Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

ABD-Hindistan ilişkileri ve Rusya faktörü

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya dönük müdahalesinde Batı’nın seferber edemediği müttefikleri ya da kısmi müttefikleri arasında Hindistan en baştaydı. Halihazırda Moskova ile son yıllarda S-400 tedariki ile ivme kaydeden askeri işbirliği bulunan Yeni Delhi, daha sonra G7’nin Rus petrolüne ambargo uygulamasıyla Rus enerji tedarikçilerinden ucuza petrol almaya başladı. Esasında savaş Hindistan’ın işine gelmişti ve geçen yılın yaz aylarında hükümetin, şirketlere petrol alımlarını Rusya’dan yapmaları yönünde talimat verdiği bile iddia edilmişti. Fakat Yeni Delhi, güneydoğu Asya’da Washington yönetimi açısından Çin’e karşı konsolidasyonu sağlamak açısından kritik bir aktör. Stanford Üniversitesi Asya Pasifik Araştırma Merkezi’nde konuk araştırmacı olarak bulunmuş olan, sekiz yıldır da Pentagon’da çalışan ve son iki buçuk yıldır ABD Hint-Pasifik Komutanlığı’nda Güney Asya analisti olarak görev yapan Erin Mello, Hindistan ile “kurulması gereken” ilişkilerin biçimini ele alıyor.


ABD-Hindistan ilişkilerinde devam eden Rusya engeli

Erin Mello — War on the Rocks

13 Şubat 2023

31 Ocak 2023’te ABD ve Hindistan’ın ulusal güvenlik danışmanları ve diğer bakanlar Kritik ve Gelişmekte Olan Teknolojiler Girişiminin açılış toplantısı için Washington’da bir araya geldi. Önceki gün özel sektör ve akademik liderlerle bir araya gelen danışmanlar, ileri teknolojilerde uzmanlaşmanın iki ülke arasında daha geniş bir işbirliğini gerektirdiği mesajını verdiler. Ülkeler, bazıları savunma uygulamalarını da içeren bir dizi teknoloji projesi üzerinde işbirliğine gitme konusunda mutabık kaldı. Söz konusu toplantı, daha birkaç ay öncesine kadar siyasi gerilim sürecini yönetmiş olan iki ortak için gözle görülür bir değişimdi.

ABD ile Hindistan arasındaki ilişkiler, Kritik ve Gelişmekte Olan Teknolojiler Girişimi gibi programlar aracılığıyla ilerleme kaydedebilir ancak Rusya’nın yarattığı engellere maruz kalıyor. İki ülkenin Ukrayna’nın işgaline verdiği farklı reaksiyonlar, Yeni Delhi’nin Rusya ile uzun süredir devam eden savunma ilişkilerine vurgu yaptı ve bu da Washington ile ilişkileri zorluyor.

Hindistan’ın Rusya ile devam eden savunma ilişkisi, Washington açısından yeni zorluklar doğuruyor. ABD, Hintli ortaklarıyla bağlarını derinleştirmek ve özellikle Hint Okyanusu’ndaki savunma gereksinimlerini karşılamalarına yardımcı olarak onları Rusya’dan uzaklaşmaya teşvik etmek için çalışmalı. ABD ile Hindistan arasındaki ilişkilerdeki Rusya engelini aşmak için Washington, Rusya’dan S-400 satın aldığı için Hindistan’a uygulanacak yaptırımlardan vazgeçmeli ve aynı zamanda Çin tehdidine karşı Hindistan’ın denizaltı savunma kapasitesini geliştirmeye odaklanmalı.

Rusya engeli

Hindistan, karar almada hareket özgürlüğünü en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan stratejik özerklik ilkesine göre hareket etmeyi sürdürüyor. Ülke, resmi ittifaklar gibi taahhütlerden kaçınıyor ve belirli bir ideolojiden ziyade sorunlara odaklanan ortaklıklar sürdürüyor. Sonuç olarak Hindistan hem ABD hem de Rusya dahil çeşitli ülkelerle ilişkilerini sürdürebiliyor.

Yeni Delhi, Washington’un şaşkınlık yaşamasına rağmen Moskova ile 1970’lere kadar uzanan, hem siyasi hem de savunma bağlarını sürdürdü. Hindistan ile Rusya, 2+2 formatındaki ilk görüşmelerini geçen sene gerçekleştirdi ve bu, Rusya’yı Hindistan’ın 2+2 diyaloğu kurduğu Quad ittifakı dışındaki tek ülke haline getirdi. Ayrıca Hindistan ordusu, donanması ve hava kuvvetlerindeki askeri teçhizatın büyük bir kısmı Rus ya da Sovyet menşeli. Bunlar arasında Hint ordusu tarafından kullanılan T-90 ve T-72 tankları, Hint hava kuvvetleri tarafından kullanılan Su-30’lar ve Hint donanması tarafından işletilen Talwar sınıfı güdümlü füze firkateynleri yer alıyor. Hindistan’ın Rusya’dan silah alımlarındaki azalmaya rağmen ülke, geçen yıl Ukrayna’nın işgalinden bu yana Rusya’dan petrol alımlarını artırdı ve savaşla ilgili açıklamalarında suskun kaldı.

Aynı zamanda Hindistan, Rus S-400 karadan havaya füze sistemi tedariki nedeniyle 2017 tarihli Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası kapsamında ABD yaptırımları tehdidiyle karşı karşıya. Bu yaptırımlar S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye de uygulanmıştı. Hindistan’a S-400 alımlarında muafiyet tanınması tartışılsa da bu henüz gerçekleşmedi.

Washington’un Hindistan’a yaklaşımı geleneksel olarak “stratejik fedakârlık” şeklinde oldu; ABD, Hindistan’ın Çin’in yükselen gücüne karşı doğal bir denge unsuru olduğu varsayımıyla, ikili sorunlara rağmen askeri açıdan güçlü bir Hindistan’ın varlığını destekliyor. Bununla beraber Yeni Delhi’nin Moskova ile savunma ilişkisine dair çift yönlü kaygısını uzun zamandır dile getiriyor. Birincisi Hindistan’ın Rus yapımı sistemleri ile Amerikan sistemleri teknolojik açıdan uyumlu değil ve bu da ortak çalışabilirliği zorlaştırıyor. İkincisi ve ABD için daha büyük bir endişe kaynağı ise S-400 gibi Rus istihbarat toplama platformlarının Amerikan sistemlerinin güvenliğini ihlal etme ve gelişmiş Amerikan teknolojisi hakkında bilgi toplama ihtimali. Washington’un Türkiye’yi ortak F-35 üretim programından çıkarırken başvurduğu gerekçe de buydu. ABD ile Hindistan arasındaki savunma ilişkileri daha ileri teknoloji alımlarına ve işbirliğine doğru ilerlerken, Hindistan’ın Rus teknolojilerine sahip olması ilişkilerin gelişmesinin önünde potansiyel manada belirgin bir engeli.

Hindistan’ın mevcut ve acil kaygıları

Hindistan’ın kara kuvvetleri, ülkenin bağımsızlığından bu yana Hindu savunma yetkilileri ve karar alıcılar açısından ordunun askeriyenin diğer unsularından daha yüksek bir önceliğe sahip oldu. Bu durum, hem Fiili Kontrol Hattı olarak bilinen Hindistan kontrolündeki topraklar ile Çin kontrolündeki topraklar arasındaki sınır çizgisi hem de Hindistan ile Pakistan arasındaki Kontrol Hattı üzerindeki bölgesel kaygılardan ileri geliyor. Fakat Çin’in Hint Okyanusu’ndaki artan varlığı, Yeni Delhi’nin deniz kuvvetlerine olan ilgisinin canlanmasına ve algılanan tehditlere karşı koyma kabiliyetine ilişkin endişelere yol açıyor. Hindistan donanmasının stratejisi, tüm Hint Okyanusu’nda deniz kontrolü sağlayabilmesini gerektiriyor ki bu da Hindistan’ın savunma bütçesinde en az payı alan kuvvet olduğu hesaba katıldığında oldukça zor bir hedef.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Donanması, 2009’dan bu yana Aden Körfezindeki korsanlıkla mücadele misyonları gibi Hint Okyanusu’ndaki varlığını artırıyor. Çin denizaltıları da giderek daha fazla varlık gösteriyor. Hatta 2014 yılında bu denizaltılardan biri, Sri Lanka’nın Kolombo limanına yanaşmıştı. Bu yüzden deniz yetki alanı farkındalığı ve anti-denizaltı savaşı Hint donanması için bir öncelik haline geliyor.

Hindistan’ın deniz savunmasını Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de zorlaştırdı. Hindistan, Talwar sınıfı firkateynlerinin gaz türbinli motorlarını Ukrayna’dan alıyor, ardından gemiler Rusya’da inşa ediliyor. Fakat savaş bu firkateynlerin teslimatının gecikmesine neden oldu.

Yeni Delhi, Hint Okyanusu’ndaki deniz yetki alanı farkındalığını artırmak için Washington ile olan ilişkisinden istifade etmeye başladı bile. Deniz güvenliği ve bunun gerektirdiği kabiliyetler, yeni imzalanan Kritik ve Gelişmekte Olan Teknoloji Girişimi gibi daha az belirgin olanlar da dahil, ABD-Hindistan stratejik etkileşimlerinin çoğunda bir demirbaş haline geldi. Hindistan, şimdiye dek P-8I ve MH-60R helikopterleri de dahil denizaltı savunma uçakları satın aldı ve Sea Guardian insansız hava araçları kiraladı. Hintli yetkililer ülkenin denizaltı savunma harbi kabiliyetlerini geliştirmek istiyorlar ve sadece yabancı askeri satışlar ya da kiralamalar yoluyla tedarik etmek yerine ideal biçimde ortak geliştirme yoluyla teknoloji transferinin geliştirilmesini istiyorlar.

Rusya, Hindistan ordusunun başlıca silah tedarikçisi olmaya devam ediyor ama Washington ile Yeni Delhi’nin Hint Okyanusu’ndaki önceliklerinin birbirine yakın olması nedeniyle ABD, Hindistan’a acil ihtiyaçlarında yardımcı olma konusunda daha iyi bir pozisyonda. ABD, Çin ile rekabet ederken Hindistan’ın askeri gücünü tahkim etmek artık bir “stratejik fedakârlık” meselesi değil, ABD’nin acil çıkarı.

Yaptırım tehdidinin aşılması

İleriye dönük olarak ABD, Yeni Delhi’nin Moskova ile ilişkileri de dahil tüm anlaşmazlık noktalarında Hindistan’a kamuoyu önünde ültimatom vermekten kaçınmalı. Yetkililer, bunun yerine ikili meseleleri özel olarak görüşmeli Hindistan’ın sadece Yeni Delhi’nin stratejik özerklik ilkesine değil, aynı zamanda Çin ve Pakistan’a karşı bölgesel savunma için S-400 ve diğer Rus sistemlerine olan ihtiyacına dayanarak Rusya ile olan ilişkisini tamamen terk etmesi pek mümkün değil. Benzer fiyatta başvurulabilir çok az alternatif var. Halihazırda Rus silahlarına olan tarihsel bağımlılığından yavaş yavaş uzaklaşmakta olan Hindistan’a yaptırım uygulanması, ülkenin Rusya ile olan ilişkisini değil, ABD ile olan ilişkisini sorgulamasına neden olur. S-400 ve diğer Rus sistemleri konusundaki yaptırımlardan feragat edilmesi, Hindistan için ABD’nin güvenilir bir ortak olduğu fikrini pekiştirecek ve bu da ülkeyi, Rusya ile olan tarihsel ilişkisinden uzaklaşmaya daha fazla teşvik edebilecek.

ABD’nin Hindistan’a dönük yaptırımlardan feragat etmesinin karşılıklı savunma ilişkilerinin gelişmesinin önünü açabileceğini gösteren emsaller mevcut. Analistler, ABD ile Hindistan arasındaki ilişkilerde dönüm noktası olarak Washington’un Hindistan’ın nükleer programına ilişkin endişelerini gideren 2005 tarihli sivil nükleer anlaşmaya işaret ediyor. Fakat 2001 yılında Washington, Hindistan’a yönelik yaptırımları kaldırmasaydı bu anlaşma olmayacaktı. Bu durum, 15 yıl süren müzakerelerin ardından 2002’de imzalanan Genel Askeri Enformasyon Güvenliği Anlaşması, 2005’te imzalanan ABD-Hindistan savunma çerçevesi ve Hindistan’ın ABD’den silah alımlarındaki artış da dahil savunma ilişkilerinin somut bir şekilde gelişmesini sağladı.

Askeri önceliğin netleştirilmesi

Ayrıca ABD, çabalarını Hindistan ile savunma ilişkilerinde Rusya’nın Hindistan için doldurmadığı boşluğu derinleştirmeye yoğunlaştırmalı ve Yeni Delhi’nin Moskova’dan uzaklaşmasını daha fazla teşvik etmeli. ABD, Hindistan’ın Rus yapımı teçhizat envanterinin tamamını ikame edemez. Ancak Yeni Delhi’nin ortaya çıkan ve gelecekteki ihtiyaçlarına dayalı Moskova’nın sağladıklarından farklı kabiliyetler sağlayabilir. Bu yüzden ABD, birlikte çalışabilirlik veya güvenlikle ilgili endişelerden kaçınarak Hindistan açısından lazım bir ortak haline gelmeli.

ABD’nin odak noktası, Hint Okyanusu’na açılan kritik geçiş noktalarında Hindistan donanmasının caydırıcılık kapasitesini oluşturmak olmalı. ABD ile Hindistan, denizde birlikte çalışabilirlik ile tamamlanmış deniz caydırıcılık kapasitesi, Hindistan’a Çin’in deniz iletişim hatları etrafındaki varlığının hem daha doğru hem de daha eksiksiz bir resmini sunacak ve Çin denizaltı araçlarına potansiyel karşılık verme seçenekleri yaratacak. Bu da Çin’in iletişim hatlarını bloke etme imkânı yaratarak Çin’in operasyonlarını daha riskli ve başarısız olma ihtimali daha yüksek duruma getirecek.

Denizaltı savunma harbi kabiliyetlerinin ortak geliştirilmesi

Denizaltı harbine yönelik kabiliyetli platformlardan oluşan bir envanterin muhafaza edilmesi çok önemli olmakla birlikte tedarikin tek başına Hint donanmasının hedeflerine ulaşmasına yardımcı olması pek mümkün değil. Amerikan teçhizatının maliyeti, Hindistan’ın ekonomik kısıtları karşısında çok yüksek ve ülke, yabancı tedarikler yerine yerli veya yerli savunma geliştirme ve üretimine öncelik veren atmanirbharta ya da kendine güven ilkesi ile daha da kısıtlanıyor. Bu kısıtlamalar, Hindistan donanmasına ayrılan bütçelerin düşük olması nedeniyle daha da ağırlaşıyor ve Yeni Delhi, bunun yerine ABD ile ortak geliştirmeye bu sebeple katılmak istiyor.

2012 yılında Hindistan ve ABD hem Amerikan hem de Hint sistemlerindeki engelleyici bürokrasiyi azaltırken ortak geliştirme ve üretime olanak sağlamayı amaçlayan Savunma Teknolojileri ve Ticaret Girişimini oluşturdu. Fakat son on yılda beklentilerin uyuşmaması nedeniyle bu girişim çok az ilgi gördü. Ancak 2021’in eylül ayında ABD ile Hindistan’ın havadan fırlatılan bir insansız hava aracını birlikte geliştirmek üzere anlaşma imzalaması, doğru yönde atılmış umut verici bir adım.

İleriye dönük olarak ABD ve Hindistan, Yeni Delhi’nin deniz caydırıcılık kapasitesini artırabilecek ortak geliştirme fırsatlarını da araştırmalı. Örneğin iki ülke büyük ya da ekstra büyük insansız denizaltı araçlarını birlikte geliştirebilir. Ne Hindistan ne de ABD bu teknolojiye sahip ama ABD, Boeing ile ABD Donanması için ekstra büyük insansız denizaltı mayın tarama araçları geliştirmek üzere sözleşme yaptı. Bu araçlar aynı zamanda gelişmiş deniz yetki alanı farkındalığı için elektronik istihbarat sensörleri taşıma kapasitesine de sahip. Kuşkusuz bu, başlatılmasından bu yana geçen on yılda sınırlı bir başarı elde eden ticaret girişimi açısından zor bir hedef. Ancak Hindistan ve ABD, bu türden ekstra büyük araçları birlikte geliştiremezlerse tespit ve takip için kullanılan elektromanyetik sensör gibi bir alt sistemi ya da batarya teknolojisi gibi bir güç kaynağını birlikte üretebilir ya da geliştirebilirler. Hindistan ile çalışan Amerikalı yetkililer, ülkenin en son teknoloji ürünü platformlar değil, uygun fiyatlı ekipmanlar aradığını unutmamalı.

Andaman Denizindeki denizaltı savunma harbi tatbikatı

ABD ve Hindistan, kritik bir tıkanma noktası olan Malakka Boğazının açıldığı Andaman Denizinde denizaltı savunma harbi odaklı çift taraflı bir tatbikatla çalışabilirliklerini de geliştirebilirler. Tatbikatın Andaman Denizinde yapılması kritik önem taşıyor, zira başarılı bir denizaltı savunma harbi büyük ölçüde harekât ortamına bağlı. Hint-Pasifik’te başka bir yerde yapılacak bir masa başı tatbikatı, ABD ve Hindistan’ın Çin’in Hint Okyanusu’nda genişlemesini izleme ve caydırma kabiliyetlerini geliştirmeye çok az katkı sağlar.

Hindistan, Singapur ile ikili tatbikatların yanı sıra Singapur, Hindistan, Tayland deniz tatbikatı ve Andaman Denizindeki MILAN gibi üçlü ve çok taraflı tatbikatlara da ev sahipliği yaptı. Fakat ABD henüz bunlara katılmadı. Hindistan da muhtemelen yeni bir ikili tatbikata, ABD’nin mevcut bir tatbikata katılmasından daha sıcak bakar zira ülke, Hint Okyanusu’nda bölge lideri olarak konumunu sürdürme konusunda hassasiyetini koruyor. ABD’nin dahli Hindistan’ın bölgedeki güvenlik tesis edici konumundan uzaklaştırma girişimi olarak algılanabilir.

ABD ile Hindistan arasındaki, anti-denizaltı harbi odaklı denizcilik işbirliğine dayanan bu güçlü savunma ilişkisi, Çin’in Hint Okyanusu’nda genişlemesini sürdürmesi halinde kritik önem taşıyacak. ABD, bunu akılda tutarak Hindistan’ın bölgedeki güvenlik tesis edici rolünü desteklemeli.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English