Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya’da sanayisizleşme tartışmaları üzerine bir değerlendirme

Yayınlanma

Ukrayna savaşı ve Rusya karşıtı yaptırımlarla birlikte yükselen enerji maliyetleri, ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ile birlikte ‘temiz enerji’ yatırımlarını kendine çekmeye başlaması ve kritik hammaddeler söz konusu olduğunda başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere Asya ve Afrika ülkelerine bağımlılık, uzun bir süredir Almanya’da ‘sanayisizleşme’ tartışmalarına yol açmış durumda.

Meselenin iktisadi boyutunun yanı sıra, elbette Alman iç siyasetine ve jeopolitik gerilimlere uzanan boyutları da var. Hükümetteki trafik lambası koalisyonunun (SPD-Yeşiller-FDP) sert bir Rusya karşıtı politikaya dümen kırması ve ABD’nin Almanya önderliğindeki AB üzerindeki hegemonyasını pekiştirmesi, eski ‘anaakım’ın da marjlara doğru itilmesine yol açtı ve hem ‘sağ’dan (AfD) hem de ‘sol’dan (Sahra Wagenknecht İttifakı) yeni aktörler Alman siyasetinde gündeme oturmayı başardı.

Enerji maliyetleri, bürokrasi, jeopolitik gerilimler gibi nedenlerle tartışılan ‘sanayisizleşme’ süreci tüm AB’yi kapsasa da esas olarak Avrupa’nın iktisadi motoru ve dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi Almanya odakta yer alıyor.

Peki Almanya bağlamında sanayisizleşme ne kadar gerçek?

Enerji fiyatlarında toptan sözleşme avantajları

Almanya’da enerji fiyatlarındaki değişim, doğalgaz fiyatlarındaki değişimle orantılı görünüyor. Sylwia Bialek, Claudia Schaffranka ve Monika Schnitzer’in CEPR için yaptıkları Ocak 2023 tarihli araştırmaya göre, ilk enerji şoku COVID-19 pandemisi döneminde yaşanırken, esas büyük şok Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından geldi. Bu dönem doğalgaz fiyatı dolar cinsinden  mW saat başına 350’ye kadar çıkarken, baz elektrik fiyatı da aynı dönemde mW saat başına 500 dolara kadar yükseldi. Karşılaştırma için, Almanya’da 2019’da bu fiyatın 100 doların altında olduğuna dikkat çekelim. Yine karşılaştırma için, ABD’de Şubat 2022’de büyük fiyat artışlarına rağmen baz elektrik fiyatının 200 doların altında seyrettiğini de hatırlatalım.

Bütün bunlar Alman sanayisi için ne anlam ifade ediyor? İlk başta görünen büyük maliyet artışları. Fakat az önce sözünü ettiğimiz çalışmada araştırmacılar başka bir meseleye dikkat çekiyorlar: Enerji emtialarının toptan satış fiyatları hızla yükselirken, bunların doğrudan etkileri, toptan satış piyasalarında doğrudan işlem yapan sanayi müşteriler ve yalnızca korunmasız enerji satın alımlar ile sınırlı.

Daha küçük sanayi tesisleri, kamu hizmetleri ve diğer aracılarla sözleşme yapıyorlar ve sonuç olarak, toptan satış fiyatlarındaki gelişmelerden ancak riskten korunma stratejileri uygulayabilen aracılar aracılığıyla kendilerine daha yüksek fiyatlar çekildiğinde etkileniyorlar. Sözleşme şartları, özellikle beş yıla kadar bağlayıcı olabilen fiyat garantileri, bu etkiyi sınırlıyor.

Kısa vadede, üreticiler tarafından, özellikle de küçük olanlar tarafından ödenen nihai enerji fiyatları, bu nedenle toptan fiyat dalgalanmalarından kısmen korunuyor. Örneğin, aynı araştırmaya göre, toptan gün öncesi elektrik fiyatları %240 artarken, yıllık ortalama elektrik kullanımı yaklaşık 420 MW saat olan Alman sanayiciler için, vergi ve sürşarj öncesi ortalama elektrik fiyatları 2022’nin ilk yarısında 2021’in ilk yarısına göre %29 arttı. Buna karşılık,yıllık ortalama 150.000 mW saat’in üzerinde tüketim yapan şirketler %192’lik bir artış yaşadı.

Elbette, zaman içinde toptan satış fiyatlarındaki gelişmeler, sanayi müşterileri için giderek artan bir şekilde nihai fiyatlara dönüşüyor. Bununla birlikte, Ocak 2023’te Alman hükümeti, elektrik ve doğalgaz için toptan ve nihai fiyatların, muhtemelen 2024 baharına kadar birbirinden ayrı kalacağına işaret eden ‘fiyat frenleri’ uygulamasına başlamıştı.

Nihai enerji fiyatlarının enerji maliyetlerine yansıması

Araştırmada, nihai fiyatların maliyetlere ne şekilde yansıdığına görmek için hangi enerji türlerinin kullanıldığına ve tüketilen enerji miktarına bakmak gerektiği vurgulanıyor.

Burada yazarlar, sanayisizleşme tartışmalarında genellikle gözden kaçırılan bir meseleye işaret ediyorlar. Enerji maliyetlerindeki mutlak artış, sektörler arasında eşit olmayan bir şekilde dağılıyor.

Örneğin, Almanya’da yüksek seyreden doğalgaz fiyatlarının getirdiği daha yüksek üretim maliyetleriyle karşılaşma olasılığı en yüksek sektörler, kimyasalların ve kimyasal ürünlerin imalatı (324.100 GW saat, toplam endüstriyel doğalgaz kullanımının %37’si), gıda ürünleri (%11), ana metaller (154.208 GW saat, %10,5) ve metalik olmayan mineral ürünler (%9) şeklinde listeleniyor.

Üstelik bu sektörlerde bile maliyetler eşit olarak dağılmıyor, bunun yerine birkaç sektörde yoğunlaşıyor. Araştırmacılar, 2022 yılında bir yazılan bir makaleye atıfta bulunarak, 1.600 ürün kategorisinden 300’ünün doğalgaz tüketiminin neredeyse %90’ından sorumlu olduğunu hatırlatıyorlar. En yüksek doğalgaz tüketimine sahip beş ürün temel kimyasallar ve toplam endüstriyel gaz tüketiminin yaklaşık %5’ini oluşturuyor.

Araştırmacılar, enerji fiyatlarındaki artışın sanayisizleşme ile doğrudan bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar diyebiliriz. Bunun bir uzantısı da, firmaların enerji fiyatlarındaki artışlara yanıt olarak uyum sağlama ve maliyet artışlarını kısmen dengeleme olanağına sahip olduklarına ilişkin vurgu. Özellikle enerji verimliliği alanında inovasyon da dahil olmak üzere çeşitli uyum süreçlerine işaret ediliyor: ürün portföylerini çeşitlendirme; yakıt tipini değiştirme; tesisler arasında üretim değişimleri ve şirketlerin kendi elektrik üretimindeki artışlar; ve diğer üretim faktörlerinin kullanımındaki ayarlamalar gibi.

Araştırmacılara göre, enerji krizinin başlangıcından bu yana, önemli rekalibrasyon süreçlerinin kanıtları da ortaya çıktı. Örneğin, yazarların aktardığı Ifo araştırmasına göre, Almanya’daki büyük endüstriyel tüketiciler, 2018-2021 yılları arasındaki ortalama tüketime kıyasla 2022’de doğalgaz kullanımlarını yaklaşık %15 oranında azalttı ve şirketlerin çoğu üretimi korurken enerji kullanımlarını da düşürdü.

Şirketlerin fiyat belirleme gücü

Öte yandan maliyet artışlarının ekonomik önemi artışların göreli büyüklüğüne de bağlı. Araştırmacılara göre bu, örneğin, bir avro brüt katma değer (GVA) oluşturmak için gereken enerji miktarı veya enerji maliyetlerinin toplam maliyetlere oranı ile ölçülebilir.

Yapılan analiz, hem sektörler arasında hem de sektörler içinde güçlü bir ‘heterojenlik derecesi’ olduğunu ortaya koyuyor. 2016-2018 yıllarında ortalama makine ve teçhizat imalatı 1 avro GVA başına sadece 0,15 kW saat gerektirirken ve toplam maliyetlerin yaklaşık %1’ini oluştururken, enerji maliyet payları %5 civarında olan tekil şirketler vardı. Öte yandan, kağıt ve kağıt ürünlerinin medyan üretim operasyonu avro GVA başına 0,45 kW saat gerektiriyordu, fakat bu sektördeki şirketlerin %10’u 1 avro GVA başına 9 kW saat’in üzerinde kullanmış ve enerji maliyeti payları %15’i aşmıştı.

Araştırmacılar, maliyet artışları söz konusu olduğunda sanayi sermayesinin iki stratejisi olabileceğine işaret ediyorlar. Buna göre maliyet artışları, ancak nihai ürün fiyatlarına yansıtılamazsa veya artan fiyatlar satışlarda veya pazar payında bir kayba neden olursa şirketlere zarar verecektir.

Mevcut enerji krizi bağlamında, Avrupalı üreticilere göre toptan enerji artışlarından çok daha az etkilendikleri için, Alman üreticilerin Avrupalı olmayan rakipler karşısında maliyetleri fiyatlara yansıtma ihtimali sınırlı görülüyor. Bu ise, Alman üreticilerin, ana metallerde olduğu gibi, Avrupalı olmayan üreticilere karşı rekabet ettikleri pazarlarda maliyet artışları yerine ya daha düşük kâr marjları, hatta potansiyel olarak zarar ya da pazar payını kaybetmeleri anlamına gelebilir.

Öte yandan, AB dışından gelen rekabet, nakliye maliyetlerinin katma değere göre yüksek olduğu içecek imalatı gibi endüstriler için sınırlı. Bu nedenle, içecek üreticileri, maruz kaldıkları önemli enerji maliyeti artışlarını fiyatlara daha kolay yansıtabilir durumdalar.

Ayrıca Almanya ve AB’nin politik ve yasal düzenlemeleri de bu süreci etkiliyor. Örneğin, yazarlara göre, ulaşım ve nakliye için çıkarılan yeni EU-ETS2 mevzuatı ile birlikte sınırda karbon düzenleme mekanizması, ithalat teşviklerini azalttığı için enerji maliyetlerini işlenmiş ürünleri üretimde kullanan ara malı sanayileri için daha az alakalı hale getiriyor.

Araştırmacılar, “Analizimiz, ek politikalar uygulanmadığı sürece temel metal, cam, tekstil ve temel kimyasalların üreticilerinin en büyük risk altında olduğunu göstermektedir. Enerji yoğun olan ancak kısmen uluslararası rekabetten korunan diğer sektörlerin (örneğin içecek üretimi) toplu olarak Avrupa dışına taşınması pek olası değildir,” diyorlar.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, araştırmacılara göre, Alman ekonomisi önümüzdeki birkaç yılda belirgin bir ‘yapısal dönüşüm’e uğrayacak ama geniş bir ‘sanayisizleşme’ korkusu yersiz.

Alman sanayisinde enerji verimliliği tartışmaları

German Council of Economic Experts (GCEE) tarafından yapılan Kasım 2022 tarihli bir başka incelemede, yüksek enerji fiyatlarının metal endüstrisi, cam ve seramik üretimi gibi ekonominin en enerji yoğun sektörleri için önemli bir yük olduğunun altı çiziliyor. Araştırmaya göre bu sektörlerdeki şirketler genellikle Avrupa dışında faaliyet gösteren işletmelerle rekabetle karşı karşıya kalmakta ve bu nedenle maliyet artışlarını ürün fiyatlarına daha az yansıtabiliyor.

Uzmanların notundaki dikkat çekici noktalardan biri, Alman ekonomisinin enerji yoğunluğunun, 1970’lerin petrol fiyatı krizlerinden bu yana düştüğü iddiası.

GCEE’ye göre bunun nedeni şu iki gelişmeydi: İlki, daha az enerji yoğun endüstriyel sektörlerin kısmen önem kazanmasıydı. İkincisi ve esas önemli olan gelişme ise, çeşitli sanayilerde artan enerji verimliliğiydi.

Bu iddiayı doğrulamak mümkün mü? Deutsche Bank’ın (DB) 25 Temmuz 2023 tarihli bir raporunda, Alman enerji talebi ile sanayi çıktısı arasındaki ilişkiye dair veriler bulunuyor. Birincil enerji talebinin geçen yıl %5,4 azaldığını hatırlatan DB, bunun Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana kaydedilen üçüncü en büyük düşüş olduğunu belirtiyor (2020’de COVID-19 nedeniyle -%7,1 ve 2009’da küresel mali kriz nedeniyle -%5,4).

DB’ye göre iktisadi büyüme, son otuz yılda birincil enerji talebinden ayrışmış durumda. Reel GSYİH’deki %1,8’lik artışa rağmen birincil enerji talebinin daralmış olması dikkat çekici. Almanya’nın birincil enerji talebindeki düşüş eğilimi, 2023’ün başında da devam etmişti (1. çeyrekte yıllık bazda -%6,8).

Sanayide doğalgaz talebi, 2022’deki %16,4’lük düşüşün ardından 2023’ün ilk yarısında (yıllık -%11,2) düşmeye devam etti. Düşük endüstriyel gaz talebi, enerji yoğun endüstrilerde endüstriyel üretimdeki düşüşü yansıtıyor. 2023’ün ilk beş ayında kimya sektöründe üretim yıllık bazda %17,2 düştü. Yapı malzemeleri (-%17,7) ve kağıt endüstrisi (-%14,4) de önemli kayıplar kaydetti.

2023’ün ilk yarısında, elektrik tüketiminin yıllık bazda %6,2 düştüğünü (2022’de -%3) kaydeden DB, bunda enerji yoğun sektörlerin ‘zayıf ekonomik performansı’ ile yüksek elektrik fiyatlarının önemli bir faktör olduğuna işaret ediyor.

IMF’nin Temmuz 2023 tarihli raporunda da Alman sanayisindeki ‘enerji/doğalgaz yoğunluğunun’ azaldığına işaret ediliyor. Buna göre, birim doğalgaz başına çıktı olarak tanımlanan doğalgaz yoğunluğu, 2021’den bu yana %25 oranında iyileşti. Bunun yaklaşık üçte ikisi sektörlerdeki verimlilik kazanımlarından, üçte biri ise üretimdeki enerji yoğun sektörlerden diğer sektörlere geçişlerden kaynaklandı.

IMF’ye göre bu, imalat firmalarının yarısından fazlasının enerji verimliliği önlemlerine yatırım yapmayı planladığını gösteren anket sonuçlarıyla tutarlı. Ifo Ekonomik Araştırmalar Enstitüsünün anket bulguları da Alman firmalarının %75’inin üretimi azaltmadan doğalgaz tasarrufu yapabildiğini gösteriyor.

Sağlamasını yapabileceğimiz veriler mevcut. Statista tarafından derlenen Alman sanayisinde enerji tüketimi ve üretim değeri verilerine göre, 2002-2022 arasında Alman endüstriyel enerji tüketimi ve değer oranlarında dramatik bir değişiklik görünmüyor. 1.000 avroluk brüt katma değer için sarfedilen enerji, (gigajoule cinsinden; 1 kW saat=3,6 megajoule) 2002 yılında 2,6 iken, 2022 yılında 2,4’e gerilemiş.

Dolayısıyla, Alman sanayisinde enerji verimliliğinin 20 senede hafif bir artış gösterdiği doğru. Bu hafif verimlilik artışının, enerji maliyetlerindeki dramatik bir yükselmeyi telafi edemeyeceği de görülüyor. Bu durumda, uzun vadeli doğalgaz veya elektrik kontratları, maliyetleri fiyatlara yansıtabilme becerisi, enerji depolama kapasitesi ve sektörler arası geçiş yapabilme imkanları Alman sanayisinin kendi iç eşitsizliklerini besleyen faktörler olarak öne çıkıyor.

Fakat bu noktada, sanayisizleşme tartışmasında genelde gündeme getirilmeyen bir meseleye geliyoruz: kârlılık ve ücretler.

Yüksek enerji fiyatlarına rağmen kârlar hâlâ güçlü

Yeniden IMF raporuna dönelim. Raporda sanayideki şirketlerin kârlılığına ilişkin bir bölüm de yer alıyor.

IMF araştırmacıları, reel çıktı başına birim kârın, tarihsel eğilimi aşarak son iki yılda neredeyse %20 arttığına dikkat çekiyorlar. 2022’nin birinci çeyreği ile 2023’ün birinci çeyreği arasındaki ortalama kâr payı, 2019 ortalamasının 2 puan üzerinde.

Birim işgücü maliyeti ise, bunun tersine, COVID-19 salgını sırasında 2020’nin ikinci çeyreğindeki geçici artış bir kenara bırakılırsa, yüksek enflasyona rağmen tarihsel eğilimini aşamadı (üstelik 2022 sonundaki ücret artışlarına rağmen). Birim kârdaki artış tarım, inşaat, imalat, kamu hizmetleri ve temas yoğun hizmet sektörlerinde yoğunlaştı.

Dahası, Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) tarafından yapılan bir anket, daha yüksek enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan imalat şirketlerinin dörtte üçünün yüksek üretim maliyetlerini son kullanıcılara yansıtmayı planladığını gösteriyor. Aynı ankette, üretimi başka yere kaydırmayı planlayan imalat şirketlerinin oranı %10’un altındayken, üretimi azaltmayı planlayanların oranı da %20’nin altında. Yani fiyat belirleme gücü olan şirketler, pazardaki konumlarını elde tutmayı, hatta güçlendirmeyi başarabilir durumda. Tarım, ormancılık ve balıkçılık ile inşaat sektörlerindeki kârlılıktaki büyük artış pandemi dönemine rastlarken, imalat ve madencilik sektörlerindeki kârlılığın artışı Ukrayna savaşından sonraki enerji şokuna rastlıyor.

Kısmi sonuçlar

Gelişmiş kapitalist ülkelerde son 40 yıldaki eğilimlerden biri sanayisizleşme idi. Almanya, GSYİH içerisindeki sanayi payı hâlâ bir hayli yüksek olan bir ülke olarak istisnai bir yer tutuyordu (%30’a yakın. Karşılaştırmak için: ABD’deki sanayinin GSYİH’deki payı %19 civarı).

Dolayısıyla, Almanya’daki sanayisizleşme tartışmalarına biraz ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor. Kapitalist üretim uluslararası ve ulusal düzeyde olduğu kadar, sektörel düzeyde de eşitsiz gelişiyor. Alman sanayisindeki hem sektörler arası, hem de sektör içi rekabetin enflasyon ve ‘yeşil dönüşüm’ baskısı ile birleşmesi, ilk başta görüldüğünden daha karmaşık ve muhtelif sonuçlar üretiyor.

Şirketlerin fiyat belirleyebilme gücü, maliyetlerini tüketicilere yansıtabilme kapasitesi, sektörler arası geçiş yapabilme imkanları gibi unsurların hepsi olası sanayisizleşme tartışmasında göz önünde bulundurulması gereken özellikler(*).

Buna ek olarak, gözden kaçan meselelerden biri de, yüksek enflasyona rağmen sanayideki kârlılıkların düşüş yerine artış eğiliminde olması ve işgücü maliyetlerinin tarihsel eğilimden sapmaması. Demek ki sanayiciler, enflasyon aracılığıyla başka rakiplerine maliyet yükleyebilirken, bir bütün olarak rakipler işçilerin tüketimini zorlaştıracak maliyet artışlarını elde edebiliyor ve aynı zamanda ücretleri tarihsel eğilimde tutmayı başarabiliyor.


(*) Bu noktada, elbette borçlanma maliyetlerinin artışı ile birlikte krediye ulaşma olanaklarındaki değişiklikler de incelenmeye muhtaç. Bundesbank’ın 2022 yılında yayınladığı Finansal İstikrar Raporuna göre, toplam kredilerin yüzde 70’e yakını ortalamanın altında faiz karşılama oranlarına sahip firmaların üzerinde. Bu oranın, kabaca işletmenin ödemek zorunda olduğu faizin kaç ka­tını kazandığını gösterdiğini de not edelim.

Avrupa

Manchester City’nin başı dertte

Yayınlanma

Bağımsız bir komisyon, Manchester City’yi, 830 milyon sterlinden fazla gizli fonu gizlemek amacıyla ticari ortaklarla “sahte sözleşmeler” düzenlemek de dahil olmak üzere, 114 başlıkta suçlu buldu.

Kulüp, herhangi bir suçu olduğunu hâlâ reddediyor ve 2 Ekim tarihine kadar temyiz başvurusunda bulunma hakkı var.

City, 2009 ile 2018 yılları arasında mali kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle Şubat 2023’te Premier Lig tarafından yöneltilen 115 suçlamadan 114’ü konusunda suçlu bulundu.

Bağımsız heyet, para cezasından ağır puan kesintisine, ligden ihraç edilmeye veya şampiyonlukların iptal edilmesine kadar uzanan yaptırımlar konusunda henüz bir karar vermedi.

Manchester United, Liverpool ve Arsenal gibi rakip kulüplerin, bu kararın o dönemde kaçırdıkları ödül paraları ve sıralamalar açısından ne anlama gelebileceğini şimdiden değerlendirmeye başladıkları söyleniyor.

En ciddi suçlamalar ise sponsorluk gelirleri, ilişkili taraflarla yapılan ödemeler ve işletme giderleri ile ilgili muhasebe usulsüzlüklerine odaklanıyor.

40 sayfalık raporda Manchester City, “sahte” anlaşmalar, “dürüst olmayan” tanıklar ve Abu Dhabi United Group (ADUG) için “bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” Fordham Anlaşması ile suçlanıyor.

City, ADUG’un Abu Dabili sponsorlardan gelen sponsorluk ücretlerini kısmen karşıladığı bir “Gizli Finansman Planı” uyguladı.

Sonuç olarak, kulübün mali tablolarında 2009-10 sezonundan 2017-18 sezonuna kadar Abu Dabi sponsorlarından elde edilen ticari gelirin 949,94 milyon sterlin olduğu gösterildi.

Oysa gerçekte, Abu Dabi sponsorları bu dönemde City’ye sadece 119,25 milyon sterlin ödedi; kalan 830,69 milyon sterlin ise ADUG tarafından karşılandı.

City ayrıca, gelirleri 24,5 milyon sterlin fazla, giderleri ise 49,414 milyon sterlin eksik göstermek amacıyla Fordham adlı bir üçüncü tarafı bir araç olarak kullandı.

Komisyon, “Fordham Anlaşması”ni “ADUG için bir paravan olmaktan öteye gitmeyen” bir düzenleme olarak nitelendirdi.

Bu davanın boyutu, onu İngiliz futbolunun daha önce karşılaştığı hiçbir duruma benzemiyor.

Everton, 2023-24 sezonunda kâr ve sürdürülebilirlik kurallarını tek bir kez ihlal ettiği için altı puan, Nottingham Forest ise dört puan düşürüldü.

Her iki vaka da City’ye yöneltilen 115 suçlamanın yanında nispeten sınırlı kalıyor.

Chelsea, kulübün önceki yönetim döneminde yapılan usulsüz ödemeleri fiilen ihbar ettikten sonra para cezasına çarptırıldı ve ertelenmiş bir transfer yasağı aldı; ayrıca soruşturma süreci boyunca yetkililerle işbirliği yaptı.

City ise bunların hiçbirini yapmadı. Davayı takip eden hukuk uzmanlarına göre kulüp, her bir suçlamayı reddetti ve Chelsea’nin yaptığı gibi işbirliği göstermedi.

Bu durum, yaptırımlar nihayet belirlendiğinde hoşgörü gösterilme olasılığını önemli ölçüde azaltıyor.

Premier Lig’den Richard Masters, ligin uygulanması gerektiğini düşündüğü yaptırımla ilgili sunumları denetleyecek.

Bunun ardından City’nin avukatları daha hafif bir sonuç için savunma yapabilecek.

Her iki taraf da, kararı veren aynı bağımsız heyetin huzurunda argümanlarını sunacak.

Söz konusu dönemde City’nin kazandığı şampiyonlukların elinden alınıp alınmayacağı konusu henüz netleşmedi.

Kulübün yaratmakla suçlandığı mali avantajın, sonraki on yıl boyunca İngiliz futboluna hakim olan ve 2023’teki üçlü zaferle doruğa ulaşan kadronun oluşturulmasına katkıda bulunduğu gerekçesiyle, 2009 ile 2018 arasındaki tüm sonuçların geçersiz sayılması yönünde bir görüş bulunuyor.

Buna karşılık, sahada yaşananların geriye dönük olarak iptal edilemeyeceği yönünde bir görüş de mevcut.

City’nin en görkemli döneminde kulübe antrenörlük yapan Pep Guardiola, karar açıklanmadan önce, 2023 yılında bu soruyu doğrudan ele almış ve şunları söylemişti:

“Hadi ama! Karar ne olursa olsun, o anlar bize aittir. Yaptıklarımızı bir düşünün… Sergio Aguero’nun QPR’a attığı o gol; kimse onu silemez. Bilmiyorum, Steven Gerrard’ın Anfield’da kaymasından biz mi sorumluyuz?”

2018-19 ve 2021-22 sezonlarında Liverpool takımıyla City’nin ardından ikinci sırada bitiren Jürgen Klopp, karar açıklanmadan önce, kulübün suçlu bulunması halinde bira alıp eski oyuncuları için kendi arka bahçesinde bir kutlama düzenleyeceğini söylemişti.

City taraftarları açısından bakıldığında, kulübe yakın kaynakların tarif ettiği ruh hali, davanın sürdüğü üç yıl boyunca direniş ve yorgunluk arasında gidip geldi.

Başkan Khaldoon Al Mubarak, taraftarlara ve genel müdür Ferran Soriano’ya bir mektup yazarak, bir kararın açıklandığı şu anda bile sürecin sonuçlanmasının hâlâ yıllar alabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Bu mesaj, kulübün kendisinin de temyiz davasının hızlı bir şekilde çözüme kavuşmasını beklemediğini gösteriyor.

Everton taraftarı olan İngiltere Başbakanı Andy Burnham da topa girdi. Başbakan, Manchester City’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nden gelen sahiplerinin, kulübün Premier Lig’in mali kurallarını ihlal ettiği tespit edildikten sonra kulübü satması durumunda “gerçekten endişeleneceğini” söyledi.

Burnham, 2008 yılından bu yana kulübün sahibi olan ve Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı Şeyh Mansour bin Zayed Al Nahyan tarafından yönetilen Abu Dhabi United Group’un başarılarını övdü:

“Onları kaybetmek beni gerçekten çok endişelendirir. Modern Manchester’ın inşasında ve tabii ki Manchester City’nin bugünkü küresel güç haline gelmesinde çok büyük bir ortak oldular. Aslında City Football Group’a ve daha geniş kapsamlı sahiplik yapısına, sadece Etihad [Stadyumu] ve çevresindeki kampüse değil, aynı zamanda şehre de yatırdıkları para için teşekkür ediyorum.”

Başbakan, City’ye ceza verilmesinin Birleşik Krallık-Abu Dabi ticaret ilişkileri üzerinde önemli bir etki yaratabileceği yönündeki uyarılara rağmen, herhangi bir disiplin sürecine müdahale etmeyeceğini söyledi.

Burnham, belediye başkanı olduğu dönemde City’nin sahipleriyle kurduğu ilişkilerin “elbette” incelemeye dayanacağından emin olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Papa Leo’dan Avrupa’nın silahlanmasına itiraz

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, Avrupa’nın silahlanmasına olan itirazını yineleyerek, Ukrayna savaşında barış çabalarına destek verdi.

ABD kökenli ilk papa, Avrupa Birliği’nin kurucularından Robert Schuman’ın memleketi olan Metz’de Avrupalı liderlere hitaben yaptığı konuşmada, “Savaş geri döndü, hatta Avrupa’ya bile: Her gün sayısız sivilin hayatına mal olan yeni ve anlamsız bir katliam,” dedi.

Leo, Avrupa için bugüne kadarki en net siyasi vizyonunu ortaya koyarken, sağın bölge genelinde güç kazandığı bir dönemde entegrasyonu ve çokkültürlülüğü de övdü.

Fransızca yaptığı konuşmada Papa, Avrupalılara hukukun üstünlüğü ve ırk, renk, sınıf veya meslek ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşitliği dahil olmak üzere AB’nin kurucu değerlerini hatırlamaları çağrısında bulundu.

Leo’nun konuşması ayakta alkışlandı.

Leo, cuma günü başladığı dört günlük ziyaretine, Birleşmiş Milletler ve diğer çok taraflı kuruluşların krizde olduğu ve uluslararası diyaloğun bir “maskaralık” haline gelme riski taşıdığı uyarısıyla başlamıştı.

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

“Müzakerelerde cesaret göstermeli ve barışın daha büyük yararı için bazı tutumlarımızdan vazgeçmeye hazır olmalıyız,” diyen Leo, 1917’de Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerinde Papa XV. Benedict’in yaptığı benzer bir çağrıyı hatırlattı.

Leo ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın baskısı ve Rusya tehdidi gerekçesiyle geçen yıl Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en yüksek artışla artan Avrupa askeri harcamalarına muhalefetini yineledi.

Papa şöyle konuştu:

“Yeniden silahlanmanın çözüm olduğu yanılgısına da karşı koymalıyız. Bugün kendimize şunu sormalıyız: Dünya barışını ilerletmek için gerçekten yaratıcı çabalar gösteriyor muyuz, yoksa sadece ‘savaş dalgası ile baş etmeye’ ve hâlâ geleceğini varsaydığımız savaşlara kendimizi daha iyi hazırlamaya mı çalışıyoruz?”

Ayrıca Leo, Avrupalı liderlere kıtaya gelen göçmenleri topluma entegre etmeleri ve onlara sanki kendi aile üyeleriymiş gibi fırsatlar sunmaları çağrısında bulundu.

Liderlere sık sık göçmenlere daha insancıl davranmaları çağrısında bulunan Papa, göç için “yasal ve güvenli yollar” ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye yönelik uluslararası işbirliği konusundaki çağrısını yineledi:

“Birini kabul etmek, onu kendi ailenin bir parçasıymış gibi entegre etmek ve ona yeteneklerini, becerilerini ve duyarlılıklarını geliştirme fırsatı sunmak demektir.”

Leo’nun konuşmasından birkaç saat önce, aralarında bir çocuğun da bulunduğu üç ⁠göçmen, Fransa’dan İngiltere’ye Manş Denizi’ni geçmeye çalışırken hayatını kaybetti.

Thiel ödül aldı, yine Papa ve ÇKP’ye çattı

Leo ayrıca Trump’ın ABD’deki göç karşıtı politikalarını da eleştirdi ve Avrupa’yı hukukun üstünlüğünü korumaya ve çokkültürlülüğü benimsemeye çağırdı.

Avrupa’nın Hıristiyan köklerini de vurgulayan Papa, “Avrupa, geçmişinin en iyi yönlerinden yararlanabildiği ve başkalarıyla olan karşılaşmalar yoluyla bunları yeni ve yaratıcı şekillerde yeniden şekillendirebildiği zaman gelişmiş ve ilerlemiştir,” dedi ve şöyle devam etti:

“Günümüzde bireyler ve devletler arasındaki ilişkiler giderek daha da medeniyetsiz bir hal alıyor. Sözünü tutmanın değeri göz ardı ediliyor; bunun yerine insanlar yalanlar ve aldatmacalarla övünüyor. Avrupa, geliştirmeyi ve korumayı öğrendiği başkalarına saygı sayesinde bu döngüyü kırmaya yardımcı olabilir.”

Leo daha sonra Metz’deki 13. yüzyıldan kalma Gotik katedralde binlerce yerel Katolik ile birlikte bir ayin düzenledi ve burada Avrupa’nın çokkültürlü kimliğini övdü.

Kutsal Makam’ın lideri, “Avrupa’nın geleceği tekdüzelikte değil, farklılıkların uyumunda yatıyor,” dedi.

Papa Leo: Kilise, güncel olaylara seyirci kalamaz

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, “Made in Europe” için adım atmaya hazırlanıyor

Yayınlanma

AB, “Made in Europe” düzenlemesi ile Avrupa sanayisine ivme kazandırmak için muazzam kamu harcama gücünü kullanmak istiyor.

Bununla birlikte, neyin gerçekten “Avrupa malı” sayılacağı konusundaki derin görüş ayrılıklarını var.

POLITICO’da yer alan habere göre Avrupa Parlamentosu ve üye ülke hükümetleri, Brüksel’in “Made in Europe” sloganını bir endüstriyel stratejiye dönüştürme çabasının bir parçası olan Sanayi Hızlandırıcı Yasası (IAA) konusunda tutumlarını belirlemeye çalışıyor.

Bu çaba, ihale ve sübvansiyonları kullanarak Avrupa menşeli ürünler için garantili bir pazar yaratmayı amaçlıyor.

Fakat bunu yapmak, bir ürünün bu kapsamda değerlendirilebilmesi için ne kadar “Avrupalı” olması gerektiği ve hükümetlerin ve tüketicilerin yerli ürünleri satın almak için ne kadar daha fazla ödeme yapmaya hazır olması gerektiği gibi siyasi açıdan tartışmalı nitelikteki sorulara yanıt vermek anlamına geliyor.

Anlaşmazlıklar sadece Parlamento ile Konsey arasında değil, aynı zamanda hükümetler arasında ve hatta farklı ülkelerden siyasi müttefikler arasında da yaşanıyor.

Avrupa Komisyonu tarafından Mart ayında açıklanan IAA, yeşil teknoloji, enerji yoğun sanayiler ve otomobillere yönelik kamu harcamalarını Avrupalı şirketlere yönlendirerek, bu şirketlerin hakim konumdaki Çinli ihracatçılarla rekabet etmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor.

Aradan geçen altı ayın ardından, bu hedefi uygulanabilir bir yasaya dönüştürmenin ne kadar zor olduğu giderek netleşiyor.

Karşıt taraflar, Avrupa’nın sanayi tabanını güçlendirme, izin süreçlerini hızlandırma ve stratejik bağımlılıkları azaltma gereği konusunda genel olarak hemfikir.

Fakat AB’nin Avrupa üretimini ne kadar desteklemesi gerektiği ve hükümetlerin ne kadar esneklik elde tutması gerektiği konusunda keskin bir ayrılık yaşıyor.

POLITICO, 2027’ye kadar sürecek müzakereleri domine edecek beş konu belirlemiş.

Birinci mesele, neyin “Made in Europe” sayılacağına ilişkin tartışma.

AB menşe tanımlaması müzakerelerdeki en hassas siyasi konu. Kamu alımlarının bloğun GSYİH’sinin %15’ini (yani yılda yaklaşık 3 trilyon avroyu) oluşturması nedeniyle, söz konusu meblağlar çok büyük.

Bir ürünün bu tanıma uyması için ne kadar Avrupalı olması gerektiği meselesinde sınır çok dar çizilirse Brüksel, yakın ticaret ortaklarını dışlama ve tedarik zincirlerini bozma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Öte yandan çok geniş çizilirse “Made in Europe” tercihi anlamsız hale gelme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Parlamento, daha sıkı kaçakçılık önleme kuralları istiyor ve bir ürünün değerinin en az %50’sinin AB içinde yaratılması şartını dayatıyor.

Bu durum, üçüncü ülkelerden gelen ürün veya bileşenlerin AB menşeli mallara eşdeğer olarak kabul edilmesini de zorlaştıracak.

Yasa koyucular ayrıca, karşılıklılık, iktisadi güvenlik önlemleri, iklim taahhütleri, çalışma standartları ve insan hakları korumaları dahil olmak üzere daha katı koşullar getirmeyi hedefliyor.

Konsey, DTÖ Kamu Alımları Anlaşması veya ilgili serbest ticaret anlaşmalarının kapsadığı ülkelerden gelen içeriği, belirli koşullar altında (bazı karşılıklılık ilkeleri dahil) AB menşeli içerikle eşdeğer olarak değerlendirmeye daha açık bir tutum sergiliyor.

Fakat AB ülkeleri bu konudaki tutumlarını hâlâ tartışıyor ve birbiriyle çelişen çeşitli öneriler sunuyor.

Konsey başkanlığını yürüten İrlanda, Ekim ortasına kadar “Made in Europe” ibaresini içeren yeni bir uzlaşma önerisi sunmayı planlıyor.

Diğer bir mesele ise Doğrudan Yabancı Yatırım (DYY) taraması.

AP, stratejik sektörlerdeki yabancı yatırımların taranması için daha kapsamlı ve sıkı bir sistem istiyor.

Bu talebin arkasında, AB’nin stratejik endüstrileri geliştirmek için milyarlarca harcama yapmasına rağmen, sübvanse edilen ya da başka şekillerde devlet destekli yabancı yatırımcıların, AB’nin oluşturulmasına katkıda bulunduğu şirketleri ve varlıkları ele geçirebileceği endişesi yatıyor.

Milletvekilleri, inceleme eşiğini önerilen 100 milyon avroluk yatırım rakamından 50 milyon avroya indirmek, yabancı yatırımcıların bağlı şirketlerini kuralların kapsamına dahil etmek ve bildirim zorunluluğunu tetikleyecek kontrol eşiğini düşürmek istiyor.

Ayrıca, Komisyon’a daha güçlü bir rol vererek, AB fonlarının söz konusu olduğu kritik hammaddelere yönelik yatırımları engelleme yetkisini de Komisyon’a devretmek istiyorlar.

Konsey’in tutumu daha dar kapsamlı: Genel olarak Komisyon’un orijinal teklifinde öngörülen 100 milyon avroluk doğrudan yabancı yatırım eşiğini ve %30’luk kontrol eşiğini korurken, ulusal makamlara onay sürecini yönetme konusunda daha fazla esneklik tanıyor.

İki kurum, sadece incelemenin kapsamı konusunda değil, Brüksel ile ulusal başkentler arasındaki güç dengesi konusunda da anlaşamıyor.

Üçüncü mesele, ihale ve sübvansiyonların kapsamı konusunda düğümleniyor.

Her iki taraf da kamu ihaleleri ve devlet desteğinin Avrupa menşeli ve düşük karbonlu ürünlere talep yaratmasını istiyor.

Fakat kuralların ne kadar geniş bir alanda uygulanması gerektiği konusunda fikir ayrılığı var.

İşte bu noktada siyasi hedefler, kamu bütçesiyle doğrudan çatışıyor. Hükümetlerin Avrupa menşeli ürünler satın almasını zorunlu kılmak, yerli üreticiler için talep yaratabilir ama daha ucuz ithal ürünler mevcutken vergi mükelleflerinin daha fazla ödeme yapmasına da yol açabilir.

Parlamento, yeşil, sosyal veya “AB’de Üretilmiştir” gibi çeşitli gerekliliklerin devlet yardımı veya sübvansiyon programlarının %90’ına kadarını kapsamasını isterken, Konsey metninde bu oran %45.

Ayrıca daha sıkı sosyal ve çalışma koşulları, yer değiştirme kısıtlamaları ile daha katı doğrulama ve uygulama mekanizmaları öneriyor.

Konsey ise, uygun ürünlerin bulunmaması, aşırı pahalı olması veya teknik olarak uygun olmaması durumlarında daha geniş istisnaları destekliyor.

Bu tutum, hükümetlerin kamu harcamaları veya ithal bileşenlere bağlı projelerin yavaşlaması konusundaki endişelerini yansıtıyor.

Dördüncü konu ise sektörel hedefler konusundaki ayrışma. 

AP genel olarak bataryalar, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri, elektrolizörler, nükleer teknolojiler ve elektrikli araçlar için daha yüksek ve daha ayrıntılı Avrupa menşeli içerik şartları arıyor.

Elektrikli arabalar, “Made in Europe” kavramının pratikte ne kadar karmaşık hale gelebileceğini gösteriyor.

AB’de monte edilen bir araç, dünya çapında uzanan tedarik zincirleri aracılığıyla temin edilen bir batarya ve hammaddeler içerebilir.

AP, batarya dışındaki araç bileşenleri için gerekli AB menşeli pay oranını, Komisyon’un önerdiği %70’ten %75’e çıkarmayı planlıyor.

Ayrıca batarya malzemeleri, bağlayıcılar ve stratejik hammaddelere ilişkin şartlar da eklenecek. 

Öte yandan Konsey’in tutumu daha az kuralcı olup, daha kademeli bir uygulamaya izin verecek.

Anlaşmazlık, stratejik sektörlerin destek alması gerekip gerekmediği konusunda değil, IAA’nın üreticiler ve tüketiciler için maliyetleri artırabilecek bağlayıcı içerik hedefleri getirip getirmemesi konusunda ortaya çıkıyor.

Beşinci ve son tartışma ise Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın taradığı alanlarla ilgili.

IAA’nın stratejik bağımlılıklara yönelik hedefli bir yanıt olarak mı kalacağı, yoksa AB sanayi politikası için daha geniş kapsamlı bir araç haline mi geleceği tartışılıyor.

AP, mevzuatı denizcilik imalatı, malzeme geri kazanımı ve inşaat sektörü için belirli plastik ürünler gibi alanları da kapsayacak şekilde genişletmek istiyor.

Ayrıca, gelecekteki gözden geçirmelerde gübre, demiryolu araçları, robotik ve havacılık gibi sektörlerin de dikkate alınmasını istiyor.

Konsey metni ise enerji yoğun sanayiler, otomotiv, net sıfır teknolojileri ve kritik hammaddeler dahil olmak üzere halihazırda belirlenmiş sektörlere daha fazla odaklanıyor.

Tartışma, AB’nin “Made in Europe” tercihlerini ne kadar genişletmesi gerektiği konusundaki daha geniş kapsamlı bir gerilimi yansıtıyor.

Bazı stratejik sektörlerde kamu alımları ve sübvansiyonlar yerli üretimi desteklemek için kullanıldığında, diğer sanayiler de bu avantajlardan yararlanabilmeleri gerektiğini savunmak için güçlü bir teşvike sahip oluyor.

POLITICO’da yer alan bir başka habere göre ise Brüksel, AB üyeliği bekleyen ülkelere, “düşman devletlere” ve endüstriyel rakiplere karşı blokla birlikte hareket etmeyi kabul etmeleri şartıyla, ortak pazarına erişim imkanı tanıyacak.

Taslak plana göre, aday ülkelere başvuruları değerlendirilme aşamasındayken, engelsiz ticaret ve araştırma programlarına erişim dahil olmak üzere, tek pazara benzeri görülmemiş bir “kademeli entegrasyon” imkânı sunulacak.

Aday ülkelere sunulacak “genişleme öncesi” avantajlara ilişkin bir değerlendirmede, “Tek pazar, iktisadi yakınlaşma için birinci önceliktir,” ifadesi yer alıyor.

Taslakta şunları yazıyor:

“Daha erken bir entegrasyon, Birlik’teki işletmeler için fırsatlar yaratacak, Avrupa değer zincirlerini güçlendirecek ve stratejik bağımlılıkları azaltacaktır. Komisyon, doğrulanmış mevzuat uyumu ve uygulama kapasitesinin araştırma, inovasyon ve endüstriyel işbirliğine daha derin katılımın yanı sıra daha geniş pazar erişimine imkân tanıdığı alanları belirleyecektir. Katılım hazırlıklarını ilerleten ve ortak iktisadi ve stratejik ihtiyaçları karşılayan fırsatlara öncelik verilmelidir.”

Von der Leyen’in başdanışmanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un eski yardımcısı Alexandre Adam’ın denetlediği bu gözden geçirme, AB’nin komşu ülkelere yönelik yaklaşımını kökten değiştirecek.

Şu anda, daha yakın işbirliğinin sağladığı neredeyse tüm iktisadi faydalar üye ülkelere ayrılmış durumda.

Fakat 2013’te Hırvatistan’ın katılımından bu yana hiçbir yeni ülke AB’ye katılmadı.

Adam’ın önlem paketinin bir parçası olarak, Ukrayna, Moldova, Arnavutluk ve Karadağ’a önümüzdeki yıllarda katılım sürecini hızlandırmak üzere tasarlanmış “yol haritaları” sunulacak.

Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye gibi diğer ülkelerde ise süreç uzamaya devam ediyor zira bu ülkelerin AB’den kopacağı ya da Rusya veya Çin’e daha fazla yakınlaşacağına dair endişeler artıyor.

Komisyon’un planına göre, aday ülkelere sunulan iktisadi avantajlar, bu ülkelerin AB’nin dış politika hedeflerine verdikleri desteğe bağlı olacak.

Tek pazara erişim ise, aday ülkelerin kilit teknolojileri düşmanca devletler ve ticari rakiplerle paylaşmamalarına bağlı olacak.

İnceleme belgesinde şöyle deniyor:

“Endüstriyel ve pazar entegrasyonu derinleştikçe, hassas sektörlere katılımın yatırım taraması, ihracat kontrolleri, yaptırımların uygulanması ve hassas teknolojilerin korunması konularında işbirliği ile birlikte gerçekleşmesi gerekir. Erişim değerlendirmelerinde stratejik uyum, kritik bağımlılıklar ve altyapı ile tedarik zincirlerine yönelik riskleri yönetme kapasitesi dikkate alınmalıdır. Bu koşulların karşılanmadığı durumlarda, katılımın kapsamı ilgili düzenleme çerçevesinde yeniden ayarlanmalıdır.”

Daha yakın işbirliği için değerlendirilen alanlar arasında yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, biyoteknoloji, yapay zeka ve uzay yer alıyor.

İncelemeye göre, aday ülkelerin nihai hedefi tam AB üyesi olmak olmalı.

Raporda, “Fakat üyelik süreci zaman alır: aday ülkeler, titiz ve liyakate dayalı bir süreci tamamlamalı ve kapsamlı ve kalıcı reformlar gerçekleştirmelidir. Bu süre, hem Birliği daha geniş bir üyelik yapısına hazırlamak hem de karşılıklı çıkar alanlarında kademeli entegrasyonu derinleştirmek için stratejik olarak tam anlamıyla değerlendirilmelidir,” deniyor.

Ne var ki elde edilecek faydalar ülkelerin üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerine bağlı olacak:

“Bu yükümlülüklerin yerine getirilmediği durumlarda, katılım geri alınabilir nitelikte olmalıdır. Gerekli görüldüğü durumlarda üyelik süreci askıya alınmalı veya geri çekilmelidir.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English