Bizi Takip Edin

Dünya Basını

ABD-Hindistan ilişkileri ve Rusya faktörü

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya dönük müdahalesinde Batı’nın seferber edemediği müttefikleri ya da kısmi müttefikleri arasında Hindistan en baştaydı. Halihazırda Moskova ile son yıllarda S-400 tedariki ile ivme kaydeden askeri işbirliği bulunan Yeni Delhi, daha sonra G7’nin Rus petrolüne ambargo uygulamasıyla Rus enerji tedarikçilerinden ucuza petrol almaya başladı. Esasında savaş Hindistan’ın işine gelmişti ve geçen yılın yaz aylarında hükümetin, şirketlere petrol alımlarını Rusya’dan yapmaları yönünde talimat verdiği bile iddia edilmişti. Fakat Yeni Delhi, güneydoğu Asya’da Washington yönetimi açısından Çin’e karşı konsolidasyonu sağlamak açısından kritik bir aktör. Stanford Üniversitesi Asya Pasifik Araştırma Merkezi’nde konuk araştırmacı olarak bulunmuş olan, sekiz yıldır da Pentagon’da çalışan ve son iki buçuk yıldır ABD Hint-Pasifik Komutanlığı’nda Güney Asya analisti olarak görev yapan Erin Mello, Hindistan ile “kurulması gereken” ilişkilerin biçimini ele alıyor.


ABD-Hindistan ilişkilerinde devam eden Rusya engeli

Erin Mello — War on the Rocks

13 Şubat 2023

31 Ocak 2023’te ABD ve Hindistan’ın ulusal güvenlik danışmanları ve diğer bakanlar Kritik ve Gelişmekte Olan Teknolojiler Girişiminin açılış toplantısı için Washington’da bir araya geldi. Önceki gün özel sektör ve akademik liderlerle bir araya gelen danışmanlar, ileri teknolojilerde uzmanlaşmanın iki ülke arasında daha geniş bir işbirliğini gerektirdiği mesajını verdiler. Ülkeler, bazıları savunma uygulamalarını da içeren bir dizi teknoloji projesi üzerinde işbirliğine gitme konusunda mutabık kaldı. Söz konusu toplantı, daha birkaç ay öncesine kadar siyasi gerilim sürecini yönetmiş olan iki ortak için gözle görülür bir değişimdi.

ABD ile Hindistan arasındaki ilişkiler, Kritik ve Gelişmekte Olan Teknolojiler Girişimi gibi programlar aracılığıyla ilerleme kaydedebilir ancak Rusya’nın yarattığı engellere maruz kalıyor. İki ülkenin Ukrayna’nın işgaline verdiği farklı reaksiyonlar, Yeni Delhi’nin Rusya ile uzun süredir devam eden savunma ilişkilerine vurgu yaptı ve bu da Washington ile ilişkileri zorluyor.

Hindistan’ın Rusya ile devam eden savunma ilişkisi, Washington açısından yeni zorluklar doğuruyor. ABD, Hintli ortaklarıyla bağlarını derinleştirmek ve özellikle Hint Okyanusu’ndaki savunma gereksinimlerini karşılamalarına yardımcı olarak onları Rusya’dan uzaklaşmaya teşvik etmek için çalışmalı. ABD ile Hindistan arasındaki ilişkilerdeki Rusya engelini aşmak için Washington, Rusya’dan S-400 satın aldığı için Hindistan’a uygulanacak yaptırımlardan vazgeçmeli ve aynı zamanda Çin tehdidine karşı Hindistan’ın denizaltı savunma kapasitesini geliştirmeye odaklanmalı.

Rusya engeli

Hindistan, karar almada hareket özgürlüğünü en üst düzeye çıkarmayı amaçlayan stratejik özerklik ilkesine göre hareket etmeyi sürdürüyor. Ülke, resmi ittifaklar gibi taahhütlerden kaçınıyor ve belirli bir ideolojiden ziyade sorunlara odaklanan ortaklıklar sürdürüyor. Sonuç olarak Hindistan hem ABD hem de Rusya dahil çeşitli ülkelerle ilişkilerini sürdürebiliyor.

Yeni Delhi, Washington’un şaşkınlık yaşamasına rağmen Moskova ile 1970’lere kadar uzanan, hem siyasi hem de savunma bağlarını sürdürdü. Hindistan ile Rusya, 2+2 formatındaki ilk görüşmelerini geçen sene gerçekleştirdi ve bu, Rusya’yı Hindistan’ın 2+2 diyaloğu kurduğu Quad ittifakı dışındaki tek ülke haline getirdi. Ayrıca Hindistan ordusu, donanması ve hava kuvvetlerindeki askeri teçhizatın büyük bir kısmı Rus ya da Sovyet menşeli. Bunlar arasında Hint ordusu tarafından kullanılan T-90 ve T-72 tankları, Hint hava kuvvetleri tarafından kullanılan Su-30’lar ve Hint donanması tarafından işletilen Talwar sınıfı güdümlü füze firkateynleri yer alıyor. Hindistan’ın Rusya’dan silah alımlarındaki azalmaya rağmen ülke, geçen yıl Ukrayna’nın işgalinden bu yana Rusya’dan petrol alımlarını artırdı ve savaşla ilgili açıklamalarında suskun kaldı.

Aynı zamanda Hindistan, Rus S-400 karadan havaya füze sistemi tedariki nedeniyle 2017 tarihli Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası kapsamında ABD yaptırımları tehdidiyle karşı karşıya. Bu yaptırımlar S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye de uygulanmıştı. Hindistan’a S-400 alımlarında muafiyet tanınması tartışılsa da bu henüz gerçekleşmedi.

Washington’un Hindistan’a yaklaşımı geleneksel olarak “stratejik fedakârlık” şeklinde oldu; ABD, Hindistan’ın Çin’in yükselen gücüne karşı doğal bir denge unsuru olduğu varsayımıyla, ikili sorunlara rağmen askeri açıdan güçlü bir Hindistan’ın varlığını destekliyor. Bununla beraber Yeni Delhi’nin Moskova ile savunma ilişkisine dair çift yönlü kaygısını uzun zamandır dile getiriyor. Birincisi Hindistan’ın Rus yapımı sistemleri ile Amerikan sistemleri teknolojik açıdan uyumlu değil ve bu da ortak çalışabilirliği zorlaştırıyor. İkincisi ve ABD için daha büyük bir endişe kaynağı ise S-400 gibi Rus istihbarat toplama platformlarının Amerikan sistemlerinin güvenliğini ihlal etme ve gelişmiş Amerikan teknolojisi hakkında bilgi toplama ihtimali. Washington’un Türkiye’yi ortak F-35 üretim programından çıkarırken başvurduğu gerekçe de buydu. ABD ile Hindistan arasındaki savunma ilişkileri daha ileri teknoloji alımlarına ve işbirliğine doğru ilerlerken, Hindistan’ın Rus teknolojilerine sahip olması ilişkilerin gelişmesinin önünde potansiyel manada belirgin bir engeli.

Hindistan’ın mevcut ve acil kaygıları

Hindistan’ın kara kuvvetleri, ülkenin bağımsızlığından bu yana Hindu savunma yetkilileri ve karar alıcılar açısından ordunun askeriyenin diğer unsularından daha yüksek bir önceliğe sahip oldu. Bu durum, hem Fiili Kontrol Hattı olarak bilinen Hindistan kontrolündeki topraklar ile Çin kontrolündeki topraklar arasındaki sınır çizgisi hem de Hindistan ile Pakistan arasındaki Kontrol Hattı üzerindeki bölgesel kaygılardan ileri geliyor. Fakat Çin’in Hint Okyanusu’ndaki artan varlığı, Yeni Delhi’nin deniz kuvvetlerine olan ilgisinin canlanmasına ve algılanan tehditlere karşı koyma kabiliyetine ilişkin endişelere yol açıyor. Hindistan donanmasının stratejisi, tüm Hint Okyanusu’nda deniz kontrolü sağlayabilmesini gerektiriyor ki bu da Hindistan’ın savunma bütçesinde en az payı alan kuvvet olduğu hesaba katıldığında oldukça zor bir hedef.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu Donanması, 2009’dan bu yana Aden Körfezindeki korsanlıkla mücadele misyonları gibi Hint Okyanusu’ndaki varlığını artırıyor. Çin denizaltıları da giderek daha fazla varlık gösteriyor. Hatta 2014 yılında bu denizaltılardan biri, Sri Lanka’nın Kolombo limanına yanaşmıştı. Bu yüzden deniz yetki alanı farkındalığı ve anti-denizaltı savaşı Hint donanması için bir öncelik haline geliyor.

Hindistan’ın deniz savunmasını Rusya’nın Ukrayna’yı işgali de zorlaştırdı. Hindistan, Talwar sınıfı firkateynlerinin gaz türbinli motorlarını Ukrayna’dan alıyor, ardından gemiler Rusya’da inşa ediliyor. Fakat savaş bu firkateynlerin teslimatının gecikmesine neden oldu.

Yeni Delhi, Hint Okyanusu’ndaki deniz yetki alanı farkındalığını artırmak için Washington ile olan ilişkisinden istifade etmeye başladı bile. Deniz güvenliği ve bunun gerektirdiği kabiliyetler, yeni imzalanan Kritik ve Gelişmekte Olan Teknoloji Girişimi gibi daha az belirgin olanlar da dahil, ABD-Hindistan stratejik etkileşimlerinin çoğunda bir demirbaş haline geldi. Hindistan, şimdiye dek P-8I ve MH-60R helikopterleri de dahil denizaltı savunma uçakları satın aldı ve Sea Guardian insansız hava araçları kiraladı. Hintli yetkililer ülkenin denizaltı savunma harbi kabiliyetlerini geliştirmek istiyorlar ve sadece yabancı askeri satışlar ya da kiralamalar yoluyla tedarik etmek yerine ideal biçimde ortak geliştirme yoluyla teknoloji transferinin geliştirilmesini istiyorlar.

Rusya, Hindistan ordusunun başlıca silah tedarikçisi olmaya devam ediyor ama Washington ile Yeni Delhi’nin Hint Okyanusu’ndaki önceliklerinin birbirine yakın olması nedeniyle ABD, Hindistan’a acil ihtiyaçlarında yardımcı olma konusunda daha iyi bir pozisyonda. ABD, Çin ile rekabet ederken Hindistan’ın askeri gücünü tahkim etmek artık bir “stratejik fedakârlık” meselesi değil, ABD’nin acil çıkarı.

Yaptırım tehdidinin aşılması

İleriye dönük olarak ABD, Yeni Delhi’nin Moskova ile ilişkileri de dahil tüm anlaşmazlık noktalarında Hindistan’a kamuoyu önünde ültimatom vermekten kaçınmalı. Yetkililer, bunun yerine ikili meseleleri özel olarak görüşmeli Hindistan’ın sadece Yeni Delhi’nin stratejik özerklik ilkesine değil, aynı zamanda Çin ve Pakistan’a karşı bölgesel savunma için S-400 ve diğer Rus sistemlerine olan ihtiyacına dayanarak Rusya ile olan ilişkisini tamamen terk etmesi pek mümkün değil. Benzer fiyatta başvurulabilir çok az alternatif var. Halihazırda Rus silahlarına olan tarihsel bağımlılığından yavaş yavaş uzaklaşmakta olan Hindistan’a yaptırım uygulanması, ülkenin Rusya ile olan ilişkisini değil, ABD ile olan ilişkisini sorgulamasına neden olur. S-400 ve diğer Rus sistemleri konusundaki yaptırımlardan feragat edilmesi, Hindistan için ABD’nin güvenilir bir ortak olduğu fikrini pekiştirecek ve bu da ülkeyi, Rusya ile olan tarihsel ilişkisinden uzaklaşmaya daha fazla teşvik edebilecek.

ABD’nin Hindistan’a dönük yaptırımlardan feragat etmesinin karşılıklı savunma ilişkilerinin gelişmesinin önünü açabileceğini gösteren emsaller mevcut. Analistler, ABD ile Hindistan arasındaki ilişkilerde dönüm noktası olarak Washington’un Hindistan’ın nükleer programına ilişkin endişelerini gideren 2005 tarihli sivil nükleer anlaşmaya işaret ediyor. Fakat 2001 yılında Washington, Hindistan’a yönelik yaptırımları kaldırmasaydı bu anlaşma olmayacaktı. Bu durum, 15 yıl süren müzakerelerin ardından 2002’de imzalanan Genel Askeri Enformasyon Güvenliği Anlaşması, 2005’te imzalanan ABD-Hindistan savunma çerçevesi ve Hindistan’ın ABD’den silah alımlarındaki artış da dahil savunma ilişkilerinin somut bir şekilde gelişmesini sağladı.

Askeri önceliğin netleştirilmesi

Ayrıca ABD, çabalarını Hindistan ile savunma ilişkilerinde Rusya’nın Hindistan için doldurmadığı boşluğu derinleştirmeye yoğunlaştırmalı ve Yeni Delhi’nin Moskova’dan uzaklaşmasını daha fazla teşvik etmeli. ABD, Hindistan’ın Rus yapımı teçhizat envanterinin tamamını ikame edemez. Ancak Yeni Delhi’nin ortaya çıkan ve gelecekteki ihtiyaçlarına dayalı Moskova’nın sağladıklarından farklı kabiliyetler sağlayabilir. Bu yüzden ABD, birlikte çalışabilirlik veya güvenlikle ilgili endişelerden kaçınarak Hindistan açısından lazım bir ortak haline gelmeli.

ABD’nin odak noktası, Hint Okyanusu’na açılan kritik geçiş noktalarında Hindistan donanmasının caydırıcılık kapasitesini oluşturmak olmalı. ABD ile Hindistan, denizde birlikte çalışabilirlik ile tamamlanmış deniz caydırıcılık kapasitesi, Hindistan’a Çin’in deniz iletişim hatları etrafındaki varlığının hem daha doğru hem de daha eksiksiz bir resmini sunacak ve Çin denizaltı araçlarına potansiyel karşılık verme seçenekleri yaratacak. Bu da Çin’in iletişim hatlarını bloke etme imkânı yaratarak Çin’in operasyonlarını daha riskli ve başarısız olma ihtimali daha yüksek duruma getirecek.

Denizaltı savunma harbi kabiliyetlerinin ortak geliştirilmesi

Denizaltı harbine yönelik kabiliyetli platformlardan oluşan bir envanterin muhafaza edilmesi çok önemli olmakla birlikte tedarikin tek başına Hint donanmasının hedeflerine ulaşmasına yardımcı olması pek mümkün değil. Amerikan teçhizatının maliyeti, Hindistan’ın ekonomik kısıtları karşısında çok yüksek ve ülke, yabancı tedarikler yerine yerli veya yerli savunma geliştirme ve üretimine öncelik veren atmanirbharta ya da kendine güven ilkesi ile daha da kısıtlanıyor. Bu kısıtlamalar, Hindistan donanmasına ayrılan bütçelerin düşük olması nedeniyle daha da ağırlaşıyor ve Yeni Delhi, bunun yerine ABD ile ortak geliştirmeye bu sebeple katılmak istiyor.

2012 yılında Hindistan ve ABD hem Amerikan hem de Hint sistemlerindeki engelleyici bürokrasiyi azaltırken ortak geliştirme ve üretime olanak sağlamayı amaçlayan Savunma Teknolojileri ve Ticaret Girişimini oluşturdu. Fakat son on yılda beklentilerin uyuşmaması nedeniyle bu girişim çok az ilgi gördü. Ancak 2021’in eylül ayında ABD ile Hindistan’ın havadan fırlatılan bir insansız hava aracını birlikte geliştirmek üzere anlaşma imzalaması, doğru yönde atılmış umut verici bir adım.

İleriye dönük olarak ABD ve Hindistan, Yeni Delhi’nin deniz caydırıcılık kapasitesini artırabilecek ortak geliştirme fırsatlarını da araştırmalı. Örneğin iki ülke büyük ya da ekstra büyük insansız denizaltı araçlarını birlikte geliştirebilir. Ne Hindistan ne de ABD bu teknolojiye sahip ama ABD, Boeing ile ABD Donanması için ekstra büyük insansız denizaltı mayın tarama araçları geliştirmek üzere sözleşme yaptı. Bu araçlar aynı zamanda gelişmiş deniz yetki alanı farkındalığı için elektronik istihbarat sensörleri taşıma kapasitesine de sahip. Kuşkusuz bu, başlatılmasından bu yana geçen on yılda sınırlı bir başarı elde eden ticaret girişimi açısından zor bir hedef. Ancak Hindistan ve ABD, bu türden ekstra büyük araçları birlikte geliştiremezlerse tespit ve takip için kullanılan elektromanyetik sensör gibi bir alt sistemi ya da batarya teknolojisi gibi bir güç kaynağını birlikte üretebilir ya da geliştirebilirler. Hindistan ile çalışan Amerikalı yetkililer, ülkenin en son teknoloji ürünü platformlar değil, uygun fiyatlı ekipmanlar aradığını unutmamalı.

Andaman Denizindeki denizaltı savunma harbi tatbikatı

ABD ve Hindistan, kritik bir tıkanma noktası olan Malakka Boğazının açıldığı Andaman Denizinde denizaltı savunma harbi odaklı çift taraflı bir tatbikatla çalışabilirliklerini de geliştirebilirler. Tatbikatın Andaman Denizinde yapılması kritik önem taşıyor, zira başarılı bir denizaltı savunma harbi büyük ölçüde harekât ortamına bağlı. Hint-Pasifik’te başka bir yerde yapılacak bir masa başı tatbikatı, ABD ve Hindistan’ın Çin’in Hint Okyanusu’nda genişlemesini izleme ve caydırma kabiliyetlerini geliştirmeye çok az katkı sağlar.

Hindistan, Singapur ile ikili tatbikatların yanı sıra Singapur, Hindistan, Tayland deniz tatbikatı ve Andaman Denizindeki MILAN gibi üçlü ve çok taraflı tatbikatlara da ev sahipliği yaptı. Fakat ABD henüz bunlara katılmadı. Hindistan da muhtemelen yeni bir ikili tatbikata, ABD’nin mevcut bir tatbikata katılmasından daha sıcak bakar zira ülke, Hint Okyanusu’nda bölge lideri olarak konumunu sürdürme konusunda hassasiyetini koruyor. ABD’nin dahli Hindistan’ın bölgedeki güvenlik tesis edici konumundan uzaklaştırma girişimi olarak algılanabilir.

ABD ile Hindistan arasındaki, anti-denizaltı harbi odaklı denizcilik işbirliğine dayanan bu güçlü savunma ilişkisi, Çin’in Hint Okyanusu’nda genişlemesini sürdürmesi halinde kritik önem taşıyacak. ABD, bunu akılda tutarak Hindistan’ın bölgedeki güvenlik tesis edici rolünü desteklemeli.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English