Amerika
Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 2019 yılında Katolikliğe ihtidasını “direnişe katılmak” olarak tarif ediyor.
Büyükannesi ile sürekli din üzerine konuştuklarını hatırlıyor. Bir de, onun “Mamaw” diye çağırdığı ihtiyarın, “örgütlü din”den nefret ettiğini. O yüzden merak ediyor, o çocuğun büyüyünce Katolik olduğunu öğrense acaba ne derdi, diye.
2016’da yayınlandıktan sonra çok satanlar listesine giren anı kitabı Hillbilly Elegy’de Amerikan toplumunun hastalıklarını tarif eden Vance, nihayet aradığını bulduğuna inanıyordu:
“Kötü davranışlarımızı hem toplumsal hem bireysel, hem yapısal hem de ahlaki bir olgu olarak kavrayan; bizim çevremizin birer ürünü olduğumuzu kabul eden; o çevreyi değiştirme sorumluluğumuz olduğunu ama yine de bireysel yükümlülükleri olan ahlaki varlıklar olduğumuzu kabul eden bir dünya görüşüne karşı büyük bir özlem duyuyordum.”
Sosyo-politik bir soruna aynı türden bir yanıt bulduğunu, en azından buna inandığını, kabul etmek zorundayız. Amerikan toplumunda yoluna gitmeyen bir şeylere karşı Katolisizmi benimsediğinizde, belirli türde bir Katolisizmi de benimsemiş oluyorsunuz. Kötü bir benzetmeyle, “siyasal Katolisizm” de diyebiliriz.(1)
Ama adı halihazırda konmuş durumda ve Vance de bunu benimsiyor: Postliberalizm. Postliberaller, kürtaja ve LGBT haklarına karşı çıkma gibi bazı bilindik muhafazakâr görüşleri paylaşıyorlar. Bu bakımdan ana akım Amerikan dinsel düşüncesiyle akraba oldukları açık.
Fakat arada şöyle büyük bir fark var: Eskiden ABD’li Katolik muhafazakârlar, devletin büyümesini bir sorun olarak görüyorlardı. Postliberaller ise, güçlü bir devlet istiyorlar.
Liberallerin devlete bakışı ile farkları, en başında, “tarafsız devlet” anlayışını “mit” ilan etmelerinde yatıyor. Postliberaller, devletin tarafsız olmamasını, aksine toplumsal selametin [salvation] gerçekleşmesine aktif olarak katkıda bulunması gerektiğini düşünüyorlar.(2)
Vance’in de gururla dahil olduğunu söylediği bu akım, devlet bürokrasisini ve üniversiteler gibi kurumları içeriden ele geçirecekleri, müesses nizam elitlerini kendi elitleriyle değiştirecekleri ve “ortak yarar” vizyonlarına göre hareket edecekleri bir “karşı devrim” peşinde.
Hareketin önde gelen isimlerinden Patrick Deneen, 2023 tarihli Regime Change [Rejim Değişikliği] adlı kitabında, “yozlaşmış ve yozlaştırıcı liberal yönetici sınıfın barışçıl ama kararlı bir şekilde devrilmesi” ihtiyacından dem vuruyordu. Deneen’in önerdiği politik ittifak formülü ise, en yukarıdakilerle en aşağıdakilerin “müesses nizam”a karşı harekete geçeceği “aristopopülizm”di.(3)
Bununla birlikte, bu elit ikamesindeki bam telinin, müesses nizam elitlerinin “yeterince elit” olmamasında düğümlendiğine işaret etmek durumundayım. Üstelik postliberalizmin, bizim örneğimizde bizzat Vance’in, bu elitliği zeka skoru ile eşitlediğini hatırlatarak: Vance, aşağıda adını anacağımız Rory Stewart’la olan polemiğinde, rakibinin zekasını sorgulayarak şöyle diyordu: “Daha önce de söyledim, yine söyleyeceğim: Rory ve onun gibilerin sorunu, IQ’su 110 olmasına rağmen 130 olduğunu sanmasıdır. Bu yersiz kibir, son 40 yılda elit kesimin yaşadığı pek çok başarısızlığın temel nedenidir.”
Geçen seneki yazı dizisinde, Silikon Vadisi ideologlarının biyolojik hiyerarşiler ve IQ skorlarına (“nörokastlar”) heyecanla yaklaştıklarına işaret etmiştim. Trumplı yıllarda zaman zaman yükselen kültüralist argümanlardan bir anda biyolojik yapılara sıçramanın ne kadar kolay olduğu Vance örneğinde bir kez daha görülüyor. Üstelik, “aristopopülizm”deki aristokratia gözümüze sokulurken, populus bir kez daha ortadan kayboluveriyor.
Silikon Vadisi eskatolojisi – 2: Çünkü eski düzen ortadan kalktı…
Ordo amoris: Papalar JD Vance’e karşı
30 Ocak 2025 tarihinde Fox News’e verdiği mülakatta Vance, Trump yönetiminin “yasadışı” göçmenlere yönelik baskı kampanyasını savunmak için ilginç bir referansa başvuruyordu:
“Bir Amerikan lideri olarak, ama aynı zamanda sadece bir Amerikan vatandaşı olarak da, şefkatiniz öncelikle vatandaşlarınıza yönelmelidir. Bu, sınırlarınızın dışındaki insanlardan nefret ettiğiniz anlamına gelmez. Ama eski moda bir [kavram] vardır –bu arada bence bu çok Hıristiyanca bir kavramdır– önce ailenizi seversiniz, sonra komşunuzu seversiniz, ardından cemaatinizi seversiniz, sonra kendi ülkenizdeki vatandaşlarınızı seversiniz ve ancak bundan sonra dünyanın geri kalanına odaklanıp ona öncelik verebilirsiniz. Aşırı solun büyük bir kısmı bunu tamamen tersine çevirmiş durumda. Kendi ülkelerinin vatandaşlarından nefret ediyorlar ve sınırlarının dışındaki insanlara daha fazla önem veriyorlar gibi görünüyor. Bir toplumu böyle yönetemezsiniz.”
Cevap verme ihtiyacı hisseden eski İngiliz milletvekili ve Yale Üniversitesi Jackson Enstitüsü profesörü Rory Stewart, Vance’in yorumunu “kabileci” ve “Hıristiyanlık dışı” bir dindarlık biçimiyle ilişkilendirerek, “Yuhanna 15:12-13’e tuhaf bir bakış açısı – Hıristiyanlıktan çok pagan kabile geleneğine yakın. Siyasetçiler ilahiyatçı haline gelip İsa adına konuşmaya cüret ettiklerinde ve bize kimi hangi sırayla sevmemiz gerektiğini söylemeye başladıklarında endişelenmeye başlamalıyız,” diyordu.
Vance’in verdiği karşılık ise şöyle başlıyordu: “Ordo amoris’i Google’la.”
Yükümlülükler arasında bir hiyerarşi olmadığı düşüncesinin “temel sağduyuya aykırı” olduğunu savunan Vance soruyordu: “Rory, kendi çocuklarına karşı olan ahlaki yükümlülüklerinin, binlerce mil uzakta yaşayan bir yabancıya karşı olan yükümlülükleriyle aynı olduğunu gerçekten düşünüyor mu? Gerçekten böyle düşünen var mı?”
Augustinus kaynaklı ordo amoris, Tanrı’nın Şehri eserinde, “doğru düzene oturtulmuş sevgi” olarak tefsir edilir ve “erdem” kavramının tanımıdır. Bire bir karşılığı “sevgi düzeni”dir [order of love]. Vance bu düzenden, sevginin yöneleceği nesneler arasında hiyerarşiyi anlıyor.
İlk yazıda, Peter Thiel’in şaka yollu da olsa Papa Francis’in Deccal olabileceğini yazdığını hatırlayalım. Işte bu Francis, ölmeden kısa süre önce göç konusuyla ilgili olarak ABD piskoposlarına yazdığı mektupta Vance’in ordo amoris anlayışına sert eleştiriler yöneltmişti. Hristiyan sevgisinin “yavaş yavaş diğer kişilere ve gruplara yayılan, çıkarların eşmerkezli bir genişlemesi” olduğu iddiasını reddeden müteveffa Papa, insanın sadece bazı hayırsever duygulara sahip, nispeten geniş görüşlü bir birey olmadığının altını çizerek şöyle devam ediyordu:.
“Teşvik edilmesi gereken gerçek ordo amoris, ‘iyiliksever Samiriyeli’ benzetmesi üzerinde sürekli derin düşünerek, yani istisnasız herkese açık bir kardeşlik kuran sevgi üzerine derin düşünerek keşfettiğimiz şeydir.”
O dönemde Kardinal olan ve Robert Prevost olarak bildiğimiz şimdiki Papa XIV. Leo’ya ait bir X hesabı, National Catholic Reporter dergisinde yayınlanan ve “JD Vance yanılıyor: İsa bizden başkalarına duyduğumuz sevgiyi sıralamamızı istemiyor” başlığını taşıyan bir makaleyi yeniden paylaşmıştı.
Vance’in imdadına “entelektüel akıl hocası” olarak bilinen James Orr yetişecekti. Reform UK lideri Nigel Farage’ın danışman kadrosuna girmeden önce “Brexit sonrası, ulus yanlısı, egemenlik yanlısı, Britanya yanlısı” bir proje olarak tanımladığı The Centre for a Better Britain’ın (CFABB) liderliğini(4) yapan ilahiyatçı Orr, “milli muhafazakârlık” hareketinin önde gelen isimlerinden biri ve geçen yaz aylarında ABD Başkan Yardımcısı’nın ev sahipliğinde düzenlenen Cotswolds’ta düzenlediği toplantıya konuk olarak katılmıştı.
Orr, yazdığı cevapta, Stewart’ın eleştirisini “seküler liberalizmin eşitlik yaklaşımı” olarak küçümsüyor ve “geç dönem liberalizmin kozmopolit eşitlikçileri için ‘kalbin hiyerarşileri’nin de diğerleri kadar şüpheli ve sakıncalı olduğunu” ileri sürüyordu.
Ahir zamanda bölünmüş Katolisizm
Bu bölünme dar anlamıyla göçmen meselesinden ibaret değil. Yoksa yeni Papa Leo da bulduğu her fırsatta Trump’çı göçmen politikasına hücum etmekten geri durmuyor. Örneğin son olarak, İtalya’nın Rimini kentinde düzenlenen Halklar Arası Dostluk Toplantısı’nda Leo, “Sınırlardan, tanımlardan ve kurumlardan önce her zaman insanlar vardır,” dedi. Selefi Francis’in 2020 tarihli Fratelli Tutti [Tüm Kardeşler] başlıklı papalık genelgesine atıfta bulunarak, toplumsal dostluğun “kardeşliğin kamusal, dinamik ve somut bir ifadesi” olduğunu ve birbirimizi Tanrı’nın çocukları olarak tanıdığımızda “her türlü farklılık, bölünme veya çatışmanın ötesinde, insanları temelde birleştiren şeyle temas kurduğumuzu” söyledi. Bunu Vance’in geçen sene yaptığı konuşmadaki vurguları ile kıyaslayın. Ona göre Amerika, “kendine özgü bir coğrafyada, kendine özgü bir halkla, kendine özgü bir inanç sistemi ve yaşam tarzına sahip” bir yerdi. ABD’yi tanımlayan şey, öncelikle “egemenlik” anlamına gelmeliydi. Daha sonra Amerikan vatandaşlığı, halkının egemenliğini koruyan bir ulusa ait olmak demekti; özellikle de “sınırları ve ulusal karakter farklılıklarını ortadan kaldırmaya kararlı modern bir dünyadan” ayıran bir egemenlik.
Ama kavganın taradığı alan daha geniş. DEI’den tutun da LGBT haklarına, kadınların ruhban sınıfına dahlinden başlayın da kürtaja kadar Amerikan siyasetindeki bilindik kültür savaşları temalarının hemen hepsinin yanında Filistin meselesi ve dinler arası diyalog da bu pakette yer alıyor. Papa Francis’in kilisede reform hamleleriyle başlayan tartışmalar, 2008 krizinden sonra felaketten çıkış arayışları ve Trump’ın yükselişi ile çakışınca, tüm taraflar siyaset kurumunda da kendine açık veya gizli müttefikler bulmaya başladı.
Vatikan’ın kendi programı için ittifak kurduğu ülkeler arasında İngiltere’nin olduğu görülüyor. Kral Charles, geçen sene 16. yüzyılda VIII. Henry’nin Roma ile ilişkilerini kesmesinden bu yana bir papayla birlikte kamuya açık bir şekilde dua eden ilk İngiliz hükümdarı oldu ve “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini” övdü. Kraliyet ailesi, ayinin “Katolik Kilisesi ile İngiltere Kilisesi’nin el ele vermesini simgelediğini” belirtti. MAGA’cı postliberaller ise, söylemeye bile gerek yok, Avrupa Yeni Sağı ile sağ-dini siyonist çevrelerle el ele ilerliyor.
Fakat tam bu noktada ilginç bir çelişki veya iç içe geçmişlik boy gösteriyor. Önce postliberaller ve Silikon Vadisi’ndeki müttefikleri arasında: Bu akım üzerine bir kitap da yazan Matt Sleat, iktisadi politika düzleminde postliberallerin, Reagan’cı muhafazakârların ölümüne piyasacılığının aksine, neoliberalizmin büyük şirketlerin eşi benzeri görülmemiş kârlar elde etmesine yardımcı olurken emekçilere zarar verdiğini, yerel toplulukları yok ettiğini ve çevreye zarar verdiğini savunuyorlar. Serbest ticaretin herkesin, özellikle de işçi sınıfının, yaşam standartlarını yükseltmediğini söylüyorlar. Bunun yerine, güçlü tekellerin parçalanmasını, yeniden sanayileşmeyi, ücretlerin aileleri geçindirebilecek düzeyde olmasını, işçilerin (serbest çalışanlar dahil) korumasını ve sendikaları ile meslek örgütlerini desteklenmesini istiyorlar. Sleat, tarihten benzerlik bulup çıkarıyor: Postliberaller, 1980’lerin serbest piyasa felsefesinden ziyade, devletin sermayeye karşı denge oluşturduğu 1930’lardaki New Deal’a daha yakın görünüyor. Bu “devletçi” pozisyonun, Vance’in en önemli destekçisi Peter Thiel ve çevresindeki “deregülasyon” tayfasından uzak düştüğü açık.
İç içe geçmişlik kısmı daha da manidar. Mesela postliberallerin tiksindikleri Papa Francis, papalığı süresince, kapitalizmin kâr yerine insanlara hizmet etmeye odaklanmasını sağlamak için radikal bir dönüşüm çağrısı yapan bir iktisadi vizyon ortaya koymuştu: dürüst liderlik, insana odaklanmak, etik sorumluluk, insanlığı sömürmek yerine ona hizmet edip yücelteceği bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunmak. Küreselleşmenin aşırılıklarından, “talancı kapitalizm”den, “ölümcül ekonomi”den bahseden de yine aynı Francis’ti:
“Francis, 2008-09 küresel finans krizinin köklerini, kendi ifadesiyle ‘yeni putlar yaratan’ derin bir antropolojik krize dayandırıyordu. Ona göre, İncil’de geçen eski ‘altın buzağıya tapınmak’ yeniden ortaya çıkmıştı; ama bu kez modern bir biçimde. Artık ‘paranın tanrısallaştırılması’ ve halka hizmet etmeyen bir ‘ekonomi diktatörlüğü’ ile karşı karşıyaydık.”
Öyle ki, Francis, Laudato si’ kitabında, iş dünyasının “ortak yarar”a hizmet etme potansiyelini vurguluyor, “İş hayatı, zenginlik yaratmaya ve dünyamızı daha iyi bir yer haline getirmeye yönelik asil bir uğraştır… özellikle de istihdam yaratmayı ortak yarara hizmetinin vazgeçilmez bir parçası olarak görürse,” diyordu!
Şimdiki Papa’nın kendisini devamcısı saydığı XIII. Leo’nun esas olarak güçlenen sosyalizme, ama bir yandan da “vahşi kapitalizm”e karşı kaleme aldığı Rerum Novarum, “Katolik Sosyal Öğretisi”nin temeli sayılıyor. XIII. Leo, “sosyal Papa”, “işçilerin Papa’sı” olarak da biliniyor. Katolik toplumsal öğretisinin 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vuran “toplumsal mesele” [social question] hakkındaki yorumlarının ilk derli toplu yayınını o yaptı diyebiliriz. “Üçüncü yol” adı verilen politik akımın Katolik Kilisesi’nce uluslararası bağlamda teorileştirilmesinin de başlangıcıydı: “Düşman kardeşler” liberalizm ve sosyalizme karşı, etik-politik bir reformist hareket Rerum Novarum’a referansla büyüyecekti. Sanayi devriminin felakete sürüklediği işçiler ve yoksullar, “adalet” fikri ve adil ücret (“Yaşanabilir Ücret”) ile kurtarılacak; tüm toplumsal bağların ekonominin soğuk hesapçılığına indirgendiği bir çağda, işçi ve işverenlerin Hristiyanca örgütlenmesi ile toplumsal meselenin yarattığı sefalete çözüm bulunacaktı.
Zaten Papa seçilen Robert Francis Prevost (XIV. Leo), Kardinaller Meclisi önünde yaptığı ilk konuşmada Leo adını seçmesinin esas nedenini şöyle açıklıyordu:
“Aynı yolda devam etme çağrısını içimde hissederek, XIV. Leo adını almaya karar verdim. Bunun çeşitli nedenleri var, ama asıl nedeni, Papa XIII. Leo’nun tarihi Rerum Novarum adlı genelgesinde, ilk büyük sanayi devrimi bağlamında toplumsal meseleye değinmiş olmasıdır. Günümüzde Kilise, insan onurunun, adaletin ve emeğin savunulması için yeni zorluklar ortaya çıkaran bir başka sanayi devrimine ve yapay zeka alanındaki gelişmelere yanıt olarak, herkese sosyal öğretisinin hazinesini sunmaktadır.”
Dolayısıyla, Magnifica Humanitas genelgesinde(5) yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekip regülasyon çağrısı yapan Leo’nun kıyametvari bir gönderme ile “Babil Kulesi” tehlikesinden bahsetmesi ile Papa’nın yapay zekaya yaptırım çağrısını yetersiz bulan muhafazakâr Katoliklerin varlığı işleri karıştırıyor. Neoliberalizme düşmanlık, hadi en hafifinden “aşılmışlık” atfedenler kavganın her iki tarafında da mevcut.
İlahiyat doktoru David Congdon, postliberalizmi “apokaliptik siyaset” olarak ele alıyor. Patrick Deneen gibi isimlerden ilhamla, postliberal entelektüellerin “kültürel bir felaket” anlatısını nasıl kurguladıklarına işaret ediyor. Bu anlatıya göre, liberalizm sadece başarısız olmakla kalmamış, Batı medeniyetinin tam anlamıyla çöküşüne yol açmıştır.
Bu bağlamda, kıyamet fikri, farklı yollardan da gitseler Katolik hizipleri birbirine bağlıyor. Apokalips propagandasının sinsi bir siyasi işlevi var çünkü: Gerek postliberaller, gerek muarızları, medeniyetle ilgili varoluşsal bir kriz hikâyesi ile, aksi takdirde düşünülemesi mümkün olmayacak olağanüstü önlemleri meşrulaştırıyorlar, en azından şuyuunu vukuundan beter olmaktan çıkarıyorlar.
Peki böyle bir kriz yok mu? Bir sonraki yazıda, kapitalizmin çıkan canlarına göz atıp eskatoloji ile bilimsel kriz analizini birbirinden ayırmaya çalışacağız.
(1) Centre de recherches internationales’te (CERI) postliberalizm üzerine yazan Nadia Marzouki ABD’deki bu türden Hıristiyan akımlarını tarif etmek için “siyasal Hıristiyanlık” (political Christianity) terimini kullanıyor.
(2) Bir başka postliberal, Harvard’da hukuk profesörü Adrian Vermeule, “integralizm” adını verdiği kavramla, “ortak yarar” için kilise ile devletin birbirine entegre olması gerektiğini savunuyor. Vermeule, Kilise’ye manevi ve ahlaki konularda devleti ve hükümeti yönlendirmek için hak ettiği yetkinin verilmesi gerektiğini düşünüyor.
(3) İlahiyatçı David Congdon, Deneen’in çalışmalarına ilişkin analizinde bu yazarın, liberalizmin bireysel özgürlüğe verdiği önemin ‘sürekli devrim ve kültürel yıkıma’ yol açtığını savunur. Deneen’in alternatifi dil, din, hukuk ve hükümeti yerel grup kimliklerine dayandırarak, Congdon’un “bireysel muhalefeti şiddetle bastıran otoriter, homojen bir toplumun koşulları” olarak tanımladığı modeldir.
(4) Birleşik Krallık’ın çok fazla borçlandığını ve yakında bir borç krizine sürükleneceğini ileri süren CFABB, “İngiltere’nin tamamen çökmüş durumda” olduğu iddiasına yaslanıyor ve ülkenin “hızlı, radikal bir reforma” ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. En önemli öncelikleri arasında, “2029’da kurulacak yeni hükümetin hazırlıklarına yardımcı olmak” için anayasa reformu ve yeni politika seçenekleri geliştirmek yer alıyor. Think-tank’in planı açıkça Heritage Vakfı’nın “Project 2025”inden ilham alıyor. Grup, ABD’de de varlığını hissettirmeye başladı ve Donald Trump’ı iki kez Beyaz Saray’a taşıyan MAGA hareketinden ilham almak ve milyonlarca dolar toplamak için Teksas eyaletinin Dallas kentinde bir şirket kurdu. Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız.
(5) Leo’nun finans hakkındaki fikirleri de kısmen klişelerden ibaret olmakla birlikte anılmaya değer. Genelgenin 160. paragrafında şöyle diyor:
“Son yıllarda, kısmen kripto para birimlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte finansın önemi artmış ve bu alanda önemli yenilikler yaşanmıştır. Seleflerimin öğretilerinde, özellikle de papalık genelgelerinde yer alan düşünceler ve gözlemler, finansal aracılık sektörünün ‘gerekli antropolojik ve ahlaki temellerden yoksun bir şekilde faaliyet gösterdiğinde, sadece bariz suistimallere ve adaletsizliğe yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda sistemik ve küresel bir ekonomik kriz yaratma kapasitesini de sergilediğini’ vurgulamıştır. Aynı şekilde, sermayeden elde edilen gelir, genellikle iktisadi sistemin birincil çıkarlarının kenarına itilen emekten elde edilen gelirin yerini alma eğilimindedir. Oysa, tasarrufların reel ekonomi için krediye dönüştürülmesi –böylece hem istihdam hem de serbest meslek imkânları yaratılması– kalkınma ve devam eden dönüşüm süreçlerine eşlik etmesi gereken yatırımlar açısından hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Kredinin toplumsal işlevi, yeri doldurulamaz niteliktedir. Kendi başına bir amaç olan finans, kalkınma, yaratım ve emeğin evrimine yönelik finansmanla temelden farklıdır.”
Finansa ilişkin bu harcıalem değerlendirmelerin “ilerici” Katolisizmden ibaret olmadığını, uzun uzadıya bahsettiğimiz postliberalizmde de yer aldığını hatırlatıyorum. Bu konuya önümüzdeki yazılarda tekrar döneceğiz.
Amerika
Kıyamete beş kala – 5: Kapitalist eskatolojinin ayartıları

Programımız şu olmalı: Bilinci, dogmalar yoluyla değil, kendi kendine bile anlaşılmaz olan mistik bilinci –ister dini ister siyasi bir biçimde ortaya çıksın– analiz ederek reforme etmek. İşte o zaman, dünyanın uzun zamandır, gerçekte sahip olmak için sadece bunun farkına varması gereken bir şeyi hayal ettiği açıkça ortaya çıkacak. O zaman, görevimizin geçmişle gelecek arasında zihinsel olarak keskin bir çizgi çekmek değil, geçmişin düşüncesini tamamlamak olduğu da açıkça ortaya çıkacak. Son olarak, insanlığın yeni bir işe başlamayacağı, fakat eski işini bilinçli bir şekilde tamamlayacağı da açıkça ortaya çıkacak.
Marx’tan Arnold Ruge’ye mektup, 1843
Kapitalizmin günümüzdeki görünüş biçimi, bizi neden apokaliptik bir dille konuşmaya, daha da kötüsü kıyameti çağıran fikirlerle düşünmeye zorluyor?
Dünyanın altüst olduğu 16. yüzyılda, sermaye henüz emekleme aşamasındayken binyılcı hareketlerin Avrupa’yı, hatta Osmanlı’yı boydan boya nasıl kat ettiği iyi kayıt altına alınmış durumda. Ütopyaların da, eski dünya yok olurken yeni dünyaların sınırları aşarak doğumunu müjdelediği tahayyül edilmiş ama gerçek dünyalar olduğunu söylemek mümkün. Hatta Fredric Jameson, Marx’ın eleştirdiği türden “pastoral kaçış” ütopyaları ile “pratik” düşüncenin günümüzde yer değiştirdiğine işaret eder ve bugün pratik düşüncenin sisteme boyun eğme anlamına gelirken, ütopik düşüncenin bugünün dünyasından niteliksel olarak farklı bir dünya olasılığını diri tuttuğunu ve var olan her şeyin “inatçı bir yadsınmasına” dönüştüğünü söyler. Yine Jameson, bu sefer başka bir yerde, ütopyaların yanına bilimkurguyu da ekleyerek, varoluşsal deneyim ile tarihsel zamanın üst üste çakıştığını söyler ve ona göre tarihsel zaman, paradoksal olarak, aynı zamanda ahir zamana veya tarihin sonuna işaret eder. Bireyin yaşamının ve deneyiminin uzatılması (veya aşılması), onu tarihin akışına daha fazla, daha bilimsel, daha derin müdahale etmeye de muktedir kılar. Bu belki de tarihte bireyin rolünün altını daha kalın çizmenin de bir yoludur.
Ama biz daha çok ahir zamanlarla, karamsar düşüncelerle, eskatolojik bakışlarla ilgiliyiz. Burjuva dünyasının 19. yüzyıldaki ilerleyişine romantik tepkiler bir yana, kıyametle karşı karşıya kalan burjuva aydınının ilk tepkisi, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki kahramanı Frédéric Moreau’nun 1848 Devrimlerine verdiği tepkide gizlidir: Kayıtsızlık. Şubat Devrimini coşkuyla karşılayan kahramanımız, Haziranda Fransa’nın sosyal bir cumhuriyete dönüşme ihtimaline sırtını döner ve metresi ile birlikte olduğu odadan umursamazca işçilerin dövüştüğü sokakları seyreder. Kişisel/varoluşsal deneyim, tarihsel zaman ile bağını koparmıştır. 1848, tıpkı 1793, 1871 veya 1917 gibi yok oluşun (ya da aynı anlama gelmek üzere mülk sahibi sınıflar için mülksüzleştirilmenin) kapıyı çaldığı tarihsel momentlerdir.
İkinci bir tepki daha var. Alexis de Tocqueville, Paris sokaklarından işçilerin ve devrimcilerin cesetleri daha yeni toplanmışken, Kurucu Meclis’te yaptığı konuşmada, etkisi bugüne kadar sürecek bir denklem kurdu: Sosyalizm, tiranlıktır. Çalışma hakkının anayasaya geçirilmesi talepleri başarılı olursa, ona göre despotizm galebe çalacaktı. Sosyalizm kısıtlama ve kölelikte eşitlik isterdi; her insanı sadece bir araç, bir enstrüman ve bir rakam haline getirirdi. Daha sonra anılarında anlattığına göre, devrim günlerinde döndüğü başkentte, alaylar halinde toplanmış, “işsiz, açlıktan ölen ama zihinleri boş teoriler ve hayalci umutlarla dolu yüz bin silahlı işçi” bulmuştu. Toplum ikiye bölünmüştü: Hiçbir şeye sahip olmayanlar, ortak bir açgözlülükle birleşmişti; bir şeye sahip olanlar ise ortak bir dehşetle:
“Bu iki büyük kesim arasında hiçbir bağ, hiçbir sempati yoktu; her yerde kaçınılmaz ve acil bir mücadelenin fikri kapıda gibi görünüyordu. Zaten burjuvazi ile halk (çünkü eski takma adlar yeniden kullanılmaya başlanmıştı) Rouen, Limoges ve Paris’te, değişen şanslarla birbirlerine yumruk atmaya başlamıştı; mülk sahiplerinin ya sermayelerine ya da gelirlerine saldırı ya da tehdit altında kalmadığı tek bir gün bile geçmiyordu…”
Yeni ve tanımlanamayan bir virüs yayılıyordu ona göre; sosyalizm veya radikal eşitlikçi fikirler “hastalık” gibi görünüyordu. Tocqueville, kıyamet senaryosu veya distopyaya yakın bir şey tarif ediyordu. Zaten kitleleri “arı”, “karınca”, “haşere” gibi böcek veya diğer hayvan türlerine benzeterek aynı zamanda biyolojik bir korku yaratma fikri, sonrasında bilimkurgu ve fantezi edebiyatında da sık sık rastlanan bir tema olacaktı. Kitlelerden, demokrasiden ve sosyalizmden korku, veba ile, terör ile, kıyamet ile paralel gidiyordu.
(Burjuva) Bireyin sınırlılığı, 19. ve 20. yüzyıl (neo)liberal düşüncesinde, ekonominin sınırsızlığı ile tazmin ediliyordu. Mark Featherstone, kapitalist ütopyayı incelediği Planet Utopia kitabında, Friedrich Hayek’in, “insan sonluluğu” denen “trajik sorunun” kapitalizmin “post-insan” ütopyacılığıyla nasıl çözüme kavuşturduğundan bahsettiğini aktarıyor: Ekonomi, kendilerinde mevcut mübadele işlevleri sayesinde insanları sonsuz kılıyordu. Ekonomi, insanları bir tür “kozmolojik” makineye bağlıyordu. Milton Friedman ise daha da ileri giderek, Amerikan geleneğindeki “sert birey”, “kendi kendini yetiştiren adam” ve “serhat” [frontier] kavramlarına atıfta bulunuyor ve kapitalizmin “soğuk, araçsal rasyonalitesini Amerikan pragmatizm, bireycilik ve özgürlük ideallerinin arkasına gizleyen”, Soğuk Savaş dönemine özgü “militarize edilmiş bir kapitalizm” versiyonu üretiyordu.
Dönüp dolaşıp Amerikan sınırlarına geldik. Kantçı “matematiksel yüce” kavramına benzer şekilde, Mises-Hayek-Friedman ekolü iktisadı da bilinemez, aşkın, sadece uzmanların ve özgür insanların anlayacağı ezoterik bir bilgi konteyneri olarak kurguluyordu. İktisadi mantığa meydan okumak mümkün değildi. Özellikle Friedman’ın neoliberal kaçış modellerinde, sosyal devletin “talep yaratıcı” mantığına savaş açılıyor ve verimliliğe özgürlük ve inovasyon; düşük vergilendirme ve daha erişilebilir, daha ucuz işgücü ile tanımlanan daha etkili bir iş ortamının yaratılması yoluyla erişiliyordu. Finans, bu modelde önemli bir yer kaplıyordu ve işbirliğinin reddi temel taşlardan biriydi: Sürekli rekabet ortamında yaşayan ve çalışan, inovasyonu, kalkınmayı, üretkenliği, tüketimi vb. teşvik edebilen birbirinden bağımsız bireylerden oluşan bir topluluktu hayal edilen. Featherstone’a göre bu sosyal ve iktisadi mücadele vizyonu, “rekabetçi bireyi, ucuz finansman araçlarından yararlanarak kendi ütopyasını satın alan ve böylece ilk kolonistlerin kuruluş efsanesine geri dönen ‘kendi kendini yetiştiren adam’ olarak hayal eden Amerikalılara oldukça uygun gelmişti.” Friedman’ın parasal ekonomisinde para yaratımı ile üretim paralel ilerleyecekti ama finans, gelecekteki zarar olasılığına karşı korunma sağlayan türev araçlar yaratarak yatırımcı tarafındaki zarar (gelecekteki kârlara yapılan bahsin tutmaması) olasılığını ortadan kaldırmasına imkân verdi. Riskten korunmanın (hedging) finans üzerindeki etkisi, borç verenin riskini ortadan kaldırmaktı: Borç veren, kayıplara karşı sigorta yaptırarak finansal sistemi, üretken ekonomiyle ilgili endişelerden fiilen kurtarmıştı. İşçi ise bugündeki (veya gelecekteki) ihtiyaçlarını karşılamak için dün (veya bugün) aldığı borçları geri ödemek amacıyla para kazanmak üzere üretme zorunluluğuna hapsolmuştu. Ödeme yapamama olasılığı alacaklı için sorun değildi ve Featherstone’un deyişiyle, sosyo-iktisadi “doğa durumu”nun bir parçasıydı.
Sonlu kaynaklar, sonsuz finansal spekülasyon ile aşılacak ve çöküş ihtimali, algoritmanın matematiksel soğukluğunun verdiği tahmin rahatlığı ve riskten arındırma ile sıfırlanacaktı; elbette “yatırımcı” için.
Fakat bu nasıl bir kaçış olabilir? Hedging yoluyla borç verenin zarar etmesi neredeyse imkânsızsa, “temerrüde düşme” aslında oyunun kurallarından biriyse, bu finansal gerçekten çıkış nasıl mümkün kılınacak? Başka bir şekilde sorarsam: Bu zenginler daha ne istiyor?
İki günde çöken dünyalar
1978’de verdiği bir derste, ünlü bilimkurgu yazarı Philip K. Dick, kendisini cezbeden iki soru olduğunu söylüyordu: İlki, “Gerçek nedir?” ve ikincisi, “Otantik insan nelerden oluşur?” idi.
Dick, iktidara (ve teknolojiye) sahip güçlü insanların yarattığı “sözde gerçeklikler”den şüphe duyuyordu; hatta şüphe duymak ne kelime, bununla kafayı bozmuştu. Bu sonuncu benim yorumum; zira Dick, akıl sağlığını yitirdikten sonra FBI’a ihbar mektupları yazarak, Stanislaw Lem’in bir kişi değil, aslında bir grup Sovyet ajanının yarattığı sahte bir yazar olduğunu bile ileri sürecekti. Fakat Dick’in kitaplarını okuduğunuzda (mesela Ubik, mesela Çığrından Çıkmış Zaman, mesela Kozmik Kuklalar mesela Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?) her zaman yaşadığı dünyaların yalanlığından şüphe duyan karakterlerle karşılaşırız. Bu geçici dünyanın altında aslında daha sabit, daha kadim, daha gerçek bir dünya vardır. Zaten Dick de, aynı derste, editörleri kendisinden “iki günde çökmeyecek dünyalar” yaratmasını istediği halde kendisinin bunun tam tersini sevdiğini, kaosa düşkün olduğunu, bu kargaşa ile kitaplarının kahramanlarının nasıl baş edeceğini izlemek istediğini söylüyor. “Bir toplumda veya bir evrende,” diyor Dick, “düzen ve istikrarın her zaman iyi olduğuna inanmayın.”
“Eski olan, taşlaşmış olan, her zaman yeni yaşama ve yeni şeylerin doğuşuna yol açmalıdır. Yeni şeyler doğabilsin diye eskilerin yok olması gerekir. Bu tehlikeli bir farkındalıktır; çünkü bize, eninde sonunda bize tanıdık gelen şeylerin çoğundan ayrılmamız gerektiğini söyler. Ve bu acı verir. Ama bu, hayatın senaryosunun bir parçasıdır. Değişime psikolojik olarak uyum sağlayamazsak, içsel olarak biz de ölmeye başlarız. Demek istediğim şudur: Gerçek insan yaşayabilsin diye nesneler, gelenekler, alışkanlıklar ve yaşam biçimleri yok olmalıdır. Ve en önemli olan da gerçek insandır; yani gelişebilen, yeniyi özümseyebilen ve onunla başa çıkabilen, canlı ve esnek bir organizma.”
Tabii Dick, üstteki yalan ve geçici dünyaya karşılık alttaki gerçek dünyayı İncil’in mesajı ve Tanrı ile eşitliyor. Hatta Şeytan, bizi “geçicilik” ile, her şeyin değiştiği tuhaflıklar dünyası ile kandırıyor ve belki de Mesih’in ikinci gelişine olan inancımızı, gerçek zamanın kavranışına olan eğilimimizi törpülüyordu. Sanki Deccal, geçiciliği, sahteliği bizi bir tür Matrix’e hapsetmek için kullanıyordu. Dick’te tarih yoktur; gayb [divination] vardır. Görünen ile görünmeyen arasındaki bağ Hristiyanlaştırılır. Çöküş, kıyamet, aslında yok oluş değil, sonsuzluğa, gerçek olana kavuşmak haline gelir bu durumda.
Financial Times için yazan Henry Farrell ve Dan Wang da günümüzün “Dick’vari” durumunu anlamış görünüyor. “Akıl dışı milyarderlerle, bilinç sahibi olduğunu iddia eden makinelerle, halüsinasyonlarla dolu dünyalarla ve siyasi çöküşle dolu” diyorlar önümüzdeki gelecek için ve şöyle devam ediyorlar:
“[Elon] Musk ve yandaşları, kendilerini Asimov tarzı süper dahiler olarak görseler de, daha çok bu evrenden kaçmış kişiler gibi görünüyorlar. Günümüz Silikon Vadisi’ni daha iyi anlamak için bize yol gösteren, Dick’in çok daha tuhaf duyarlılıklarıdır.”
“Olağanüstü para kazanma planlarıyla tuhaf inançlar” bir araya geliyor: Mesela, Marc Andreessen’in risk sermayesi ortaklığı hem kumar uygulamalarına ve “her şeyde hile yapacağını” vaat eden bir girişime fon sağlıyor, hem de torunlarımızın “yıldızlarda yaşayacağını” vaat ederek, “koruyucu azizler”le tamamlanmış kendine özgü yarı-dini bir inanç bildirgesi kaleme alıyor. Yazarlar, Peter Thiel’in “teknoloji alanında kazananları seçmedeki muhteşem sicilini eskatolojiye olan takıntısıyla” birleştirdiğini; Sam Altman’ın ise yapay zeka sayesinde “her dileği yerine getirebilecek bir cin yaratmaya çok yaklaştığımızı” söylediğini hatırlatıyor.
Dahası, Dick’in paranoyak sistemlerinin çöküş ihtimallerinin bugünkü kapitalist eskatolojide istismar edildiğini eklemem gerek: Günümüz hiper-finansal ortamında, iktisadi eylemler “rasyonel” hesaplamalarla değil de kurgusal beklentiler yoluyla anlaşılıyorsa, yatırımın şimdide değil de gelecekte kâra dönüşeceğine ilişkin kapitalist zamansallığın sınırları finansal hedging ile aşılmaya çalışılıyorsa, kıyamet korkusunun diri tutulması “iktisadi rasyonelliğin” yegane yolu haline gelmez mi?
Jens Beckert, Imagined Futures [Muhayyel Gelecekler] kitabında, tam da buna işaret eder: Eğer gelecek (ve bugün) temelden belirsizliklerle malulse, kolektif biçimde tutunulan kurgular iktisadi aktörleri “felç edici şüphe”den kendilerini kurtarmalarını sağlar. Kurgular, kısa vadeli getiriler sağlamasalar bile yatırımlara yön verir. Hatta Beckert’e göre, uzun vadeli yatırımları destekleyen ve ayakta tutan, “toplumsal olarak paylaşılan kurgusal beklentiler”dir.
Ama bu kapitalist eskatoloji, yeni birikim sınırlarının ve “yaratıcı yıkım”dan uzaklaşan kapitalizmin aşırı birikim eğilimini hafifletmeyi amaçlayan iktisadi bir “yamuk bakma”ya, yani kelimenin kötü anlamıyla ideolojiye de işaret eder. Bernie Sanders’ın, Musk ve Bezos’un ultra zenginliğini eleştirip eşitsizliğe dikkat çektiği bir tweetine yanıt veren Tesla’nın sahibi, “Hayatı çok gezegenli hale getirmek ve bilincin ışığını yıldızlara yaymak için kaynak biriktiriyorum,” diyordu. Dünyanın en zengin adamı, “sonlu kaynaklar” varsayımından türeyen Mars’ın kolonileştirilmesi hedefini hiçbir kamusal sorumluluk veya hayırseverlik anlayışına dayandırmıyordu. Eğitime, sağlığa ve reformlara yatırım yapan eski tip kapitalist hayırseverlik yerine ahir zamana işaret eden bir kaçış rampasına, ister başarılı ister başarısız olsun, parayı gömmekti bu.¹
Kıyametin bile işlemediği finans dünyası
Ne var ki, Tocqueville’den mülhem sosyalizm korkusu, dekadan kapitalizmin tek tepkisi değil. Flaubert’çi kriz yönetimi de diğer verimli kaynağı oluşturuyor.
M. John Harrison’ın 2017 yılında yayımlanan Kriz isimli öyküsü bu açıdan tipik. Kendi türünü “Tuhaf Kurgu” olarak adlandıran Harrison’ın anlatısında, dünya uzaylılar tarafından istila ediliyordu. Ama bu istilacılar gerçekten uzaylı mıydı, hatta bu hakiki bir istila mıydı, kimse anlamıyordu. Kimse bunların ne olduğundan, nereden geldiklerinden ya da geleneksel anlamda “burada” olup olmadıklarından bile tam olarak emin değildi. Anlamlı bir şekilde City of London göğünde duran ve burayı girilmez bir yer haline getiren “şeyler” (iGhetti diyorlardı) neydi? Kimisi için karanlık maddeydi; kimisi bu şeylerin Internet’ten fırlayıp geldiğine inanıyordu. Onlarla savaşmak anlamsızdı çünkü aslında bir şey de olmuyordu. Bu nedenle işgal edilmişlik hissi de yoktu. İşsiz kalan finans çalışanları evlerine dönüp hobileriyle uğraşıyorlardı. Dünyanın finansal sinir sisteminin merkezinin hemen yanı başındaki kibar semtlerde hayat olağan akışında devam ediyordu:
“Sanki hiçbir şey değişmemiş gibiydi; sanki City’nin kenar mahalleleri, tıpkı Batı Londra gibi, hâlâ kendilerini sağlam ve işlevsel olarak görüyorlardı; paranın güvenini yitirmeden önce ‘ekonomi’ olarak adlandırdığımız şeyin kalbi olarak.”
Harrison bu yıl yayımladığı Her Şeyin Sonu (manidar!) romanında Kriz’deki anlatıya geri dönüyor ve insanların başına gelenleri yadsıma, yok sayma eğilimini uçlara taşıyor. Bütün Ada şiddetin pençesindedir, havayolları tamamen ortadan kalkmıştır, Avrupa artık İngilizler için “kayıp kıta”dır; ama kibar ve yarı-kibar semtlerin deniz kenarı kafelerinde garsonlar kahve ve kruvasan servis etmeye devam etmektedir. iGhetti’lerin gelişinin üzerinden yıllar geçmiştir; ama kimse meydana gelen değişiklikleri anlamak ya da hatta kabul etmek için pek çaba göstermez: “Artık kimsenin hiçbir şeyi anlayabildiği günler çok geride kalmıştı.”
Neyin gerçek olduğundan emin olmak zordur. Ama Dick’in evrenlerinden farklı olarak, altta yatan bir gerçek de yok gibi görünmektedir. Hatta daha da kötüsü, bir uzaylı istilası dahi City of London ve etrafında örgütlenen yapıyı sarsamaz gibi görünmektedir. Kıyamet, finansal kapitalizmin her gün felaketlerle dolu olan dünyasına işlememektedir sanki. “Meleklerin cinsiyeti” tartışmasını andırır şekilde, öğle saatlerinde lüks dairlerinden çıkan emekliler, VIII. Henry ve Britanya Savaşı hakkında dostane tartışmalara girerler. Kıyametin bile sökmediği bir dünya inşa edilmiştir adeta!
Çöküşü çağırmak
Frédéric Lordon, yapay zeka kaynaklı finansal çöküş beklentisi üzerine yazdığı yazıya, “Balon nedir? Toplumsal bir inanç. Çöküş nedir? Bu inancın çöküşü,” diye başlıyor. Yazara göre borsa ve kredi olmak üzere iki balonumuz var şu anda, “Kapitalizm tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sermaye seferberliğini sürdürmeye yetecek kadar güçlü bir kolektif inanç tarafından yaratılan iki balon.” ABD’li kapitalistlerin bir hikâye uydurma, yani bir inanç yaratma konusunda epey tecrübeli olduklarını kabul etsek bile, Lordon’a göre, bu sefer hiçbir çabadan kaçınmadılar ve bize en görkemli vizyonları sundular. Fakat ona göre bunlar alışılmadık ve paradoksal bir biçim aldı: “İnsanlığı, sattıkları ürünün korkunç, neredeyse varoluşsal riskleri konusunda ikna etmek.”
Bunu “mükemmel bir efsane” olarak nitelendiren Lordon, bu mit yaratma işleminin arkasındaki büyüyü de bozuyor: 2020’den bu yana “Büyük Beşli” (Microsoft, Google, Oracle, Meta ve Amazon) yapay zeka “kazanına” 1,9 trilyon dolar aktardı ama artık bu yatırımın bir getiri sağlaması gerekiyor. Lordon’a göre yapay zekaya inancın aşınmasının başlangıcına tanık oluyor olabiliriz ve kritik bir eşik aşıldığında, önceki çılgınlığın ultra “manikliğine” benzer, “acımasız bir finansal düzeltme” yaşanacak. Para kaybeden OpenAI ve Anthropic, henüz kâr elde edemedi; “hiperskalerler” için yapılan en iyimser varsayımlara göre Amazon hariç tüm bu şirketlerin 2025–30 döneminde negatif yatırım getirisi elde edeceğini düşünülüyor. Finansal ivmelerini sürdürmek isteyen hiper ölçekli şirketler artık hisse geri alımlarını durdurmak da dahil üzere radikal önlemlere başvuruyorlar ve devasa borçlar biriktiriyorlar.
Bunları bilmiyorlar mıydı? Önemli olan bilmemek değil. Finansal bir balon olarak yapay zeka, hem destekçileri hem de karşıtları eliyle kapitalist eskatolojinin parçası haline getirildi; hatta onu dönüştürdü. Buy bağlamda yapay zeka, yine kelimenin kötü anlamıyla, bir ideolojidir. Kayıtsızlık ve şiddet dolu tepki varyantları bu genel eğilimi değiştirmez.
Aris Komporozos-Athanasiou buna “Çöküş Finansı” diyor. Ona göre çöküş finansı, “geleceğe dair birbiriyle rekabet eden anlatıları üretip yönetmek, bu gerilimi yerinde bırakmak, yeniden dağıtmak ve ortaya çıkardığı belirsizliği paraya çevirmek” için işleyen bir mekanizmadır. Yazar şöyle devam eder:
“Çöküş finansı, bu tür çok yönlü spekülasyonlardan beslenir: tutarlılık ya da sonuç gerektirmeden çelişkili gidişatları –istikrar ve kriz, büyüme ve yok olma– barındırır. Bu ekosistemin en keskin ucunda, kripto para birimleri hem tehlikeli balonlar hem de sistemik çöküşe karşı bir koruma aracı olarak görülür. Felaket tahvilleri, sigortaladıkları olaylar daha sık ve daha az öngörülebilir hale gelse bile yüksek getiri sunar. Emeklilikler, güvenliği giderek daha dalgalı piyasalarda risk yönetimi kapasitesine bağlı olan bireyselleştirilmiş yatırım araçları olarak yeniden tanımlanır. Tüm bu süre boyunca, yeni bir kurucu-girişimci sınıfı, çoğu kişi için sosyal güvenliği daha da altüst ederken, bazıları için ise refah dolu uzun vadeli bir gelecek vaat eder.”
Finans, krizler aracılığıyla yönetir. Komporozos-Athanasiou’a göre bir zamanlar finansal krizlere verilen tepkilere yapı kazandıran kategoriler (yani risk, güvenlik, toparlanma, hatta piyasanın kendisi) giderek daha istikrarsız hale geliyor. Bu durumda ise finansın vaadi şudur: “Dünya paramparça oluyor olabilir, ama portföyünüz yine de iyi performans gösterebilir.”
***
Geçmişle geleceği bugünde düğümleme ihtimali, gerçeğin rüya gibi görünen sahteliğin arkasında, elimizi uzatınca ulaşabileceğimiz bir diyar olduğu fikri, kapitalist eskatolojinin cenderesinden kurtulma ihtimali sağlar. Bu da bizim kaçış rotamız olabilir. Marx’ın Ruge’a yazdığı mektupta, sahip olduğumuz şeyi aslında zaten uzun süredir hayal ettiğimizi fark etmemiz ile bilincin dogmalardan uzak reformasyonu arasında bağ kurması, bir başlangıç noktası olabilir.
Ya da belki de, Harrison’ın kendi “karşı hatırat”ında yazdığı gibi, yaşadıklarımızın bir kısmının bize rüya gibi gelmesi onları anladırmamızın yegane yoludur:
“Başınıza gelenlerin büyük bir kısmı, görünmez ve/veya çözümlenemez nedensel zincirler aracılığıyla gerçekleşecektir. Hayatın büyük bir bölümünde, başkalarına ne olduğunu bir kenara bırakın, kendinize ne olduğunu bile asla bilemeyeceksiniz. Etrafınızda olup bitenlerin çoğunu ise hiç farkına bile varmayacaksınız. Nedensel ilişkiler her yerde mevcut ve güvenilirdir; fakat nedenselliği aramak, en iyi ihtimalle geçici olan epistemolojiler ve ontolojiler kullanarak, asla elde edemeyeceğiniz açıklamaları bulmak için boşa çabalaymaktan ibarettir. Neden zamanınızı boşa harcayasınız ki, özellikle de kurguyla? Farkında olmadan, eskiden ‘rüya’ denilen şeyin içinde hayatlarını çözmeye çalışan herkes için kurguda bir temsil yer verelim. Hayatın bir rüya olduğundan emin değilim. Ama onu haritalandırma girişimleriniz size bir rüya gibi gelmiyorsa, uyanık olmanın gerçekte ne olduğu ya da bunun nerede ve hangi koşullarda gerçekleştiği konusunda ciddi bir yanılgıya düşüyor olabilirsiniz.”
¹ Ben Tarnoff ve Quinn Slobodian, Elon Musk’ı “Muskizm” adını verdikleri daha geniş bir düşünce sisteminin içine yerleştirdikleri kitapta, Musk’ın apartheid rejiminde geçen çocukluğuna, anne tarafından dedesinin Teknokrasi hareketine mensup olduğuna işaret ediyorlar. Teknokrasi, kaynakları bilimsel ilkelere göre tahsis edecek mühendislerin diktatörlüğü altında yönetilen bir toplum hayal ediyordu ve “kapitalizm ile demokrasiyi tek darbede öldürmek” istiyordu. Yazarlara göre Muskizmin esbabı mucibesi (ve aynı zamanda çelişkisi), teknoloji aracılığıyla bireye egemenliğini kazandırmaktı ama bu egemenlik, aslında yalnızca “bazılarının”, yani süper zenginlerin egemenliğini pekiştirmeyi amaçlıyordu.
Amerika
JPMorgan: Petrol piyasasında net bir senaryo yok

JPMorgan, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana ilk kez petrol piyasaları konusunda net bir temel senaryoya sahip olmadığını açıkladı.
Bankanın analistleri, “Son aşamayı nasıl modelleyeceğimizi gerçekten bilmiyoruz,” dedi.
Raporda, çatışmanın başlangıcında JPMorgan’ın ABD yönetiminin aşmayacağı bazı iktisadi eşikler olduğunu varsaydığı, fakat çatışmanın altıncı ayında bu sınırların çoğunun aşıldığı ve ufukta net bir çıkış stratejisi görünmediği belirtildi.
Banka, petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıktığını ve benzin fiyatının galon başına 4,37 dolara ulaştığını belirtti.
Ayrıca, mevsimsel talebin en yüksek seviyeye ulaştığı kış dönemine girilirken ABD’deki dizel fiyatlarının galon başına 6,31 dolar ile tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını, stokların ise tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğunu kaydetti.
JPMorgan, Eylül ayı için Brent petrolünün makul değerini varil başına yaklaşık 90 dolar olarak tahmin etti.
Bu rakam, mevcut fiyatların 106 dolar civarında olduğu göz önüne alındığında, piyasaların halihazırda kesintiye uğrayan tahmini günlük 10 milyon varilin ötesinde, arzda daha fazla kayıp yaşanma riskini fiyatlara yansıttığını gösteriyor.
Raporda, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen gemilere yönelik tehditler ve Suudi Arabistan’ın ihracat rotalarını etkileyen son saldırılar da dahil olmak üzere Orta Doğu’da artan risklere dikkat çekildi.
Ayrıca, Rus rafineri altyapısına ve Ukrayna şehirlerine yönelik saldırıların devam ettiğine işaret edilerek, küresel enerji arzına yönelik jeopolitik risklerin sürdüğü vurgulandı.
Fakat JPMorgan, arz kesintilerinin büyüklüğüne rağmen, hükümetlerin ve tüketicilerin stok çekimlerine daha az başvurması nedeniyle petrol fiyatlarının beklendiği kadar keskin bir şekilde yükselmediğini belirtti.
Çatışmanın başlamasından bu yana küresel ham petrol ve rafine ürün stokları yaklaşık 555 milyon varil azaldı.
Bu rakam, bankanın bu yılın başlarında öngördüğü düşüşün yalnızca yaklaşık üçte biri kadar.
Bankaya göre aynı zamanda, küresel petrol talebinin bir yıl önceki seviyelerin günde yaklaşık 4,4 milyon varilin altında seyretmesi, arz kayıplarının telafi edilmesine yardımcı oldu.
Analizde şöyle deniyor:
“Talep düşüşüne çok daha fazla, stok çekilmelerine ise çok daha az dayanarak, piyasa ham petrol fiyatlarında kalıcı bir artış olmaksızın olağanüstü bir arz kesintisini telafi etmeyi başardı. Çatışma başladığından bu yana Brent’in ortalama fiyatı sadece 94 dolar oldu.”
Uluslararası Enerji Ajansı geçen hafta, küresel petrol arz ve talebinin bu yıl daha önce beklenenden daha fazla düşeceğini açıkladı.
Buna karşılık, üretici grubu OPEC, tahminini beş ay üst üste düşürmüş olsa da, bu yıl dünya petrol talebinin artmasını bekliyor.
OPEC, 2026 yılında talebin günlük 380.000 varil artacağını öngörüyor.
Banka, özellikle Çin, Avrupa, Japonya ve Güney Kore’de önemli miktarda stokun mevcut olduğunu ve bunun uzun süreli bir kesintiye karşı bir tampon görevi gördüğünü belirtti.
Bu durum, yakın vadede ham petrol fiyatlarının önemli ölçüde yükselme ihtiyacını sınırlayabilir.
Yine de banka, Orta Doğu’daki arz kesintilerinin devam etmesi halinde, stokların daha da azalması ve piyasanın dengeyi korumak için talepteki düşüşe giderek daha fazla bağımlı hale gelmesi nedeniyle, petrol fiyatlarının bu yılın ilerleyen dönemlerinde yükselebileceği uyarısında bulundu.
Banka, “Kısacası, fiyatları şimdilik kontrol altında tutmaya yetecek kadar yedek kaynak hâlâ mevcut,” dedi.
Amerika
Demokrat danışmanlar: Yapay zeka konusunda çok sert bir tutum sergilemeyin

Demokrat danışmanlar, çekişmeli bölgelerdeki adaylarını yapay zeka düzenlemeleri hakkında konuşmaktan kaçınmaya gizlice teşvik ediyorlar.
Bunun nedeni, güçlü teknoloji gruplarının ara seçimlerden önce kendilerine karşı devasa bir harcama dalgası başlatacağından korkmaları.
Bu tavsiye, POLITICO’ya konuşan kaynaklara göre, üç ayrı üst düzey Temsilciler Meclisi yarışındaki stratejistlerden geldi.
Bu durum, sektör liderlerinin hızla gelişen teknolojilerinin yarattığı varoluşsal tehditler konusunda uyarıda bulunmasıyla birlikte, Capitol Hill’de (ABD Kongresi) yapay zeka paniğinin artmasının ardından ortaya çıktı.
Seçmenler yapay zeka konusunda giderek daha fazla endişeleniyor: Yeni bir POLITICO anketine göre, Amerikalıların yaklaşık üçte ikisi, gelişmiş yapay zekanın insanlığı yok etme riski taşıdığını söylüyor.
Başkan Donald Trump, bu endişeyi “aldatmaca” olarak nitelendirdi ve Demokratların bu konuyu ele alması için bir fırsat yarattı.
Fakat Demokratlar, büyük teknoloji şirketlerine ne kadar sert çıkacakları konusunda hâlâ tereddüt ediyorlar.
Bir düzineden fazla Demokrat Kongre üyesi ve stratejistle yapılan röportajlara göre, üst düzey Demokratlar ve adaylar, yapay zekayı çok sert bir şekilde eleştirirlerse, sektörle bağlantılı süper PAC’lerin kendilerine karşı milyonlarca dolarlık ek harcama yapabileceğinden endişe duyuyorlar.
Aralarında önemli bir yapay zeka yatırımcısı olan Elon Musk’ın da bulunduğu isimler, radyo ve televizyon kanallarını reklamlarla dolduruyor.
Üst düzey bir Demokrat stratejist şunları söyledi:
“Yapay zekayı düzenlediğimizden ve bu gerçek endişeleri ele aldığımızdan emin olmalıyız. [Fakat] yapay zeka kaynaklı paranın gelmesini istemiyoruz.”
Cumhuriyetçi eğilimli Güney Teksas’taki koltuğunu korumaya çalışan Cuellar, “Her sektörde olduğu gibi, koruyucu önlemler hakkında bir tartışma olmalı. Fakat her Kongre üyesi, kendi seçim bölgesi ve inançlarına göre kendi kararını vermeli,” dedi.
Eski İlerici Grup başkanı Temsilci Pramila Jayapal, yapay zeka yanlısı grupların kilit Demokratları hedef almaya başlayacağından endişelendiğini de belirtti:
“Biliyorsunuz, bu yapay zeka grupları ortaya çıkıp endişeli olduklarını, düzenleme istediklerini söylüyorlar. Ama sonra yasal düzenleme isteyen herkesi yenmek için muazzam miktarda para harcıyorlar.”
Kongre’deki Demokratların gündeminde yer alan AI düzenlemesi, gelecek yıl iktidara gelmeleri halinde, Jayapal, AI gruplarının “sırf yasa tasarısını yazmalarına izin verecekleri adaylara para harcayacaklarını” söyledi.
Bazı önde gelen Demokrat adaylar ve seçim kampanyaları, teknoloji süper PAC’leri için kırmızı çizgileri aşmamaya sessizce çalışıyor.
Geçen hafta Musk ve en büyük iki AI CEO’su bu teknolojiye daha fazla düzenleme çağrısında bulunsa da, bu çizgilerin tam olarak ne olacağı belirsiz.
Demokratlar, bu yıl ön seçimlerde 25 milyon doların üzerinde harcama yapan ve OpenAI’ın yatırımcıları ile yöneticileri tarafından desteklenen, yapay zeka endüstrisini savunan bir süper PAC olan “Leading the Future”a karşı özellikle temkinli davranıyor.
Rakip süper PAC ağı olan “Public First Action” ise yapay zeka düzenlemesi için baskı yapıyor ve OpenAI’ın başlıca rakibi Anthropic tarafından finanse ediliyor.
POLITICO’nun sorusu üzerine “Leading the Future”, yapay zeka konusunda karşı çıktığı belirli bir politikayı açıklamayı reddetti.
Leading the Future sözcüsü Josh Vlasto şöyle konuştu:
“Yapay zeka konusundaki tutumları nedeniyle Demokrat Kongre üyelerine karşı hem harcama hem de sindirme taktikleri uygulayan ve tehditlerde bulunan tek grup, Public First ile Anthropic ve etkili altruistler tarafından finanse edilen diğer gruplar. Gündemimiz, her zaman olduğu gibi, Kongre’de ve ülke genelinde geniş ve giderek artan bir desteğe sahip, güçlü ve akıllı bir ulusal düzenlemenin Kongre tarafından kabul edilmesi.”
Çarşamba günü, Leading the Future, Cumhuriyetçi siyasi eylem komitesi (PAC) aracılığıyla genel seçimler için ilk reklam kampanyasını başlattı.
Grup, Louisiana’daki Cumhuriyetçi Senato adayı Julia Letlow, Mississippi’deki Senatör Cindy Hyde-Smith, Güney Carolina’daki Senatör Darline Graham ve Güney Dakota’daki Senatör Mike Rounds’u desteklemek için 2 milyon dolar harcıyor.
Bu dört Cumhuriyetçi aday, Senato kontrolünü belirleme olasılığı düşük olan, rekabetin çok az olduğu seçimlerde yarışıyor.
İki AI grubu arasında anlaşmazlık yaşanıyor. Her iki grup da farklı ön seçim yarışlarına kaynak ayırdı ve emekliye ayrılan Temsilci Jerry Nadler’in koltuğu için yapılan ön seçimde birbirlerine rakip oldular.
Bu yarışta eyalet Meclis Üyesi Alex Bores’un AI odaklı kampanyası bir harcama savaşını tetikledi.
Leading the Future’un stratejisine aşina olan ve iç görüşmeleri tartışmak üzere isimsiz kalma izni verilen bir kişi, Haziran ayında POLITICO’ya verdiği demeçte, grubun bu yıl Bores’a yağdırdığı türden milyonlarca dolarlık olumsuz reklam seliyle başka bir adayı hedef almasının olası olmadığını söyledi; gruba yakın bir kişi ise bu durumun değişmediğini belirtti.
Demokratlar, grupların kilit yarışlarda yeniden birbirleriyle mücadele edebileceğine inanıyor.
Public First Action’ın kurucu ortağı Brad Carson, ağın genel seçimlere “kesinlikle” dahil olacağını söyledi.
Carson, Public First Action’ın yarışlara girip girmemeyi değerlendirmek için iki “turnusol testi” kullandığını belirtti.
Eğer bir aday, “ihracat kontrollerine güçlü destek ve federal bir çerçeve olmadığı durumlarda yapay zeka ile ilgili eyalet yasalarının önceliğine karşı güçlü bir muhalefet” gösteriyorsa, o zaman grubun desteğini alması için en uygun aday.
Bir aday ise tam tersi bir tutum sergilerse, yani ihracat kontrollerine karşı çıkıp eyalet yasalarının geçersiz kılınmasını destekliyorsa, grubu bu adaya karşı harekete geçip ona karşı kampanya harcamaları yapmaya meyilli olacak.
Carson, “Asıl mesele, öne çıkıp sizin için kahraman olmak isteyen kişileri bulmak,” dedi.
Çarşamba günü, Anthropic’in politika sorumlusu Sarah Heck, POLITICO’nun Decoded zirvesinde, ABD’nin Çin karşısında “yapay zeka konusunda liderliğini sürdürmesi gerektiğini” belirterek, “ikinci sıradan güvenlik sağlanamaz” diye savundu.
Heck, yapay zeka şirketlerinin kendi şirketleri içindeki güvenliği sağlamak için kendi başlarına bırakılamayacağı konusunda hemfikir olduğunu ama dış düzenlemeye yönelik iki partili bir yasayı desteklemeyi reddetti.
Bazı Demokratlar, sektör yanlısı grupları kendilerine düşman etme riskine rağmen yapay zekayı sıkı bir şekilde düzenlemek istiyor.
Michigan’daki Demokratların Senato adayı Abdul El-Sayed, daha önce yapay zekaya yönelik sıkı düzenlemeler çağrısında bulunmuştu ve şu anda “araştırma sınırında tam bir duraklama” çağrısında bulunuyor.
Çarşamba günü POLITICO’ya verdiği röportajda, “[Yapay zeka sektörünün] parasından kaçmaktansa gerçeğin yanında olmayı tercih ederim,” dedi.
Yine de El-Sayed, bu konuyla ilgili reklam yayınlama taahhüdünde bulunmadı. Çekişmeli eyaletlerdeki Demokrat yasa yapıcılar Susie Lee (Nevada) ve Greg Landsman (Ohio) da, daha fazla düzenlemeyi savunmalarına rağmen, yapay zeka önlemlerine ilişkin reklam planlamadıklarını bildirdi.
Bu durum, seçmenlerin teknolojiye ilişkin endişelerinin artmasına rağmen, konunun henüz Kasım seçimleri için en önemli mesele haline gelmediğinin bir işaretidir.
Bu arada Cumhuriyetçiler, yapay zeka süper PAC’lerinin devreye girerek diğer eyaletlerdeki kampanyalarına destek olmasını umuyor; örneğin, Demokrat Senatör Jon Ossoff’un sektörü agresif bir şekilde eleştirdiği Georgia’da ya da Cumhuriyetçi Parti adayı Başsavcı Ken Paxton’ın son anketlerde biraz geride kaldığı Teksas’ta.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu1 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya4 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı











