Bizi Takip Edin

Görüş

ABD’yi bölen büyük kavga: Kültür Savaşları

Yayınlanma

ABD içi kavgalar klasik Demokrat-Cumhuriyetçi hesaplaşması gibi gözükse de son on yılda başka bir hal aldı. Amerikan toplumundaki kutuplaşma “sağ-sol” diye açıklanacak boyutta değildi. Takımlar değiştiği gibi kavganın boyutu da değişmişti. Hatta o denli şiddetlenmişti ki dünyanın dört bir tarafında benzer atışmalar başladı, Türkiye de buna dahil…

Kültür savaşlarından bahsediyorum, içine siyah haklarını, kadın haklarını, LGBT meselelerini, din ve mezhep çatışmalarını kattığınız bir kimlik hesaplaşması. Tartışmalara yol açan “Netflix” yapımları, kadına dönüşen Kral Arthur’lar, siyahi oluveren Aşiller derken bu kavganın en ciddi cephelerinden biri eğlence endüstrisi oldu. Neredeyse her film, dizi, kitap ve oyun bu savaş alanında bir mermi halini almıştı. Bizde de benzer akımlar ortaya çıkınca Türk halkı biraz daha merak eder hale geldi. Tüm bunlar nereden geliyor? Bu değişimin sebebi ne? Bu savaşı kim kazanacak?

“Woke” Hareketi

Yabancı medyanın en sevdiği kelimelerden biri oldu bu “Woke”. Bu savaşta liberallerin taşıdığı bayrağa verilen genel ad bile denilebilir. Türkçe ‘uyanmışlar’ diye bahsedeceğim bu isim, Meşhur Matrix filminden geliyor. Mavi hapı al ve hayatına olduğu gibi devam et. Kırmızı hapı al ve etrafındaki haksızlıklara karşı “uyanmış” ol. Tabii bu kelime ve hareket, sosyal medyanın yayılmasıyla hayatımıza girdi. Ancak bahsi geçen ideolojinin kökenleri çok daha eskiye dayanıyor.

Akademik arka planına kısaca girmek gerekirse aradığımız kelime Critical Theory (eleştirel kuram). Marksist çıkarımların kültürel bağlamda yorumlanmış hali diyebiliriz. Kökeni 1930’lara, ABD’ye göç etmiş bir grup Alman akademisyene dayanıyor. Marksizm ekonomiye odaklıyken eleştirel kuram benzer çıkarımları tüm toplumsal ilişkiler üzerinde yapmaya çalışıyor. Bunun da aralarındaki temel fark olduğu söylenebilir.

Bu eleştirel kuramın zamanla alt dalları oluştu. 1980’lerde Harvard Hukuk Fakültesindeki öğrenciler ders programının yeterince ırksal çeşitlilik barındırmadığı gerekçesiyle protestoya başladılar. Derrick Bell isimli bir öğretmen bu öğrencilere ırksal bir bakış açısı kullanan alternatif dersler vermeye başladı. Böylece ABD seçimlerinde dahi ağızlara pelesenk olmuş “Critical Race Theory” (CRT) ortaya çıktı, yani eleştirel ırk kuramı.

CRT şüphesiz ki Amerikan politik düzleminin en popüler tartışma konularından biri halini aldı. Okullarda okutulmaya başlanınca muhafazakarlar isyan ettiler. Onlara göre CRT’nin kökeni “kültürel Marksizm” idi. Çatışma bu şekilde eğitim alanına da taşınmış oldu.

Eleştirel kuramın yapısını ırktan cinsiyete taşıyan eleştirel feminist teori ve eleştirel queer teorisi de ortaya çıktı. Marksizm nasıl tüm patron-işçi ilişkilerini istismar olarak değerlendiriyorsa bu teoriler bütün ilişkileri bu şekilde tanımlıyordu. Yani bir erkek ve kadın arasındaki ilişki her zaman istismara dayalı olacaktı. Ya da heteroseksüel bir birey ile eşcinsel birey arasındaki ilişki her daim eşcinselin “normal” olmayan olarak görülmesi ve istismara uğraması üzerine kuruluydu. Bazen bu kimlikler üst üste de binebiliyordu. Yani beyaz bir erkeğin siyah bir kadınla ilişkisi iki farklı teorinin üst üste bindiği bir şekilde değerlendirilmeliydi. Her bireyin deneyimi kimliğini oluşturan elementlerden dolayı özeldi.  Buna da kesişimsellik (intersectionality) deniyor.

Toplumda kabulü

Burada teorik kısma bir ara verelim ve toplumda neden karşılık buldu ona bakalım. 2000’lerin başındaki ırkçılık karşıtı sloganları hatırlıyor olabilirsiniz. “Tek ırk var, o da insan” benzeri cümleler futbol maçlarından filmlere, birçok noktada kendini gösteriyordu. Bu “renk körü” bakış açısı bazılarına göre ırkçılığı anlamada yetersiz kalıyordu. Hala sokakta siyahlar katlediliyor, kariyerde yukarılara tırmanamıyor, temsili hep eksik oluyordu. 2010’da Occupy Wall Street eylemleri solun son sınıf temelli büyük eylemiydi. ABD solu, merkez medyanın da desteğiyle kimlik siyasetine yöneldi. 2014’te siyahi bir genç olan Michael Brown’un katledilmesiyle Black Lives Matter örgütü kuruldu ve CRT ideolojisi akademiden topluma yayılmaya başladı.

Woke kelimesi de bu zamanlarda türemeye başladı. ABD’nin Hristiyanlıkla limoni olan beyaz üst orta sınıfı bir aydınlanma yaşadı ve woke akımını bir yaşam şekli, hatta bir din haline getirdiler. Artık batılılar bir odaya girdiklerinde 5 insan görmüyor 3 beyaz 2 siyah insan görüyorlardı. Ten rengi, cinsiyet ve cinsel yönelim birçoklarında takıntı halini aldı. Bu akımın “kutsal” görünecek kitapları da vardı. Akademisyen Robin di Angelo’nun “Beyaz kırılganlığı” kitabı ve doktor Ibram X Kendi’nin “Irkçılık karşıtı nasıl olunur?” kitapları.

Bu iki kitap liberal kesim için inanılmaz önemliydi. Bazı üniversitelerde mühendislik bölümlerinde dahi mezuniyet için okumak ve üzerinden sınava girmek şart hale getirildi. İnsanlar Instagram paylaşımı yaparken kitabı kareye sokmaya çalışıyordu. Yani bu ideolojiyi takip etmek Amerikan üst orta sınıfında bir sosyal statü aracı halini almıştı.

Okullarda değişimler bunlarla sınırlı kalmadı. “Saldırgan” görülen ders konuları müfredattan çıkarıldı. Üniversite öğretmenleri “anlatacak konu bulamıyoruz” diye şikayet ettiler. Kitaplar ise sansüre uğramaya başladı. Romanlardaki “saldırgan” terimler değiştirildiler. Başka dilden yapılan çeviriler de sansürden kaçamadı. Hatta Japon anime ve mangaları (animenin çizgi roman hali) sansüre uğradılar.

Hollywood kısmına az çok herkes aşina. Bütün filmler eşit temsil taşımak zorundaydı. Bir hikayenin Ortaçağ İngiltere’sinde geçmesi önemli değildi. Oyuncular eşit sayıda siyah, Asyalı ya da Latino içermeliydi. Kadın-Erkek sayısı eşitsiz olamazdı. Bu yüzden eşyanın tabiatına aykırı karakterler görmeye başladık. Yüzüklerin Efendisi’nin doğru düzgün güneş görmeden yer altında yaşayan cücelerinin siyah olmaları gibi…

Teoriye kısaca tekrar dönelim. Nasıl oluyor da beyaz John Wayne’nin Cengiz Han’ı oynaması “whitewashing” (beyazlaştırma) oluyor ama bir siyahın Aşil’i oynaması “blackwashing” (siyahlaştırma) olmuyor?

Zulüm Piramidi

Bu ideolojinin nasıl çalıştığını anlamak için yazılı olmayan kanunlarını bilmek gerekiyor. Bunu bize zulüm piramidi anlatıyor. Yani tarihsel olarak kimin kime zulmettiğini bulabilirsek kimin kurban kimin zalim olduğunu belirleyebiliriz.

Bu fikir yapısı ayrımcılık için yapılan basit tanımları değiştiriyor. Bizim bildiğimiz ayrımcılık, bir bireyin başkasına kimliğinden ötürü ön yargı taşıması üzerine kurulu. Bu fikir yapısında ise ayrımcılığın tanımı ön yargı + güç olarak gösteriliyor.

Yani sizin ırkçı olabilmeniz için elinizde güç bulunmalı. “Sistematik ayrımcılık” konsepti George Floyd protestoları zamanı bütün protestocuların ağzında bir tanımdı. Kendilerine sistematik ayrımcılık uygulandığı için siyahlar güç sahibi olamazlardı. Güç sahibi olamadıklarına göre birine önyargılı davransalar bile ırkçılık yapamazlardı.

Bu güç dengesi meselesi ırklar ve cinsiyetler üzerine bir piramitte yerleşiyor. Sizin kurban mı zalim mi olduğunuzu bu piramit belirliyor. Beyaz, düz erkekseniz piramidin en tepesindesiniz. Hiçbir ırksal veya cinsiyet temelli ilişkide kurban rolünde olamazsınız. Sizi renginiz ya da cinsiyetiniz üzerinden aşağılasalar veya işinizden çıkarsalar bile bu düşünceye göre size ayrımcılık yapılmış olunmaz.

Piramit güç dengesinde aşağı doğru ilerliyor, en aşağıdakiler en kurbanlar. Bu yüzden kendini “Amerikan yerlisi” olarak gösterme modası başladı. Okul başvurularında %1 dahi genetik yerli bağlantısı varsa başvuranlar bunu kullanıyorlar. Hatta Demokrat siyasetçi Elizabeth Warren, yerli olmamasına rağmen öyle davranmış,  Trump tarafından “Pocahantas”  diye dalga geçilmişti.

İdeolojinin bir önemli noktası da liyakate düşman olması. Bu fikre göre liyakat, imtiyazsız kitleleri elemek için bir araç. Fırsat eşitliği olsa bile sonuç eşitliği yoksa orada ayrımcılık var.

Robin di Angelo’nun kitabı ayrımcılık örneklerinde daha da derine iniyor. Bir beyaz kadın, siyah bir kadına sesini yükseltiyorsa bu ayrımcılıktan ötürüdür. Beyaz bir çocuk siyah bir kadına bakıp parmağıyla gösteriyorsa bu yine ayrımcılıktır. Bariz Ortadoğulu olan İsa’nın beyaz temsil edilmesi bile ırkçılıkla açıklanabilir.

Beyazların yaşadığı mahallelere siyahlar gelince beyazların kaçması “White Flight” (beyaz kaçışı), siyahların yaşadığı mahallere beyazlar gelince ise “Gentrification” (nezihleştirme) deniyor. Yani tüm kimlik ilişkileri birtakım terimlerle kontrol altına alınmış.

Ibram X Kendi kitabında ırkçılık karşıtı olmayı “eğer ırkçı değilim diyorsanız, kesin ırkçısınız. Irkçılıkla mücadelenin birinci adımı ırkçı olduğunu kabul etmek” diye tanımlıyor. Yani beyazlar doğuştan günahkarlar diyor kendisi. Çünkü diğerlerinin sahip olmadığı imtiyazlarla doğuyorlar. Bu sayede okullarda hocalara “ben bir ırkçıyım. Daha iyi biri olacağım” diye kağıtlar imzalatılıyor.

Dil bilimci John McWhorter, “woke ideolojisi bir din gibi değil, doğrudan bir dindir” diyor. Ritüelleriyle, kitaplarıyla Hristiyanlığı bırakmış Amerikan üst orta sınıfının yeni inancı olduğunu söylüyor.

Piramidin yıkıldığı an

Bu ideolojinin epey sallandığı noktalar var. Bunların başında Asyalıların uğradığı şiddet geliyor. Bu konu son dönemde ciddi olarak tartışılmaya başlandı. ABD’de sokak ortasında dövülen hatta öldürülen Asyalılar ortaya çıktılar. Bu saldırılar şüphesiz ki ırkçı saldırılardı. Ancak failleri beyaz değildi. Bu nedenle üstüne gidilemedi.

Bazı siyah topluluklarında Asyalılar “gerçek ABD’li” olarak tanımlanmıyordu. Dışarıdan gelip daha iyi şartlarda yaşadıkları düşünülüyordu. Ortaya çıkan sürtüşme şiddete dönüştü. Ancak bu olaylar piramitte bir yere oturmuyordu. Asyalılar daha zengin ve güvende olarak piramitte siyahlardan üsttelerdi. Hatta bazı okul başvurularında beyazlar ve Asyalılara daha yüksek fiyatlar veriliyordu. Nasıl olur da siyahlar tarafından “mağdur” edilebilirlerdi ki?

Tüm bunlar ideolojinin eksik ve “yerel” bakış açısından dolayı oluyor. Yukarıdaki ırkçılık örneklerini hatırlayın. Örneğin “beyaz İsa”. Dünya’nın neresine gitseniz İsa’nın ten rengi bölge vatandaşıyla aynıdır. Asyalılar çekik gözlü İsa resmeder. Afrika’da İsa siyahtır.

Ya da White Flight, Türkiye’de sığınmacı sorununun olduğu bölgedeki insanların başka ilçelere dağılması değil mi?

Nasıl oluyor da ABD’deki beyaz-siyah ilişkilerine sahip olmayan ülkelerde benzer durumlar ortaya çıkıyor?

Çünkü bütün bu ilişkiler, kimlik değil sınıf ilişkileri. Yoksul-zengin arasındaki ilişkileri ırk veya cinsiyete bağlayınca anlamsız sonuçlara ulaşıyorsunuz. Ünlü talk showcu  siyah bir kadın olan Oprah Winfrey mağdur olurken, Ohio’lu beyaz bir tren işçisi “zalim” olmayı başarabiliyor, sebebiyse sadece ten rengi ve cinsiyeti.

Dış siyasete etkileri

Epey ironik bir şekilde woke hareketi kısa sürede çok uluslu küresel şirketler ve sivil toplum kuruluşları tarafından benimsendi. Şirketler logolarını Black Lives Matter ve gökkuşağı renkleriyle doldururken sendikaları ırklar arası gerginlik çıkararak dağıtmayı başardılar.

Bloomberg’de “sosyal adalet hareketlerini ABD’nin dış politika hamlelerini güçlendirmek için kullanabiliriz” başlıklı makaleler çıkmıştı. Reagan döneminde kurulan ve çeşitli darbelerde adı geçmiş “National Endowment for Democracy” (NED) gibi NGO’lar sitelerinde kimlik meselelerini ön plana çıkarıyor, hedef ülkelerde kimliği yüzünden dışlanmış hissedenleri saflarına katmaya çalışıyordu. Bu sayede başka ülkelerdeki liberal, üst orta sınıfları da ABD tarafına çekebiliyorlardı. Dahası, anti emperyalist olmasıyla bilinen sol örgütler, sınıf siyasetini terk edip kimlik siyasetine dönünce doğal olarak kendilerini Amerikan saflarında buldular. Antifa üyelerinin hem Suriye’de YPG terör örgütü saflarında hem de Ukrayna’da Azov taburlarının saflarında görmemizin başka bir açıklaması olamazdı.

Tabii ABD için bu akım pek güllük gülistanlık olmadı. Sadece şirketler değil, devlet kurumları da bu fikirleri benimsemişlerdi. CIA’den tutun Pentagon’a LGBT hakları reklamları çekiliyordu. 2018’de yapılan reklam kampanyası sonucu ABD ordusuna güven yüzde 70’lerden yüzde 40’lara indi. Orduya katılım başvuruları dibi gördü. Dahası, Amerikan savaş makinasının ekmeği suyu olan muhafazakar taban, devlete antipati beslemeye başlamıştı. ABD’nin küresel rakipleri de bu boşluğu gördüler ve “karşı mahalleye” dükkan açtılar.

Putin, her konuşmasında “dejenere” batı toplumuna vurgu yapıyordu. Kısa zamanda Rusya’ya daha muhafazakar bir toplum olduğu için sempati duyan ABD’liler ortaya çıktı. Hatta Rus paralı askerleri Wagnerler ABD’li muhafazakarları hedef alan reklam kampanyaları hazırladılar.

Yani özetle, kültür savaşlarının en güçlü makinası batının azınlıklara olan davranışlarını tarihsel olarak farkındalık kazandıran ancak sınıfsal çatışmaları yanlış yorumlayarak kimlik takıntılı bir toplum yaratan woke hareketi oldu. Batı medeniyetindeki siyah ve LGBT hakları gibi hala çözülmemiş kimlik sorunlarını görmesi olumlu olsa da getirdiği çözüm önerileri sorunu derinleştirdiği gibi sınıf temelli politikaları etkisizleştirdi. Daha woke ideolojisiyle ilgili anlatacak çok şey var. Ama hem ABD’de hem de küresel boyutta bu akımın dalgalarını izlemeye devam edeceğiz. Bu hareketin ABD’nin son dönemde sarsılan küresel hegemonyasına katkı sağlayıp sağlamayacağını ise zaman gösterecek.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English