Avrupa
Almanya’da sanayisizleşme tartışmaları üzerine bir değerlendirme

Ukrayna savaşı ve Rusya karşıtı yaptırımlarla birlikte yükselen enerji maliyetleri, ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ile birlikte ‘temiz enerji’ yatırımlarını kendine çekmeye başlaması ve kritik hammaddeler söz konusu olduğunda başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere Asya ve Afrika ülkelerine bağımlılık, uzun bir süredir Almanya’da ‘sanayisizleşme’ tartışmalarına yol açmış durumda.
Meselenin iktisadi boyutunun yanı sıra, elbette Alman iç siyasetine ve jeopolitik gerilimlere uzanan boyutları da var. Hükümetteki trafik lambası koalisyonunun (SPD-Yeşiller-FDP) sert bir Rusya karşıtı politikaya dümen kırması ve ABD’nin Almanya önderliğindeki AB üzerindeki hegemonyasını pekiştirmesi, eski ‘anaakım’ın da marjlara doğru itilmesine yol açtı ve hem ‘sağ’dan (AfD) hem de ‘sol’dan (Sahra Wagenknecht İttifakı) yeni aktörler Alman siyasetinde gündeme oturmayı başardı.
Enerji maliyetleri, bürokrasi, jeopolitik gerilimler gibi nedenlerle tartışılan ‘sanayisizleşme’ süreci tüm AB’yi kapsasa da esas olarak Avrupa’nın iktisadi motoru ve dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi Almanya odakta yer alıyor.
Peki Almanya bağlamında sanayisizleşme ne kadar gerçek?
Enerji fiyatlarında toptan sözleşme avantajları
Almanya’da enerji fiyatlarındaki değişim, doğalgaz fiyatlarındaki değişimle orantılı görünüyor. Sylwia Bialek, Claudia Schaffranka ve Monika Schnitzer’in CEPR için yaptıkları Ocak 2023 tarihli araştırmaya göre, ilk enerji şoku COVID-19 pandemisi döneminde yaşanırken, esas büyük şok Şubat 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından geldi. Bu dönem doğalgaz fiyatı dolar cinsinden mW saat başına 350’ye kadar çıkarken, baz elektrik fiyatı da aynı dönemde mW saat başına 500 dolara kadar yükseldi. Karşılaştırma için, Almanya’da 2019’da bu fiyatın 100 doların altında olduğuna dikkat çekelim. Yine karşılaştırma için, ABD’de Şubat 2022’de büyük fiyat artışlarına rağmen baz elektrik fiyatının 200 doların altında seyrettiğini de hatırlatalım.
Bütün bunlar Alman sanayisi için ne anlam ifade ediyor? İlk başta görünen büyük maliyet artışları. Fakat az önce sözünü ettiğimiz çalışmada araştırmacılar başka bir meseleye dikkat çekiyorlar: Enerji emtialarının toptan satış fiyatları hızla yükselirken, bunların doğrudan etkileri, toptan satış piyasalarında doğrudan işlem yapan sanayi müşteriler ve yalnızca korunmasız enerji satın alımlar ile sınırlı.
Daha küçük sanayi tesisleri, kamu hizmetleri ve diğer aracılarla sözleşme yapıyorlar ve sonuç olarak, toptan satış fiyatlarındaki gelişmelerden ancak riskten korunma stratejileri uygulayabilen aracılar aracılığıyla kendilerine daha yüksek fiyatlar çekildiğinde etkileniyorlar. Sözleşme şartları, özellikle beş yıla kadar bağlayıcı olabilen fiyat garantileri, bu etkiyi sınırlıyor.
Kısa vadede, üreticiler tarafından, özellikle de küçük olanlar tarafından ödenen nihai enerji fiyatları, bu nedenle toptan fiyat dalgalanmalarından kısmen korunuyor. Örneğin, aynı araştırmaya göre, toptan gün öncesi elektrik fiyatları %240 artarken, yıllık ortalama elektrik kullanımı yaklaşık 420 MW saat olan Alman sanayiciler için, vergi ve sürşarj öncesi ortalama elektrik fiyatları 2022’nin ilk yarısında 2021’in ilk yarısına göre %29 arttı. Buna karşılık,yıllık ortalama 150.000 mW saat’in üzerinde tüketim yapan şirketler %192’lik bir artış yaşadı.
Elbette, zaman içinde toptan satış fiyatlarındaki gelişmeler, sanayi müşterileri için giderek artan bir şekilde nihai fiyatlara dönüşüyor. Bununla birlikte, Ocak 2023’te Alman hükümeti, elektrik ve doğalgaz için toptan ve nihai fiyatların, muhtemelen 2024 baharına kadar birbirinden ayrı kalacağına işaret eden ‘fiyat frenleri’ uygulamasına başlamıştı.
Nihai enerji fiyatlarının enerji maliyetlerine yansıması
Araştırmada, nihai fiyatların maliyetlere ne şekilde yansıdığına görmek için hangi enerji türlerinin kullanıldığına ve tüketilen enerji miktarına bakmak gerektiği vurgulanıyor.
Burada yazarlar, sanayisizleşme tartışmalarında genellikle gözden kaçırılan bir meseleye işaret ediyorlar. Enerji maliyetlerindeki mutlak artış, sektörler arasında eşit olmayan bir şekilde dağılıyor.
Örneğin, Almanya’da yüksek seyreden doğalgaz fiyatlarının getirdiği daha yüksek üretim maliyetleriyle karşılaşma olasılığı en yüksek sektörler, kimyasalların ve kimyasal ürünlerin imalatı (324.100 GW saat, toplam endüstriyel doğalgaz kullanımının %37’si), gıda ürünleri (%11), ana metaller (154.208 GW saat, %10,5) ve metalik olmayan mineral ürünler (%9) şeklinde listeleniyor.
Üstelik bu sektörlerde bile maliyetler eşit olarak dağılmıyor, bunun yerine birkaç sektörde yoğunlaşıyor. Araştırmacılar, 2022 yılında bir yazılan bir makaleye atıfta bulunarak, 1.600 ürün kategorisinden 300’ünün doğalgaz tüketiminin neredeyse %90’ından sorumlu olduğunu hatırlatıyorlar. En yüksek doğalgaz tüketimine sahip beş ürün temel kimyasallar ve toplam endüstriyel gaz tüketiminin yaklaşık %5’ini oluşturuyor.
Araştırmacılar, enerji fiyatlarındaki artışın sanayisizleşme ile doğrudan bir ilişkisi olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar diyebiliriz. Bunun bir uzantısı da, firmaların enerji fiyatlarındaki artışlara yanıt olarak uyum sağlama ve maliyet artışlarını kısmen dengeleme olanağına sahip olduklarına ilişkin vurgu. Özellikle enerji verimliliği alanında inovasyon da dahil olmak üzere çeşitli uyum süreçlerine işaret ediliyor: ürün portföylerini çeşitlendirme; yakıt tipini değiştirme; tesisler arasında üretim değişimleri ve şirketlerin kendi elektrik üretimindeki artışlar; ve diğer üretim faktörlerinin kullanımındaki ayarlamalar gibi.
Araştırmacılara göre, enerji krizinin başlangıcından bu yana, önemli rekalibrasyon süreçlerinin kanıtları da ortaya çıktı. Örneğin, yazarların aktardığı Ifo araştırmasına göre, Almanya’daki büyük endüstriyel tüketiciler, 2018-2021 yılları arasındaki ortalama tüketime kıyasla 2022’de doğalgaz kullanımlarını yaklaşık %15 oranında azalttı ve şirketlerin çoğu üretimi korurken enerji kullanımlarını da düşürdü.
Şirketlerin fiyat belirleme gücü
Öte yandan maliyet artışlarının ekonomik önemi artışların göreli büyüklüğüne de bağlı. Araştırmacılara göre bu, örneğin, bir avro brüt katma değer (GVA) oluşturmak için gereken enerji miktarı veya enerji maliyetlerinin toplam maliyetlere oranı ile ölçülebilir.
Yapılan analiz, hem sektörler arasında hem de sektörler içinde güçlü bir ‘heterojenlik derecesi’ olduğunu ortaya koyuyor. 2016-2018 yıllarında ortalama makine ve teçhizat imalatı 1 avro GVA başına sadece 0,15 kW saat gerektirirken ve toplam maliyetlerin yaklaşık %1’ini oluştururken, enerji maliyet payları %5 civarında olan tekil şirketler vardı. Öte yandan, kağıt ve kağıt ürünlerinin medyan üretim operasyonu avro GVA başına 0,45 kW saat gerektiriyordu, fakat bu sektördeki şirketlerin %10’u 1 avro GVA başına 9 kW saat’in üzerinde kullanmış ve enerji maliyeti payları %15’i aşmıştı.
Araştırmacılar, maliyet artışları söz konusu olduğunda sanayi sermayesinin iki stratejisi olabileceğine işaret ediyorlar. Buna göre maliyet artışları, ancak nihai ürün fiyatlarına yansıtılamazsa veya artan fiyatlar satışlarda veya pazar payında bir kayba neden olursa şirketlere zarar verecektir.
Mevcut enerji krizi bağlamında, Avrupalı üreticilere göre toptan enerji artışlarından çok daha az etkilendikleri için, Alman üreticilerin Avrupalı olmayan rakipler karşısında maliyetleri fiyatlara yansıtma ihtimali sınırlı görülüyor. Bu ise, Alman üreticilerin, ana metallerde olduğu gibi, Avrupalı olmayan üreticilere karşı rekabet ettikleri pazarlarda maliyet artışları yerine ya daha düşük kâr marjları, hatta potansiyel olarak zarar ya da pazar payını kaybetmeleri anlamına gelebilir.
Öte yandan, AB dışından gelen rekabet, nakliye maliyetlerinin katma değere göre yüksek olduğu içecek imalatı gibi endüstriler için sınırlı. Bu nedenle, içecek üreticileri, maruz kaldıkları önemli enerji maliyeti artışlarını fiyatlara daha kolay yansıtabilir durumdalar.
Ayrıca Almanya ve AB’nin politik ve yasal düzenlemeleri de bu süreci etkiliyor. Örneğin, yazarlara göre, ulaşım ve nakliye için çıkarılan yeni EU-ETS2 mevzuatı ile birlikte sınırda karbon düzenleme mekanizması, ithalat teşviklerini azalttığı için enerji maliyetlerini işlenmiş ürünleri üretimde kullanan ara malı sanayileri için daha az alakalı hale getiriyor.
Araştırmacılar, “Analizimiz, ek politikalar uygulanmadığı sürece temel metal, cam, tekstil ve temel kimyasalların üreticilerinin en büyük risk altında olduğunu göstermektedir. Enerji yoğun olan ancak kısmen uluslararası rekabetten korunan diğer sektörlerin (örneğin içecek üretimi) toplu olarak Avrupa dışına taşınması pek olası değildir,” diyorlar.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, araştırmacılara göre, Alman ekonomisi önümüzdeki birkaç yılda belirgin bir ‘yapısal dönüşüm’e uğrayacak ama geniş bir ‘sanayisizleşme’ korkusu yersiz.
Alman sanayisinde enerji verimliliği tartışmaları
German Council of Economic Experts (GCEE) tarafından yapılan Kasım 2022 tarihli bir başka incelemede, yüksek enerji fiyatlarının metal endüstrisi, cam ve seramik üretimi gibi ekonominin en enerji yoğun sektörleri için önemli bir yük olduğunun altı çiziliyor. Araştırmaya göre bu sektörlerdeki şirketler genellikle Avrupa dışında faaliyet gösteren işletmelerle rekabetle karşı karşıya kalmakta ve bu nedenle maliyet artışlarını ürün fiyatlarına daha az yansıtabiliyor.
Uzmanların notundaki dikkat çekici noktalardan biri, Alman ekonomisinin enerji yoğunluğunun, 1970’lerin petrol fiyatı krizlerinden bu yana düştüğü iddiası.
GCEE’ye göre bunun nedeni şu iki gelişmeydi: İlki, daha az enerji yoğun endüstriyel sektörlerin kısmen önem kazanmasıydı. İkincisi ve esas önemli olan gelişme ise, çeşitli sanayilerde artan enerji verimliliğiydi.
Bu iddiayı doğrulamak mümkün mü? Deutsche Bank’ın (DB) 25 Temmuz 2023 tarihli bir raporunda, Alman enerji talebi ile sanayi çıktısı arasındaki ilişkiye dair veriler bulunuyor. Birincil enerji talebinin geçen yıl %5,4 azaldığını hatırlatan DB, bunun Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana kaydedilen üçüncü en büyük düşüş olduğunu belirtiyor (2020’de COVID-19 nedeniyle -%7,1 ve 2009’da küresel mali kriz nedeniyle -%5,4).
DB’ye göre iktisadi büyüme, son otuz yılda birincil enerji talebinden ayrışmış durumda. Reel GSYİH’deki %1,8’lik artışa rağmen birincil enerji talebinin daralmış olması dikkat çekici. Almanya’nın birincil enerji talebindeki düşüş eğilimi, 2023’ün başında da devam etmişti (1. çeyrekte yıllık bazda -%6,8).
Sanayide doğalgaz talebi, 2022’deki %16,4’lük düşüşün ardından 2023’ün ilk yarısında (yıllık -%11,2) düşmeye devam etti. Düşük endüstriyel gaz talebi, enerji yoğun endüstrilerde endüstriyel üretimdeki düşüşü yansıtıyor. 2023’ün ilk beş ayında kimya sektöründe üretim yıllık bazda %17,2 düştü. Yapı malzemeleri (-%17,7) ve kağıt endüstrisi (-%14,4) de önemli kayıplar kaydetti.
2023’ün ilk yarısında, elektrik tüketiminin yıllık bazda %6,2 düştüğünü (2022’de -%3) kaydeden DB, bunda enerji yoğun sektörlerin ‘zayıf ekonomik performansı’ ile yüksek elektrik fiyatlarının önemli bir faktör olduğuna işaret ediyor.
IMF’nin Temmuz 2023 tarihli raporunda da Alman sanayisindeki ‘enerji/doğalgaz yoğunluğunun’ azaldığına işaret ediliyor. Buna göre, birim doğalgaz başına çıktı olarak tanımlanan doğalgaz yoğunluğu, 2021’den bu yana %25 oranında iyileşti. Bunun yaklaşık üçte ikisi sektörlerdeki verimlilik kazanımlarından, üçte biri ise üretimdeki enerji yoğun sektörlerden diğer sektörlere geçişlerden kaynaklandı.
IMF’ye göre bu, imalat firmalarının yarısından fazlasının enerji verimliliği önlemlerine yatırım yapmayı planladığını gösteren anket sonuçlarıyla tutarlı. Ifo Ekonomik Araştırmalar Enstitüsünün anket bulguları da Alman firmalarının %75’inin üretimi azaltmadan doğalgaz tasarrufu yapabildiğini gösteriyor.
Sağlamasını yapabileceğimiz veriler mevcut. Statista tarafından derlenen Alman sanayisinde enerji tüketimi ve üretim değeri verilerine göre, 2002-2022 arasında Alman endüstriyel enerji tüketimi ve değer oranlarında dramatik bir değişiklik görünmüyor. 1.000 avroluk brüt katma değer için sarfedilen enerji, (gigajoule cinsinden; 1 kW saat=3,6 megajoule) 2002 yılında 2,6 iken, 2022 yılında 2,4’e gerilemiş.
Dolayısıyla, Alman sanayisinde enerji verimliliğinin 20 senede hafif bir artış gösterdiği doğru. Bu hafif verimlilik artışının, enerji maliyetlerindeki dramatik bir yükselmeyi telafi edemeyeceği de görülüyor. Bu durumda, uzun vadeli doğalgaz veya elektrik kontratları, maliyetleri fiyatlara yansıtabilme becerisi, enerji depolama kapasitesi ve sektörler arası geçiş yapabilme imkanları Alman sanayisinin kendi iç eşitsizliklerini besleyen faktörler olarak öne çıkıyor.
Fakat bu noktada, sanayisizleşme tartışmasında genelde gündeme getirilmeyen bir meseleye geliyoruz: kârlılık ve ücretler.
Yüksek enerji fiyatlarına rağmen kârlar hâlâ güçlü
Yeniden IMF raporuna dönelim. Raporda sanayideki şirketlerin kârlılığına ilişkin bir bölüm de yer alıyor.
IMF araştırmacıları, reel çıktı başına birim kârın, tarihsel eğilimi aşarak son iki yılda neredeyse %20 arttığına dikkat çekiyorlar. 2022’nin birinci çeyreği ile 2023’ün birinci çeyreği arasındaki ortalama kâr payı, 2019 ortalamasının 2 puan üzerinde.
Birim işgücü maliyeti ise, bunun tersine, COVID-19 salgını sırasında 2020’nin ikinci çeyreğindeki geçici artış bir kenara bırakılırsa, yüksek enflasyona rağmen tarihsel eğilimini aşamadı (üstelik 2022 sonundaki ücret artışlarına rağmen). Birim kârdaki artış tarım, inşaat, imalat, kamu hizmetleri ve temas yoğun hizmet sektörlerinde yoğunlaştı.
Dahası, Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (DIHK) tarafından yapılan bir anket, daha yüksek enerji maliyetleriyle karşı karşıya kalan imalat şirketlerinin dörtte üçünün yüksek üretim maliyetlerini son kullanıcılara yansıtmayı planladığını gösteriyor. Aynı ankette, üretimi başka yere kaydırmayı planlayan imalat şirketlerinin oranı %10’un altındayken, üretimi azaltmayı planlayanların oranı da %20’nin altında. Yani fiyat belirleme gücü olan şirketler, pazardaki konumlarını elde tutmayı, hatta güçlendirmeyi başarabilir durumda. Tarım, ormancılık ve balıkçılık ile inşaat sektörlerindeki kârlılıktaki büyük artış pandemi dönemine rastlarken, imalat ve madencilik sektörlerindeki kârlılığın artışı Ukrayna savaşından sonraki enerji şokuna rastlıyor.
Kısmi sonuçlar
Gelişmiş kapitalist ülkelerde son 40 yıldaki eğilimlerden biri sanayisizleşme idi. Almanya, GSYİH içerisindeki sanayi payı hâlâ bir hayli yüksek olan bir ülke olarak istisnai bir yer tutuyordu (%30’a yakın. Karşılaştırmak için: ABD’deki sanayinin GSYİH’deki payı %19 civarı).
Dolayısıyla, Almanya’daki sanayisizleşme tartışmalarına biraz ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor. Kapitalist üretim uluslararası ve ulusal düzeyde olduğu kadar, sektörel düzeyde de eşitsiz gelişiyor. Alman sanayisindeki hem sektörler arası, hem de sektör içi rekabetin enflasyon ve ‘yeşil dönüşüm’ baskısı ile birleşmesi, ilk başta görüldüğünden daha karmaşık ve muhtelif sonuçlar üretiyor.
Şirketlerin fiyat belirleyebilme gücü, maliyetlerini tüketicilere yansıtabilme kapasitesi, sektörler arası geçiş yapabilme imkanları gibi unsurların hepsi olası sanayisizleşme tartışmasında göz önünde bulundurulması gereken özellikler(*).
Buna ek olarak, gözden kaçan meselelerden biri de, yüksek enflasyona rağmen sanayideki kârlılıkların düşüş yerine artış eğiliminde olması ve işgücü maliyetlerinin tarihsel eğilimden sapmaması. Demek ki sanayiciler, enflasyon aracılığıyla başka rakiplerine maliyet yükleyebilirken, bir bütün olarak rakipler işçilerin tüketimini zorlaştıracak maliyet artışlarını elde edebiliyor ve aynı zamanda ücretleri tarihsel eğilimde tutmayı başarabiliyor.
(*) Bu noktada, elbette borçlanma maliyetlerinin artışı ile birlikte krediye ulaşma olanaklarındaki değişiklikler de incelenmeye muhtaç. Bundesbank’ın 2022 yılında yayınladığı Finansal İstikrar Raporuna göre, toplam kredilerin yüzde 70’e yakını ortalamanın altında faiz karşılama oranlarına sahip firmaların üzerinde. Bu oranın, kabaca işletmenin ödemek zorunda olduğu faizin kaç katını kazandığını gösterdiğini de not edelim.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











