Dünya Basını
Heidegger aldatmacası üzerine

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, ‘Heidegger uzmanı’ olarak nitelendirebileceğimiz Richard Wolin imzasıyla yayınlandı. Wolin 90’lı yılların başından beri yalnızca Heidegger felsefesi ve günümüzdeki etkileri üzerine çalışmakla kalmıyor; aynı zamanda batıdaki yaygın ‘Heidegger alimliği’ hakkında da derinlemesine incelemeler yapıyor. Son kitabı Heidegger in Ruins: Between Philosophy and Ideology (Yıkık Dökük Heidegger: Felsefe ile İdeoloji Arasında), Heidegger’in Toplu Eserler’indeki açık faşist göndermelerin nasıl hasıraltı edildiğini, bunun hem Heidegger’in eserlerinin vasileri ve editörleri tarafından, hem de Heidegger’e toz kondurmak istemeyen batı akademisi tarafından nasıl yapıldığını inandırıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Açık nazi göndermeleri söz konusu olduğunda başvurulan stratejilerden biri ise filozofun ideolojik pozisyonu ile felsefi görüşleri arasında birebir örtüşme olmadığıdır. Wolin’in vardığı sonuç ise tam tersidir: Martin Heidegger’in ‘Varlık’ kavrayışı ile bunun siyasi sonuçları arasında belirgin bir ilişki vardır. Nazizm öncesi Alman emperyalizmi, savaş sonrasında Alman istisnacılığına yol açmış; geleneksel Ortaçağcı Hıristiyan anti-Judaizmi, modern anti-semitizme dönüşmüş; hepsi, ‘kitle toplumu’nun zirvesi ‘Yahudi-Bolşevik komplosu’nda bir araya gelmiştir. Heidegger bunların hepsini bir araya getirmiş, Aydınlanma’ya ve evrensel insanlığa karşı Alman biricikliğini ve partikülarizmini savunan Zivilisationkritik geleneğinin zirvesini oluşturmuştur. Dolayısıyla, Wolin’in de dikkat çektiği ve Avrupa ve ABD’de kimi Yeni Sağcı düşünür ve hareketlerce beinmsenen çağdaş Heidegger’cilik şaşırtıcı değildir: Modern kitle toplumuna yönelik tiksinti; batının modern ‘maddeciliğine’ karşı tarihteki sözümona ‘ruhani’ yönüne yönelik büyülenme; tekno-bilimsel dönüşümlere yönelik muhafazakâr bir şüphecilik. Bütün bunların toplamı elbette nazizme eşit değildir; bununla birlikte nazi savaş makinesinin parçalandığı ve bir tür ‘denazifikasyon’un yapıldığı İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyada hâlâ nazizmin kendisine nasıl yer bulabildiğine ilişkin bazı ipuçları sunmaktadır.
Ustanın Külliyatını Aklamak: Heidegger Aldatmacası Üzerine
Richard Wolin
Los Angeles Review of Books
18 Haziran 2023
Filozof Martin Heidegger’in etkisi muazzam olmuştur. Richard Rorty bir keresinde haklı olarak, Heidegger’in devasa etkisini kabul etmeden 20. yüzyılın entelektüel tarihini yazmanın imkansız olacağını iddia etmişti. Ancak Heidegger’in muazzam başarılarına yönelik bu övgüler çok önemli bir açıdan soru işaretleri barındırıyor: Heidegger’i okuduğumuzda aslında ne okuduğumuzu göz ardı ediyorlar.
Heidegger’in metinlerinin yayın tarihi daha yakından incelendiğinde, felsefi mirasının onlarca yıl boyunca iyi niyetli bir ahbaplar ve müritler zümresi tarafından kasıtlı ve sistematik bir şekilde manipüle edildiği ortaya çıkmaktadır. Hayatının sonlarına doğru Heidegger, el yazmalarının denetimi ve yayınlanması için editörlük sorumluluğunu deneyimli akademisyenlere değil, bunun yerine, kural olarak sınırlı mesleki yeterliliğe sahip olan yardımcılarına ve akrabalarına emanet etti – öncelikli kaygıları, miras alınan editörlük normlarına saygı duymaktan ziyade ‘Usta’nın itibarını korumak olan kişiler.
Birbirine sıkı sıkıya bağlı bu grup içinde aile üyeleri orantısız bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor. Böylece, Heidegger’in 1976’daki ölümünün ardından, filozofun oğlu Hermann, babasının el yazmalarının gözetimi ve yayınlanması için birincil sorumluluğu üstlendi, buna Frankfurt yayıncısı Vittorio Klostermann’ın künyesi altında 102 ciltlik devasa Gesamtausgabe veya Toplu Eserler baskısı da dahildi.
