Avrupa
Almanya’da sanayisizleşme tartışmaları üzerine bir değerlendirme

Ukrayna savaşı ve Rusya karşıtı yaptırımlarla birlikte yükselen enerji maliyetleri, ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ile birlikte ‘temiz enerji’ yatırımlarını kendine çekmeye başlaması ve kritik hammaddeler söz konusu olduğunda başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere Asya ve Afrika ülkelerine bağımlılık, uzun bir süredir Almanya’da ‘sanayisizleşme’ tartışmalarına yol açmış durumda.
Meselenin iktisadi boyutunun yanı sıra, elbette Alman iç siyasetine ve jeopolitik gerilimlere uzanan boyutları da var. Hükümetteki trafik lambası koalisyonunun (SPD-Yeşiller-FDP) sert bir Rusya karşıtı politikaya dümen kırması ve ABD’nin Almanya önderliğindeki AB üzerindeki hegemonyasını pekiştirmesi, eski ‘anaakım’ın da marjlara doğru itilmesine yol açtı ve hem ‘sağ’dan (AfD) hem de ‘sol’dan (Sahra Wagenknecht İttifakı) yeni aktörler Alman siyasetinde gündeme oturmayı başardı.
Enerji maliyetleri, bürokrasi, jeopolitik gerilimler gibi nedenlerle tartışılan ‘sanayisizleşme’ süreci tüm AB’yi kapsasa da esas olarak Avrupa’nın iktisadi motoru ve dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi Almanya odakta yer alıyor.
Peki Almanya bağlamında sanayisizleşme ne kadar gerçek?
Enerji fiyatlarında toptan sözleşme avantajları
Almanya’da enerji fiyatlarındaki değişim, doğalgaz fiyatlarındaki değişimle orantılı görünüyor. Sylwia Bialek, Claudia Schaffranka ve Monika Schnitzer’in CEPR için yaptıkları Ocak 2023 tarihli araştırmaya göre, ilk enerji şoku COVID-19 pandemisi döneminde yaşanırken, esas büyük şok Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından geldi. Bu dönem doğalgaz fiyatı dolar cinsinden mW saat başına 350’ye kadar çıkarken, baz elektrik fiyatı da aynı dönemde mW saat başına 500 dolara kadar yükseldi. Karşılaştırma için, Almanya’da 2019’da bu fiyatın 100 doların altında olduğuna dikkat çekelim. Yine karşılaştırma için, ABD’de Şubat 2022’de büyük fiyat artışlarına rağmen baz elektrik fiyatının 200 doların altında seyrettiğini de hatırlatalım.
Bütün bunlar Alman sanayisi için ne anlam ifade ediyor? İlk başta görünen büyük maliyet artışları. Fakat az önce sözünü ettiğimiz çalışmada araştırmacılar başka bir meseleye dikkat çekiyorlar: Enerji emtialarının toptan satış fiyatları hızla yükselirken, bunların doğrudan etkileri, toptan satış piyasalarında doğrudan işlem yapan sanayi müşteriler ve yalnızca korunmasız enerji satın alımlar ile sınırlı.
Daha küçük sanayi tesisleri, kamu hizmetleri ve diğer aracılarla sözleşme yapıyorlar ve sonuç olarak, toptan satış fiyatlarındaki gelişmelerden ancak riskten korunma stratejileri uygulayabilen aracılar aracılığıyla kendilerine daha yüksek fiyatlar çekildiğinde etkileniyorlar. Sözleşme şartları, özellikle beş yıla kadar bağlayıcı olabilen fiyat garantileri, bu etkiyi sınırlıyor.
Kısa vadede, üreticiler tarafından, özellikle de küçük olanlar tarafından ödenen nihai enerji fiyatları, bu nedenle toptan fiyat dalgalanmalarından kısmen korunuyor. Örneğin, aynı araştırmaya göre, toptan gün öncesi elektrik fiyatları %240 artarken, yıllık ortalama elektrik kullanımı yaklaşık 420 MW saat olan Alman sanayiciler için, vergi ve sürşarj öncesi ortalama elektrik fiyatları 2022’nin ilk yarısında 2021’in ilk yarısına göre %29 arttı. Buna karşılık,yıllık ortalama 150.000 mW saat’in üzerinde tüketim yapan şirketler %192’lik bir artış yaşadı.
Elbette, zaman içinde toptan satış fiyatlarındaki gelişmeler, sanayi müşterileri için giderek artan bir şekilde nihai fiyatlara dönüşüyor. Bununla birlikte, Ocak 2023’te Alman hükümeti, elektrik ve doğalgaz için toptan ve nihai fiyatların, muhtemelen 2024 baharına kadar birbirinden ayrı kalacağına işaret eden ‘fiyat frenleri’ uygulamasına başlamıştı.
Nihai enerji fiyatlarının enerji maliyetlerine yansıması
Araştırmada, nihai fiyatların maliyetlere ne şekilde yansıdığına görmek için hangi enerji türlerinin kullanıldığına ve tüketilen enerji miktarına bakmak gerektiği vurgulanıyor.
Burada yazarlar, sanayisizleşme tartışmalarında genellikle gözden kaçırılan bir meseleye işaret ediyorlar. Enerji maliyetlerindeki mutlak artış, sektörler arasında eşit olmayan bir şekilde dağılıyor.
Örneğin, Almanya’da yüksek seyreden doğalgaz fiyatlarının getirdiği daha yüksek üretim maliyetleriyle karşılaşma olasılığı en yüksek sektörler, kimyasalların ve kimyasal ürünlerin imalatı (324.100 GW saat, toplam endüstriyel doğalgaz kullanımının %37’si), gıda ürünleri (%11), ana metaller (154.208 GW saat, %10,5) ve metalik olmayan mineral ürünler (%9) şeklinde listeleniyor.
Üstelik bu sektörlerde bile maliyetler eşit olarak dağılmıyor, bunun yerine birkaç sektörde yoğunlaşıyor. Araştırmacılar, 2022 yılında bir yazılan bir makaleye atıfta bulunarak, 1.600 ürün kategorisinden 300’ünün doğalgaz tüketiminin neredeyse %90’ından sorumlu olduğunu hatırlatıyorlar. En yüksek doğalgaz tüketimine sahip beş ürün temel kimyasallar ve toplam endüstriyel gaz tüketiminin yaklaşık %5’ini oluşturuyor.
Araştırmacılar, enerji fiyatlarındaki artışın sanayisizleşme ile doğrudan bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar diyebiliriz. Bunun bir uzantısı da, firmaların enerji fiyatlarındaki artışlara yanıt olarak uyum sağlama ve maliyet artışlarını kısmen dengeleme olanağına sahip olduklarına ilişkin vurgu. Özellikle enerji verimliliği alanında inovasyon da dahil olmak üzere çeşitli uyum süreçlerine işaret ediliyor: ürün portföylerini çeşitlendirme; yakıt tipini değiştirme; tesisler arasında üretim değişimleri ve şirketlerin kendi elektrik üretimindeki artışlar; ve diğer üretim faktörlerinin kullanımındaki ayarlamalar gibi.
Araştırmacılara göre, enerji krizinin başlangıcından bu yana, önemli rekalibrasyon süreçlerinin kanıtları da ortaya çıktı. Örneğin, yazarların aktardığı Ifo araştırmasına göre, Almanya’daki büyük endüstriyel tüketiciler, 2018-2021 yılları arasındaki ortalama tüketime kıyasla 2022’de doğalgaz kullanımlarını yaklaşık %15 oranında azalttı ve şirketlerin çoğu üretimi korurken enerji kullanımlarını da düşürdü.
Şirketlerin fiyat belirleme gücü
Öte yandan maliyet artışlarının ekonomik önemi artışların göreli büyüklüğüne de bağlı. Araştırmacılara göre bu, örneğin, bir avro brüt katma değer (GVA) oluşturmak için gereken enerji miktarı veya enerji maliyetlerinin toplam maliyetlere oranı ile ölçülebilir.
Yapılan analiz, hem sektörler arasında hem de sektörler içinde güçlü bir ‘heterojenlik derecesi’ olduğunu ortaya koyuyor. 2016-2018 yıllarında ortalama makine ve teçhizat imalatı 1 avro GVA başına sadece 0,15 kW saat gerektirirken ve toplam maliyetlerin yaklaşık %1’ini oluştururken, enerji maliyet payları %5 civarında olan tekil şirketler vardı. Öte yandan, kağıt ve kağıt ürünlerinin medyan üretim operasyonu avro GVA başına 0,45 kW saat gerektiriyordu, fakat bu sektördeki şirketlerin %10’u 1 avro GVA başına 9 kW saat’in üzerinde kullanmış ve enerji maliyeti payları %15’i aşmıştı.
Araştırmacılar, maliyet artışları söz konusu olduğunda sanayi sermayesinin iki stratejisi olabileceğine işaret ediyorlar. Buna göre maliyet artışları, ancak nihai ürün fiyatlarına yansıtılamazsa veya artan fiyatlar satışlarda veya pazar payında bir kayba neden olursa şirketlere zarar verecektir.
Mevcut enerji krizi bağlamında, Avrupalı üreticilere göre toptan enerji artışlarından çok daha az etkilendikleri için, Alman üreticilerin Avrupalı olmayan rakipler karşısında maliyetleri fiyatlara yansıtma ihtimali sınırlı görülüyor. Bu ise, Alman üreticilerin, ana metallerde olduğu gibi, Avrupalı olmayan üreticilere karşı rekabet ettikleri pazarlarda maliyet artışları yerine ya daha düşük kâr marjları, hatta potansiyel olarak zarar ya da pazar payını kaybetmeleri anlamına gelebilir.
Öte yandan, AB dışından gelen rekabet, nakliye maliyetlerinin katma değere göre yüksek olduğu içecek imalatı gibi endüstriler için sınırlı. Bu nedenle, içecek üreticileri, maruz kaldıkları önemli enerji maliyeti artışlarını fiyatlara daha kolay yansıtabilir durumdalar.
Ayrıca Almanya ve AB’nin politik ve yasal düzenlemeleri de bu süreci etkiliyor. Örneğin, yazarlara göre, ulaşım ve nakliye için çıkarılan yeni EU-ETS2 mevzuatı ile birlikte sınırda karbon düzenleme mekanizması, ithalat teşviklerini azalttığı için enerji maliyetlerini işlenmiş ürünleri üretimde kullanan ara malı sanayileri için daha az alakalı hale getiriyor.
Araştırmacılar, “Analizimiz, ek politikalar uygulanmadığı sürece temel metal, cam, tekstil ve temel kimyasalların üreticilerinin en büyük risk altında olduğunu göstermektedir. Enerji yoğun olan ancak kısmen uluslararası rekabetten korunan diğer sektörlerin (örneğin içecek üretimi) toplu olarak Avrupa dışına taşınması pek olası değildir,” diyorlar.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, araştırmacılara göre, Alman ekonomisi önümüzdeki birkaç yılda belirgin bir ‘yapısal dönüşüm’e uğrayacak ama geniş bir ‘sanayisizleşme’ korkusu yersiz.
Alman sanayisinde enerji verimliliği tartışmaları
German Council of Economic Experts (GCEE) tarafından yapılan Kasım 2022 tarihli bir başka incelemede, yüksek enerji fiyatlarının metal endüstrisi, cam ve seramik üretimi gibi ekonominin en enerji yoğun sektörleri için önemli bir yük olduğunun altı çiziliyor. Araştırmaya göre bu sektörlerdeki şirketler genellikle Avrupa dışında faaliyet gösteren işletmelerle rekabetle karşı karşıya kalmakta ve bu nedenle maliyet artışlarını ürün fiyatlarına daha az yansıtabiliyor.
Uzmanların notundaki dikkat çekici noktalardan biri, Alman ekonomisinin enerji yoğunluğunun, 1970’lerin petrol fiyatı krizlerinden bu yana düştüğü iddiası.
GCEE’ye göre bunun nedeni şu iki gelişmeydi: İlki, daha az enerji yoğun endüstriyel sektörlerin kısmen önem kazanmasıydı. İkincisi ve esas önemli olan gelişme ise, çeşitli sanayilerde artan enerji verimliliğiydi.
Bu iddiayı doğrulamak mümkün mü? Deutsche Bank’ın (DB) 25 Temmuz 2023 tarihli bir raporunda, Alman enerji talebi ile sanayi çıktısı arasındaki ilişkiye dair veriler bulunuyor. Birincil enerji talebinin geçen yıl %5,4 azaldığını hatırlatan DB, bunun Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana kaydedilen üçüncü en büyük düşüş olduğunu belirtiyor (2020’de COVID-19 nedeniyle -%7,1 ve 2009’da küresel mali kriz nedeniyle -%5,4).
DB’ye göre iktisadi büyüme, son otuz yılda birincil enerji talebinden ayrışmış durumda. Reel GSYİH’deki %1,8’lik artışa rağmen birincil enerji talebinin daralmış olması dikkat çekici. Almanya’nın birincil enerji talebindeki düşüş eğilimi, 2023’ün başında da devam etmişti (1. çeyrekte yıllık bazda -%6,8).
Sanayide doğalgaz talebi, 2022’deki %16,4’lük düşüşün ardından 2023’ün ilk yarısında (yıllık -%11,2) düşmeye devam etti. Düşük endüstriyel gaz talebi, enerji yoğun endüstrilerde endüstriyel üretimdeki düşüşü yansıtıyor. 2023’ün ilk beş ayında kimya sektöründe üretim yıllık bazda %17,2 düştü. Yapı malzemeleri (-%17,7) ve kağıt endüstrisi (-%14,4) de önemli kayıplar kaydetti.
2023’ün ilk yarısında, elektrik tüketiminin yıllık bazda %6,2 düştüğünü (2022’de -%3) kaydeden DB, bunda enerji yoğun sektörlerin ‘zayıf ekonomik performansı’ ile yüksek elektrik fiyatlarının önemli bir faktör olduğuna işaret ediyor.
IMF’nin Temmuz 2023 tarihli raporunda da Alman sanayisindeki ‘enerji/doğalgaz yoğunluğunun’ azaldığına işaret ediliyor. Buna göre, birim doğalgaz başına çıktı olarak tanımlanan doğalgaz yoğunluğu, 2021’den bu yana %25 oranında iyileşti. Bunun yaklaşık üçte ikisi sektörlerdeki verimlilik kazanımlarından, üçte biri ise üretimdeki enerji yoğun sektörlerden diğer sektörlere geçişlerden kaynaklandı.
IMF’ye göre bu, imalat firmalarının yarısından fazlasının enerji verimliliği önlemlerine yatırım yapmayı planladığını gösteren anket sonuçlarıyla tutarlı. Ifo Ekonomik Araştırmalar Enstitüsünün anket bulguları da Alman firmalarının %75’inin üretimi azaltmadan doğalgaz tasarrufu yapabildiğini gösteriyor.
Sağlamasını yapabileceğimiz veriler mevcut. Statista tarafından derlenen Alman sanayisinde enerji tüketimi ve üretim değeri verilerine göre, 2002-2022 arasında Alman endüstriyel enerji tüketimi ve değer oranlarında dramatik bir değişiklik görünmüyor. 1.000 avroluk brüt katma değer için sarfedilen enerji, (gigajoule cinsinden; 1 kW saat=3,6 megajoule) 2002 yılında 2,6 iken, 2022 yılında 2,4’e gerilemiş.
Dolayısıyla, Alman sanayisinde enerji verimliliğinin 20 senede hafif bir artış gösterdiği doğru. Bu hafif verimlilik artışının, enerji maliyetlerindeki dramatik bir yükselmeyi telafi edemeyeceği de görülüyor. Bu durumda, uzun vadeli doğalgaz veya elektrik kontratları, maliyetleri fiyatlara yansıtabilme becerisi, enerji depolama kapasitesi ve sektörler arası geçiş yapabilme imkanları Alman sanayisinin kendi iç eşitsizliklerini besleyen faktörler olarak öne çıkıyor.
Fakat bu noktada, sanayisizleşme tartışmasında genelde gündeme getirilmeyen bir meseleye geliyoruz: kârlılık ve ücretler.
Yüksek enerji fiyatlarına rağmen kârlar hâlâ güçlü
Yeniden IMF raporuna dönelim. Raporda sanayideki şirketlerin kârlılığına ilişkin bir bölüm de yer alıyor.
IMF araştırmacıları, reel çıktı başına birim kârın, tarihsel eğilimi aşarak son iki yılda neredeyse %20 arttığına dikkat çekiyorlar. 2022’nin birinci çeyreği ile 2023’ün birinci çeyreği arasındaki ortalama kâr payı, 2019 ortalamasının 2 puan üzerinde.
Birim işgücü maliyeti ise, bunun tersine, COVID-19 salgını sırasında 2020’nin ikinci çeyreğindeki geçici artış bir kenara bırakılırsa, yüksek enflasyona rağmen tarihsel eğilimini aşamadı (üstelik 2022 sonundaki ücret artışlarına rağmen). Birim kârdaki artış tarım, inşaat, imalat, kamu hizmetleri ve temas yoğun hizmet sektörlerinde yoğunlaştı.
Dahası, Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) tarafından yapılan bir anket, daha yüksek enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan imalat şirketlerinin dörtte üçünün yüksek üretim maliyetlerini son kullanıcılara yansıtmayı planladığını gösteriyor. Aynı ankette, üretimi başka yere kaydırmayı planlayan imalat şirketlerinin oranı %10’un altındayken, üretimi azaltmayı planlayanların oranı da %20’nin altında. Yani fiyat belirleme gücü olan şirketler, pazardaki konumlarını elde tutmayı, hatta güçlendirmeyi başarabilir durumda. Tarım, ormancılık ve balıkçılık ile inşaat sektörlerindeki kârlılıktaki büyük artış pandemi dönemine rastlarken, imalat ve madencilik sektörlerindeki kârlılığın artışı Ukrayna savaşından sonraki enerji şokuna rastlıyor.
Kısmi sonuçlar
Gelişmiş kapitalist ülkelerde son 40 yıldaki eğilimlerden biri sanayisizleşme idi. Almanya, GSYİH içerisindeki sanayi payı hâlâ bir hayli yüksek olan bir ülke olarak istisnai bir yer tutuyordu (%30’a yakın. Karşılaştırmak için: ABD’deki sanayinin GSYİH’deki payı %19 civarı).
Dolayısıyla, Almanya’daki sanayisizleşme tartışmalarına biraz ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor. Kapitalist üretim uluslararası ve ulusal düzeyde olduğu kadar, sektörel düzeyde de eşitsiz gelişiyor. Alman sanayisindeki hem sektörler arası, hem de sektör içi rekabetin enflasyon ve ‘yeşil dönüşüm’ baskısı ile birleşmesi, ilk başta görüldüğünden daha karmaşık ve muhtelif sonuçlar üretiyor.
Şirketlerin fiyat belirleyebilme gücü, maliyetlerini tüketicilere yansıtabilme kapasitesi, sektörler arası geçiş yapabilme imkanları gibi unsurların hepsi olası sanayisizleşme tartışmasında göz önünde bulundurulması gereken özellikler(*).
Buna ek olarak, gözden kaçan meselelerden biri de, yüksek enflasyona rağmen sanayideki kârlılıkların düşüş yerine artış eğiliminde olması ve işgücü maliyetlerinin tarihsel eğilimden sapmaması. Demek ki sanayiciler, enflasyon aracılığıyla başka rakiplerine maliyet yükleyebilirken, bir bütün olarak rakipler işçilerin tüketimini zorlaştıracak maliyet artışlarını elde edebiliyor ve aynı zamanda ücretleri tarihsel eğilimde tutmayı başarabiliyor.
(*) Bu noktada, elbette borçlanma maliyetlerinin artışı ile birlikte krediye ulaşma olanaklarındaki değişiklikler de incelenmeye muhtaç. Bundesbank’ın 2022 yılında yayınladığı Finansal İstikrar Raporuna göre, toplam kredilerin yüzde 70’e yakını ortalamanın altında faiz karşılama oranlarına sahip firmaların üzerinde. Bu oranın, kabaca işletmenin ödemek zorunda olduğu faizin kaç katını kazandığını gösterdiğini de not edelim.
Avrupa
The Times, Infantino hakkındaki ikinci maaş haberini geri çekerek özür diledi

The Times gazetesi, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun 2024 yılında Dünya Kupası organizasyon şirketinden 1,76 milyon dolarlık gizli bir ikinci maaş aldığı yönündeki haberini geri çekerek özür diledi. Gazete, İsviçre raporlama kuralları gereği harcama geri ödemelerinin maaş sayılmadığını ve Infantino’nun Miami’deki şirketle ya da gayrimenkulle bir ilgisinin olmadığını kabul etti.
İngiliz gazetesi The Times, FIFA Başkanı Gianni Infantino hakkında yayımladığı ve gizli bir “ikinci maaş” aldığını öne sürdüğü haberi yalanlayarak FIFA’dan özür diledi.
FIFA’nın X platformu üzerinden aktardığı açıklamaya göre gazete, 13 Ekim tarihli haberindeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.
The Times, söz konusu haberinde bir vergi beyannamesine dayanarak Infantino’nun 2024 yılında FIFA’dan kamuoyuna açıklanmayan 1,76 milyon dolarlık ikinci bir maaş aldığını iddia etmişti.
İddiaya göre bu ödeme, 2026 Dünya Kupası’nın organizasyonunu yürütmek amacıyla FIFA bünyesinde kurulan FWC2026 adlı yapı üzerinden aktarılmıştı.
Yayımladığı tekzip metninde iddiaların gerçeğe aykırı olduğunu kaydeden gazete, ortada herhangi bir ikinci maaş olmadığını belirtti.
Açıklamada, İsviçre raporlama kuralları uyarınca harcama ve geri ödemelerin tazminat sayılmadığı, bu nedenle düzenlemelerin FIFA’nın yıllık raporunda Infantino’nun aldığı bu masraf kalemlerini göstermesini zorunlu kılmadığı açıklandı.
The Times ayrıca Infantino’nun Miami’de değerinin altında bir bedelle gayrimenkul satın almadığını ve Shadi LLC şirketiyle hiçbir bağlantısı olmadığını kabul etti.
Açıklamada, “Ne Infantino ne de ailesi, iddia ettiğimiz gibi Shadi LLC’nin yasal ya da intifa hakkı sahibi değildir ve bu şirket üzerinde herhangi bir kontrolleri yoktur. Yapılan hatalar nedeniyle Sayın Infantino ve FIFA’dan özür dileriz” ifadelerine yer verildi.
İddiayı gündeme getiren tek yayın organı The Times değildi. ABD’deki kâr amacı gütmeyen kuruluşların her yıl doldurmak zorunda olduğu 990 numaralı IRS vergi beyannamesine atıfta bulunan ESPN de benzer bir haber yayımlamıştı; bu haberde Infantino’nun 2024’te FWC2026’dan 1,72 milyon dolar aldığı öne sürülmüştü.
Gelişmelerin ardından FIFA, ağustos ayında federasyonu ve başkanını yıpratmaya yönelik koordineli girişimlere işaret ettiklerini hatırlattı.
Yapılan açıklamada, “FIFA, asılsız ve karalayıcı bilgilerin yayılmasını engellemek için medyayı sorumlu davranmaya ve tüm kaynakları titizlikle doğrulamaya çağırmaktadır. Bu olayda olduğu gibi haberler hatalı, yanıltıcı ya da tamamen gerçek dışı olduğunda FIFA bunlara doğrudan ve kararlılıkla karşı çıkmayı sürdürecektir” denildi.
Avrupa federasyonları başkanlık seçiminde desteğini çekmişti
Infantino, 2026 yazında kapsamlı yolsuzluk suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştı.
Bu süreçte bazı Avrupa futbol federasyonları, yaklaşan FIFA başkanlık seçiminde Infantino’ya verdikleri desteği geri çekmişti.
Söz konusu tepkilerin gerekçeleri arasında 2026 Dünya Kupası eleme turlarındaki bir kriz yer alıyordu.
ABD Milli Takımı forveti Folarin Balogun’un cezasının kaldırılması kararı ile FIFA’nın Dünya Kupası’na ait bazı ticari hakları dış yatırımcılara satma planı yoğun eleştirilere yol açmış, federasyon bu ticari planları geri çekmek zorunda kalmıştı.
Avrupa
Ukrayna’nın 70 milyar avroluk açığı için İngiltere ve Kanada devrede

Politico’nun haberine göre Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılındaki 70 milyar avroluk finansman açığını kapatabilmek için İngiltere ve Kanada’ya yardım desteğini artırma çağrısı yapmaya hazırlanıyor.
Avrupa Birliği, Ukrayna’nın 2027 yılında oluşacak 70 milyar avroluk finansman açığını kapatmak için İngiltere ve Kanada’yı yardımlarını artırmaya ikna etmeyi planlıyor.
Politico‘nun Avrupalı yetkililere ve diplomatlara dayandırdığı habere göre Brüksel, bu konuyu 29-30 Ekim tarihlerinde Kanada ve 20 Kasım’da İngiltere ile yapılacak zirvelerde gündeme getirmeyi hedefliyor.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, ay başında Brüksel’deki zirvede ülkenin 2027 yılındaki askeri harcamalarının 155 milyar avroya ulaşacağını belirterek Avrupalı liderlerden ek 70 milyar avro talep etmişti.
Brüksel yönetimi ise daha önce onaylanan 90 milyar avroluk kredinin tüm maliyetleri karşılamaya yetmediğini belirterek diğer müttefikleri devreye sokmak istiyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Diğer ortaklarımızın çabalarını acilen artırmasına ihtiyacımız var” diyerek AB ve üye ülkelerin Ukrayna’ya sağlanan dış yardımların yüzde 80’ini üstlendiğini hatırlattı.
Birlik verilerine göre AB ve üye devletler şimdiye kadar Ukrayna’ya 231 milyar avrodan fazla kaynak aktardı.
Brüksel yardım çağrısını ticari şartlara bağlamayacak
Avrupalı yetkililer, yardım miktarını yükseltme çağrısının İngiltere ya da Kanada’ya yönelik bir eleştiri niteliği taşımadığını vurguluyor.
Gazeteye konuşan bir Avrupalı diplomat, Brüksel’in Ukrayna’ya desteği doğrudan ticaret veya savunma işbirliği koşullarıyla ilişkilendirmeyeceğini belirterek, “AB, Trump gibi hareket edip ortaklarına yönelik olumlu yaklaşımını Ukrayna’ya verecekleri katkılara açıkça bağlamayacak” dedi.
AB, Ukrayna’nın 2026-2027 yıllarındaki gereksinimlerinin yaklaşık üçte ikisini karşılamak üzere daha önce 90 milyar avroluk kredi sağlama taahhüdünde yer almıştı.
Brüksel yönetimi; Kanada, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Norveç gibi ortaklardan da 45 milyar avro toplamayı bekliyordu ancak bu kaynağın bir bölümü henüz tahsis edilmedi.
Londra yönetimi Ukrayna’ya 25 milyar sterlin taahhüt ettiğini belirtirken Kanada ise 5,4 milyar avro değerinde askeri yardım ile 8,2 milyar avroluk doğrudan mali destek sözü verdi.
Kanada Danışma Meclisi sözcüsü Catherine Séguin, ülkesinin Ukrayna’nın sarsılmaz bir destekçisi olduğunu vurgulayarak askeri, mali, insani yardım ve kalkınma desteği için yaklaşık 26 milyar Kanada doları taahhüt ettiklerini dile getirdi.
Brüksel ayrıca Japonya’ya da yardım miktarını artırması yönünde çağrı yapıyor.
Tokyo’nun tutumuna yakın bir kaynak, Japonya’nın Kiev’e yaklaşık 20 milyar dolar sağladığını ve Ukrayna’nın talebi doğrultusunda ek kaynak ayırabileceğini ifade etti.
Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy, yaz aylarında yaptığı açıklamada çatışmanın başlangıcından bu yana Batı’dan yaklaşık 200 milyar dolar doğrudan bütçe finansmanı sağlandığını duyurmuştu.
Ukrayna Maliye Bakanlığı ise haziran ayı sonunda ülkenin 2026-2029 dönemindeki dış finansman ihtiyacını 145,9 milyar dolar olarak hesaplamıştı.
Maliye Bakanı Serhiy Marçenko, Batı’dan gelen desteğe rağmen ülkenin finansman ihtiyacının yüksek kalmaya devam ettiğini belirtmişti.
Avrupa
Prof. Murphy: Finansal servet odaklı sistem Avrupa’da çöküşe uğruyor

İktisatçı Prof. Richard Murphy, Fransa’da başlayan ve Avrupa geneline yayılan kitlesel protestoların anlık bir tepki değil, 1979’dan bu yana uygulanan piyasa politikalarının sonucu olduğunu belirtti. Murphy, konut krizinden nitelikli genç işsizliğine kadar genişleyen tıkanmanın üretken sermaye yerine finansal ranta öncelik verilmesinden kaynaklandığını vurguladı.
Fransa genelinde sokaklara taşan kitlesel eylemler, sokağa çıkma yasakları ve hükümetin olağanüstü hal ihtimalini tamamen dışlamayan açıklamalarıyla birlikte Avrupa genelinde yeni bir toplumsal fay hattını görünür kılıyor.
Paris sokaklarındaki öfkeyi ve kıta geneline yayılan hoşnutsuzluğu değerlendiren siyasi iktisat profesörü Richard Murphy, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, krizin anlık bir patlama olmadığını belirtti.
Murphy, Fransa sokaklarındaki çatışmaların ardında kırk beş yıldır uygulanan ve üretken sermayeyi tahrip eden iktisadi modelin yer aldığını vurguladı.
Nawfal’ın Fransa’daki sarsıntının Avrupa’nın geri kalanı için ne anlama geldiğine dair sorusunu yanıtlayan Murphy, hükümetlerin hazırlıksız yakalandığını ifade etti.
“Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler”
Fransa’nın toplumsal reflekslerine değinen Murphy, Britanya ile Fransa arasındaki yaklaşım farkını şu sözlerle aktardı: “Fransızlar herkesten önce öfkelenir; sokak söz konusu olduğunda son derece hareketlidirler. Eşim her zaman Britanya’da omuz silkip yolumuza devam ettiğimizi, Fransa’da ise birkaç kaldırım taşını söküp fırlatmaya başladıklarını söyler. Fransa’da olan tam olarak budur.”
1968 Mayıs olaylarını hatırlayacak yaşta olduğunu belirten Murphy, meselenin yalnızca Fransa sınırlarıyla çevrili kalmadığını kaydetti. Murphy, “Avrupa genelinde şu anda öfke dip dalgasının bulunmadığı neredeyse hiçbir ülke yok. Bu durumu Avrupa genelinde aşırı sağ siyasi partilerin yükselişinde açıkça görüyoruz; Fransa’da, Birleşik Krallık’ta, Almanya’da ve diğer ülkelerde bu partilere rastlıyoruz” dedi.
“Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor”
Murphy, sahada gerçek insanlarla konuşarak siyasi iktisat yaptığını ve toplumdaki yabancılaşmanın son derece somut bir zemine oturduğunu anlattı. Özellikle genç kuşakların ve onların ebeveynlerinin büyük bir hayal kırıklığı yaşadığına işaret etti.
Toplumsal yapının farklı kesimlerindeki kırılmayı özetleyen Murphy, “Toplumun yaklaşık yüzde 25 ila 30’u ciddi şekilde geride bırakıldığını hissediyor. Bunların birçoğu genç, birçoğu çok çalışarak, üniversiteye giderek, borç yükünün altına girerek parlak bir geleceğe kavuşacağı vadedilen ama bu geleceğe ulaşamayan mezunlar” değerlendirmesini yaptı.
Emeklilikte huzurlu bir yaşam bekleyen ebeveynlerin de çocuklarının ellerinden alınan olanaklar yüzünden öfkeli olduğunu belirten Murphy, otuzlu yaşlardaki kuşağın ev alamadığını, yuva kuramadığını ve çocuk sahibi olmaya maddi güçlerinin yetmediğini söyledi. İspanya ve Portekiz’in yanı sıra Milano’da da sokak çatışmaları yaşandığını hatırlatan Murphy, Akdeniz kuşağından kuzeye doğru ilerleyen bir hoşnutsuzluğun şekillendiğini kaydetti.
Fransa’daki eğitim sisteminin katılığını eleştiren Murphy, okullarda öğretmen açığı bulunduğunu, binaların fiziki yetersizlikler yaşadığını ve gençlerin sistemin kendilerini yüzüstü bıraktığını doğrudan gördüklerini ifade etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un aksine halkın büyük kısmının katı devlet okullarında eğitim aldığını hatırlatan Murphy, gençlerin artık bu kuralları sorgulamaya başladığını aktardı: “Gençler kendileri düşünüyor ve gördükleri şeyin kendilerini yarı yolda bıraktığını söylüyorlar. Sokağa çıkıp polise taş atamayacağınız, havai fişek fırlatamayacağınız yönündeki tabu bir kez kırıldığında olaylar yayılır; nitekim Paris, Lyon, Marsilya ve Bordeaux sokaklarında yarım milyon insan var.”
“Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi”
Yayıncı Nawfal’ın sistemin nerede ve ne zaman aksamaya başladığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Murphy, sürecin başlangıç noktasını Margaret Thatcher’ın Birleşik Krallık Başbakanı olduğu Mayıs 1979 tarihine dayandırdı. Bu dönemin üniversiteden mezun olduğu tarihe denk geldiğini belirten Murphy, neoliberalizmin köklerini şu ifadelerle açıkladı:
“Margaret Thatcher ile birlikte Friedrich Hayek ve Milton Friedman’ın fikirleri geldi; ardından Ronald Reagan ile ABD’ye ve bütün Avrupa’ya yayıldı. Ekonominin gerçek üretken servet yerine finansal servet birikimi için işletilmesi fikri bizi bu noktaya getirdi. Neoliberalizm toplumda piyasaların mutlak egemen olduğunu, bireylerin faydayı azamiye çıkarmak için piyasa takaslarına katılan eşit özneler olduğunu varsayar ki bu açıkça anlamsızdır.”
Siyasi iktisadın güç ve kaynak dağılımı meselesi olduğunu hatırlatan Murphy, bu modelin servet sahiplerine daha fazla servet biriktirme gücü aktardığını söyledi. Thatcher döneminde kamu konutlarının vatandaşa satılmasının orta sınıfı konut fiyatlarına bağımlı kıldığını ancak bunun üretken bir servet yaratmadığını belirtti: “Bir evin fiyatını iki katına çıkarabilirsiniz ancak toplumda yeni bir yatak odası yaratmış olmazsınız; Birleşik Krallık’ta konut sorununun büyümesinin sebebi budur.”
Nawfal’ın hisse senedi ve varlık sahiplerinin zenginleşirken varlığı bulunmayan geniş kesimlerin güven endekslerinde tarihi düşüşler yaşadığı yönündeki verisini değerlendiren Murphy, hükümetlerin 1979 sonrasında kamusal alandan çekildiğini kaydetti. Su, elektrik, gaz ve ulaşım gibi altyapı hizmetlerinin özelleştirildiğini ancak piyasanın vaat edilen yatırımları yapmadığını anlatan Murphy, kamusal eğitimin de rantiye yapılarına teslim edildiğini söyledi.
Murphy, rant kavramını iktisadi anlamıyla tarif etti: “Buradaki rant yalnızca arazi kullanımı karşılığı ödenen para değil, bir varlığı üretken kullanıma sokmak için gereken normal getiri oranının üzerindeki her türlü fazlalıktır. Tekel karları da birer ranttır.”
“Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor”
Birleşik Krallık’ta nüfusun en alttaki yüzde 70’lik diliminin 12 trilyon sterlinlik toplam varlıktan neredeyse hiç pay alamadığını vurgulayan Murphy, genç işsizliği ve atıl kalan nitelikli iş gücü konusundaki gözlemlerini paylaştı.
Murphy, istihdam piyasasındaki tıkanmayı somut örneklerle ortaya koydu: “Ekonomi o kadar kötü durumda ki en iyi üniversitelerden mezun olanlar bile barista olarak çalışıyor. Ülkedeki en iyi 15 üniversiteyi kapsayan Russell Grubu mezunları bile çok geçerli alanlarda derece yapmalarına rağmen iş bulamıyor. İşverenler risk almıyor; bilişim alanında yapay zekanın insanların yerini alacağını söyleyerek alım yapmıyorlar, maliye ve muhasebede stajyer istihdam etmiyorlar.”
Kendi gençlik dönemi ile günümüz arasındaki alım gücü uçurumunu kişisel tecrübesi üzerinden anlatan Murphy, Londra’da yirmi dört yaşında mesleğe başladığı dönemi hatırlattı: “Yıllık 14 bin sterlin kazanıyordum ve Londra’nın güneyinde üç odalı bir daireyi 28 bin sterline, yani yıllık maaşımın iki katına satın alabilmiştim. Bugün aynı daire yaklaşık 500 bin sterlin değerinde ve başlangıç maaşı ancak 40 bin sterlin civarında; yani evin değeri gelirin on katından fazla bir seviyeye çıktı. Eskiden tek başıma alabildiğim bir evi bugün iki kişinin yüksek gelirle dahi alması neredeyse imkansız.”
Bu ekonomik şartlar altında Fransa’daki gençlerin sokaklara dökülmesine şaşırmadığını belirten Murphy, kendisini asıl şaşırtan hususun Britanya, Almanya ve İsveç gençliğinin henüz sokaklara çıkmaması olduğunu kaydetti.
“Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor”
Mevcut siyasi elitlerin Thatcher’ın meşhur formülünü benimsediğini aktaran Murphy, alternatif politikaların bilinçli şekilde dışlandığını söyledi: “Siyasi sınıf bütünüyle neoliberalizme teslim olmuş durumda ve başka seçenek görmüyor. Margaret Thatcher’ın ‘alternatif yok’ yaklaşımını sürdürüyorlar; oysa ben ‘gerçek bir alternatif var’ yaklaşımından yanayım. Ancak iktidarlar sokaktaki öfkeyi aşırı solcuların vandallığı olarak niteleyerek geçiştirmeye çalışıyor.”
Fransa’daki siyasi tabloyu değerlendiren Murphy, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağın da halkın sorunlarına çare üretemeyeceğini ifade etti. Macron yönetiminin Avrupa Merkez Bankası kuralları doğrultusunda 80 milyar avroluk bütçe kesintisi planlarken Le Pen’in yıllık 140 milyar avroluk kesinti vadettiğine işaret eden Murphy, bu politikaların toplumsal yapıyı büsbütün dağıtacağını savundu.
Mevcut mali kuralların finansal servet piramidini korumak için inşa edilmiş bir kumdan kale olduğunu söyleyen Murphy, yapının bir saadet zincirine dönüştüğünü ve ABD merkezli teknoloji piyasalarındaki yapay zeka balonuyla birlikte çöküşün eşiğinde olduğunu kaydetti. Murphy, 2000 yılındaki teknoloji balonu döneminde iki şirketin finans direktörlüğünü yürüttüğünü ve Londra borsasının o dönemde yüzde 50 değer kaybettiğini hatırlatarak benzer bir sarsıntının yeniden kapıda olduğunu dile getirdi.
Murphy, finansal piyasaların birbiriyle olan karmaşık bağlarının yaratacağı riskleri anlattı: “Hedge fonlar, özel sermaye fonları ve ikincil bankacılık sistemi çökebilir; bu durum doğrudan temel bankacılık sistemini de aşağı çekebilir. Devletler domino etkisiyle batacak bankaları kurtarmak zorunda kalacak ancak bu defa paradan çok daha fazlasına, parayı nereye harcayacaklarını bilmeye ihtiyaçları var.”
“Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır”
Hükümetlerin kırk beş yıldır piyasa karşısında çaresiz olduklarını iddia ettiklerini ancak 2008 küresel krizinde İngiltere Merkez Bankası, ABD Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla para basarak bankaları kurtardıklarını hatırlatan Murphy, paranın mahiyetine dair değerlendirmelerde bulundu.
Murphy, modern para teorisinin finansal yapıyı doğru açıkladığını vurguladı: “Para bir hükümet harcama yaptığı her an yeniden yaratılır. Neoliberal siyasetçiler paranın son derece kıt olduğunu ve kendilerinin bunu kontrol eden güçler olduğunu düşünmenizi istiyor ama bu doğru değil. Hükümetler parayı yaratma ve yönlendirme gücüne sahiptir; kriz anında da bunu harcamaktan başka çareleri kalmayacak.”
Birleşik Krallık siyasetinde Muhafazakar Parti, İşçi Partisi veya Liberal Demokratların hükümette bulunmasının politikaları değiştirmediğini belirten Murphy, bu tek tipleşmenin seçmenin tercih hakkını fiilen yok ettiğini ve aşırı sağı besleyen asıl zeminin bu umutsuzluk olduğunu kaydetti.
Aşırı sağ partilerin halkın ekonomik sorunlarını çözemeyeceğini, aksine daha derin bütçe kesintileri getireceğini söyleyen Murphy, piyasa ekonomisine karşı olmadığını ancak devletin düzenleyici kurallarına ihtiyaç duyulduğunu belirtti: “Kırk iki yıl yeminli mali müşavirlik yaptım, şirketler yönettim; piyasanın gücünü bilirim. Ancak kuralların olmadığı bir piyasa, Manchester City karşısına sahaya bir takımın on bir, diğerinin on üç kişiyle çıkmasına benzer; bu adaletsizliği yalnızca kamusal akıl giderebilir.”
Tasarrufların üretken yatırımlara yönlendirilmesi gerektiğini savunan Murphy, Britanya’da emeklilik fonlarına sağlanan yıllık 90 milyar sterlinlik vergi teşviklerinin atıl mevduat olarak bankalarda beklediğini, bunun yerine kamusal bir yatırım bankası aracılığıyla yeşil dönüşüm, konut inşası, ulaşım ve eğitim alanlarına doğrudan kaynak aktarılması gerektiğini belirtti.
“Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor”
Mülakatın son bölümünde Nawfal’ın göçmen nüfus ve toplumsal uyum konusundaki sorularını yanıtlayan Murphy, meselenin ekonomik bir tehdit olarak sunulmasının siyasi bir saptırma olduğunu kaydetti. Kendi ailesinin de İrlanda kökenli göçmenler olduğunu ve eşinin hekimlik, kendisinin ise mali müşavirlik ve akademisyenlik yaparak topluma değer kattığını anlattı.
Aşırı sağın ve neoliberal düzenin başarısızlıklarını örtbas etmek için hedef tahtasına göçmenleri koyduğunu söyleyen Murphy, şu değerlendirmeyi yaptı: “Sorun göçmenler değil; neoliberalizmin başarısızlıklarının faturası başkalarına kesiliyor. 2008 yılındaki ekonomik çöküş İngiltere’deki bir hastanede çalışan Eritreli bir hemşire yüzünden yaşanmadı. Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Hizmeti bünyesindeki çalışanların üçte biri birinci veya ikinci nesil göçmenlerden oluşuyor; göçmen doktorları dışlarsanız tedavi görecek sağlık personeli bulamazsınız.”
Britanya’ya yılda gelen kayıt dışı teknelerin 45 bin kişilik bir hacme sahip olduğunu ve 67 milyonluk nüfus içinde bu sayının ekonomik dengeleri bozacak bir büyüklük taşımadığını ifade eden Murphy, göçmen düşmanlığının en yoğun yaşandığı yerlerin yabancı nüfusun neredeyse hiç bulunmadığı kırsal bölgeler olduğuna dikkat çekti. Kendi yaşadığı bölgedeki tarımsal hasadın Bulgar işçiler sayesinde yapılabildiğini hatırlatan Murphy, iklim krizi, kuraklık ve kıtlık kaynaklı zorunlu göç dalgalarının önümüzdeki on yılda daha da büyüyeceğini ve küresel sistemin bu gerçekle yüzleşmek zorunda olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor











