Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

‘ABD’ye tarihi meydan okuma’

Yayınlanma

ABD merkezli yayın kuruluşu Foreign Affairs, İran-Suudi yakınlaşmasının bölgeye olası etkilerine mercek tutan bir analiz yayınladı. Pekin’in arabuluculuğunda iki ülke arasında imzalanan anlaşmanın Tahran’a, Riyad’a ve Pekin’e sağladığı faydalara dikkat çeken analize göre en rahatsız edici boyut Çin’in müdahalesi. Analiz, söz konusu anlaşmanın “Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik gerçekliğin temeli olacağı” değerlendirmesinde bulunuyor ve bu dönüşümün “ABD için tarihi bir meydan okuma” olduğu değerlendirmesini yapıyor: “Washington artık Arap müttefiklerinin Çin’le bağlarını koparmasını ve İran’a karşı savaşmak için liderliğinin arkasında birleşmesini talep edemez. Bu yaklaşım tarihte kaldı ve müttefiklerinin mevcut ihtiyaçlarına ayak uyduramıyor.” Analizin son kısmı Orta Doğu’daki ağırlığını yitiren Washington’a bölge ülkelerinin çıkarlarıyla uyumlu politikalar öneriyor ve uyarıyor: “Aksi takdirde, Çin ve Rusya karşısında etkisini kaybetmeye devam edecek.

***

Ortadoğu’da Yeni Bir Düzen mi?
İran ve Suudi Arabistan’ın Yakınlaşması Bölgeyi Dönüştürebilir

6 Mart 2023’te İran ve Suudi Arabistan’dan temsilciler, Çin’in aracılık ettiği müzakereler için Pekin’de bir araya geldi. Dört gün sonra, Riyad ve Tahran ilişkileri normalleştirme kararı aldıklarını açıkladı. Bu dönüm noktası niteliğindeki anlaşma, büyük güçleri yeniden hizalayarak, mevcut Arap-İran anlaşmazlığını karmaşık ilişkiler ağıyla değiştirerek ve bölgeyi Çin’in küresel emellerine göre örerek Orta Doğu’yu dönüştürme potansiyeline sahip. Pekin için anlaşmanın ilanı, Washington ile rekabetinde büyük bir atılımdı.

Bu şekilde olmaması gerekiyordu. Körfez rakipleri arasındaki gerilimi azaltmak, nükleer görüşmeleri ilerletmek ve Yemen’deki çatışmaya son vermek amacıyla İran ve Suudi Arabistan’ı 2021’de müzakerelere başlamaya teşvik eden ABD’ydi. Tahran ve Riyad beş tur doğrudan görüşme yaptı ve ardından gayrı resmi görüşmeler devam etti. Ardından, Temmuz 2022’de Suudi Arabistan’a yaptığı ziyarette ABD Başkanı Joe Biden Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi’ni, İran’ı kontrol altına almak için İsrail’le birlik olmaya çağırdı. Ancak Suudi hükümeti, Başkan Xi Jinping’i Tahran’la (müzakere için) daha iyi bir arabulucu olduğunu görerek Çin’e döndü. Suudiler, Tahran’ın böyle bir anlaşmayı ihlal ederek Pekin’le ilişkilerini tehlikeye atma riskini almayacağından, Çin’in dahlinin, İran’la anlaşmanın süreceğinin en kesin garantisi olduğuna inanıyorlardı. Xi, Aralık 2022’de Riyad’a yaptığı ziyarette konuyu Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştü ve ardından Şubat 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile Pekin’de bir araya geldi. Bunu İran ile Suudi Arabistan arasında yoğun tartışmalar izledi ve bu sırada iki taraf baltayı gömme ve ilişkileri normalleştirme konusunda anlaştı. Her iki ülke için de Xi’nin kişisel müdahalesi kritikti. Her ikisinin de Pekin ile uzun süredir devam eden siyasi ve ekonomik bağları var ve bu nedenle Çin Cumhurbaşkanı aralarında güvenilir bir arabulucu olarak hareket edebildi.

Anlaşma tam olarak uygulanırsa, Tahran ve Riyad bir kez daha, yakın bir pozisyona gelecek. Daha 2016’da bir çetenin Tahran’daki Suudi büyükelçiliğini ateşe vermesinin ardından ülkeler arasındaki diplomatik ilişkiler koptu. Şimdi, yeni anlaşmaya göre, her iki taraf da büyükelçilikleri yeniden açacak ve Suudi hükümeti, Tahran’ın iç muhalefetten sorumlu tuttuğu İran International televizyon kanalına verdiği desteği kesecek. Her iki taraf da Yemen’deki Nisan 2022 ateşkesini destekleyecek ve iç savaşı sona erdirmek için resmi bir barış anlaşması üzerinde çalışmaya başlayacak. İran, Husi isyancılara silah tedarik etmeyi bırakacak ve onları Suudi Arabistan’a yönelik füze saldırılarını durdurmaya ikna edecek. Buna ek olarak anlaşma, İran ile Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında ekonomik ve diplomatik ilişkilerin güçlendirilmesi ve İran ile Arap ortaklarının yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesi inşa etmek üzere görüşmelere başlaması çağrısında bulunuyor. Dahası Çin, tüm bu adımları denetlemeye devam edecek.

İran-Suudi anlaşması, bölgenin en önemli rekabetlerinden birini sona erdirme ve ekonomik ilişkileri Körfez geneline genişletme potansiyeline sahip. Artık İran, ABD’nin kendisini kontrol altına alma gibi zor işi yapmasını umduğu, Araplar ve İsraillilerden oluşan ittifakla tek başına yüzleşmeyecek. Bunun yerine, anlaşma İran’ı Arap komşularına yakınlaştırma ve bölgedeki ilişkilerini kademeli olarak istikrara kavuşturma potansiyeline sahip. Bu vaadin altını çizen Suudi Maliye Bakanı Muhammed el Cedan, her şey planlandığı gibi giderse Suudi Arabistan’ın İran ekonomisine yatırım yapmaya hazır olduğu taahhüdünde bulundu. Reisi, her iki tarafın da ilişkileri güçlendirme niyetinin bir başka işareti olarak, tarihi henüz belli olmasa da Riyad’ı ziyaret davetini çoktan kabul etti. Böylesine hızlı gelişen bir ilişkinin, bölge için sonuçları derin olabilir.

Tahran Doğuya Bakıyor

Hem Tahran hem de Riyad, bölgesel ilişkileri yeniden tesis etmek için Çin üzerinden çalışmanın fayda sağlayacaklarına inanıyor. Her iki ülke için de Pekin ile çalışmak yeni bir gelişme. 2015’te İran’ın önceliği ABD ve Avrupa ile ilişkilerini geliştirmekti. Komşularıyla müzakereleri ikincil olarak gördü. Sonuç, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran’ın nükleer programını kısıtlayan, Birleşik Devletler ve BM Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleri artı Almanya ile imzalanan nükleer anlaşma yani Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın 2018’de ülkesini KOEP’ten çekmesinden sonra Suudi Arabistan ve KİK, 2019’da İran’ın Suudi petrol tesislerine düzenlediği saldırıyla daha da hızlanarak İsrail’e yaklaştı. İran da odağını değiştirerek komşularıyla ilişkilerin iyileştirilmesine ve bölgesel ticarete vurgu yapmaya başladı. Bu amaçla Tahran, 2022’de Kuveyt ve BAE ile tam diplomatik ilişkilerini yeniden kurdu. Ancak Pekin’in Suudilerle anlaşması, İran’ın beklediği en büyük ödül ki yakında Bahreyn ve Mısır’a genişletilebilecek Arap dünyasına gerçek bir açılım.

Tahran, Çin’in Orta Doğu’da artan rolünü memnuniyetle karşılıyor çünkü bu, bölgedeki ABD etkisini zayıflatıyor ve İran ekonomisini felç eden ABD öncülüğündeki yaptırım rejimini baltalıyor. Bu amaçla KİK ülkeleriyle daha iyi ilişkiler; İsrail, Suudi Arabistan ve BAE arasında daha yakın istihbarat ve askeri koordinasyon başlatan (ve daha sonra Fas ve Sudan’a genişleyen) ve böylece İran ile İsrail arasındaki gölge savaşını Körfez’e kadar uzatan Trump yönetiminin aracılık ettiği İbrahim Anlaşmalarının yarattığı tehdidi azaltacaktır. Tahran, KİK ile İsrail arasındaki ikili bağları kabul etmeye razı olsa da, kendisine karşı ABD destekli bir Arap-İsrail askeri ittifakına müsamaha gösteremez. Böyle bir ittifak, Biden yönetimiyle başarısız nükleer müzakerelerin, iç siyasi protestoların, İsrail’in Azerbaycan ve Irak’ta artan varlığının ve İsrail’in yeni sağcı hükümetinin İran’ın nükleer programını durdurmak için savaşı düşünme konusunda artan isteğinden sonra Tahran’ı daha da tehdit edecektir.

Riyad’ın Dengeleme Eylemi

Suudi Arabistan için Pekin önderliğindeki anlaşma daha cüretkar bir stratejik değişim oluşturuyor. Riyad ile Washington arasındaki ilişkiler tarihi bir düşüş yaşıyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin bölgedeki politikasından duyduğu memnuniyet, 2003 Irak işgalinden bu yana azalıyor. Riyad, Irak hükümetinin dağıtılmasından memnun değildi, nükleer anlaşmadan rahatsızdı, ABD’nin Suriye ve Yemen’de İran’a karşı Suudi Arabistan’ın çıkarlarını destekleme konusundaki isteksizliğine kızmıştı ve 2019’da İran petrol tesislerine saldırdığında ülkesini savunamamasından endişe duyuyordu. Riyad, bir zamanlar güçlü müttefiki olan ABD’nin başka önceliklere odaklandığına inanıyor ve İran’la tıkanan nükleer müzakerelerin ardından Washington’ın bölgenin güvenliği için net bir planı olduğunu düşünmüyor. Suudi liderler Washington’daki mevcut liderlikten de memnun değiller. Başkan Biden, 2018’de gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin ardından adaylığı sırasında Suudi rejimine “parya” muamelesi yapma vaadinde bulunduktan sonra ilişkileri onarmakta yavaş kaldı.

Daha büyük ve saldırgan komşularının gelişmiş askeri yeteneklerinden yoksun olan Suudi Arabistan, her zaman kendi savunmasına takıntılı oldu. Tahran’la gerilimi azaltmak bu endişeleri yok etmeyecek ancak Riyad’a, güvenliğini güçlendirmesi ve stratejik seçeneklerini çeşitlendirmesi için daha fazla zaman kazandırıyor. Güvenlik arzusu, Suudi Arabistan’ın son on yılda İsrail ile ilişki kurmasına neden oldu ve aynı arzu şimdi Çin’le ilişki geliştirmeye motive ediyor. Suudi Arabistan’ın stratejisi, güvenliğini garanti altına almayı amaçlıyor. Suudi rejimi; Çin, İsrail ve ABD de dahil geniş bir ortaklar ağı kurarak ve İran, Suriye ve Türkiye gibi düşmanlarla ilişkilerini geliştirerek uzun vadeli istikrarını güçlendirmeyi umuyor.

Suudi Arabistan, 2030 yılına kadar gelişmiş bir endüstriyel ekonominin yanı sıra kültür ve turizm merkezi olma gibi iddialı bir hedef belirledi. Bunu başarmak için ABD’nin askeri desteği, İsrail güvenliği ve teknolojisi, Avrupa ve Çin ile ticaret ve iç istikrar gerekecek. Suudi stratejisi, yönetmek için net bir planı olmasa da Washington’un İran’ı tecrit etmeyi destekleyen ve savaşı dışlamayan bölgesel güvenlik anlayışıyla çelişiyor. ABD, bölgeden uzaklaştığını açıkça ortaya koyarken aynı zamanda Orta Doğulu ortaklarına olan taahhütlerinde hiçbir şeyin değişmediğinde ısrarcı olamayacağını kabul etmekte de zorlanıyor. Aslında Riyad, ABD politikasının Suudi çıkarlarına hizmet etmemesi durumunda Suudilerin ittifaka bağlı olmayacağını gösteriyor.

Washington ayrıca, Suudi Arabistan’ın kendisini ABD’nin bir güvenlik görevlisi olarak değil, dünya siyasetinde bağımsız rol oynayabilecek bölgesel bir güç olarak gördüğünü anlamakta da geri kaldı. Riyad, bir Suudi yetkilinin dediği gibi eski “düşük petrol fiyatları karşılığında ABD güvenliği” paradigmasının öldüğüne inanıyor. Suudi Arabistan’ın stratejik özerklik vizyonu, yalnızca ABD’nin Orta Doğu’ya ilgisinin azalmasına bir tepki değil, krallığın hırslarının da bir ifadesidir. Riyad, ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin ile yakın ve bağımsız ilişkiler kurmak istiyor. Ayrıca, Mısır, İran, İsrail ve Türkiye’yi kendi güvenliğini sağlamak ve bölgesel nüfuzu için dengeleyerek bölgede kendisini çok önemli bir rol biçiyor. Bu gıpta ile bakılan konumu korumak için Suudi Arabistan, tüm komşularıyla ilişkilerini geliştirmesi gerekiyor. 2022’de Riyad, Türkiye ile ilişkilerini yeniden kurdu; şimdi de aynısını İran’la yapıyor. Bundan sonra sıra İsrail’e gelecek. İran’la ilişkiler, Suudilere müttefikleri nezdinde çok ihtiyaç duydukları siyasi örtüyü sağlayacak, yani bu da İsrail ile bir anlaşmanın başka bir Müslüman ülkeye karşı askeri bir eksen yerine, ikili bir anlaşma olarak sunulabileceği anlamına geliyor. Pekin anlaşması hem Riyad’ın Ortadoğu’daki statüsüne ilişkin görüşünü teyit ediyor hem de stratejik özerkliğini gösteriyor.

İpek Yolu’nun Güvenliği

İran-Suudi yakınlaşmasının belki de en rahatsız edici boyutu Çin’in müdahalesidir. Pekin daha önce Orta Doğu’daki karışıklıktan kaçınmaya özen göstermişti. Ancak orada filizlenen ekonomik çıkarları, diplomatik bir rol üstlenmesini de gerektirdi. Bölge, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için önemli; Çin hükümetinin örneğin Suudi enerji sektörüne yaptığı yatırımların Husi füzeleri tarafından tehdit edilmemesini sağlaması gerekiyordu. Dahası Çin, İran’daki ekonomik ağırlığını istikrarlı bir şekilde artırıyor ve Moskova’nın, Rus ticaretinin Süveyş Kanalı’nı kullanmadan küresel pazarlara ulaşmasını sağlayacak İran üzerinden bir geçiş koridoru geliştirme planını desteklemekle ilgileniyor. Bu koridorun geliştirilmesi, Çin’in, ABD ve müttefiklerinin inşa etmekte olduğu müthiş donanma karşısında Malakka Boğazı’nı aşmasına da olanak sağlayacak. Pekin, bu stratejik önceliklerini hayata geçirmek amacıyla şimdi Orta Doğu’da nüfuz sahibi olmak için Washington’a meydan okumaya hazırlanıyor.

Çin, İran ve Suudi Arabistan’ın daha kapsamlı stratejik çıkarlarının yakınlaşması gösteriyor ki Pekin’in İran ve Suudi Arabistan ile atılımı muhtemelen Orta Doğu’da yeni bir jeopolitik gerçekliğin temeli olacak. Bu dönüşüm, ABD için tarihi bir meydan okuma. Washington artık Arap müttefiklerinin Çin’le bağlarını koparmasını ve İran’a karşı savaşmak için liderliğinin arkasında birleşmesini talep edemez. Bu yaklaşım tarihte kaldı ve müttefiklerinin mevcut ihtiyaçlarına ayak uyduramıyor. Bir Suudi yetkilinin belirttiği gibi, “ABD, çıkarlarımız pahasına müttefik olamayacağımızı anlamıyor.” Suudiler, İran’la savaşın veya Çin’le karşı karşıya gelmenin kendi çıkarlarına hizmet etmediğini görüyor.

Pekin’de yaşananlar, İran’ın nükleer ve bölgesel politikalarının yarattığı tehdidi hiçbir şekilde azaltmıyor. Bununla birlikte, kısa vadede Washington, Ortadoğu’daki gerilimlerin düşürülmesini memnuniyetle karşılamalı çünkü bu ABD’nin bölgeye yönelik kararlı bir taahhüt iddiası olmaksızın diğer küresel önceliklere odaklanmasını sağlıyor. ABD ayrıca Suudi Arabistan ve KİK’i bölgede savaş riskini azaltacak, deniz güvenliğini sağlayacak ve uzun süredir devam eden bölgesel çatışmaları sona erdirmek için işbirliği yapacak daha geniş bölgesel güvenlik mimarisini keşfetmeye teşvik etmeli. Washington ayrıca bölgenin artık kendi çıkarlarını nasıl gördüğüyle uyumlu politikalar formüle etmeli. Aksi takdirde, Çin ve Rusya karşısında etkisini kaybetmeye devam edecek ve bölgeyle uyumsuzluğa sürüklenecektir. ABD’nin bölgesel stratejisini yeniden değerlendirmesi, Riyad’ın liderliğini Pekin’in kapısına getiren baskı ve fırsatları anlamakla başlamalı.

DÜNYA BASINI

Arap dünyasında ABD’nin kaybı Çin’in kazancı

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde yapılan anketlerin sonuçlarına ve daha önceki yıllarda yapılan anketlerle kıyaslanmasına odaklanıyor. Anket sonuçları ABD’nin İsrail’e desteğinin ABD’nin itibarını ve güvenirliğini sarstığını ve bundan faydalanan ülkenin ise Çin olduğunu ortaya koyuyor. Anketi analiz edenler, Washington’a uyarılar yaparken mevcut durumu tersine çevirmek için bazı politika önerilerinde bulunuyor.  

***

Amerika Arap dünyasını kaybediyor

Ve Çin bundan faydalanıyor

Michael Robbins, Amaney A. Jamal ve Mark Tessler

7 Ekim 2023, sadece İsrail için değil Arap dünyası için de bir dönüm noktasıydı. Hamas’ın korkunç saldırısı tam da bölgede yeni bir düzen oluşuyor gibi görünürken meydana geldi. Üç yıl önce Arap Birliği’nin dört üyesi -Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)- İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmek için süreç başlatmıştı. 2023 yazı yaklaşırken, İsrail’i hâlâ tanımayan en önemli Arap ülkesi Suudi Arabistan da bunu yapmaya hazır görünüyordu.

Hamas’ın saldırısı ve ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı askeri operasyonu normalleşme yönündeki bu yürüyüşü sekteye uğrattı. Suudi Arabistan, İsrail bir Filistin devletinin kurulmasını kolaylaştıracak net adımlar atana kadar normalleşme anlaşmasına yanaşmayacağını açıkladı. Ürdün, Kasım 2023’te İsrail Büyükelçisini geri çağırdı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2023 sonlarında Fas’a yapmayı planladığı ziyaret gerçekleşmedi. Arap liderler, vatandaşlarının Gazze’deki savaşa karşı seslerini yükseltmelerini ihtiyatla izlediler. Pek çok Arap ülkesinde binlerce kişi İsrail’in savaşını ve yarattığı insani krizi protesto etmek için bir araya geldi. Ürdün ve Fas’taki protestocular da hükümetlerinin, halklarını dinlememesinden duydukları hayal kırıklığını dile getirerek ülkelerinin İsrail ile olan barış anlaşmalarına son verilmesi çağrısında bulundu.

7 Ekim Amerika Birleşik Devletleri için de bir dönüm noktası olabilir. Gazze’deki savaş nedeniyle Arap kamuoyu İsrail’in en sadık müttefiki ABD’ye karşı keskin bir şekilde cephe almış durumda; bu da ABD’nin sadece Gazze’deki krizin çözümüne yardımcı olma çabalarını değil aynı zamanda İran’ı çevreleme ve Çin’in Orta Doğu’da artan etkisine karşı koyma çabalarını da sekteye uğratabilecek bir gelişme. 2006 yılından bu yana yönettiğimiz partizan olmayan araştırma kuruluşu Arab Barometer (Arap Nabzı) 16 Arap ülkesinde yılda iki kez ulusal düzeyde temsili kamuoyu araştırmaları gerçekleştirerek, kamuoyu yoklamalarının çok az olduğu bir bölgede sıradan vatandaşların görüşlerini yansıtıyor. ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalinden sonra yapılan diğer anketler, sıradan Arap vatandaşlarının çok azının ABD hakkında olumlu görüşlere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak 2022 yılına gelindiğinde, Arap Nabzı’nın anket yaptığı neredeyse tüm ülkelerdeki katılımcıların en az üçte birinin ABD hakkında “çok olumlu” ya da “biraz olumlu” görüşlere sahip olduğunu teyit etmesi, tutumların bir nebze iyileştiğini göstermişti.

Ancak 2023’ün sonları ve 2024’ün başlarında beş ülkede gerçekleştirdiğimiz anketler, ABD’nin Arap vatandaşları arasındaki konumunun önemli ölçüde gerilediğini gösteriyor. Tunus’ta kısmen 7 Ekim’den önce kısmen de sonra yapılan bir anket, bu değişimin Gazze’deki olaylara tepki olarak gerçekleştiğini güçlü bir şekilde ortaya koydu. Belki de daha da şaşırtıcı olanı, anketler ABD’nin kaybının Çin’in kazancı olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Son anketlerimizde Arap vatandaşlarının Çin’e yönelik görüşlerinin yumuşadığı ve Arap dünyasında Çin’e yönelik desteğin azalma eğilimine girdiği yarım on yıllık eğilimin tersine döndüğü görülüyor. Ancak Çin’in Filistinlilerin haklarını korumak için ciddi çabalar sarf edip etmediği sorulduğunda, katılımcıların çok azı bu görüşe katıldı. Bu sonuç, Arapların görüşlerinin Çin’in Gazze politikalarına spesifik bir destekten ziyade ABD’ye yönelik derin memnuniyetsizliği yansıttığını gösteriyor.

Önümüzdeki aylarda ve yıllarda ABD liderleri Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye ve İsrail-Filistin çatışmasına kalıcı bir çözüm bulmak için müzakereleri başlatmaya çalışacaklar. ABD ayrıca Kızıldeniz’i İran’ın vekillerinin saldırılarından koruyarak uluslararası ekonomiyi güvence altına almayı ve İran’ın saldırganlığını kontrol altına alan ve Çin’in bölgedeki angajmanını sınırlayan bölgesel bir ittifakı güçlendirmeyi umuyor. Ancak bu hedeflerden herhangi birine ulaşmak için Washington’un Arap devletlerinin ortaklığına ihtiyacı var ki Arap halkları ABD’nin Orta Doğu’daki hedeflerine bu kadar şüpheci yaklaşmaya devam ederse bunu elde etmek daha da zorlaşacak.

ABD’li analistler ve politikacılar sıklıkla, bazen küçümseyerek “Arap sokağı” olarak adlandırdıkları şeyin Amerikan dış politikasını pek ilgilendirmemesi gerektiğini ima ederler. Bu argümana göre Arap liderlerin çoğu otoriter olduğu için kamuoyunu fazla önemsemezler ve bu nedenle ABD’li politika yapıcılar Arap vatandaşlarının kalplerini ve zihinlerini kazanmak yerine güç sahipleriyle anlaşma yapmaya öncelik vermelidir. Ancak genel olarak Arap liderlerin kamuoyu tarafından kısıtlanmadığı düşüncesi bir efsane. Arap Baharı ayaklanmaları dört ülkede hükümetleri devirdi ve 2019’daki yaygın protestolar diğer dört Arap ülkesinde liderlerin değişmesine yol açtı. Otoriterler de yönettikleri halkın görüşlerini dikkate almak zorunda. Artık çok az Arap lider, yönettikleri halklar arasında Amerikan karşıtlığındaki keskin yükseliş göz önüne alındığında, Washington ile açıkça işbirliği yaptığının görünmesini istiyor. Arap vatandaşlarının ABD dış politikasına duyduğu öfkenin ABD için de doğrudan ciddi sonuçları olabilir. Cezayir ve Ürdün’deki kamuoyu anketlerinden elde edilen verilere dayanan önceki araştırmamız, ABD dış politikasına duyulan öfkenin, vatandaşların ABD’ye yönelik terör eylemlerine daha fazla sempati duymasına neden olabileceğini gösterdi.

Ancak bazı Arap Nabzı bulguları, Arapların ABD’nin Orta Doğu’daki rolüne ilişkin artan şüpheciliğinin geri döndürülemez olmadığını da ortaya koyuyor. ABD’nin farklı muamelede bulunduğu ülkelerdeki halklar arasındaki görüş farklılıkları, ABD’nin politikalarını değiştirerek Arap dünyasındaki algılanış biçimini değiştirebileceğini gösteriyor. Anket sonuçları ayrıca, Gazze’de ateşkesin sağlanması için daha fazla çaba gösterilmesi, ABD’nin bölgeye ve bölgenin geri kalanına yönelik insani yardımlarının artırılması ve uzun vadede iki devletli bir çözüm için çalışılması gibi Arapların ABD’ye yönelik algılarını iyileştirecek belirli yaklaşım değişikliklerine de işaret ediyor. Nihayetinde, Orta Doğu’daki Arap vatandaşlarının güvenini kazanmak için ABD, İsraillilerin acılarına gösterdiği özeni Filistinlilerin acılarına da göstermeli.

Anket karşılaştırmaları

Her bir Arap Barometer anketi 1.200’den fazla katılımcıyla gerçekleştiriliyor ve katılımcıların ikamet ettikleri yerde yüz yüze yapılıyor. Bu anketlerde katılımcılara ekonomik ve dini konular, hükümetleriyle ilgili görüşleri, siyasi katılım, kadın hakları, çevre ve uluslararası ilişkiler de dahil çok çeşitli konulardaki görüşleri soruluyor. Arap Nabzı 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde anketleri tamamladı: Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Moritanya ve Fas.

Arap Nabzı’nın bu ülkelerdeki bir önceki anketi 2021 ve 2022 yılları arasında yapıldığından, Gazze’deki savaş dışındaki faktörler o zaman ile şimdi arasında kamuoyundaki değişikliklere katkıda bulunmuş olabilir. Ancak bir başka anket çok değerli bir karşılaştırma ölçütü sunarak, görüşlerdeki bazı önemli değişimlerin muhtemelen çok daha yakın bir zamanda meydana geldiği sonucuna varmamızı sağladı. 13 Eylül ve 4 Kasım 2023 tarihleri arasında Tunus’ta 2.406 görüşmeyi içeren planlı bir anket gerçekleştirdik. Bu görüşmelerin yaklaşık yarısı 7 Ekim’den önce, yaklaşık yarısı ise daha sonra yapıldı. Tunusluların görüşlerinin 7 Ekim’den sonra nasıl değiştiğini anlamak için Hamas’ın saldırısından önceki üç hafta boyunca ortalama yanıtları hesapladık ve ardından takip eden haftalarda günlük değişiklikleri izledik- ABD’ye olumlu bakan katılımcıların yüzdesinde hızlı ve keskin bir düşüş bulduk. 2021-22’de ve 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız diğer ülkelerin çoğunda da sonuçlar benzer bir seyir izledi: biri hariç hepsinde ABD’ye yönelik görüşler belirgin bir şekilde azaldı.

Hamas’ın saldırısının dehşetine rağmen, Arap Nabzı katılımcılarının çok azı bunun bir “terör eylemi” olarak adlandırılması gerektiği konusunda hemfikirdi. Buna karşılık, büyük çoğunluk, İsrail’in Gazze’deki harekatının terörizm olarak sınıflandırılması gerektiğini düşünüyor. Ankete 7 Ekim’den sonra katılan Arap vatandaşları çoğunlukla Gazze’deki durumu vahim olarak değerlendiriyor. “Savaş”, “düşmanlık”, “katliam” ve “soykırım” da dahil yedi kelimeden hangisinin Gazze’de devam eden olayları en iyi tanımladığı sorulduğunda, katılımcıların biri hariç tüm ülkelerde en yaygın olarak seçtiği terim “soykırım” oldu. Sadece Fas’ta katılımcıların yüzde 24 gibi önemli bir kısmı bu olayları “savaş” olarak nitelendirirken, Faslıların yaklaşık aynı oranı “katliam” olarak nitelendirdi. Diğer tüm ülkelerde katılımcıların yüzde 15’inden daha azı, Gazze’de yaşananları tanımlamak için “savaş” ifadesini seçti.

Ayrıca, Arap Nabzı anketleri Arap vatandaşlarının Batılı aktörlerin Gazzelileri savunduğuna inanmadığını ortaya koydu. Anketimizde “Aşağıdaki taraflardan hangisinin Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğuna inanıyorsunuz?” sorusu soruldu ve katılımcıların on ülke ile Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den oluşan bir listeden uygun olanları seçmelerine izin verildi. Hiçbir ülkedeki katılımcıların yüzde 17’sinden fazlası Birleşmiş Milletler’in Filistinlilerin haklarını savunduğu görüşüne katılmadı. Avrupa Birliği’nin durumu daha kötüydü ancak Amerika Birleşik Devletleri en düşük notu aldı: Kuveyt’te katılımcıların yüzde sekizi, Fas ve Lübnan’da yüzde altısı, Moritanya’da yüzde beşi ve Ürdün’de yüzde ikisi Birleşmiş Milletler’in Filistinlileri savunduğunu kabul etti. Amerika Birleşik Devletleri’nin sonuçları İsrail’i koruma konusunda diğer Batılı ve küresel aktörlerden daha da farklılaşmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in haklarını koruyup korumadığı sorulduğunda, beş ülkedeki katılımcıların yüzde 60’ından fazlası bunu yaptığı yönünde görüş bildirdi. Bu oranlar, Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletler’in İsrail’i koruduğunu düşünenlerin oranının çok üzerinde.

Arap dünyasında İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtına ve ABD’nin bu harekata yaklaşımına ilişkin bu algıların ABD’nin genel itibarı üzerinde önemli sonuçları olduğu görülüyor. Arap Nabzı’nın 2021’de ABD’nin tercih edilirliğini sorduğu on ülkenin dokuzunda, tüm katılımcıların en az üçte biri ABD’ye olumlu baktıklarını söyledi. Ancak Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında anket yapılan beş ülkeden dördünde ABD’ye olumlu bakanların oranı üçte birden azdı. Ürdün’de ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2022’de yüzde 51 iken 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 28’e düştü. Moritanya’da ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2021-22 kışında yapılan ankette yüzde 50’den 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 31’e, Lübnan’da ise 2021-22 kışında yüzde 42’den 2024 başında yüzde 27’ye düştü. Benzer şekilde, ABD Başkanı Joe Biden’ın dış politikalarının “iyi” veya “çok iyi” olduğunu düşünen katılımcıların oranı aynı dönemde Lübnan’da 12 puan, Ürdün’de ise dokuz puan düştü.

Tunus’taki anketimizin zamanlaması, İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının bu genel düşüşe neden olduğunu kuvvetle düşündürüyor. Tunusluların yüzde 40’ı 7 Ekim’den önceki üç hafta içinde ABD’ye olumlu baktıklarını belirttiler. İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının başlamasının üzerinden henüz üç hafta geçmemişken 27 Ekim’de Tunusluların sadece yüzde 10’u aynı görüşteydi.

Arapların ABD ve Biden hakkındaki görüşleri 7 Ekim’den sonra kötüleşmiş olsa da ABD’nin Orta Doğu ile ilişkilerinin farklı yönlerine ilişkin görüşler eşit oranda kötüleşmedi. Katılımcılarımız, ABD’nin ülkelerine yaptığı dış yardımların eğitim girişimlerini güçlendirdiğine veya sivil toplumu güçlendirdiğine 7 Ekim’den önce olduğu kadar katılıyor. Aslında, 2023-24 kış anketimizde Ürdün, Moritanya ve Fas’taki katılımcıların ABD dış yardımının sivil toplumu güçlendirdiğine katılma oranı 2021 ve 2022’ye göre biraz daha yüksekti. Bu bulgular, ABD dış politikasının diğer unsurlarının değil, ABD hükümetinin İsrail’e yönelik politikası ve Gazze’deki savaşla ilgili anlaşmazlığın ABD’nin bölgesel itibarındaki düşüşe neden olduğunu gösteriyor.

İkincil fayda

Gazze’ye sınırlı maddi ve retorik destek sunmasına rağmen Çin, ABD’nin Arap halkları arasındaki itibar kaybından en çok faydalanan ülke oldu. Arap Barometer 2021-22 anketlerinde Arapların Çin’e olan desteğinin azaldığını görülüyordu. Ancak son aylarda bu eğilim tersine döndü. Arap Nabzı’nın 7 Ekim’den sonra anket yaptığı tüm ülkelerde, katılımcıların en az yarısı Çin hakkında olumlu görüşlere sahip olduklarını söyledi. ABD’nin kilit müttefikleri olan Ürdün ve Fas’ta Çin’e yönelik olumlu görüşler en az 15 puanlık bir artış gösterdi.

Bölgelerinin güvenliği için ABD politikalarının mı yoksa Çin politikalarının mı daha iyi olduğu sorulduğunda, 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız beş ülkeden üçünde katılımcılar Çin’in yaklaşımını tercih ettiklerini söyledi. Aslında Çin’in bölgedeki fiili varlığı asgari düzeyde ve angajmanı daha çok Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla ekonomik anlaşmalara odaklanıyor. Orta Doğu’daki Arap halkları Çin’in Gazze’deki olaylarda sınırlı bir rol oynadığını anlamış görünüyor: Lübnanlı katılımcıların sadece yüzde 14’ü, Faslıların yüzde 13’ü, Kuveytlilerin yüzde 9’u, Ürdünlülerin yüzde 7’si ve Moritanyalıların yüzde 3’ü Çin’in Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğu konusunda hemfikir.

O halde, katılımcıların Çin’e yönelik giderek artan olumlu görüşlerinin ABD ve Batı politikalarından duydukları memnuniyetsizliği yansıtıyor olması muhtemel. Daha spesifik politika soruları sorulduğunda, katılımcılarımız daha kararsız cevaplar verdi. Çin politikalarının “özgürlükleri ve hakları koruma” konusunda daha iyi olduğunu mu, Amerikan politikalarının daha iyi olduğunu mu, Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede iyi olduğunu mu yoksa Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede kötü olduğunu mu düşündükleri sorulduğunda Kuveytliler, Moritanyalılar ve Faslıların çoğunluğu ABD politikalarının Çin politikalarından daha iyi olduğunu söyledi. Ancak İsrail’e sınırı olan iki ülkedeki katılımcılar bunun tam tersini düşünüyor: 7 Ekim’den sonra Ürdün ve Lübnan’da yapılan Arap Nabzı anketlerinde, Çin’in politikalarının hak ve özgürlükleri koruma konusunda ABD’den daha iyi olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla.

Çin’in yurtiçi ve yurtdışında hak ve özgürlükleri koruma konusundaki sicili kötü, ancak Lübnan ve Ürdün halkları artık ABD’nin sicilinin daha da kötü olduğunu düşünüyor. Bu bulgu Arap Nabzı verilerindeki daha büyük bir eğilimi yansıtıyor: coğrafya önemli. Gazze’deki çatışmaya en yakın yerlerde yaşayan ve ülkeleri tarihsel olarak çok sayıda Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan insanlar, ABD’nin belirli Orta Doğu politikalarına en düşük güveni ifade ediyorlar.

Muhalefet şerhi

Anketlerimiz, Arapların ABD’ye olan desteğindeki düşüşün kaçınılmaz olmadığını ve Arap halklarının ABD’nin bölge için kilit öneme sahip konulara yönelik politikasındaki farklılıklara duyarlı bir şekilde tepki verdiğini gösteriyor. Bu gösterge en güçlü şekilde, bölgede ABD politikalarına yönelik artan şüphecilik eğilime ters düşen tek ülke olan Fas’taki sonuçlarda ortaya çıkıyor. 2022 yılında Faslıların yüzde 69’u ABD’ye olumlu bakıyordu ve bu oran Arap dünyasındaki en yüksek destekti. Zaten güçlü olan bu destek aslında arttı: Arap Nabzı’nın 2023-24 kış anketi, Faslıların yüzde 74’ünün artık ABD’ye olumlu baktığını ortaya koyuyor. Fas ayrıca yüzde 13 puanlık bir farkla ABD’nin Orta Doğu güvenlik politikalarını Çin’inkilere tercih eden tek ülke oldu.

ABD’nin Fas’ı bölgesel bir anlaşmazlıkta desteklemede oynadığı rol, Fas’ın görüşünün aykırı olmasının neredeyse tek nedeni. Fas hükümeti, Cezayir tarafından desteklenen bir hareketin bağımsız bir devlet kurmak istediği Batı Sahra’nın büyük bir bölümünü on yıllardır yönetiyor. 2020 yılına kadar hiçbir BM üyesi ülke, Fas’ın egemenliğini tanımadı. O yıl ABD, Fas’ın İsrail ile diplomatik ilişkilerini resmileştirmesi karşılığında Fas’ın Batı Sahra üzerindeki hak iddiasını tanıdı. Özellikle 2023’ün ikinci yarısında Biden yönetimi bu politikayı güçlü bir şekilde teyit etti. Fas’ta yaptığımız kamuoyu araştırması, üst düzey bir ABD diplomatı olan Joshua Harris’in bu politikanın altını çizmek üzere Cezayir ve Rabat’a yaptığı ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran ziyaretle aynı zamana denk geldi.

Görünen o ki, Batı Sahra politikası ABD’yi diğer Arap ülkelerinde yaşadığı destek düşüşünden büyük ölçüde muaf tuttu. Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıma konusunda ABD’yi takip etmeyen diğer Batılı ülkeler, Fas halkının desteğini koruyamadı. 2022 ile 2023-24 kışı arasında, Birleşik Krallık’a olumlu baktığını söyleyen Faslıların oranı yüzde 68’den yüzde 30’a düşerek, anket yaptığımız diğer ülkelere kıyasla daha büyük bir düşüş gösterdi. Faslıların Fransa’ya yönelik görüşleri de on puanlık bir düşüş yaşadı.

Anket yaptığımız her ülkede katılımcılar, Filistinlilerin haklarının korunması konusunda en kararlı olanların küresel aktörler değil, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki devletler olduğuna inandıklarını belirttiler. Ancak bu görüş, ABD’nin tarafsızlığının benimsendiği ya da Orta Doğu’dan çıktığını görme arzusuna dönüşmüyor. ABD’nin Gazze’ye yönelik politikalarına duydukları öfkeye rağmen, Arap halkları ABD’nin İsrail-Filistin krizinin çözümüne dahil olmasını istediklerini açıkça ortaya koydular.

Bir Arap Nabzı anket sorusunda katılımcılara Biden yönetiminin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki gündeminin hangi konu olması gerektiği soruldu ve yedi seçenek sunuldu: ekonomik kalkınma, eğitim, insan hakları, altyapı, istikrar, terörle mücadele ve Filistin sorunu. Bu sorunun 7 Ekim’den sonra yapılan anketlerde sorulduğu dört ülkenin üçünde, katılımcıların çoğunluğu Biden’ın Filistin meselesine, ülkelerinin karşı karşıya olduğu diğer temel meselelerden bile daha fazla öncelik vermesi gerektiği konusunda hemfikir. Aslında, Biden yönetiminin bölgedeki en önemli önceliğinin Filistin meselesi olması gerektiğini söyleyen Arap vatandaşlarının oranı son iki yılda dramatik bir şekilde arttı: Ürdün’de 21 puan, Moritanya ve Fas’ta 18 puan ve Lübnan’da 17 puan. Tunus’tan elde ettiğimiz veriler bu yükselişin İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının başlamasından hemen sonra gerçekleştiğini gösteriyor.

Gazze’deki savaş Arapların İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik desteğini zaten düşük olan seviyesinden daha da aşağıya çekti. Ancak bu durum Arap dünyasının İsrailliler ve Filistinliler arasında barışçıl bir çözüme karşı olduğu anlamına gelmiyor. Tunus’ta yaptığımız araştırma, başlangıçta Gazze’de patlak veren savaşın iki devletli çözüme verilen desteğin azalmasına yol açabileceğini düşündürmüştü. Aslında, Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında Ürdün, Moritanya ve Fas’ta yapılan anketlerde, katılımcıların daha büyük bir yüzdesi tek devletli çözüm, konfederasyon veya açık uçlu bir “diğer” yaklaşım yerine iki devletli bir çözümü desteklediklerini belirtti.

Düzeltme

Ortadoğu’da 7 Ekim olaylarından önce yeni bir bölgesel düzen oluşuyor gibi görünüyordu. Bazı Arap hükümetleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışırken -yaklaşık 30 yıldır ilk kez böyle bir anlaşma yapıldı- bölgedeki temel bölünmenin İsrail ve Arap devletleri arasında değil, Tahran ve İslam Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki saldırganlığını kontrol altına almaya çalışan ülkeler arasında olabileceği görülüyordu. İran’ı çevrelemek için İsrail ve kilit Arap devletlerini içeren yeni bir koalisyon, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlamak için son derece faydalı olurdu.

ABD’nin böyle bir koalisyonun oluşumuna aracılık etmesi hâlâ mümkün olabilir: Ürdün’ün İran’ın 13 Nisan’daki insansız hava aracı ve füze saldırısını püskürtmede İsrail’e yardım etmesi ve Suudi Arabistan ve BAE’nin bu saldırı öncesinde ABD’ye istihbarat sağlama kararları, kilit Arap liderlerin hâlâ bölgesel bir yeniden yapılanmanın kendi çıkarlarına olduğuna inandıklarını gösteriyor. 7 Ekim’den sonra yaptığımız anketler, Arap halkları arasında İran’a yönelik desteğin düşük kaldığını ortaya koydu. Lübnanlıların yüzde 36’sı, Ürdünlülerin yüzde 25’i ve Kuveytlilerin sadece yüzde 15’i İran’a olumlu baktığını ifade etti.

Ancak ABD’ye yönelik bölgesel destekteki düşüş devam ettiği sürece yeniden yapılanmaya yönelik çabalar zorlanacaktır. İsrail ile Mısır ve Ürdün arasında yapılanlar gibi soğuk barış anlaşmaları her zaman kopma riski taşıyor. ABD’nin normalleşme anlaşmaları için aracı olarak yeri doldurulamaz. Mısır-İsrail ve İsrail-Ürdün barış anlaşmaları büyük ölçüde ABD’nin her iki Arap ülkesine yaptığı muazzam yardımlar sayesinde yürürlükte kaldı. Son yarım on yıldaki normalleşme anlaşmaları, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanımak, Sudan’ı, terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarmak ve BAE’ye F-35 savaş uçakları satmak gibi ABD’nin Arap ülkelerinin endişelerini giderme vaatlerine dayanıyordu.

7 Ekim sonrası bağlamda, Arap vatandaşlarının desteğini kaybetmek sadece Arap liderlerin desteğini riske atmak değil, aynı zamanda ABD’nin kilit Arap müttefiklerinin iç istikrarını da tehlikeye atmak anlamına geliyor. Filistinlilerin çektiği acılara duyulan öfke şimdiden sokaklara taşmış durumda. Ürdün’deki protestolar, Ürdün ve İsrail arasında su ve enerji konusunda BAE ve ABD destekli bir anlaşma olan Refah Projesi’ni şimdiden rayından çıkardı. İran’ın saldırısına karşı İsrail ve ABD ile işbirliği yaptıktan sonra Arap rejimleri, vatandaşlarının öfkesini daha da alevlendirmekten korktukları için rolleri konusunda sessiz kaldılar. ABD’nin, Arap hükümetlerinin İran’ın etkisine karşı İsrail’le birlikte çalışmamaları yönünde hissettikleri genel baskıyı hafifletmeye çalışması gerekiyor.

Bölge bir dönüm noktasında ve ABD teorik olarak Gazze’de ateşkesin sağlanmasına ve İsrailliler ile Filistinlilerin barışa doğru ilerlemesine yardımcı olmak için gerekli baskıyı yapmak için iyi bir konumda. Ancak ABD, bölgesel güvenilirliğini yeniden tesis etmek için iki devletli çözüme yönelik somut ve pragmatik adımlar atmalı, Gazze’de savaş sonrası etkin yönetimin nasıl olacağını ve İsrailliler ile Filistinlilerin barış yolunda ilerleme kaydedilmesini sağlamak için neler yapmaları gerektiğini belirlemeli. Hem İsrailli hem de Filistinli liderleri sorumlu tutmanın zamanı çoktan geldi. Amerika Birleşik Devletleri sadece barış görüşmelerini desteklemekle kalmamalı, aynı zamanda Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine son verilmesi konusunda da ısrarcı olmalı.

Araplar çok uzun zamandır ABD’nin kendi çıkarlarını ve müttefik Arap liderlerin çıkarlarını sıradan vatandaşların çıkarlarının önünde tutmaya çalıştığını düşünüyor -hatta Arap vatandaşları demokratikleşme ve yolsuzlukla mücadele çabalarına daha fazla destek ararken bile. Buna ek olarak, bir başka İran-İsrail çatışması Nisan 2024’teki kadar performatif olmayabilir. Yıkıcı olabilir. ABD, İran’ı kontrol altına almak için Arap halklarının güvenini kazanmaya çalışmalı; bunu sadece gizli yollarla değil, açık, cesur ve etkili politikalarla yapmalı.

Mevcut durum ABD’ye hem tehlikeler hem de fırsatlar sunuyor. Arap ülkelerinin çoğunda Fas’ın Batı Sahra meselesinin doğrudan bir karşılığı yok. Ancak Fas örneği, Arap vatandaşlarının ABD’nin kendi çıkarlarını savunduğunu hissettiklerinde, ABD’yi daha olumlu değerlendirdiklerini açıkça ortaya koyuyor ABD’ye yönelik Arap desteğinin azalmasına yönelik tehlikeler Gazze’nin ötesine geçiyor. ABD’nin İsrail’in savaşına verdiği destekte önemli bir değişim olmazsa ve uzun vadede Araplar arasında artan Arap Amerikan karşıtlığını engellemek için ABD politikasında akıllıca değişiklikler yapılmazsa, Çin de dahil diğer aktörler ABD’yi Orta Doğu’daki liderlik rolünden uzaklaştırmaya devam edecekler.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

WSJ: Suudi Arabistan’la Stratejik İttifak Anlaşması’nın sonuna gelindi

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz haber, ABD’nin Suudi Arabistan’a İsrail ile normalleşmesi karşılığında sunmaya hazırlandığı güvenlik anlaşmasının detaylarına ve Washington’un bu anlaşmanın altında yatan daha geniş hedeflerine odaklanıyor. Suudi Arabistan her ne kadar Gazze’deki savaş devam ettiği sürece ve Filistin devletine giden inandırıcı bir plan olmadan İsrail ile normalleşmeyeceğini ilan etse de anlaşmayı hayata geçirmeye zorlayan Biden yönetimi, Kasım ayındaki başkanlık seçimleri öncesi diplomatik bir zafer kazanmayı hedefliyor.

***

ABD, İsrail’le normalleşme anlaşmasını teşvik için Suudi Arabistan’a önemli bir savunma anlaşması önerecek

Beyaz Saray, İsrail ile Hamas arasında aylardır sonuçsuz kalan ateşkes görüşmelerinin ortasında daha geniş kapsamlı bölgesel diplomatik çabaları sürdürmeye çalışıyor.

Stephen Kalin ve Michael R. Gordon

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin Riyad ve İsrail arasındaki diplomatik ilişkileri teşvik için uzun süredir üzerinde çalışılan bir anlaşmanın parçası olarak Suudi Arabistan’la, ABD’nin Körfez ülkesinin savunmasına yardımı taahhüt edecek bir anlaşmayı sonuçlandırmaya yakın olduğunu söyledi.

Ancak diplomatik çabanın başarısı İsrail’in ayrı bir Filistin devletine bağlılığına ve daha da önemlisi Gazze’deki savaşın sona ermesine bağlı ki bu da aylardır sonuçsuz kalan ateşkes görüşmeleri ve İsrail’in hafta sonu bölgenin kalbindeki esirleri kurtarmak için düzenlediği baskın nedeniyle pek olası görünmüyor.

ABD, İsrailli liderlere uzun zamandır hedefledikleri Suudi Arabistan ile normal ilişkiler kurma hedefine ulaşma fırsatı sunarak Arap ve Müslüman dünyasında daha fazla kabul görmenin kapısını açmayı amaçlıyor. Bunun karşılığında İsrail, Filistinlilerle iki devletli bir çözüme giden güvenilir yolu desteklemeli ki mevcut İsrail hükümeti ve ülke halkının çoğu buna karşı çıkıyor.

Riyad’la bir savunma anlaşması için diplomatik girişim, adayken Suudi Arabistan’a parya muamelesi yapma ve ABD’de yaşayan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinin bedelini ödetme sözü veren Başkan Biden için dikkate değer bir dönüş anlamına geliyor. Biden şimdi, bir yandan muhalefeti bastırırken diğer yandan da iddialı bir ekonomik ve sosyal kalkınma yolu çizen petrol zengini monarşiyi korumak için resmi bir taahhütte bulunmanın eşiğinde.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Carnegie Endowment for International Peace’de eski bir ABD barış müzakerecisi olan Aaron David Miller, “ABD, 1960 yılında ABD-Japonya anlaşmasının revize edilmesinden bu yana ilk kez kanun hükmünde bir karşılıklı savunma anlaşması imzalamış olacak ki böyle bir anlaşma ilk kez otoriter bir ülkeyle imzalanacak ” dedi.

Güvenlik ittifakı; Suudi Arabistan’ın bölgesel konumunu yükseltecek ve Hamas’ın İsrail’e karşı 7 Ekim’de düzenlediği saldırı ve ardından gelen Gazze savaşı nedeniyle sarsılan Orta Doğu’da ABD’nin askeri rolünü güçlendirecek. Anlaşma Suudi Arabistan’ın güvenliğini pekiştirirken aynı zamanda Suudi Arabistan’la bölgesel üstünlük için rekabet eden ve Rusya’yla ilişkilerini derinleştiren İran’la gerilimin artması riskini de beraberinde getirecek.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan geçen ay yaptığı açıklamada İsrail’in uzun vadeli güvenliğinin bölgesel entegrasyona ve Suudi Arabistan da dahil Arap devletleriyle normal ilişkilere bağlı olduğunu söyledi.

Sullivan gazetecilere verdiği demeçte, “Güçlü bölgesel ortaklarla çevrili, saldırganlığı caydırmak ve bölgesel istikrarı korumak için güçlü bir cephe oluşturan güvenli bir İsrail vizyonuna ulaşmak için bu tarihi fırsatı kaçırmamalıyız. Her gün bu vizyonun peşinden gidiyoruz” dedi.

Stratejik İttifak Anlaşması olarak bilinen anlaşmanın Anayasa gereği Senato’da üçte iki çoğunluk oyu alması gerekiyor. Suudilerin İsrail ile ilişkilerini normalleştirme taahhüdüne bağlanmadan yeterli sayıda milletvekilinin desteğini alması pek mümkün görünmüyor.

Ancak Suudiler bunu yapmadan önce Gazze’deki savaşın sona ermesini ve birkaç yıl içinde bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik geri dönülemez ve değiştirilemez adımlar atılmasını istiyorlar. İsrail’in iki devletli çözüme karşı çıkması bu engeli aşmayı zorlaştırabilir.

ABD’li ve Suudi yetkililere göre taslak anlaşma, Washington’un Japonya ile imzaladığı karşılıklı güvenlik anlaşmasını örnek alıyor. ABD’nin, saldırıya uğraması halinde Suudi Arabistan’ı savunmaya yardım etme taahhüdü karşılığında Washington’a, ABD çıkarlarını ve bölgesel ortaklarını korumak için Suudi topraklarına ve hava sahasına erişim izni verecek. Yetkililer ayrıca Çin’in Suudi Arabistan’da üs inşa etmesini ya da Riyad’la güvenlik işbirliği yapmasını yasaklayarak Riyad’ı Washington’a daha da yakınlaştırmayı amaçladıklarını söyledi.

Anlaşma Suudi Arabistan’ı ABD ile resmi savunma anlaşması olan tek Arap ülkesi haline getirecek. İsrail anlaşmalı bir müttefik olmasa da ABD politikası on yıllardır İsrail’in bölgede “niteliksel askeri üstünlük” sağlamasına yardımcı olacak güvencelere odaklanıyor ve bu güvence 2008’de yasaya girdi. ABD’nin İsrail’e yönelik güvenlik taahhüdü, Nisan ayında ABD’nin İsrail’i İran’ın büyük bir insansız hava aracı ve füze saldırısından korumak için çok uluslu bir müdahaleye öncülük etmesiyle kanıtlandı.

Daha geniş bir bölgede, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (NATO) üyeliği daha güçlü bir karşılıklı savunma taahhüdü sağlıyor. Diğer yedi Arap ülkesi ise ABD’ye bazı savunma ve güvenlik avantajları sağlayan ancak bunun dışında büyük ölçüde sembolik ve bağlayıcı olmayan bir statüde, NATO üyesi olmayan başlıca müttefikler.

ABD-Suudi güvenlik ittifakı ve Suudi-İsrail normalleşmesini içeren mega bir anlaşmanın Washington için jeostratejik bir zafer anlamına geleceğini söyleyen eski bir ABD istihbarat yetkilisi olan ve şu anda Atlantik Konseyi’nde çalışan Jonathan Panikoff, bunun Ortadoğu’daki tarihi ittifakları değiştirme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.

Panikoff, bu anlaşmanın “Suudi Arabistan’ın güvenlik, teknoloji ve uzun vadeli ekonomik ve ticari girişimlerinde ABD’ye daha sıkı bir şekilde bağlanmasını sağlayacağını” böylece “Pekin’in bölgede ilerleme kaydetme ve ABD liderliğindeki liberal uluslararası düzenden uzaklaşmaya istekli yeni müttefikler bulma girişimlerini de sekteye uğratacağını” söyledi.

Savunma anlaşmasının değil ancak daha geniş kapsamlı düşünülen anlaşmanın Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programı kapsamında uranyum zenginleştirmesi için ABD desteğini kapsaması bekleniyor ki bu da tamamlanması gereken bir başka son derece hassas konu.

Biden yönetiminin İsrail ve Suudi Arabistan arasında normalleşmeyi teşvik etme çabası, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e düzenlediği ve Başkan ile bazı Orta Doğu uzmanlarının bu süreci bozmayı amaçladığını söylediği saldırıdan çok önce başlamıştı.

Görüşmeler, Gazze savaşının patlak vermesinin ardından bir süre duraklamış ancak daha sonra yeniden başlamıştı. Önümüzdeki aylarda anlaşmada sağlanacak bir ilerleme Biden’a, Gazze savaşında İsrail’i desteklemesi nedeniyle Demokrat tabanda kan kaybettiği başkanlık seçimleri öncesinde önemli bir dış politika zaferi sunacak.

Yetkililer, anlaşmanın taslağının geçen ay Sullivan ve diğer üst düzey ABD’li yetkililerin Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Salman ile bir araya geldiklerinde neredeyse tamamlandığını ve çoğu madde üzerinde ön anlaşmaya varıldığını söyledi. Silah satışlarını, istihbarat paylaşımını ve terörizm ve İran gibi ortak tehditlere yönelik stratejik planlamayı artırmak amacıyla, hükümet kararıyla yürürlüğe girebilecek paralel bir Savunma İşbirliği Anlaşması da hazırlanıyor.

Ateşkes, normalleşme hamlesi için resmi bir gereklilik olmasa da Amerikalı ve Suudi yetkililer pratikte ateşkes olmadan daha geniş kapsamlı bir anlaşmaya varılamayacağını söylüyor.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken cumartesi günü yaptığı açıklamada, İsrail’in rehine kurtarma operasyonunun ardından ABD’nin ateşkes anlaşması için baskı yapmaya devam ettiğini ve çatışmaların durdurulmasına yönelik bir anlaşmanın önündeki başlıca engelin Hamas olduğunu söyledi.

Blinken, “Bu ateşkesin sağlanmasının önündeki tek engel Hamas. Artık anlaşmayı kabul etmelerinin zamanı geldi” dedi.

Hamas Gazze’de varılacak herhangi bir barış anlaşmasının kalıcı bir ateşkesi de içermesi gerektiğini söylüyor ki Netanyahu buna açıkça karşı çıkıyor.

ABD-Suudi ortaklığı, El Kaide ve IŞİD’e karşı terörle mücadele çabaları ve 1990 yılında Irak diktatörü Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalini püskürtmek ve Suudi petrol sahalarını korumak için yarım milyon ABD askerinin krallığa konuşlandırılması da dahil onlarca yıldır petrol ve güvenliğe odaklandı. İlişkiler, 19 hava korsanından 15’inin Suudi Arabistan’dan olduğu 11 Eylül 2001 terör saldırıları ve 2018’de Kaşıkçı’nın Suudi ajanlar tarafından öldürülmesi de dahil birçok kez kopma noktasına geldi.

Resmi bir ittifak, ABD’nin Suudi güvenliğine bağlılığı konusunda Washington’da süregelen tartışmaları ve Riyad’daki şüpheleri ortadan kaldıracak, rakip İran karşısında Krallığı güçlendirecek ve Riyad’ın Çin ya da Rusya’ya yönelebileceği yönündeki endişeleri giderecek. Ayrıca Tahran’a karşı nihai bir İsrail-Suudi koalisyonunun önünü açabilir ve birbirini izleyen yönetimler Asya’ya daha fazla odaklanırken bile Amerika’nın Orta Doğu’daki varlığını sağlamlaştırabilir.

Pentagon son birkaç aydır Riyad’la görüşmeler tamamlanmak üzereyken anlaşma müzakerelerine daha fazla dahil oldu. ABD’li yetkililer İsrailli mevkidaşlarını da Suudilerle yapılan görüşmeler hakkında bilgilendirdi.

Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te nihai olarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulması; Filistin Yönetimi’nde tartışmalı reformlar yapılmasını ve İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle bir Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun önemli tavizler vermesini gerektirecek.

Netanyahu geçmişte Washington’un baskısı altında bu muhalefetini yumuşatmıştı, ancak bu kez bunu yapması muhtemelen aşırı sağcı partileri içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek. Hamas liderliğindeki 7 Ekim saldırısından sonra İsrail halkının giderek artan bir çoğunluğu Filistin devletine karşı çıkarken, yakın zamanda yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre Yahudi İsraillilerin %74’ü Suudi Arabistan ile normalleşme sürecinin bir parçası olarak bile buna karşı çıkıyor.

Summer Said bu makaleye katkıda bulundu.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Almanya’da SPD ve Yeşiller nasıl çöktü?

Yayınlanma

Yazar

Moritz Eichhorn
Berliner Zeitung
10 Haziran 2024

Avrupa Parlamentosu seçimlerini kaybedenler, geçtiğimiz haftalarda halka bir takas teklif ettiler. Bu teklife göre, yurttaşlar oylarını kullanarak, gücü ellerine alıp yöneticilerini belirlemek yerine, ‘tavır sergileyecek’ ve ‘mesaj vereceklerdi’. Demokratik bir devlette, kendi çıkarları doğrultusunda egemenliğin en temel hakkını kullanmak, yani kendilerini kimin yöneteceğine karar vermek yerine, birer sinyal göndereceklerdi.

SPD’nin seçim afişlerinde belirtildiği gibi, ‘nefret ve düşmanlığa karşı’ bir duruş sergileyeceklerdi. Yüce bir eylem, sembolik bir şova indirgenmişti. Ne kadar aşağılaycı! Halk, SPD ve Yeşillerin kendilerini oyalamaya, politika yapmanın sonuçları ve getirileri yerine soyut kavramlara göre değerlendirmeye zorlama girişimini açık ve net bir şekilde reddetti.

Sol partilerin seçim mağlubiyeti yaşayan isimleri, halkı kendi paralel evrenlerine çekmeye çalıştılar. Bu evrende, milyonlarca insanın gözleri önündeki hakikatlerden ziyade, yarın eyleme dönüşebilecekleri düşüncesiyle, bugünün sözleri daha çok değer taşıyordu. Oysa gerçekler ortadaydı; politik yasakların yol açtığı ekonomik gerileme, konut sıkıntısına ve şiddete yol açan bir göçmen politikası, vatandaşlardan çok yabancıların yararlandığı ve aniden tahmin edilenden on milyar avro daha pahalıya mal olan bir vatandaşlık geliri, fiyatları patlatan bir enerji politikası ve okullarda, spor kulüplerinde ve spor salonlarında çatışmaları körükleyen bir toplum politikası…

Çoğunluğa karşılık gelmeyen bir ‘biz’

Seçmenlerin çıkarları konusundaki bu aldatmaca, aynı zamanda siyasetçilerin de bir kendini kandırmasıydı. Katarina Barley, Kevin Kühnert, Terry Reintke ve Omid Nouripour’un bu dünyanın ne kadar derinliklerine saplandığı pazar akşamı ortaya çıktı. Barley, ARD’de inanmaz bir şaşkınlıkla şunları söyledi: “Yılın başında hepimiz bir demokrasi hareketi olacağını düşünmüştük”. Peki, ‘biz’ kimiz? Bunu SPD’nin başbakan adayına sormak gerek. Ölçüsüz “Biz daha fazlayız” sloganındaki aynı ‘biz’ olmalı.

Sosyal Demokratlar ve Yeşillerin seçim kampanyasının merkezinde yer alması gereken ‘sağcılığa karşı’ gösterilerde son altı aydır kimlerin kastedilmediği açıkça görülebiliyordu. Slogan, tam da yazıldığı gibiydi; sağa karşı. Sadece aşırı sağcılara veya faşistlere karşı değil, hayır, Yeşillerin sağındaki herkese karşı. AfD, Birlik Partileri ve FDP’ye karşı strateji buydu.

Demokrasinin parçası olmaması gerekenler, bir anda seçimin galibi oluverdi

Ünlü Potsdam Toplantısı, Federal Hükümet’i Başbakan Scholz ve Dışişleri Bakanı Baerbock öncülüğünde protesto gösterilerine çağırmaya itmişti. Bu durumun tezahürleri, Avrupa seçimlerinden bir gün evvel ‘Aşırı Sağcılığı Durdurun, Demokrasiyi Savunun’ parolasıyla Brandenburg Kapısı’nda düzenlenen gösteride de müşahede edildi. Orada bir pankarta ‘Faşistler parlamentoda değil cezaevinde olmalı (ve CSU’yu unutmayın)’ ibaresi vardı

CSU’nun, daha doğrusu bir bütün olarak CDU/CSU’nun, Demos tarafından aşırı sağcılarla aynı kefeye konması ve vatandaşların da seçimlerde bu duruma dur demesi gerekiyordu. Bunun yerine, halk Friedrich Merz’in partisine oy verdi ve Ursula von der Leyen’i en büyük güç olarak görürken AfD’yi ikinci sıraya yerleştirdi.

Ancak SPD’nin sonucu için Katarina Barley’i ya da Yeşiller’in sonucu için Terry Reintke’yi suçlamak haksızlık olur. Halihazırda bu siyasetçileri tanıyan pek kimse yok. Avrupa seçimleri görevdeki federal hükümetin çalışmalarının oylandığı bir seçimdi, öyle de kalacak. Pazar günü Scholz, Habeck ve Baerbock oylandı.

‘Sağ’ bir gençlik hareketine mi dönüşüyor?

ARD Deutschlandtrend’e göre Alman halkının neredeyse yüzde 80’i federal hükümetin çalışmalarından memnun değil. Ve yurttaşların hoşnutsuzluklarını dile getirme ihtiyacının ne kadar büyük olduğunu sadece seçim sonuçları değil, yüzde 64’lük rekor katılım oranı da reddedişin ne kadar kitlesel olduğunu gösteriyor.

Bu eğilim ne Almanya ile sınırlı ne de sona erdi. Berlin ve Brüksel’deki yankı odalarında kendini pekiştiren ve seçmene ne durumda aşırı sağcı olduğunu dikte etmeye çalışan siyasetin reddedilmesi, sonun başlangıcı. Bu özellikle 30 yaşın altındaki seçmenlerin oy kullanma davranışlarında görülüyor; burada CDU ve AfD birinci sırayı paylaşıyor. İleri görüşlü siyasi tutumları destekleyenler arasında sadece yaşlılar değil, gençler de var. Böylece en ilerici yaş grubu taraf değiştiriyor ki bu kuşkusuz durumun ciddiyetinin bir işareti.

Aslında Barley ile birlikte ülkenin dört bir yanındaki afişlerde görülen Şansölye, şimdi politikasını büyük ölçüde değiştirerek halkın tercihini kabul etme şansına sahip. CDU ya da hatta AfD, iktidara geldiklerinde şu anda iddialı bir şekilde vaat ettiklerini yerine getirebilecek mi, hiç belli değil. Şansölye, sinyaller göndermek yerine eylemlerin kendi adına konuşmasına gerçekten izin verebilecek tek kişi. Ancak bunu yapmak için ‘biz’ diye bir şey düşünmekten vazgeçmesi gerekecek.

Avrupa seçimleri: Hibritleşme eğilimi sürüyor

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English