Hermann Heidegger’in, babasının edebi vasiliğine getirilmeden önceki kariyer çizgisi dikkat çekecek kadar parlak değildi. Sürekli eğitim eğitmenliği gibi sıradan bir görevin ardından, 1955 yılında Bonn’daki Alman Savunma Bakanlığı’nda göreve başladı ve burada Information for the Troops [Birlikler için Enformasyon] adlı bir askeri bültenin yayınlanmasını denetledi.
Hermann Heidegger’in babasının edebi mirasının yöneticisi olarak oynadığı önemli rol ışığında, siyasi açıdan şüpheli, aşırı sağcı siyasi çevrelerle bağlarını sürekli olarak koruduğunu belirtmek gerekir. Örneğin 2014 yılında, Kara Defterler’in yayınlanmasının ardından filozofun antisemitizmi üzerine hararetli bir tartışma patlak verdiğinde, Hermann suları sakinleştirmek için bir Neue Rechte (Yeni Sağ) yayını olan Sezession’a röportaj verdi. Bu dergi, Alman Kimlikçi Hareketi (IBD) ve Almanya için Alternatif (AfD) partisinin aşırılık yanlısı fraksiyonu Der Flügel (Kanat) gibi çeşitli etnik milliyetçi ve göçmen karşıtı gruplarla olan önemli bağlantıları nedeniyle, 2019 yılında Anayasayı Koruma Dairesi (BfV) tarafından Almanya’nın ‘temel demokratik düzenine’ tehdit oluşturduğu gerekçesiyle resmi olarak gözetim altına alındı. Sezession‘un yayıncısı Saksonya-Anhalt merkezli Institut für Staatspolitik de federal gözetim altında ve AfD’nin gayri resmi düşünce kuruluşu olarak işlev görüyor. Enstitü altı ayda bir ‘yaz akademileri’ düzenliyor ve bu akademiler çeşitli militan aşırı sağcı gençlik grupları için toplanma yeri olarak kullanılıyor.
Nihayetinde, Hermann Heidegger’in babasının adını temize çıkarma çabası oldukça yetersiz kaldı. Sezession ile yaptığı söyleşinin bir noktasında belirttiği gibi, “Babam antisemit olmadan ‘dünya Yahudiliği’ni eleştiriyordu. Auschwitz’den sonra bu ayrımı yapmak imkansız hale geldi ama 1930’larda hayatta olan herkes bunun ne anlama geldiğini kolayca anlayabilir.” Hermann’ın dikkatinden kaçmış gibi görünen şey, ‘Yahudi dünya komplosu’ imgesini çağrıştıran ‘dünya Yahudiliği’ (Weltjudentum) ifadesinin bizzat Nazi ırk düşüncesinin dayanak noktalarından biri olduğudur. Hitler’in kendisi de Kavgam’da ve diğer yazılarında sık sık bu ifadeye başvurmuştur. Auschwitz’in, çeşitli zararlı etkilerinin yanı sıra, Heideggerler gibi iyi niyetli ‘dünya Yahudiliği’ eleştirmenleri için işleri temelden mahvetmesi gerçekten utanç verici!
***
Heidegger’in Nachlass’ının ya da edebi mirasının idaresini defalarca tehlikeye atan profesyonel standartların eksikliği, Toplu Eserler baskısının aslında bir ‘aile şirketi’ gibi yönetildiği suçlamalarına neden oldu. Heidegger uzmanı Theodore Kisiel, çok okunan bir makalesinde Gesamtausgabe’yi (GA) ‘uluslararası bir bilim skandalı’ olarak nitelendirmiş ve editoryal prosedürlerin kabul görmüş bilimsel standartlardan önemli ölçüde saptığını belirtmiştir. GA 44’ün editörlüğünü yapan Siegen Üniversitesi’nden filozof Marion Heinz, mesleki kuralların kasıtlı olarak ihmal edilmesinin editoryal bir kargaşaya yol açtığından yakınmıştır – ‘hiç kimsenin hangi pasajların atlandığını ya da [orijinal el yazmalarının] transkripsiyonları veya kopyaları söz konusu olduğunda eklemeler yapılıp yapılmadığını bilmediği’ bir durum. “Özetle,” diye bitiriyor Heinz, “Heidegger’in felsefesini araştırmak ve değerlendirmek için elimizde güvenilir bir temel yok.” Heinz tarafından tarif edilen editoryal kaosun sonucu, Heidegger’in çalışmalarının alımlanmasının, filozofun metinlerinin el yazması versiyonları ile yayınlanmış versiyonları arasındaki lanet olası tutarsızlıkların giderek daha fazla ortaya çıkmasıyla, bir dizi utanç verici editoryal gafla defalarca gölgelenmesidir.
Toplu Eserler baskısına karşı kamuoyunda oluşan güvensizlik, Ocak 2014’te, Kara Defterler’in yayınlanmasından sadece iki ay önce meydana gelen tuhaf bir olayla daha da arttı. Daha önce Heidegger’in edebi vasileri, bu defterlerin 1942-48 yıllarını kapsayan dördüncü bölümü Anmerkungen I-V’nin (Açıklamalar) açıklanamaz bir şekilde kaybolduğunu duyurmuştu. Fakat aniden ve beklenmedik bir şekilde, el yazması mucizevi bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Görünen o ki, kaybolan cilt başından beri geniş bir ‘aile üyesinin’ elindeydi: Hildesheim Üniversitesi’nde Almanca profesörü olan Silvio Vietta. Vietta, elyazmasının tuhaf kayboluşunu açıklamak için sıkıştırıldığında, altmış yıl önce Heidegger’in onu annesi Dorothea’ya, ikisi ateşli bir aşk ilişkisi yaşarken ‘hediye’ olarak verdiğini açıkladı.
Çok geçmeden, hatalı ‘Vietta defteri’ destanının –yüksek bahisli bir edebi-felsefi ‘fort/da’ oyunu– buzdağının sadece görünen kısmı olduğu ortaya çıktı: Kara Defterler’i etkileyen sayısız editoryal düzensizlikten biri. Ayrıca Winke und Überlegungen (İpuçları ve Düşünceler) başlıklı I. cilt de açıklanamaz bir şekilde kayıptı. Bu yazı yazıldığı sırada, esrarengiz kayboluşuyla ilgili olarak kamuoyuna henüz tatmin edici bir açıklama yapılmamıştır. Kara Defterler’in editörü Peter Trawny, Anmerkungen I-V’e yazdığı sonsözde, okuyucuları tarafsız bir şekilde ve takdire şayan bir özle ‘cildin nerede olduğunun bilinmediği’ konusunda bilgilendirdi: Heidegger yayıncılığının çalkantılı dünyasında bu tür muammaların beklenebileceğine dair zımni bir itiraf; dolayısıyla, okuyucular beklentilerini buna göre düşürerek basitçe ‘uyum sağlamalıdır.’
Bu trajikomik editoryal destanın bir başka dip noktası da 2015 yılında Gesamtausgabe’nin yayıncısı Vittorio Klostermann’ın, basımın dürüstlüğüne yönelik azalan kamu güvenini artırmak için umutsuz bir kumar oynayarak, daha fazla utançtan kaçınmak için ek metinsel düzensizliklerden haberdar olan editörlerin öne çıkmasını talep eden bir memorandum dağıtmak zorunda hissetmesiyle ortaya çıktı. Klostermann’ın açıkladığı gibi, basın ‘Martin Heidegger’in Yahudi düşmanlığının [Judenfeindschaft] neden daha önceki Gesamtausgabe ciltlerinde ortaya çıkmadığına dair çok sayıda soru’ almıştı. Geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıldığından korkan Klostermann, ‘üçüncü şahısların işaret edebileceği her ek tutarsızlığın yayıncıyı […] savunmaya itme riski taşıdığı ve Gesamtausgabe’nin bir bütün olarak itibarına zarar verebileceği’ uyarısında bulunarak metastaz yapan editoryal fiyaskonun ciddiyetinin altını çizdi. Klostermann sözlerini, Nazi dönemi ciltlerinden sorumlu editörleri hedef alan bir çağrıyla bitirdi ve ‘Heidegger’in el yazmalarının onaylı kopyalarından şüpheli sapmalar, eksiklikler ya da transkripsiyon hataları’ hakkında sahip olabilecekleri her türlü bilgiyle öne çıkmalarını talep etti.
Klostermann, 2022 yılında, çeşitli eksiklik ve tahrifatları düzeltmek için iki Gesamtausgabe cildinin tümüyle ‘hamur haline getirilmesinin’ ve yeni baskılarla değiştirilmesinin gerekli olduğunu açıkladı. Ayrıca, basının web sitesinde en az 26 cilt için düzeltmeler yayınladığını da kabul etti.
***
Heidegger’in çalışmasının yayınlanmasına musallat olan tartışmalar, yalnızca ara sıra ve anlaşılabilir editoryal hatalarla ilgili olmadıkları, bunun yerine önceden planlanmış bir editoryal temizlik politikasına işaret ettikleri ölçüde önemlidir: Amacı Heidegger’in Nazi yanlısı duygularını ve kanaatlerini sistematik ve kasıtlı olarak ayıklamak olan bir strateji. Heidegger uzmanı Otto Pöggeler’in yerinde gözleminde olduğu gibi, “Heidegger, izlerini kuyruğuyla süpüren bir tilki gibidir.”
Sorunlar, Almanya ve Avrupa’nın ‘Alman felaketi’nin yıkıntıları altından çıkmaya çalıştığı 1930’larda Heidegger’in verdiği derslerin savaş sonrasında yayınlanmasıyla başladı. Metafiziğe Giriş’te (1953) Heidegger, ‘Nasyonal Sosyalizmin içsel hakikati ve büyüklüğü’ne dair rahatsız edici övgüsünü tahrif etmiş ve ‘gezegensel teknoloji ile modern insan arasındaki karşılaşma’ya atıfta bulunan parantez içi bir açıklama eklemişti. Söz konusu pasajın gerçekliği sorgulandığında, Heidegger başlangıçtaki ikiyüzlülüğünü ikiye katlayarak, parantez içi açıklamaların orijinal el yazmasında olduğunu ancak ders 1935’te ilk kez sunulduğunda bunları atladığını iddia etti. Daha sonra akademisyenler orijinal el yazmasına başvurarak Heidegger’in iddiasının doğruluğunu tespit etmeye çalıştıklarında, söz konusu sayfanın açıklanamaz bir şekilde kaybolduğunu görerek şaşırmışlardır.
Heidegger’in 1936’da sunulan ve 1971’de yayınlanan Schelling’in İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine İnceleme olarak İngilizceye çevrilen derslerinde, editörler –muhtemelen filozofun da onayıyla– Avrupa’nın kaslı faşist diktatörlüklerine sadakatlerini açıkça ifade etmişlerdir. İhtilaf konusu pasajda Heidegger, Hitler ve Mussolini’yi ‘[Avrupa] nihilizmine karşı bir hareket getirdikleri’ –’teknoloji,’ ‘medeniyet,’ das Man, vs.– için övüyor ve böylece faşizmin tek başına Batı’yı Oswald Spengler, Carl Schmitt ve Ernst Jünger gibi muhafazakâr devrimci Zivilisationskritiker’lerin kehanet ettiği ‘düşüş’ (Untergang) kaderinden kurtarma kapasitesine sahip olduğuna dair ‘metapolitik’ beklentisini teyit ediyordu.
Benzer şekilde, 1961 yılında Heidegger’in büyük saygı gören Nietzsche dersleri Neske Verlag tarafından yayınlandığında, filozof orijinal el yazmasında yer alan sert bir demokrasi eleştirisini gizlice çıkarmıştır. Heidegger, demokrasinin ‘nihilizmin bir ifadesinden’ biraz daha fazlası olduğunda ısrar ediyordu. Nietzsche ve diğer ‘kitle toplumu’ eleştirmenlerini kendisine yönlendirerek, demokratik yönetimi ‘en yüksek değerlerin […] yapıcı güçler olmaktan çıktıkları noktaya kadar değersizleştirilmesi’ olarak yeriyordu. Dolayısıyla, ‘ayaktakımının yükselişi’, ‘eşit insanlar’ın ‘toplumsal karmaşası.’” Kuşkusuz Heidegger, bu pasajları dışarıda bırakarak, tatsız siyasi geçmişiyle ilgili bir başka kamusal tartışmanın önüne geçebileceğini umuyordu.
Bu görüşler göz önüne alındığında, Heidegger’in düşüncesinin son yıllarda Atlantik ötesi ‘Yeni Sağ’ taraftarları arasında bu kadar taraftar bulması şaşırtıcı değildir: Rus Aleksandr Dugin, Fransız Alain de Benoist, AfD’den Björn Höcke ve Trump’ın eski danışmanı Steve Bannon gibi şüpheli müritler. Der Spiegel’de 2018 yılında Christoph Scheuermann tarafından kaleme alınan bir profilde Bannon, “filozof Martin Heidegger’in biyografisini okurken görülüyor. ‘İşte benim adamım’ diyor Bannon. Heidegger’in kendisini büyüleyen varlık konusunda bazı iyi fikirleri olduğunu söylüyor.” Scheuermann’a göre Bannon, “beş saniye içinde siyasetin derinliklerinden felsefenin doruklarına, bataklıktan Heidegger’e atlıyor. Bannon soruyor: Bizi hayvanlardan ya da kayalardan ayıran nedir? İnsan olmak ne anlama geliyor? Dijital ilerleme ne kadar ileri gitmeli?”
***
Heidegger’in yukarıda bahsedilen vakalardaki ikiyüzlülüğü iki yönlüdür. Birincisi, Nazi dönemindeki derslerinin ve incelemelerinin –önemli müdahaleler ya da değişiklikler olmaksızın– kelimesi kelimesine yayımlandığı konusunda defalarca ısrar etmesine rağmen, önceki örnekler, kural olarak, bu politikaya uyulmasından ziyade ihlal edildiğine işaret etmektedir. İkincisi, Heidegger’in söylemi ‘Aydınlanma’, ‘liberalizm’ ve ‘modernite’ye yönelik polemikçi suçlamalarla noktalanmıştı, ama konu Nazizm’in soykırımcı aşırılıklarına geldiğinde, karakteristik olmayan bir şekilde sessiz kaldı – savaştan sonra, Üçüncü Reich’ın ‘imhacı’ özünü inkar etmek imkansız hale geldiğinde bile. Bunun yerine, İkinci Dünya Savaşı’nın fiyaskosunu modern teknolojinin kötülüklerine bağlayarak, Nasyonal Sosyalizmin zararlı Batı ve Yahudi etkilerine yenik düşmemiş olsaydı ‘başarılı’ olacağını ima etti.
Böylece, Heidegger, ‘Yahudi Sorunu’na ‘Nihai Çözüm’ü tartışmaya tenezzül ettiği birkaç durumdan birinde, Holokost’u alaycı bir şekilde ‘Yahudilerin kendi kendilerini yok etme’ eylemi olarak nitelendirmiştir. Bu suçlamayı yaparak Heidegger, yaygın bir antisemitik önyargıya uygun olarak, Yahudilerin modern teknolojinin önde gelen ‘taşıyıcıları’ oldukları için Auschwitz’de ve diğer sanayileşmiş toplu katliam yerlerinde fiilen kendi elleriyle öldüklerini ima etmiştir. Heidegger, ‘parçalayıcı’ Yahudi etkisine yönelik bu duygusuz ithamını, Kara Defterler’de, “[d]ünya Yahudiliğinin dünyasızlığını tesis eden hesaplama, vurgunculuk ve iç içe geçmenin hızlı tempolu zekâsı, Gigantizm’in [das Riesige] en sinsi biçimlerinden biri ve belki de en eskisidir,” diyerek desteklemiştir.
Heidegger’in ‘dünya Yahudiliği’ ile modern ‘teknik’ arasındaki ontolojik-tarihsel bağı sürekli kınaması, ‘Teknolojiye İlişkin Soru’ ve ilgili denemelerinde detaylandırdığı şekliyle ünlü Teknik-eleştirisinin, ‘Yahudi materyalizmine’ karşı derinlerde yatan, ideolojik olarak güdülenmiş bir nefretten –Heidegger’in bir zamanlar ifade ettiği gibi ‘boş rasyonalite ve hesaplanabilirliğin’ savunucuları olarak ‘dünya Yahudiliğinin’ yıpratıcı kültürel sonuçlarına ilişkin ırksal olarak güdülenmiş korkulardan– kaynaklandığını kuvvetle düşündürmektedir. Heidegger’in antisemitik husumeti, 1920’de karısı Elfride’e yazdığı ve kendisini açıkça ‘ruhani bir antisemit’ olarak nitelendirdiği bir mektupla ortaya çıkmıştır.
Heidegger’in hayatının ilerleyen dönemlerinde bu önyargıların üstesinden gelip gelmediği son derece şüphelidir. Savaştan sonra Kara Defterler’de ‘dünya gazeteciliği’ (Weltjournalismus) tarafından Almanya’yı Batılı Müttefiklere karşı bir sadakat durumunda tutmak için başlatıldığı iddia edilen bir ‘komplo’dan yakındı. 1986 yılında, Heidegger’in yıldız öğrencisi Hans-Georg Gadamer’e akıl hocasının savaş sonrası ideolojik eğilimleri sorulduğunda, ‘Heidegger’in savaştan sonra dünya kamuoyunun tamamen Yahudiler tarafından domine edildiğine ikna olacak kadar Nazi kaldığını’ söylemiştir.
***
2015 yılında, utanç verici ve siyasi açıdan şüpheli bir başka metin gizleme örneği daha ortaya çıktı. Heidegger’in Hölderlin’in ‘Germanien’ ve ‘Der Rhein’ İlahileri (1934-35) dersinin editörü, filozofun Nationalsozialismus kısaltmasını –’N. soz.’– ‘doğa bilimi’ olarak yanlış bir şekilde transkribe etmişti, oysa Almanca ‘doğa bilimi’ (Naturwissenschaften) kelimesini söz konusu kısaltmadan türetmek inandırıcılığı zorluyordu. Burada da hatalı transkripsiyonun kasıtlı olduğunu varsaymak mantıklı olacaktır: Üstadın itibarını eleştirel incelemeden korumak için bir başka garip girişim. Bu hipotezin akla yatkınlığı, Klostermann’ın 2022 yılında Heidegger’in 1934-35 ders kitabının mevcut kopyalarını toplatıp yerine tamamen yeni bir baskı yapmayı tercih etmesiyle daha da artmıştır.
Ne var ki bu noktada, Heidegger’in külliyatını sterilize etmeye yönelik tekrarlanan girişimler olağanüstü bir şekilde geri tepti ve Hölderlin derslerinin editoryal manipülasyonunun, filozofun şüpheli siyasi geçmişini aklamaya yönelik uzun süredir devam eden bir kampanyanın parçası olduğuna dair şüpheler ortaya çıktı. Alman haber dergisi Die Zeit’ta yazan Adam Soboczynski, giderek artan editoryal eksiklikler ve tahrifatlar listesinin çok daha büyük bir kampanyanın işaretleri olup olmadığını sesli bir şekilde merak etti – Heidegger’in edebi vasileri tarafından onun olağanüstü Nasyonal Sosyalist sempatilerini aklamak için sistematik bir çabanın parçası. Soboczynski’nin dediği gibi,
Heidegger baskısıyla ilgili yaygın bir şüphe ortaya çıkmıştır: Heidegger’in felsefesinin Nasyonal Sosyalist doktrine yapılan göndermelerden arındırılmış bir versiyonu mu sunulmaya çalışılmıştır? Sözde ‘son el baskısı’ [Ausgabe der letzten Hand] […] ile ilgili olarak ortaya çıkan hatalar buzdağının sadece görünen kısmı mıdır?
***
2014 yılında kamuoyu, 16 yıl önce Peter Trawny ve Hermann Heidegger’in, Heidegger’in The History of Beyng’de(*) (1938-40) yer alan ‘dünya Yahudiliğinin evrensel suçluluğa yatkınlığını araştırmanın faydalı olacağı’ yönündeki beyanını bastırmak için bir araya geldiklerini gecikmeli olarak öğrendi. Trawny ve Heidegger’in oğlu bunu yaparak ‘son el baskısı’ kurallarını kasten ihlal etmişlerdir, zira Trawny’nin de daha sonra kabul ettiği gibi, bu iddia orijinal el yazmasında yer almasına rağmen, editör ikilisi yine de bunu çıkarmaya karar vermiştir.
Kristallnacht’ın Yahudi karşıtı pogromlarından kısa bir süre sonra ve Hitler’in 30 Ocak 1939’da yeni bir dünya savaşının patlak vermesi halinde sonucun ‘dünya Yahudilerinin yok edilmesi’ olacağına dair meşhur kehanetini takiben, 1939 dolaylarında ‘dünya Yahudiliğini’ ‘evrensel suçlulukla’ suçlamak, en saf haliyle ‘eliminasyonist’ antisemitizmle eşdeğerdir. Bu, Heidegger’in tüm Yahudileri –erkekleri, kadınları ve çocukları– belirli eylemleri veya fiilleri nedeniyle değil, sadece ve sadece Yahudi olarak ‘ırksal karakterleri’ nedeniyle suçladığı ölçüde doğrudur.
History of Beyng ilk olarak 1998 yılında GA 69 olarak yayımlanmıştır. Bugüne kadar okuyuculara, Trawny ve Hermann Heidegger’in neden ortaklaşa olarak söz konusu dikteyi çıkarmaya karar verdiklerine dair tatmin edici bir açıklama sunulmamıştır. Klostermann ve arkadaşlarının, üçüncü baskının nihayet yayınlandığı 2022 yılında olduğu gibi, pasajı eski haline getirmek için neden 24 yıl bekledikleri konusunda da kamuoyu bilgilendirilmemiştir. (İkinci baskı 2012’de çıkmıştı.) Burada, Gesamtausgabe’nin bir ‘aile şirketi’ olarak yönetilmesine izin vermenin tehlikeleri ve tuzakları açık ve inkar edilemez bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu çıkarma işlemini açıklamak için, Soboczynski’nin Heidegger’in edebi vasilerinin ‘[onun] felsefesinin Nasyonal Sosyalist doktrine göndermelerden arındırılmış bir versiyonunu sunmayı’ amaçladıkları yönündeki makul varsayımına geri dönmeliyiz.
Okuyucular, Heidegger’in ‘dünya Yahudiliğinin evrensel suçluluğa yatkınlığı’ ile ilgili rahatsız edici sözlerinin elyazmasındaki kesin konumu hakkında ancak 2022’de History of Beyng’in üçüncü baskısının yayınlanmasıyla bilgi sahibi oldular. Bu ifade, Heidegger’in sözde ‘önde gelen evrensel suçluların’ (planetarische Hauptverbrecher) maskesini düşürmeye ve onları kınamaya çalıştığı ‘Güç ve Suçluluk’ (‘Macht und Verbrechertum’) başlıklı bölümde yer alıyordu.
2014 tarihli Heidegger and the Myth of a Jewish World Conspiracy adlı kitabında Trawny, Heidegger’in sözünün antisemitik imalarını etkisiz hale getirmeye çalışarak, filozofun aklındaki ‘evrensel suçluların’ Yahudiler değil, ‘totaliter devletlerin yöneticileri […] Hitler ve Stalin’ olduğunu öne sürmüştür. Bu argümanla ilgili tek sorun, Hitler ve Stalin’den metnin hiçbir yerinde bahsedilmemesidir. Dahası, Trawny, Heidegger’in metinlerinin ‘Bolşevizm’ ve ‘Amerikancılık’ suçlamalarıyla dolu olmasına karşın, konu Nasyonal Sosyalizmin soykırıma varan ihlallerine geldiğinde, onun karakteristik olmayan bir şekilde suskun kaldığını gözden kaçırmıştır. Nihayetinde, Trawny’nin Heidegger’i ‘totalitarizmin’ ileri görüşlü bir eleştirmeni olarak gösterme çabası bir saptırma veya sis perdesinden başka bir şey değildi.
History of Beyng’in son bölümünde (‘Koinon: Beyng’in Tarihinden’) Heidegger, ‘komünizmi’ ‘makineleşmenin’ ve ‘Beyng’in unutulmasının’ doruk noktası ya da zirvesi olarak şiddetle mahkum etmiştir. “İktidarın, makineleşmenin kayıtsız şartsız yönüne ve bu yönün dışına doğru güçlenmesi, ‘komünizm’in özüdür. Bu adla anılan şey […] daha ziyade varlıkların bir bütün olarak düzenlenmesi ve tarihsel çağa tüm metafiziğin tamamlanması […] olarak damgasını vuran şey olarak düşünülür.”
Az önce alıntılanan ifadelerde Heidegger’in teknolojik ‘yıkımın’ ne plus ultra’sı [son noktası] olarak ‘komünizmi’ yermesinin antisemitizmiyle tamamen tutarlı olduğunu belirtmek önemlidir. Bu, Heidegger’in, ‘Yahudi Bolşevizmini’ eleştiren diğer Nazi eleştirmenleriyle birlikte, komünizmi ‘evrensel hakimiyet’ elde etmek için bir Yahudi ‘komplosunun’ parçası olarak gördüğü ölçüde doğrudur. Heidegger’in 1930’ların başında filozof arkadaşı Karl Jaspers’e söylediği gibi, “Gerçekten de Yahudilerin bir dünya komplosu var.”
Heidegger’in ‘Yahudi Bolşevizmi’ karşısındaki ‘kızgınlığı’, Haziran 1941’de, Hitler-Stalin anlaşması çözülürken, “Bolşevik siyasetinin ‘el altından yürütülmesi’ Yahudi [Maxim] Litvinov’un yeniden ortaya çıkmasıyla gün ışığına çıktı” şeklindeki iddiasında yankı buldu; bu, kısa süre önce ABD’ye büyükelçi olarak atanan eski Sovyet dışişleri bakanına bir göndermeydi. Heidegger’in Bolşevik ‘el altından iş çevirme’ iması, Yahudilerin Sovyet siyasetini perde arkasından yöneten ‘Drahtzieher’ ya da ‘kukla oynatıcılar’ olduğu görüşünü aktarıyordu. Heidegger and the Myth of a Jewish World Conspiracy’de Trawny’nin kendisi de ‘Yahudi Bolşevizminin’ 1930’larda Heidegger’in dünya görüşünde oynadığı önemli rolü kabul etmiştir. Trawny’nin de teyit ettiği gibi, Heidegger “‘dünya Yahudiliği’nin Bolşevikler arasında kilit pozisyonları işgal ettiğini düşünmektedir.”
Böylece, History of Beyng’de Heidegger’in ‘dünya Yahudiliğinin evrensel suçluluğa yatkınlığı’ hakkındaki sorgulaması, temsilcilerini ‘önde gelen evrensel suçlular’ olarak gördüğü ‘Yahudi Bolşevizminin’ bir tezahürü olarak ‘komünizmi’ suçlamasıyla sonuçlandı. Bununla birlikte, Heidegger’in rahatsız edici iddiası filozofun edebi vasileri tarafından bastırıldığından, antisemitik inançlarının gerçek boyutu yakın zamana kadar kamuoyundan gizlendi.
***
Heidegger’in metinlerinin editoryal manipülasyonu, eleştirel dikkati onun eserlerindeki ‘Varlığın Tarihi’ (Seinsgeschichte) ile ‘Varlığın Politikası’ (Seinspolitik) arasındaki tehlikeli bağlantıdan saptırmayı amaçlıyordu. Sonuç olarak, kamuoyuna onlarca yıldır Heidegger’in Denken’inin [Heidegger’in Düşüncesi] yanıltıcı, siyasi olarak sterilize edilmiş bir imajı, faşizm yanlısı siyasi bağlılıklarının izlerinin kapsamlı bir şekilde temizlendiği çarpık bir versiyonu sunuldu.
Heidegger’in eserlerinin çok sayıdaki yabancı dildeki baskıları söz konusu olduğunda, yayıncılık açısından bakıldığında, gerekli düzeltmeleri ve düzeltmeleri yapmak için esasen çok geç –çok zahmetli ve çok pahalı– kalınmıştır. Sonuç olarak, öngörülebilir bir gelecekte, Heidegger’in çalışmalarıyla ilk kez karşılaşan öğrenci nesilleri, onun düşüncesinin editoryal olarak tahrif edilmiş, siyasi olarak temizlenmiş versiyonlarına maruz kalacaktır. Bu önemli ölçüde kusurlu baskılar, acımasızca, fiili standart baskılar haline gelmiştir.
Heidegger’in çalışmaları üzerine giderek hacimlenen ikincil literatürde, tanımladığım editoryal aldatma ağından nadiren bahsedilmesi de aynı derecede sahtekârlıktır. Çünkü bu durum kabul edilseydi, Heidegger’in rahatsız edici ideolojik bağlılıklarını kamufle ederek, eserinin entelektüel ve ahlaki bütünlüğüne ilişkin temel soruları bastırmaya çalışan uyumlu ve kasıtlı bir metin manipülasyonu politikasını açığa çıkarma riski olurdu.
Son haberler, Hermann Heidegger’in 2019’daki ölümünün ardından, Toplu Eserler baskısının bir Heidegger ‘aile şirketi’ olarak mirasının devam edeceğini doğruladı. Sonuç olarak, yerleşik bir geleneğe uygun olarak, Hermann Heidegger’in en küçük oğlu Arnulf, filozofun edebi mirasının yeni yürütücüsü olarak seçildi.
Heidegger’in kalan makalelerini bir ‘ek baskı’ (Ergänzungsausgabe) şeklinde yayınlama planlarını açıklayan Arnulf Heidegger, büyük babasının mirasından gelen el yazmalarının, mevcut telif hakkının sona ereceği 2046 yılına kadar kamuya açık olmaktan men edileceğinin bilinmesine izin verdi. Arnulf bu duyuruyu yaparken, ‘siyasi açıdan zor pasajlar’ (politisch heikle Stellen) olarak adlandırdığı bölümlerin varlığını doğruladı. Ancak ‘siyasi açıdan zor’ ifadesinin ne anlama geldiğini ya da neleri içerdiğini belirtmekten kaçındı ki bu da ‘ek baskının’ filozofun siyasi açıdan zehirli görüşlerinin bir alt kümesi için bir depo ya da ‘kötü banka’ işlevi göreceği spekülasyonlarına yol açtı.
(*) Beyng (Alm. Seyn): Heidegger lügatında Varlık’ın (Being, Sein) arkaik söylenişi. Cambridge’in Heidegger Sözlüğü’nde şöyle tanımlanıyor: “BEYNG, varlıkların ortaya çıkarılabileceği ve istikrarlı, kalıcı bir varlık kazanabileceği bir arka plandır. Bu arka plan dinamiktir ve değişime tabidir. Farklı tarihsel çağlarda, her biri varlıkların nasıl oluşturulduğunu görünmez bir şekilde şekillendiren farklı tarzlara sahiptir. ‘Bir köken’ ya da varlıkların kaynağı olarak Heidegger şöyle açıklar: “Beyng, uzaklaşan bir YARIK, içinde varlıkların bir ‘DURUŞ’a gelebileceği bir yarık gibidir.’” Heidegger felsefesindeki en kritik kavram olan Dasein, kelime anlamı itibariyle ‘orada olmak’ anlamına gelir. Dasein, kartezyen özne-nesne ayrımı ve ‘düşünen özne’ kavrayışından farklı olarak, ‘dünya-içinde-olmak’ ile tanımlanır: Varlık bir kiptir, moddur, atmosferdir. Dasein, bireyin kendisinin yanı sıra diğer varlıkları da ‘ifşa ettiğini’ öne sürer. Varlık, Dasein’da ‘kendini gösterir.’ (ç.n.)
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor












