanızı istiyorum: Dört rehineyi de sağ salim geri alamazsak, bugünkü saldırı gelecekte olacakların yanında hiçbir şey kalmayacak. El Salvador’daki çetelerin işini çoktan bitirdik, sizinkini de bitirebiliriz.”
Haiti halkından kendisine güvenmelerini isteyen Bukele, Karayip ülkesini işgal etmediğini, tek istediğinin askerlerini geri almak olduğunu ve Haiti’deki çetelere bir ders vermek olduğunu ileri sürdü.
El Salvador lideri şöyle devam etti:
“Bu, Haiti halkına yönelik bir operasyon değil, ne de Haiti ülkesine yönelik bir işgal. Biz bir süper güç değiliz. Haiti halkını egemenliğimiz altına almak ya da Haiti’nin zenginliklerine el koymak gibi bir niyetimiz yok. Biz gelişmekte olan mütevazı bir ülkeyiz. Tek istediğimiz, dört havacılık teknisyenimizin evlerine dönmesi.”
Bukele’nin ifadesine göre, çeteler Haitililere acı çektiriyor, sevdiklerini öldürüyor ve halkın “korkusuz, normal ve özgür bir hayat sürmesini” engelliyor.
Bukele, “bu operasyonun masraflarını karşılayanın” El Salvador olduğunu söyledi. “Giderlerin %90’ını kendi mütevazı kaynaklarımızla karşılıyoruz,” diyen Bukele, birliklerin konuşlandırılmasının neredeyse tamamlandığını da duyurdu.
Bukele, “Bize pahalıya mal oluyor ama kendi acılarımızdan ders aldık: Adalet ve barışın bedeli yoktur,” dedi.
Haitililerden kendisine güvenmelerini ve şifa için Tanrı’ya dua etmelerini isteyen bu güçlü lider, ardından Eski Ahit’ten 2. Tarihler 7:14 ayetini alıntıladı.
Haiti Seçim Kurulu, çete şiddeti gerekçesiyle seçimleri erteledi
2019’da ilk kez seçilen Bukele, El Salvador’da MS-13 çetesini acımasız bir askeri güç kullanımı ve kitlesel tutuklamalardan oluşan bir kampanya ile ortadan kaldırmasıyla dikkatleri üzerine çekti.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile güçlü bir ilişkisi olan Bukele, ABD’den toplu olarak sınır dışı edilen ve ardından Bukele’nin kötü şöhretli CECOT hapishanesine hapsedilen üçüncü ülke göçmenlerini kabul etmeyi kabul ederek yeni Trump yönetiminin gönlünü kazandı.
Bukele’nin birimleri, Salvadorlu özel kuvvetler ve askeri teçhizatın adaya akın etmeye başlamasıyla birlikte, çarşamba günü onaylanan Haiti ile yapılan ikili anlaşma kapsamında adada operasyon yürütme yetkisi aldı.
Yine çarşamba günü, Haiti Seçim Kurulu, çete şiddeti nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimlerini gelecek yıla erteledi.
Bukele’nin işgal güçleri, şu anda üyesi olduğu GSF ile ve Prince’in Blackwater’ın halefi olan özel güvenlik şirketi Vectus Global ile paralel olarak faaliyet gösteriyor gibi görünüyor.
Haiti, “çete şiddetini bastırma” misyonundaki ilk Kenyalı subayları bekliyor
ABD, BM gücünü “bürokratik ve çekingen” buluyor
Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı, Cumhuriyetçi Florida Kongre üyesi Brian Mast, BM destekli GSF’nin fazla bürokratik ve çekingen olduğunu söyledi.
Mast, Kenya’nın liderlik ettiği GSF’nin öncülünün çok beceriksiz ve 1 milyar dolarlık maliyeti nedeniyle çok pahalı olduğunu savundu.
Mast, “Her Kenyalı için 1 milyon dolarlık bir harcama yaptık ve sonuçta durum daha da kötüleşti,” dedi.
Haiti çetelerinin işlediği katliamları göstermek amacıyla Mast, GSF’ye yardım ettiği için palalarla parçalanarak öldürülen bir Haitili erkeğin videosunu Axios ile paylaştı.
Adada tecavüz, kundaklama, haraç ve adam kaçırma olayları yaygın bir şekilde yaşanıyor.
Mast, El Salvador’un kayıp dört personelini bulmasının ötesinde şunları da yapmasını istedi:
“Umarım bu görevin amacı intikam almak, cezalandırmak ve çeteleri yok etmektir. Orada bir amaç ve motivasyonla hareket eden birinin olması gerekiyor. Artık bu mücadele onlar için kişisel bir mesele haline geldi ve mücadele çetelerin kalesine taşınacak. ABD bu işten çıkmak ve milyonları boşa harcamamak istiyor.”
Kolombiya, gayri resmi işgal aracısı olarak işlev görebilir
Bukele, Trump yönetiminin El Salvador’un ABD adına bir vekil güç olarak Haiti’yi sakinleştirmesine izin vermesini önermişti.
Fakat Axios’a konuşan bir kaynak, “Rubio bu konudan uzak durmak istedi. Haiti’yi gündemden uzak tutmak istiyor,” diye konuştu.
Bukele, insansız hava araçları ve nakliye uçakları da dahil olmak üzere ABD’den askeri teçhizat talep etmişti; fakat bu talep resmi olarak reddedildi.
Başka bir kaynağa göre, Kolombiya nihayetinde, görevde ABD’nin izi kalmayacak şekilde Bukele’nin güçlerine teçhizat sağlamak üzere gayri resmi bir aracı olarak hareket edebilir.
Bir Beyaz Saray yetkilisinin verdiği bilgiye göre, Bukele salı günü Trump’ı aradığında, başkan, Bukele’nin kayıp askeri personelinin içinde bulunduğu zor durum nedeniyle üzüntülerini dile getirdi.
Görüşmeyle ilgili bilgi sahibi bir kaynak, “Bukele, oraya gittiği için ABD’nin aniden ona darbe vurmasını istemiyor,” dedi.
Trump’ın Haiti’ye yönelik ilgisi, büyük ölçüde, Trump’ın geçen yıl sonlandırdığı geçici koruma statüsü kapsamında ABD’de bulunan vatandaşlarını geri almasını sağlamaya sınırlı.
Görüşmeyle ilgili bilgi sahibi bir kaynak, “Bukele, başkana bu işi halledebileceğinden emin olduğunu söyledi. Fakat işler karışabilir. Çeteler yanlış adama bulaştı. Bukele’nin kanıtlaması gereken bir şey var,” dedi.
El Salvador’a “sivillere saldırı” suçlaması
Öte yandan bir Haiti hak savunuculuğu grubu, Salvadorlu güçleri Port-au-Prince yakınlarında sivilleri bombalamakla suçladı.
BM Genel Sekreteri António Guterres’e açık mektubunda “Birleşmiş Milletler Derneği-Haiti” isimli grup, “Çocuklar çeteler tarafından değil, yabancı bombalar tarafından öldürülüyor,” dedi.
Adından farklı olarak, Birleşmiş Milletler Derneği-Haiti, BM’nin bir parçası değil, diasporaya ait bir savunma grubu.
Croix-des-Bouquets doğumlu kurucu Harvey Dupiton, 22 Ekim’den bu yana Salvadorlu askerlerin buradaki ve yakınlardaki Canaan’daki sivil mahalleleri hava saldırıları, helikopterler ve ağır silahlarla vurduğunu yazdı.
Dupiton, “Ailelerimiz bize yatakların altına saklandıklarını söylüyor,” diye ekledi.
Grup, Salvador’un “saldırı amaçlı bombalama operasyonlarının” derhal durdurulmasını, sivil ölümlerine ilişkin bir BM soruşturması açılmasını ve BM Güvenlik Konseyi’nin El Salvador’un “Haiti’de tek taraflı savaş yürütme hakkı olmadığına” dair bir açıklama yapmasını talep etti.
Amerika
ABD’de Rus dizeli krizi: Demokratlar sevkiyatın yasa dışı olduğunu savunuyor

ABD’nin doğu kıyısındaki en büyük petrol ürünleri dağıtım merkezine ev sahipliği yapan New Jersey’nin Valisi Mikie Sherrill, Rusya’dan gelen dizel yakıtın limanlara girişini engelleme tehdidinde bulundu. ABD Hazine Bakanlığının verdiği geçici lisansla 140 bin tonluk ilk yakıt sevkiyatı yola çıkarken, üç tankerin ara seçimlerden sonra ülkeye ulaşması bekleniyor.
ABD’nin doğu kıyısındaki en büyük petrol ürünleri dağıtım ve ithalat merkezine ev sahipliği yapan New Jersey eyaletinin Valisi Mikie Sherrill, Rusya’dan yapılan dizel yakıt ithalatını engelleme tehdidinde bulundu.
Financial Times gazetesine konuşan Sherrill, Rusya ile varılan dizel anlaşmasını yasa dışı olarak nitelendirdi.
Sherrill, “ABD Başkanı Donald Trump benzin, dizel yakıt fiyatlarını veya maliyetleri düşürmek için hiçbir adım atmıyor. Şu anda dizelin New Jersey limanına ulaşmasını nasıl engelleyebileceğimize dair seçenekleri değerlendiriyorum” dedi.
New York ve New Jersey Limanı, ABD’nin doğu kıyısında petrol ürünlerinin ithalatı, depolanması ve dağıtımı açısından ana merkez konumunda.
Altyapının büyük kısmı ise New Jersey eyaleti sınırlarında yer alıyor. Boru hatları ve dağıtım ağının yanı sıra Bayonne ve Linden’deki büyük yakıt depolama terminalleri başlıca tesisleri oluşturuyor.
Gazetenin aktardığına göre dizel taşıyan tankerler yüklerini genellikle Bayonne, Linden, Carteret, Perth Amboy, Port Reading ve Sewaren’deki özel petrol terminallerine boşaltıyor.
Financial Times, üç tankerin ara seçimlerin ardından ABD’ye ulaşmasının beklendiğini yazdı. 140 bin tonluk bu yakıt sevkiyatı, ABD makamlarının anlaşma kapsamında izin verdiği ilk parti oldu.
Buna karşın Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçiler, Trump’a anlaşmayı iptal etme çağrısı yaptı.
ABD Hazine Bakanlığı, Rus yakıtıyla işlem yapılmasına geçici izin veren genel bir lisans yayımlamıştı.
Demokratlar ise Kongre’nin 2022 yılında Rus petrolü ithalatını sonlandıran ve Rus enerji kaynaklarının ülkeye girişine tam yasak getiren yasayı kabul ettiğini hatırlatarak, bakanlığın verdiği belgenin hukuki geçerliliği olmadığını savunuyor.
Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Jamie Raskin, bu hafta petrol şirketlerini Rus dizel yakıtı ithal etmeleri halinde 1 milyon dolara varan para cezaları ve 20 yıla kadar hapis dahil çeşitli yaptırımlarla tehdit etti.
Rusya’ya yönelik ağır yaptırım tasarılarının ortak hazırlayıcılarından Demokrat Senatör Richard Blumenthal ise deniz taşımacılığı şirketlerinden Rus dizeli taşıyan tankerleri geri çağırmalarını talep etti.
Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis’in “Rusların Başkan Trump’ı istedikleri gibi yönlendirdiği” yönündeki sözlerine ise Başkan Yardımcısı JD Vance yanıt verdi.
Vance, “Sizi temin ederim ki hiç kimse ABD Başkanı’nı istediği gibi yönlendiremez. Kendisi durumu son derece gerçekçi biçimde değerlendiriyor” ifadelerini kullandı.
Kremlin geçen hafta Washington ile varılan mutabakat kapsamındaki sevkiyatların başladığını ve süreceğini duyurmuştu.
Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak da ülkesinin ihracata ayrılan dizel yakıttan ABD’ye istenilen her miktarda sevkiyat yapmaya hazır olduğunu belirtmişti.
Novak, 27 Ekim’de üç dizel tankerinin Rus limanlarından ayrıldığını, dördüncü tankerin ise 28 Ekim’de yola çıkmasının beklendiğini açıkladı.
Amerika
ABD ekonomisinde beklenmedik büyüme

Yatırımlardaki patlama ve dayanıklı tüketici harcamaları sayesinde ABD ekonomisi, üçüncü çeyrekte yıllık bazda %3,4 oranında büyüdü.
İktisadi büyüme, analistlerin beklentilerinin üzerinde gerçekleşti ve önceki iki çeyrekteki %2,5 ve %2,2’lik büyüme oranlarına kıyasla keskin bir ivme kazandı.
Tüketici harcamalarındaki yıllık büyüme, geçen çeyrekte %3,8’e ulaşarak 2024’ten bu yana en hızlı artışını kaydetti.
İşletme yatırımları %12,7 oranında sıçradı ve GSYİH artışının yarısından fazlasını oluşturdu.
Yapay zeka yatırımları, GSYİH’yi iten başlıca faktörlerden biri oldu: Ekipman alımları, yapay zeka alanında faaliyet gösteren hiper ölçekli şirketlerin veri merkezi teknolojisine yaptığı büyük harcamalar da dahil olmak üzere, %20,9 gibi muazzam bir oranda yükseldi.
Paradoksal olarak, yapay zeka altyapısının geliştirilmesi de bunlardan biriydi. Bunun nedeni, bilgisayar çipleri gibi birçok yapay zeka donanımı alımının yurtdışında gerçekleştirilmiş olmasıydı.
Bu durum, ABD’nin ticaret dengesini ithalata doğru kaydırarak (ithalat, GSYİH’dan düşülür) büyümeyi yavaşlattı.
Ayrıca, artan mortgage faiz oranları konut inşaatını da olumsuz etkiledi.
İşsizlik oranı düşük seviyelerde seyretse de, geçen ay enflasyon gelir artışlarını geride bıraktı.
Federal Rezerv’in tercih ettiği enflasyon göstergesine göre, Eylül ayında fiyat artışları hem aylık hem de yıllık bazda hızlandı.
Bu artış, merkez bankasının %2’lik yıllık enflasyon hedefinin oldukça üzerinde seyretti ve faiz oranlarının yükseltilmesi yönündeki görüşleri güçlendirdi.
Yüksek fiyatların Amerikan hane halkı bütçelerini zorlayabileceğine işaret eden bir gelişme olarak, vergi sonrası tasarruf oranı geçen ay %3,8’e geriledi. Bu, 2022’den bu yana kaydedilen en düşük seviye.
Ayrıca otomobil, mobilya ve elektronik eşya gibi ürünlerin satışlarında durgunluk yaşandı.
Birçok iktisatçı, hisse senedi portföylerindeki kazançlardan (ki bunlar büyük ölçüde yapay zeka patlamasına bağlı) cesaret alan daha varlıklı Amerikalıların tüketimi ayakta tuttuğunu düşünüyor.
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi6 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Amerika2 hafta önceMilenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı












