Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘ABD’ye tarihi meydan okuma’

Yayınlanma

ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İran-Suudi yakınlaşmasının bölgeye olası etkilerine mercek tutan bir analiz yayınladı. Pekin’in arabuluculuğunda iki ülke arasında imzalanan anlaşmanın Tahran’a, Riyad’a ve Pekin’e sağladığı faydalara dikkat çeken analize göre en rahatsız edici boyut Çin’in müdahalesi. Analiz, söz konusu anlaşmanın “Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik gerçekliğin temeli olacağı” değerlendirmesinde bulunuyor ve bu dönüşümün “ABD için tarihi bir meydan okuma” olduğu değerlendirmesini yapıyor: “Washington artık Arap müttefiklerinin Çin’le bağlarını koparmasını ve İran’a karşı savaşmak için liderliğinin arkasında birleşmesini talep edemez. Bu yaklaşım tarihte kaldı ve müttefiklerinin mevcut ihtiyaçlarına ayak uyduramıyor.” Analizin son kısmı Orta Doğu’daki ağırlığını yitiren Washington’a bölge ülkelerinin çıkarlarıyla uyumlu politikalar öneriyor ve uyarıyor: “Aksi takdirde, Çin ve Rusya karşısında etkisini kaybetmeye devam edecek.

***

Ortadoğu’da Yeni Bir Düzen mi?
İran ve Suudi Arabistan’ın Yakınlaşması Bölgeyi Dönüştürebilir

6 Mart 2023’te İran ve Suudi Arabistan’dan temsilciler, Çin’in aracılık ettiği müzakereler için Pekin’de bir araya geldi. Dört gün sonra, Riyad ve Tahran ilişkileri normalleştirme kararı aldıklarını açıkladı. Bu dönüm noktası niteliğindeki anlaşma, büyük güçleri yeniden hizalayarak, mevcut Arap-İran anlaşmazlığını karmaşık ilişkiler ağıyla değiştirerek ve bölgeyi Çin’in küresel emellerine göre örerek Orta Doğu’yu dönüştürme potansiyeline sahip. Pekin için anlaşmanın ilanı, Washington ile rekabetinde büyük bir atılımdı.

Bu şekilde olmaması gerekiyordu. Körfez rakipleri arasındaki gerilimi azaltmak, nükleer görüşmeleri ilerletmek ve Yemen’deki çatışmaya son vermek amacıyla İran ve Suudi Arabistan’ı 2021’de müzakerelere başlamaya teşvik eden ABD’ydi. Tahran ve Riyad beş tur doğrudan görüşme yaptı ve ardından gayrı resmi görüşmeler devam etti. Ardından, Temmuz 2022’de Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette ABD Başkanı Joe Biden Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi’ni, İran’ı kontrol altına almak için İsrail’le birlik olmaya çağırdı. Ancak Suudi hükümeti, Başkan Xi Jinping’i Tahran’la (müzakere için) daha iyi bir arabulucu olduğunu görerek Çin’e döndü. Suudiler, Tahran’ın böyle bir anlaşmayı ihlal ederek Pekin’le ilişkilerini tehlikeye atma riskini almayacağından, Çin’in dahlinin, İran’la anlaşmanın süreceğinin en kesin garantisi olduğuna inanıyorlardı. Xi, Aralık 2022’de Riyad’a yaptığı ziyarette konuyu Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştü ve ardından Şubat 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile Pekin’de bir araya geldi. Bunu İran ile Suudi Arabistan arasında yoğun tartışmalar izledi ve bu sırada iki taraf baltayı gömme ve ilişkileri normalleştirme konusunda anlaştı. Her iki ülke için de Xi’nin kişisel müdahalesi kritikti. Her ikisinin de Pekin ile uzun süredir devam eden siyasi ve ekonomik bağları var ve bu nedenle Çin Cumhurbaşkanı aralarında güvenilir bir arabulucu olarak hareket edebildi.

Anlaşma tam olarak uygulanırsa, Tahran ve Riyad bir kez daha, yakın bir pozisyona gelecek. Daha 2016’da bir çetenin Tahran’daki Suudi büyükelçiliğini ateşe vermesinin ardından ülkeler arasındaki diplomatik ilişkiler koptu. Şimdi, yeni anlaşmaya göre, her iki taraf da büyükelçilikleri yeniden açacak ve Suudi hükümeti, Tahran’ın iç muhalefetten sorumlu tuttuğu İran International televizyon kanalına verdiği desteği kesecek. Her iki taraf da Yemen’deki Nisan 2022 ateşkesini destekleyecek ve iç savaşı sona erdirmek için resmi bir barış anlaşması üzerinde çalışmaya başlayacak. İran, Husi isyancılara silah tedarik etmeyi bırakacak ve onları Suudi Arabistan’a yönelik füze saldırılarını durdurmaya ikna edecek. Buna ek olarak anlaşma, İran ile Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında ekonomik ve diplomatik ilişkilerin güçlendirilmesi ve İran ile Arap ortaklarının yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesi inşa etmek üzere görüşmelere başlaması çağrısında bulunuyor. Dahası Çin, tüm bu adımları denetlemeye devam edecek.

İran-Suudi anlaşması, bölgenin en önemli rekabetlerinden birini sona erdirme ve ekonomik ilişkileri Körfez geneline genişletme potansiyeline sahip. Artık İran, ABD’nin kendisini kontrol altına alma gibi zor işi yapmasını umduğu, Araplar ve İsraillilerden oluşan ittifakla tek başına yüzleşmeyecek. Bunun yerine, anlaşma İran’ı Arap komşularına yakınlaştırma ve bölgedeki ilişkilerini kademeli olarak istikrara kavuşturma potansiyeline sahip. Bu vaadin altını çizen Suudi Maliye Bakanı Muhammed el Cedan, her şey planlandığı gibi giderse Suudi Arabistan’ın İran ekonomisine yatırım yapmaya hazır olduğu taahhüdünde bulundu. Reisi, her iki tarafın da ilişkileri güçlendirme niyetinin bir başka işareti olarak, tarihi henüz belli olmasa da Riyad’ı ziyaret davetini çoktan kabul etti. Böylesine hızlı gelişen bir ilişkinin, bölge için sonuçları derin olabilir.

Tahran Doğuya Bakıyor

Hem Tahran hem de Riyad, bölgesel ilişkileri yeniden tesis etmek için Çin üzerinden çalışmanın fayda sağlayacaklarına inanıyor. Her iki ülke için de Pekin ile çalışmak yeni bir gelişme. 2015’te İran’ın önceliği ABD ve Avrupa ile ilişkilerini geliştirmekti. Komşularıyla müzakereleri ikincil olarak gördü. Sonuç, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın nükleer programını kısıtlayan, Birleşik Devletler ve BM Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri artı Almanya ile imzalanan nükleer anlaşma yani Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın 2018’de ülkesini KOEP’ten çekmesinden sonra Suudi Arabistan ve KİK, 2019’da İran’ın Suudi petrol tesislerine düzenlediği saldırıyla daha da hızlanarak İsrail’e yaklaştı. İran da odağını değiştirerek komşularıyla ilişkilerin iyileştirilmesine ve bölgesel ticarete vurgu yapmaya başladı. Bu amaçla Tahran, 2022’de Kuveyt ve BAE ile tam diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Ancak Pekin’in Suudilerle anlaşması, İran’ın beklediği en büyük ödül ki yakında Bahreyn ve Mısır’a genişletilebilecek Arap dünyasına gerçek bir açılım.

Tahran, Çin’in Orta Doğu’da artan rolünü memnuniyetle karşılıyor çünkü bu, bölgedeki ABD etkisini zayıflatıyor ve İran ekonomisini felç eden ABD öncülüğündeki yaptırım rejimini baltalıyor. Bu amaçla KİK ülkeleriyle daha iyi ilişkiler; İsrail, Suudi Arabistan ve BAE arasında daha yakın istihbarat ve askeri koordinasyon başlatan (ve daha sonra Fas ve Sudan’a genişleyen) ve böylece İran ile İsrail arasındaki gölge savaşını Körfez’e kadar uzatan Trump yönetiminin aracılık ettiği İbrahim Anlaşmalarının yarattığı tehdidi azaltacaktır. Tahran, KİK ile İsrail arasındaki ikili bağları kabul etmeye razı olsa da, kendisine karşı ABD destekli bir Arap-İsrail askeri ittifakına müsamaha gösteremez. Böyle bir ittifak, Biden yönetimiyle başarısız nükleer müzakerelerin, iç siyasi protestoların, İsrail’in Azerbaycan ve Irak’ta artan varlığının ve İsrail’in yeni sağcı hükümetinin İran’ın nükleer programını durdurmak için savaşı düşünme konusunda artan isteğinden sonra Tahran’ı daha da tehdit edecektir.

Riyad’ın Dengeleme Eylemi

Suudi Arabistan için Pekin önderliğindeki anlaşma daha cüretkar bir stratejik değişim oluşturuyor. Riyad ile Washington arasındaki ilişkiler tarihi bir düşüş yaşıyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin bölgedeki politikasından duyduğu memnuniyet, 2003 Irak işgalinden bu yana azalıyor. Riyad, Irak hükümetinin dağıtılmasından memnun değildi, nükleer anlaşmadan rahatsızdı, ABD’nin Suriye ve Yemen’de İran’a karşı Suudi Arabistan’ın çıkarlarını destekleme konusundaki isteksizliğine kızmıştı ve 2019’da İran petrol tesislerine saldırdığında ülkesini savunamamasından endişe duyuyordu. Riyad, bir zamanlar güçlü müttefiki olan ABD’nin başka önceliklere odaklandığına inanıyor ve İran’la tıkanan nükleer müzakerelerin ardından Washington’ın bölgenin güvenliği için net bir planı olduğunu düşünmüyor. Suudi liderler Washington’daki mevcut liderlikten de memnun değiller. Başkan Biden, 2018’de gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin ardından adaylığı sırasında Suudi rejimine “parya” muamelesi yapma vaadinde bulunduktan sonra ilişkileri onarmakta yavaş kaldı.

Daha büyük ve saldırgan komşularının gelişmiş askeri yeteneklerinden yoksun olan Suudi Arabistan, her zaman kendi savunmasına takıntılı oldu. Tahran’la gerilimi azaltmak bu endişeleri yok etmeyecek ancak Riyad’a, güvenliğini güçlendirmesi ve stratejik seçeneklerini çeşitlendirmesi için daha fazla zaman kazandırıyor. Güvenlik arzusu, Suudi Arabistan’ın son on yılda İsrail ile ilişki kurmasına neden oldu ve aynı arzu şimdi Çin’le ilişki geliştirmeye motive ediyor. Suudi Arabistan’ın stratejisi, güvenliğini garanti altına almayı amaçlıyor. Suudi rejimi; Çin, İsrail ve ABD de dahil geniş bir ortaklar ağı kurarak ve İran, Suriye ve Türkiye gibi düşmanlarla ilişkilerini geliştirerek uzun vadeli istikrarını güçlendirmeyi umuyor.

Suudi Arabistan, 2030 yılına kadar gelişmiş bir endüstriyel ekonominin yanı sıra kültür ve turizm merkezi olma gibi iddialı bir hedef belirledi. Bunu başarmak için ABD’nin askeri desteği, İsrail güvenliği ve teknolojisi, Avrupa ve Çin ile ticaret ve iç istikrar gerekecek. Suudi stratejisi, yönetmek için net bir planı olmasa da Washington’un İran’ı tecrit etmeyi destekleyen ve savaşı dışlamayan bölgesel güvenlik anlayışıyla çelişiyor. ABD, bölgeden uzaklaştığını açıkça ortaya koyarken aynı zamanda Orta Doğulu ortaklarına olan taahhütlerinde hiçbir şeyin değişmediğinde ısrarcı olamayacağını kabul etmekte de zorlanıyor. Aslında Riyad, ABD politikasının Suudi çıkarlarına hizmet etmemesi durumunda Suudilerin ittifaka bağlı olmayacağını gösteriyor.

Washington ayrıca, Suudi Arabistan’ın kendisini ABD’nin bir güvenlik görevlisi olarak değil, dünya siyasetinde bağımsız rol oynayabilecek bölgesel bir güç olarak gördüğünü anlamakta da geri kaldı. Riyad, bir Suudi yetkilinin dediği gibi eski “düşük petrol fiyatları karşılığında ABD güvenliği” paradigmasının öldüğüne inanıyor. Suudi Arabistan’ın stratejik özerklik vizyonu, yalnızca ABD’nin Orta Doğu’ya ilgisinin azalmasına bir tepki değil, krallığın hırslarının da bir ifadesidir. Riyad, ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin ile yakın ve bağımsız ilişkiler kurmak istiyor. Ayrıca, Mısır, İran, İsrail ve Türkiye’yi kendi güvenliğini sağlamak ve bölgesel nüfuzu için dengeleyerek bölgede kendisini çok önemli bir rol biçiyor. Bu gıpta ile bakılan konumu korumak için Suudi Arabistan, tüm komşularıyla ilişkilerini geliştirmesi gerekiyor. 2022’de Riyad, Türkiye ile ilişkilerini yeniden kurdu; şimdi de aynısını İran’la yapıyor. Bundan sonra sıra İsrail’e gelecek. İran’la ilişkiler, Suudilere müttefikleri nezdinde çok ihtiyaç duydukları siyasi örtüyü sağlayacak, yani bu da İsrail ile bir anlaşmanın başka bir Müslüman ülkeye karşı askeri bir eksen yerine, ikili bir anlaşma olarak sunulabileceği anlamına geliyor. Pekin anlaşması hem Riyad’ın Ortadoğu’daki statüsüne ilişkin görüşünü teyit ediyor hem de stratejik özerkliğini gösteriyor.

İpek Yolu’nun Güvenliği

İran-Suudi yakınlaşmasının belki de en rahatsız edici boyutu Çin’in müdahalesidir. Pekin daha önce Orta Doğu’daki karışıklıktan kaçınmaya özen göstermişti. Ancak orada filizlenen ekonomik çıkarları, diplomatik bir rol üstlenmesini de gerektirdi. Bölge, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için önemli; Çin hükümetinin örneğin Suudi enerji sektörüne yaptığı yatırımların Husi füzeleri tarafından tehdit edilmemesini sağlaması gerekiyordu. Dahası Çin, İran’daki ekonomik ağırlığını istikrarlı bir şekilde artırıyor ve Moskova’nın, Rus ticaretinin Süveyş Kanalı’nı kullanmadan küresel pazarlara ulaşmasını sağlayacak İran üzerinden bir geçiş koridoru geliştirme planını desteklemekle ilgileniyor. Bu koridorun geliştirilmesi, Çin’in, ABD ve müttefiklerinin inşa etmekte olduğu müthiş donanma karşısında Malakka Boğazı’nı aşmasına da olanak sağlayacak. Pekin, bu stratejik önceliklerini hayata geçirmek amacıyla şimdi Orta Doğu’da nüfuz sahibi olmak için Washington’a meydan okumaya hazırlanıyor.

Çin, İran ve Suudi Arabistan’ın daha kapsamlı stratejik çıkarlarının yakınlaşması gösteriyor ki Pekin’in İran ve Suudi Arabistan ile atılımı muhtemelen Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik gerçekliğin temeli olacak. Bu dönüşüm, ABD için tarihi bir meydan okuma. Washington artık Arap müttefiklerinin Çin’le bağlarını koparmasını ve İran’a karşı savaşmak için liderliğinin arkasında birleşmesini talep edemez. Bu yaklaşım tarihte kaldı ve müttefiklerinin mevcut ihtiyaçlarına ayak uyduramıyor. Bir Suudi yetkilinin belirttiği gibi, “ABD, çıkarlarımız pahasına müttefik olamayacağımızı anlamıyor.” Suudiler, İran’la savaşın veya Çin’le karşı karşıya gelmenin kendi çıkarlarına hizmet etmediğini görüyor.

Pekin’de yaşananlar, İran’ın nükleer ve bölgesel politikalarının yarattığı tehdidi hiçbir şekilde azaltmıyor. Bununla birlikte, kısa vadede Washington, Ortadoğu’daki gerilimlerin düşürülmesini memnuniyetle karşılamalı çünkü bu ABD’nin bölgeye yönelik kararlı bir taahhüt iddiası olmaksızın diğer küresel önceliklere odaklanmasını sağlıyor. ABD ayrıca Suudi Arabistan ve KİK’i bölgede savaş riskini azaltacak, deniz güvenliğini sağlayacak ve uzun süredir devam eden bölgesel çatışmaları sona erdirmek için işbirliği yapacak daha geniş bölgesel güvenlik mimarisini keşfetmeye teşvik etmeli. Washington ayrıca bölgenin artık kendi çıkarlarını nasıl gördüğüyle uyumlu politikalar formüle etmeli. Aksi takdirde, Çin ve Rusya karşısında etkisini kaybetmeye devam edecek ve bölgeyle uyumsuzluğa sürüklenecektir. ABD’nin bölgesel stratejisini yeniden değerlendirmesi, Riyad’ın liderliğini Pekin’in kapısına getiren baskı ve fırsatları anlamakla başlamalı.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English