Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

ABD’yi bölen büyük kavga: Kültür Savaşları

Yayınlanma

ABD içi kavgalar klasik Demokrat-Cumhuriyetçi hesaplaşması gibi gözükse de son on yılda başka bir hal aldı. Amerikan toplumundaki kutuplaşma “sağ-sol” diye açıklanacak boyutta değildi. Takımlar değiştiği gibi kavganın boyutu da değişmişti. Hatta o denli şiddetlenmişti ki dünyanın dört bir tarafında benzer atışmalar başladı, Türkiye de buna dahil…

Kültür savaşlarından bahsediyorum, içine siyah haklarını, kadın haklarını, LGBT meselelerini, din ve mezhep çatışmalarını kattığınız bir kimlik hesaplaşması. Tartışmalara yol açan “Netflix” yapımları, kadına dönüşen Kral Arthur’lar, siyahi oluveren Aşiller derken bu kavganın en ciddi cephelerinden biri eğlence endüstrisi oldu. Neredeyse her film, dizi, kitap ve oyun bu savaş alanında bir mermi halini almıştı. Bizde de benzer akımlar ortaya çıkınca Türk halkı biraz daha merak eder hale geldi. Tüm bunlar nereden geliyor? Bu değişimin sebebi ne? Bu savaşı kim kazanacak?

“Woke” Hareketi

Yabancı medyanın en sevdiği kelimelerden biri oldu bu “Woke”. Bu savaşta liberallerin taşıdığı bayrağa verilen genel ad bile denilebilir. Türkçe ‘uyanmışlar’ diye bahsedeceğim bu isim, Meşhur Matrix filminden geliyor. Mavi hapı al ve hayatına olduğu gibi devam et. Kırmızı hapı al ve etrafındaki haksızlıklara karşı “uyanmış” ol. Tabii bu kelime ve hareket, sosyal medyanın yayılmasıyla hayatımıza girdi. Ancak bahsi geçen ideolojinin kökenleri çok daha eskiye dayanıyor.

Akademik arka planına kısaca girmek gerekirse aradığımız kelime Critical Theory (eleştirel kuram). Marksist çıkarımların kültürel bağlamda yorumlanmış hali diyebiliriz. Kökeni 1930’lara, ABD’ye göç etmiş bir grup Alman akademisyene dayanıyor. Marksizm ekonomiye odaklıyken eleştirel kuram benzer çıkarımları tüm toplumsal ilişkiler üzerinde yapmaya çalışıyor. Bunun da aralarındaki temel fark olduğu söylenebilir.

Bu eleştirel kuramın zamanla alt dalları oluştu. 1980’lerde Harvard Hukuk Fakültesindeki öğrenciler ders programının yeterince ırksal çeşitlilik barındırmadığı gerekçesiyle protestoya başladılar. Derrick Bell isimli bir öğretmen bu öğrencilere ırksal bir bakış açısı kullanan alternatif dersler vermeye başladı. Böylece ABD seçimlerinde dahi ağızlara pelesenk olmuş “Critical Race Theory” (CRT) ortaya çıktı, yani eleştirel ırk kuramı.

CRT şüphesiz ki Amerikan politik düzleminin en popüler tartışma konularından biri halini aldı. Okullarda okutulmaya başlanınca muhafazakarlar isyan ettiler. Onlara göre CRT’nin kökeni “kültürel Marksizm” idi. Çatışma bu şekilde eğitim alanına da taşınmış oldu.

Eleştirel kuramın yapısını ırktan cinsiyete taşıyan eleştirel feminist teori ve eleştirel queer teorisi de ortaya çıktı. Marksizm nasıl tüm patron-işçi ilişkilerini istismar olarak değerlendiriyorsa bu teoriler bütün ilişkileri bu şekilde tanımlıyordu. Yani bir erkek ve kadın arasındaki ilişki her zaman istismara dayalı olacaktı. Ya da heteroseksüel bir birey ile eşcinsel birey arasındaki ilişki her daim eşcinselin “normal” olmayan olarak görülmesi ve istismara uğraması üzerine kuruluydu. Bazen bu kimlikler üst üste de binebiliyordu. Yani beyaz bir erkeğin siyah bir kadınla ilişkisi iki farklı teorinin üst üste bindiği bir şekilde değerlendirilmeliydi. Her bireyin deneyimi kimliğini oluşturan elementlerden dolayı özeldi.  Buna da kesişimsellik (intersectionality) deniyor.

Toplumda kabulü

Burada teorik kısma bir ara verelim ve toplumda neden karşılık buldu ona bakalım. 2000’lerin başındaki ırkçılık karşıtı sloganları hatırlıyor olabilirsiniz. “Tek ırk var, o da insan” benzeri cümleler futbol maçlarından filmlere, birçok noktada kendini gösteriyordu. Bu “renk körü” bakış açısı bazılarına göre ırkçılığı anlamada yetersiz kalıyordu. Hala sokakta siyahlar katlediliyor, kariyerde yukarılara tırmanamıyor, temsili hep eksik oluyordu. 2010’da Occupy Wall Street eylemleri solun son sınıf temelli büyük eylemiydi. ABD solu, merkez medyanın da desteğiyle kimlik siyasetine yöneldi. 2014’te siyahi bir genç olan Michael Brown’un katledilmesiyle Black Lives Matter örgütü kuruldu ve CRT ideolojisi akademiden topluma yayılmaya başladı.

Woke kelimesi de bu zamanlarda türemeye başladı. ABD’nin Hristiyanlıkla limoni olan beyaz üst orta sınıfı bir aydınlanma yaşadı ve woke akımını bir yaşam şekli, hatta bir din haline getirdiler. Artık batılılar bir odaya girdiklerinde 5 insan görmüyor 3 beyaz 2 siyah insan görüyorlardı. Ten rengi, cinsiyet ve cinsel yönelim birçoklarında takıntı halini aldı. Bu akımın “kutsal” görünecek kitapları da vardı. Akademisyen Robin di Angelo’nun “Beyaz kırılganlığı” kitabı ve doktor Ibram X Kendi’nin “Irkçılık karşıtı nasıl olunur?” kitapları.

Bu iki kitap liberal kesim için inanılmaz önemliydi. Bazı üniversitelerde mühendislik bölümlerinde dahi mezuniyet için okumak ve üzerinden sınava girmek şart hale getirildi. İnsanlar Instagram paylaşımı yaparken kitabı kareye sokmaya çalışıyordu. Yani bu ideolojiyi takip etmek Amerikan üst orta sınıfında bir sosyal statü aracı halini almıştı.

Okullarda değişimler bunlarla sınırlı kalmadı. “Saldırgan” görülen ders konuları müfredattan çıkarıldı. Üniversite öğretmenleri “anlatacak konu bulamıyoruz” diye şikayet ettiler. Kitaplar ise sansüre uğramaya başladı. Romanlardaki “saldırgan” terimler değiştirildiler. Başka dilden yapılan çeviriler de sansürden kaçamadı. Hatta Japon anime ve mangaları (animenin çizgi roman hali) sansüre uğradılar.

Hollywood kısmına az çok herkes aşina. Bütün filmler eşit temsil taşımak zorundaydı. Bir hikayenin Ortaçağ İngiltere’sinde geçmesi önemli değildi. Oyuncular eşit sayıda siyah, Asyalı ya da Latino içermeliydi. Kadın-Erkek sayısı eşitsiz olamazdı. Bu yüzden eşyanın tabiatına aykırı karakterler görmeye başladık. Yüzüklerin Efendisi’nin doğru düzgün güneş görmeden yer altında yaşayan cücelerinin siyah olmaları gibi…

Teoriye kısaca tekrar dönelim. Nasıl oluyor da beyaz John Wayne’nin Cengiz Han’ı oynaması “whitewashing” (beyazlaştırma) oluyor ama bir siyahın Aşil’i oynaması “blackwashing” (siyahlaştırma) olmuyor?

Zulüm Piramidi

Bu ideolojinin nasıl çalıştığını anlamak için yazılı olmayan kanunlarını bilmek gerekiyor. Bunu bize zulüm piramidi anlatıyor. Yani tarihsel olarak kimin kime zulmettiğini bulabilirsek kimin kurban kimin zalim olduğunu belirleyebiliriz.

Bu fikir yapısı ayrımcılık için yapılan basit tanımları değiştiriyor. Bizim bildiğimiz ayrımcılık, bir bireyin başkasına kimliğinden ötürü ön yargı taşıması üzerine kurulu. Bu fikir yapısında ise ayrımcılığın tanımı ön yargı + güç olarak gösteriliyor.

Yani sizin ırkçı olabilmeniz için elinizde güç bulunmalı. “Sistematik ayrımcılık” konsepti George Floyd protestoları zamanı bütün protestocuların ağzında bir tanımdı. Kendilerine sistematik ayrımcılık uygulandığı için siyahlar güç sahibi olamazlardı. Güç sahibi olamadıklarına göre birine önyargılı davransalar bile ırkçılık yapamazlardı.

Bu güç dengesi meselesi ırklar ve cinsiyetler üzerine bir piramitte yerleşiyor. Sizin kurban mı zalim mi olduğunuzu bu piramit belirliyor. Beyaz, düz erkekseniz piramidin en tepesindesiniz. Hiçbir ırksal veya cinsiyet temelli ilişkide kurban rolünde olamazsınız. Sizi renginiz ya da cinsiyetiniz üzerinden aşağılasalar veya işinizden çıkarsalar bile bu düşünceye göre size ayrımcılık yapılmış olunmaz.

Piramit güç dengesinde aşağı doğru ilerliyor, en aşağıdakiler en kurbanlar. Bu yüzden kendini “Amerikan yerlisi” olarak gösterme modası başladı. Okul başvurularında %1 dahi genetik yerli bağlantısı varsa başvuranlar bunu kullanıyorlar. Hatta Demokrat siyasetçi Elizabeth Warren, yerli olmamasına rağmen öyle davranmış,  Trump tarafından “Pocahantas”  diye dalga geçilmişti.

İdeolojinin bir önemli noktası da liyakate düşman olması. Bu fikre göre liyakat, imtiyazsız kitleleri elemek için bir araç. Fırsat eşitliği olsa bile sonuç eşitliği yoksa orada ayrımcılık var.

Robin di Angelo’nun kitabı ayrımcılık örneklerinde daha da derine iniyor. Bir beyaz kadın, siyah bir kadına sesini yükseltiyorsa bu ayrımcılıktan ötürüdür. Beyaz bir çocuk siyah bir kadına bakıp parmağıyla gösteriyorsa bu yine ayrımcılıktır. Bariz Ortadoğulu olan İsa’nın beyaz temsil edilmesi bile ırkçılıkla açıklanabilir.

Beyazların yaşadığı mahallelere siyahlar gelince beyazların kaçması “White Flight” (beyaz kaçışı), siyahların yaşadığı mahallere beyazlar gelince ise “Gentrification” (nezihleştirme) deniyor. Yani tüm kimlik ilişkileri birtakım terimlerle kontrol altına alınmış.

Ibram X Kendi kitabında ırkçılık karşıtı olmayı “eğer ırkçı değilim diyorsanız, kesin ırkçısınız. Irkçılıkla mücadelenin birinci adımı ırkçı olduğunu kabul etmek” diye tanımlıyor. Yani beyazlar doğuştan günahkarlar diyor kendisi. Çünkü diğerlerinin sahip olmadığı imtiyazlarla doğuyorlar. Bu sayede okullarda hocalara “ben bir ırkçıyım. Daha iyi biri olacağım” diye kağıtlar imzalatılıyor.

Dil bilimci John McWhorter, “woke ideolojisi bir din gibi değil, doğrudan bir dindir” diyor. Ritüelleriyle, kitaplarıyla Hristiyanlığı bırakmış Amerikan üst orta sınıfının yeni inancı olduğunu söylüyor.

Piramidin yıkıldığı an

Bu ideolojinin epey sallandığı noktalar var. Bunların başında Asyalıların uğradığı şiddet geliyor. Bu konu son dönemde ciddi olarak tartışılmaya başlandı. ABD’de sokak ortasında dövülen hatta öldürülen Asyalılar ortaya çıktılar. Bu saldırılar şüphesiz ki ırkçı saldırılardı. Ancak failleri beyaz değildi. Bu nedenle üstüne gidilemedi.

Bazı siyah topluluklarında Asyalılar “gerçek ABD’li” olarak tanımlanmıyordu. Dışarıdan gelip daha iyi şartlarda yaşadıkları düşünülüyordu. Ortaya çıkan sürtüşme şiddete dönüştü. Ancak bu olaylar piramitte bir yere oturmuyordu. Asyalılar daha zengin ve güvende olarak piramitte siyahlardan üsttelerdi. Hatta bazı okul başvurularında beyazlar ve Asyalılara daha yüksek fiyatlar veriliyordu. Nasıl olur da siyahlar tarafından “mağdur” edilebilirlerdi ki?

Tüm bunlar ideolojinin eksik ve “yerel” bakış açısından dolayı oluyor. Yukarıdaki ırkçılık örneklerini hatırlayın. Örneğin “beyaz İsa”. Dünya’nın neresine gitseniz İsa’nın ten rengi bölge vatandaşıyla aynıdır. Asyalılar çekik gözlü İsa resmeder. Afrika’da İsa siyahtır.

Ya da White Flight, Türkiye’de sığınmacı sorununun olduğu bölgedeki insanların başka ilçelere dağılması değil mi?

Nasıl oluyor da ABD’deki beyaz-siyah ilişkilerine sahip olmayan ülkelerde benzer durumlar ortaya çıkıyor?

Çünkü bütün bu ilişkiler, kimlik değil sınıf ilişkileri. Yoksul-zengin arasındaki ilişkileri ırk veya cinsiyete bağlayınca anlamsız sonuçlara ulaşıyorsunuz. Ünlü talk showcu  siyah bir kadın olan Oprah Winfrey mağdur olurken, Ohio’lu beyaz bir tren işçisi “zalim” olmayı başarabiliyor, sebebiyse sadece ten rengi ve cinsiyeti.

Dış siyasete etkileri

Epey ironik bir şekilde woke hareketi kısa sürede çok uluslu küresel şirketler ve sivil toplum kuruluşları tarafından benimsendi. Şirketler logolarını Black Lives Matter ve gökkuşağı renkleriyle doldururken sendikaları ırklar arası gerginlik çıkararak dağıtmayı başardılar.

Bloomberg’de “sosyal adalet hareketlerini ABD’nin dış politika hamlelerini güçlendirmek için kullanabiliriz” başlıklı makaleler çıkmıştı. Reagan döneminde kurulan ve çeşitli darbelerde adı geçmiş “National Endowment for Democracy” (NED) gibi NGO’lar sitelerinde kimlik meselelerini ön plana çıkarıyor, hedef ülkelerde kimliği yüzünden dışlanmış hissedenleri saflarına katmaya çalışıyordu. Bu sayede başka ülkelerdeki liberal, üst orta sınıfları da ABD tarafına çekebiliyorlardı. Dahası, anti emperyalist olmasıyla bilinen sol örgütler, sınıf siyasetini terk edip kimlik siyasetine dönünce doğal olarak kendilerini Amerikan saflarında buldular. Antifa üyelerinin hem Suriye’de YPG terör örgütü saflarında hem de Ukrayna’da Azov taburlarının saflarında görmemizin başka bir açıklaması olamazdı.

Tabii ABD için bu akım pek güllük gülistanlık olmadı. Sadece şirketler değil, devlet kurumları da bu fikirleri benimsemişlerdi. CIA’den tutun Pentagon’a LGBT hakları reklamları çekiliyordu. 2018’de yapılan reklam kampanyası sonucu ABD ordusuna güven yüzde 70’lerden yüzde 40’lara indi. Orduya katılım başvuruları dibi gördü. Dahası, Amerikan savaş makinasının ekmeği suyu olan muhafazakar taban, devlete antipati beslemeye başlamıştı. ABD’nin küresel rakipleri de bu boşluğu gördüler ve “karşı mahalleye” dükkan açtılar.

Putin, her konuşmasında “dejenere” batı toplumuna vurgu yapıyordu. Kısa zamanda Rusya’ya daha muhafazakar bir toplum olduğu için sempati duyan ABD’liler ortaya çıktı. Hatta Rus paralı askerleri Wagnerler ABD’li muhafazakarları hedef alan reklam kampanyaları hazırladılar.

Yani özetle, kültür savaşlarının en güçlü makinası batının azınlıklara olan davranışlarını tarihsel olarak farkındalık kazandıran ancak sınıfsal çatışmaları yanlış yorumlayarak kimlik takıntılı bir toplum yaratan woke hareketi oldu. Batı medeniyetindeki siyah ve LGBT hakları gibi hala çözülmemiş kimlik sorunlarını görmesi olumlu olsa da getirdiği çözüm önerileri sorunu derinleştirdiği gibi sınıf temelli politikaları etkisizleştirdi. Daha woke ideolojisiyle ilgili anlatacak çok şey var. Ama hem ABD’de hem de küresel boyutta bu akımın dalgalarını izlemeye devam edeceğiz. Bu hareketin ABD’nin son dönemde sarsılan küresel hegemonyasına katkı sağlayıp sağlamayacağını ise zaman gösterecek.

GÖRÜŞ

Filistin için tek ses, milli bir zorunluluk ve bölgesel bir ihtiyaç

Yayınlanma

Son günlerde, Türkiye ve Mısır gibi bölge ülkelerinden İsrail ile gerilimin tırmandırılması yönünde bir adım geldi. Bu, Orta Doğu’da yeni bir savaş veya çatışma döneminin başlangıcına işaret ediyor. Bu durum, Filistin meselesini tartışma ve çözümlerde önceliklendirmenin farklı yollarını araştırmayı gerekli kılıyor. Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde Filistinliler açısından uygun bir hizalama oluşturmaya yardımcı olmak üzere çeşitli konumların genel niteliklerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışıyoruz.

İsrail tarafında, hükümet Gazze Şeridi’ne yönelik saldırganlığını sürdürme konusundaki iç ihtilafların üstesinden gelmeye ve Hamas’ı imha etme gerekliliği ile bölgenin durumunu Batı Şeria’dan (Filistin Otoritesi) ayıran bir güvenlik teorisi içinde yeniden tanımlamaya çalışıyor. ABD, bu yaklaşımla hemfikir zira bu, kuzeyde ve güneyde İsrail ordusunun hareketini kolaylaştırıyor.

Bu noktada ABD, İsrail’in stratejik garantörü rolünü oynuyor ve bölgede fiilen bir ‘vurucu güç’ olarak hareket ediyor. Bunu, direnişin azami derecede tüketilene kadar Mısır ile çatışmayı geciktirmeye çalıştığı Refah krizindeki tutumunda görmek mümkün. Burada ABD’nin izlediği politika açık: İsrail’e uzun süreli ve geniş çaplı bir savaş için gerekli silahları tedarik etmek ve uluslararası iradenin karşısında siyasi himaye sağlamak.

Bu aşamada, İsrail ve ABD’nin söylemi arasındaki uyum, yürütme ya da yasama düzeylerinde açıkça görülüyor. Söylem, Siyonist varlığı korumaya yönelik tedbirlerin genişletilmesi etrafında dönüyor. Bir yandan kitle imha silahlarını kullanma tehdidi artıyor ve bunlar sadece lafta kalsa da İsrail’in Gazze Şeridi’nin kalanını yok etme savaş anlatısıyla uyumlu. Diğer yandan ABD’nin politikası bölgedeki ortak tavrı bozmaya ve ülkelerin kolektif hareket etmelerini mümkün olduğunca engellemeye odaklanıyor. Bu, Suudi Arabistan ile savunma sistemi konusunda normalleşme karşılığında pazarlık yapılmasında ve Mısır’ın endişelerine duyarsızlığın azalması ve Türkiye’ye karşı kampanyalara destek verilmesinde görülebilir. Bu politika, her ülkeyi farklı önceliklendiriyor ve onları devam eden savaşa karşı farklı politikalar benimsemeye sevk ediyor.

Bölgesel düzeyde, Filistin davasını açıkça destekleyen siyasi duruşlara rağmen ABD’nin politikasına verilen yanıt, zayıf bölgesel koordinasyonda kendini gösteriyor. Fakat bu ülkeler, temkinli bir biçimde ulusal güvenliklerini savunma yönünde ilerliyor. İsrail’in Refah bölgesindeki askeri operasyonlarının ve askeri varlığının genişlemesiyle Mısır, gerilimi tırmandırmaya doğru kayıyor; Sina’da teyakkuzu artırma ve ilişkileri kesme tehdidi de buna dahil. Güvenlik koordinasyonunun durdurulması, İsrail ordusunun Refah sınır kapısının Filistin tarafını ele geçirmesinden sonra alınan acil bir tedbirdi ve Filistin varlığı diğer tarafa yeniden konuşlandırılana kadar devam edecek. Mısır politikasının, barış antlaşmaları ve ordunun Sina’da yeniden konuşlandırılması da dahil, İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmeye daha fazla önem verdiği görülüyor.

Aynı doğrultuda Mısır Dışişleri Bakanlığı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davasıyla dayanışma bildirdi. Bu, ilişkilerin kesilmesine yol açabilecek bir tırmanmaya işaret eden bir gelişme. Bu hamlelerin sadece dayanışmayı teşvik etmekle kalmayıp savaşın çözülmesi ve Amerikan çabalarının geçici limana deniz kuvvetleri gözetiminde ayak basmasıyla İsrail ile ABD’den gelen tehdidin ele alınışında bir değişimi de yansıttığı görülüyor.

Benzer şekilde, Türkiye de tutumunda önemli bir kayma yaşadı ve ateşkese arabuluculuk yapmaktan ve destek vermekten Filistinlileri kayıtsız şartsız destekleyen net bir duruşa geçti. İsrail’i ticari olarak boykot etmeyi de içeren ilk adımlar, Türkiye’nin çatışmanın ön saflarındaki konumunu ortaya koyan dış politikasının temellerini oluşturuyor. Bu yaklaşım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın defalarca Hamas ve Filistin Otoritesi’ne destek ve koruma bildirmesiyle daha da yoğunlaştı ve meselenin etkin uluslararası söylemin içinde kalmasını sağlıyor.

Lübnan cephesinde ise ‘Direnişin Ekseni’, siyasi baskıyı planlı çatışmalarla birleştiriyor. Bu model, Lübnan’daki iç karmaşıklıkları göz önüne alarak gerginlikleri sürdürüyor ancak açık bir savaşa dönüşmüyor. Son aylardaki bu durum sürerken, kapsamlı bir savaş ihtimali azalıyor ve operasyonlar hesaplanmış tahminler dahilinde kalıyor. Bunun da Gazze’deki savaş üzerindeki etkisi minimal görünüyor.

Bu gelişmelere rağmen Filistin safları dağınık. Siyasi olarak, doğrudan veya dolaylı müzakereler için birleşik bir gündem yok. Bununla birlikte asıl mesele, Filistinlilerin uluslararası müzakere masasından uzak tutulması ve girişimlerin sadece mahkumların serbest bırakılması ve geçici askeri düzenlemeler gibi kısmi konularla ilgilenmesi, Filistin taraflarını kapsamayan bir algıyla birlikte gelmesidir. Önceki aşamada, direnişin arabuluculara güveni arttıkça, Filistin danışma çerçevesi oluşturma konusundaki ilgisi azaldı. Bu durum, Filistin tarafının siyasi duruşunu şekillendirememesine yol açtı, çünkü müttefik ülkeler/arabulucular ile toplu iletişim için bir kanal sağlamadılar, bölgesel etkilerini ve küresel imajlarını zayıflattılar. Bu davranış ayrıca bu ülkeler arasındaki koordinasyonu da zayıflattı. Bu uygulamaların açık etkisi, sahadaki durum ile müzakere süreci arasındaki uyumsuzlukta yatıyor ve hüsranın büyümesine katkıda bulunuyor.

Kendi aralarındaki ton farklılığı ve çelişkilere rağmen tek bir sesle konuşmak için çalışmak, Filistin meselesi etrafında dayanışmayı yeniden inşa ettiği ve aralarındaki koordinasyonu geliştirmek için bölgesel çabaları bir araya getirdiği ve bölgesel taraflara açıldığı için Filistin müzakere pozisyonunu güçlendirmeye yardımcı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Avrupa’yı ziyaret edip Putin’i ağırlayan Xi, kıtayı bölüyor mu?

Yayınlanma

Yazar

Xi, beş yıl aradan sonra Avrupa’ya ilk ziyaretini gerçekleştirerek Çin ve Avrupa ülkeleri arasında önemli bir diplomatik angajmana imza attı. Ancak son dönemde yapılan tartışmalar ziyaretin Avrupa içindeki bölünmeleri daha da derinleştirebileceği yönünde. Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Ravi Agrawal, Çin’in Avrupa’yı ‘bölmeyi ve fethetmeyi’ amaçladığını yazdı. Brookings Enstitüsü, Xi’nin ziyaretinin Avrupa birliğindeki fay hatlarını ortaya çıkardığını belirten bir yorum yayınladı. Almanya’dan DW News ‘Avrupalı liderler Çin Devlet Başkanı’nın ziyareti konusunda neden bölünmüş durumda’ diye sordu.

Putin 16 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etti. Avrupa, Ukrayna Savaşı ile ilgili konularda yine bölünmeler yaşadı: Rusya ve Çin arasındaki ilişkiler nasıl değerlendirilmeli? İki ülke arasındaki ‘normal’ ticaret Rusya’nın savaş çabalarına ne ölçüde katkıda bulundu? Bu ticarette yer alan bazı Çinli şirketlere yaptırım uygulanması makul müdür? Çin’in barış planına nasıl tepki verilmelidir?

Çin’in birleşik bir Avrupa’ya ihtiyacı var

Avrupa zaten oldukça bölünmüş durumda. ÇKP neden bu bölünmeleri daha da derinleştirmekle uğraşsın? Ne de olsa “Yeni Avrupa” ya da “Eski Avrupa” terimlerini Çin icat etmedi. Yirmi yıl önce bu terimleri kamuoyuna kazandıran kişi dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’di.

Avrupa ülkeleri göç krizinde yük paylaşımı, sınır kontrolleri ve iltica politikaları üzerinde tartıştı. Çin’in ise krizle hiçbir şekilde ilgisi yoktur.

Polonya, yargı reformları konusunda Avrupa Komisyonu ile mücadele etti. Aslında Çin her zaman uluslararası sahnede ulusal egemenliğin önemini vurgulamış, ancak Polonyalı siyasetçileri AB’ye karşı hiçbir zaman özel olarak kışkırtmamıştır. Aksine Çin, Avrupa entegrasyon sürecini desteklediğini defalarca ifade etmiştir.

Neden peki? Bu sadece diplomatik bir dil mi? Teorik olarak, bölünmüş bir Avrupa’daki uluslar etkilenebilir, manipüle edilebilir ve zorlanabilir, ancak korkarım ki Çin bundan hiçbir şekilde faydalanamaz.

En azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin Avrupa’da derin kökleri var. Eğer Avrupa bölünürse, ABD medya, akademisyenler, düşünce kuruluşları, danışmanlar ve politikacılar üzerindeki ezici etkisi nedeniyle Avrupa uluslarını etkili bir şekilde manipüle edebilecek tek varlık haline gelecektir. Çin benzer bir yaklaşım sergilemeye kalkışsa bile ABD, Çin’in çoğu Avrupa ülkesindeki çabalarını kolaylıkla engelleyecektir.

Putin Rusya’sı, Avrupa’daki sözde sağcı partilerin takdirini kazanmak için bir şekilde başka bir yaklaşım bulmuş gibi görünüyor. Ancak bu yaklaşım savunmacı bir nitelik taşıyor. Amerika’nın etkisi bir ya da iki seçim döneminde dengelenebilir, ancak mesele temelden çözülemez. Dahası, Çin bunu yapacak kaynaklardan yoksundur.

Daha birleşmiş bir Avrupa’ya ne dersiniz? İyimser bir tahminle Avrupa’da bağımsızlık ve özerklik duygusunun daha da uyanacağını düşünüyorum. ABD ve Avrupa arasındaki çatışmalar daha belirgin hale gelecek ve Avrupa ülkeleri ABD müdahalesine direnmek ve bağımsız olarak daha fazla karar almak için daha güçlü istek ve yeteneklere sahip olacaktır.

Bazı insanlar ‘Çin tehdidi teorisini’ abarttıklarında, Çin’e boyun eğmekten bahsedebilirler, ancak bu asla gerçekleşmeyecek. Avrupa birçok konuda Çin’e ‘hayır’ demeye devam edecektir. Ancak Çin için daha bağımsız bir Avrupa, ABD’nin neredeyse serbestçe manipüle edebildiği bölünmüş bir Avrupa’ya kıyasla nispeten daha adil bir rekabet ortamı sunacaktır.

Ukrayna Savaşı Avrupa’nın birleşmesine yardımcı olabilir mi?

Putin’in Çin ziyaretinin Çin-Rusya ikili ilişkilerini daha da sağlamlaştırdığına ve bir dizi yeni işbirliği girişimi başlattığına şüphe yok. Ancak Xi Jinping’in Putin’i sıcak bir şekilde karşılaması, savaşın dengelerini Rusya’nın lehine çevirecek bir “tehdit” olarak değil, egemen devletlerin uluslararası sahnede oynayabileceği proaktif rolün bir göstergesi olarak görülmelidir.

Avrupalılar için bu, daha fazla düşünmek için bir fırsat. Avrupa neden Rusya ile işbirliği alanını kaybetti? Avrupa neden ucuz enerjiye erişimini kaybetti? Avrupa’nın çok sayıda Ukraynalı mülteciyi kabul etmesi ve insanlığa önemli yardımlarda bulunması doğrudur, ancak tüm bu trajediler önlenebilirdi.

Putin ‘özel askeri operasyonu’ başlattı ama NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin temsil ettiği sürekli provokasyon gerçekten Avrupa’nın çıkarına mıydı? Avrupa’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek, ABD’nin Rusya üzerindeki baskısını artırmasına yardımcı olurken, kendi stratejik tamponunu zayıflattı. Gözlemciler açısından bakıldığında, sadece Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından verilen sözlere ihanet etmek bile Avrupalılara ciddi bir manevi zarar vermek için yeterlidir.

Büyük bir Avrupa gücünün lideri olarak Macron, stratejik özerklik konusunda bir vizyona ve farkındalığa sahip ancak aynı zamanda Ursula von der Leyen gibi Amerikan yanlısı olarak görülen siyasetçilerle ilişkilerini de yürütmek zorunda. Bu arada Sırbistan ve Macaristan, nispeten daha küçük ülkeler olmalarına rağmen, Avrupa içinde benzersiz siyasi nişlere sahipler.

Xi Jinping’in bu üç ülkeyi ziyaret etme tercihi kuşkusuz anlamlı bir diyaloğun temelini oluşturan özerkliklerini dikkate almaktadır. Ancak Çin’in beklentisi, Avrupa’yı “bölmek” için onların diğer Avrupa ülkelerinden farklılıklarını vurgulamak değil. Bunun yerine uzun vadeli hedef, daha fazla Avrupa ülkesinin bu üç ülkenin sergilediği özerkliğe uyum sağlamasıdır.

Rusya da bu noktayı Avrupa’ya defalarca vurgulamış, Çin, Hindistan ve hatta Brezilya ve Endonezya’yı Avrupa’dan daha fazla egemenliğe sahip oldukları için övmüştür. Eğer Rusya daha bağımsız ve özerk bir Avrupa’nın kendi çıkarlarına zarar vereceğinden endişe etmiyorsa, o zaman Çin’in endişelenmesi için daha da az neden var demektir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Neocon’ların en büyük başarısı: Avrasya’nın kucaklaşması

Yayınlanma

Yazar

“Joe Biden verdiği yıkıcı zararın farkında mı?”

Bu cümle, İngiliz istihbaratı ve devlet mekanizmalarına yakınlığıyla bilinen Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan makalenin başlığı. Spotunda; “Amerika’nın gaflet içindeki başkanı, özgür dünyayı yok etme arayışındaki şer eksenini cesaretlendirdi” cümleleri dikkat çekiyor.

Makalenin sahibi Telegraph editörü Allister Heath’in yazarken sinirleri boşalmış olsa gerek. Demokrat Başkanı Biden’ın Jimmy Carter ile kıyaslandığı yazı, Anglo-Amerikan ittifakının belirleyicisi ABD’deki yönetimi Batı hegemonyasının her cephedeki çöküşünden sorumlu tutuyor. Doğrusu; Çin ve Rusya liderlerinin geçen haftaki zirvelerine asabi nazarlarla yaklaşan makale, ciddi bir analizden ziyade Batı’da kendilerini ‘en iyisi ve üstün’ gören kibrin tüm tezahürlerini taşıyor. Nedenler nasıllarla derdi zaten yok. Aksine ‘şahinlik’ peşinde koşuyor. Sonuçları itibarıyla Batı’daki büyük paniğin çarpıcı bir örneği.

Biden idaresi ve neocon’ların ‘iki büyük güçle aynı anda iştigal’ stratejilerinin görünümü gerçekten parlak değil. Rusya Federasyonu’na Ukrayna’yı kullanarak açılan vekalet savaşında iki yıldır dillerinden düşmeyen argüman; Moskova’nın askeri harekata girişerek ‘büyük bir hata’ yaptığı ve Batı bloğunu birleştirdiği oldu. Atlantik İttifakı içinde çatlaklar ve sancılar her gün hissedilirken, bu iddia görünüşte ‘tarafsız’ İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğinden hareketle temellendirildi.

Bugün Batı bloku ‘kimin hata yaptığını’ sorgulatacak gelişmelerle karşı karşıya. En başta Avrasya’nın iki büyük gücü Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırsız işbirliğinin pekişmesinin katalizörü oldukları için.

Batılı siyasi yorumcular ve hatta elitler artık Rusya’nın dünyada hedeflendiği gibi tecrit edilemediğini teslim etmekle kalmayıp ‘Küresel Güney’ diye anılan itaatsizler cephesiyle karşı karşıya. Ve Rusya ile Çin aralarındaki işbirliğini her alana yayarken, ‘Küresel Güney’i etkileyen mekanizmalarda başı çekmekte.

Esasında neoconlar, ABD’nin bugün artık ikisi de ‘toprak olmuş’ iki dış politika ustasının; Henry Kissinger ile Zbigniew Brzezinski’nin 20’inci yüzyılda küresel Amerikan hegemonyasını tesis ederken her ne yaptılarsa, tersine çevirmiş görünüyor. Sıra bir nevi ‘Büyük Satranç Tahtası’nın asıl ustalarında…

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 16-17 Mayıs’taki Çin ziyareti ve ürettiği sonuçlar, son iki senede iki ülke ilişkilerine temkinli nazarlarla yaklaşan gözlemcilerin şüphelerini topyekün dağıtacak cinsten. Aynı zamanda iki yıl önce Moskova’da açıklanan ve Rusya-Çin ilişkilerinin sınırının olmadığını’ vurgulayan bildirinin de ötesine geçtikleri rahatlıkla söylenebilir.

BIDEN’IN İKİ BAKAN GÖNDERİP ÇEKTİĞİ ÜLTİMATOMLAR

Rusya liderinin Beijing ziyareti, Biden yönetimi ile Avrupa’daki neocon ortaklarının görünür telaşlarına eşlik eden tehditlerinin hemen ardından gerçekleşti. Biden 2 Nisan’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i telefonla aramış ve iki önemli bakanının Pekin’de bir kez daha kabülünün yolunu açmıştı; Hazine Bakanı Jennett Yellen ile Antony Blinken. Önce 4 Nisan’da Yellen Çin’e gitti. Ardından Antony Blinken 24-26 Nisan’da.

Dokuz ay önceki ziyaretinde Çin’den Amerikan tahvillerinin alımı konusunda adeta ‘ricacı’ olmuş Yellen’ın dört gün süren ziyaretini, giderek tırmanan ticari anlaşmazlıkları belirledi. Çinliler Yellen’ın taleplerinin tam aksini yapıp hızla Amerikan tahvillerini ellerinden çıkarmaya devam ederlerken (2024 ilk çeyreğinde 53 milyar dolar) ABD Hazine Bakanı’nın Beijing’deki teması da ‘değişti’. Çin’le ekonomik ilişkilerde kurguladıkları yeni denklemin başlığı ‘kapasite fazlası’ olarak kondu. Yellen, Çin’in elektrikli araçlar, bataryalar, yeşil enerji teknolojisi gibi alanlarda Çin’in Amerikan kapitalizmini düşürdüğü durumdan yakındı. Rusya ile ticaretin devamından duydukları rahatsızlığı dile getirip bunun devamının ‘sonuçları olacağını’ söyledi

Çin Başbakanı Li Qiang’dan yardımcısı He Lifeng’e kadar Çinli yetkililer ise, Washington’un ekonomi ve ticaret konularını ‘siyasileştirmemesi’, ‘adil rekabet ve açık işbirliği gibi temel piyasa ekonomisi normlarına’ bağlı kalmasını salık verdiler. “ABD kapasite meselesine piyasa ekonomisi ve küresel vizyon perspektifinden objektif ve diyalektik olarak bakmalıdır” mesajı verilirken, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyduğunun altını çizdiler.

Rusya konusunda ise Çin Dışişleri ‘çeşitli alanlardaki normal işbirliğine müdahale edilmemesi ya da kısıtlanmaması gerektiğini’ söyleyerek yanıt verdi. Çinliler kiminle nasıl ticaret yapacaklarının dayatılmaya çalışılmasından hoşlanmadı ve şirketlerine yaptırım sopası sallanmasını reddetti.

Blinken’ın ziyaretinin hedef açıkça ‘dediklerimizi yapmazsanız bedelini ödersiniz’ ültimatomu için yapıldığı açıktı. Bu ziyaretin anlamıtı son Harici yazımda aktarmıştım. https://harici.com.tr/neoconlar-cocukluk-hastaligi-cin/

Bugün soldan sağdan Amerikalı Kongre üyeleri, askeri yetkililer ve düşünce kuruluşlarının uzmanları, ‘Rusya’nın işini halledip Çin’le hesabı görme’ temasını açıkça ‘2025’te Çin ile savaşa girme’ söylemlerine vardırıyor. Tıpkı yıllarca Rusya’nın yaptığı gibi sabırla ‘diplomasi kapısını açık tutan’ Çinlilerin artık neredeyse ‘kaçınılmaz’ gibi görünen Amerikan saldırısına hazırlanmakta olduklarını düşünmemek elde değil. Ve bu açıdan Rusya’nın Ukrayna harekatının önemli deneyime dönüştüğünü de…

8 BİN KELİMELİK ORTAK BİLDİRİ; YOK YOK

Rusya Devlet Başkanı’nın yeni görev döneminde yönetim ekibindeki taşları yerli yerine oturduktan sonra ilk olarak Çin başkentinin yolunu tutması önemli.

Çin-Rusya diplomatik ilişkilerinin 75’inci yıldönümü nedeniyle planlanan iki günlük ziyaretteki Rusya heyeti de çarpıcıydı. Putin’in yeni kabinesinin; Başbakan Mihail Mişutsin ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev haric neredeyse herkes heyetteydi. Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirilerek terfi ettirilen eski Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile onun yerine sivil ve askeri sanayiyi eşgüdümlü olarak güçlendirme ve inovasyon hedefiyle atanan yeni Savunma Bakanı ve önde gelen ‘planlamacı ekonomist’ Aleksey Belousov bilhassa dikkat çekiciydi. ABD’nin Rusya ile ilişkiler nedeniyle Çin bankalarına yaptırım sopası salladığı, BRICS’te alternatif para meselelerinin tartışıldığı bir dönemde, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabuillina ve büyük Rusya bankalarının yöneticileri de heyette yerlerini aldılar.

İki liderin yine saatlerce görüşmeleri, Putin’in Beijing’in ardından Çin’in kuzeyinde Rusya sınırında bir ‘Beyaz Rus’ azınlığın da yaşadığı Harbin’deki temasları, teknoloji enstitüsünü ziyareti, üniversitede öğrencilerle bir araya gelmesi dikkat çekiciydi.

8 bin kelimeden oluşan Ortak Bildiri ise Şubat 2022’deki meşhur ‘müttefiklik ilişkilerinin sınırı yok’ temalı bildiriyi de solladı, siyasi ve askeri ittifakın da ötesinde bir işbirliği zemini ortaya koydu. (*tamamını Mandarin dilinden DeepL çevirisiyle okumak isteyenler için hazırladım. Linki aşağıda)

Rusya-Çin Ortak Bildirisi

Ortak Bildiri, son derece detaylı; dış politika mesajlarında Batı’nın kendi kurallarını dayattığı hegemonyanın kabul edilmeyeceği, Rusya ile Çin’in BM kurallarını temel alan uluslararası ilişkiler sisteminde demokratikleşme ve çok kutupluluğa öncülük edeceği ve ‘Küresel Güney’in birliği ile gücünün pekiştirilmesi’ vurgusu dikkat çekiyor. Yine ‘kalkınmanın, kaynaklar ve fırsatların yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler lehine yeniden dağılımına’ atıf da öyle.

‘Yeni sömürgecilik ve hegemonyacılık’ içermeyen bir küresel düzende, tüm ülkelerin ‘ulusal koşulları ve halklarının iradesi temelinde kalkınma modellerini seçmesinin’ altı çizilirken, ‘egemen ülkelerin içişlerine müdahale’ ve ‘tek taraflı yaptırımlar’ ile BM dışı ‘yargı yetkilerinin’ kabul edilmediği belirtiliyor.

Metinde, ABD Asya-Pasifik’ten Avrupa’ya nükleer güvenlikle ilgili uyarılıyor. ABD’nin yapıcı olmayan ve düşmanca ‘çifte çevreleme’ politikasına yanıt vermek için Rusya ile Çin’in koordinasyon ve işbirliğini güçlendirileceğinin altı çiziliyor.

Kuzey Kore’den Afganistan’a istikrarsızlaştırma girişimlerine dikkat çekilen metinde Ukrayna konusunda ‘krizin istikrarlı çözüm için temel nedenlerinin ortadan kaldırılması’ vurgusu eşliğinde güvenliğin bölünmezliği ilkesi anımsatılıyor. Rusya ile Çin’e göre temel nedenler aşikar; NATO yayılmacılığı.

Ortak bildirinin, Çin’in ABD öncülüğündeki kolektif Batı’nın dondurulmuş Rusya varlıklarını çalarak Kiev’e aktarma hamlesine de açıkça itirazını kayda geçirmesi açısından önemli

Ve elbette Rusya-Çin ilişkilerinde ekonominin her alanda; uçak motorlarından, uzayda işbirliğine, tüketim ürünlerinden finansmana ve Kuzey Deniz rotalarına uzanan ortak projeler, bazıları detaylarıyla aktarılıyor. Medyadan kültüre değinilmedik alan yok. Ve esasında Avrasya’da yaratılan ortak ekonomik alanın yanında BRICS’le genişletilmesi hedeflenen egemen ulusların işbirliği çerçevesi konuyor. Bu kadar kapsamlı bir bildirinin önceden hazırlandığı aşikar.

KUCAKLAŞMA

Ziyaretin sembolü Çin’de adet olmadığı halde Xi Jinping’in yolcu ederken Putin’i hararetle kucaklaması oldu. Beyaz Saray Stratejik ilişkiler sözcüsü John Kirby’ye bu kucaklaşmanın mesajı sorulduğunda, “Kucaklaşma mı? Bu onlar için çok güzel” dedikten sonra bunun ABD’ye yönelik taşıdığı mesaja dair soruyu, “Oh, dostum. Kişisel insan bedeni sevgisi hakkında konuşmakta iyi değilim, bu yüzden sanırım birbirlerine sarılmanın neden iyi bir şey olduğunu düşündükleri hakkında konuşmayı bu iki beyefendiye bırakacağım” diye yanıtladı.

Kirby, Çin ve Rusya liderleri ile yöneticilerinin ‘birbirlerini tanımadıkları ve pek güvenmediklerini’ savunurken, “Ortak noktaları, uluslararası kurallara dayalı düzene meydan okuma, ABD’nin sahip olduğu ittifaklar ve ortaklıklar ağına meydan okuma ve birbirlerinin ulusal güvenlik çıkarlarını desteklemenin yollarını arama arzusudur” dedi. Ve Rusya ile Çin’in işbirliğinden kaygılandıklarını teslim etti.

Avrasya’nın iki büyük gücünün buluşturan Biden yönetiminin nihayet ‘gelmekte olanı’ gördüğü açık. Biden, Putin’in ziyaretinin hemen öncesinde Çin’i yarı iletken teknolojisinden men etme kararından sonraki ikinci büyük hamlesini de yaptı. Çin’de üretilen mallara gümrük duvarları çekildi; çelik ve alüminyumda %25, yarı iletkenlerde %50, elektrikli araçlarda %100, güneş panellerinde %50. Joe Biden, “Çin bu sektörlere hakim olmaya kararlı. Amerika’nın bu konularda dünyaya liderlik etmesini sağlamaya kararlıyım” diye buyurdu.

ABD’nin küresel pazarda liderlik bakımından işi kolay değil. Örneğin çelikte ABD’nin yüzde 4.3’lük payına karşı Çin’in payı yüzde 54, alüminyum’da ABD’nin yüzde 1.5’luk payına karşılık Çin’in yüzde 55, elektrikli araçlarda ABD’nin yüzde 8’lik payına karşılık Çin’in yüzde 60, güneş pillerinde ABD’nin yüzde 2’lik payına karşılık Çin’in yüzde 78. Sadece yarı iletkenlerde Çin’in yüzde 7’lik payına karşılık ABD yüzde 48 ile lider. Peki gümrük tarifeleri ‘liderliği’ getirir mi?

Çinlilere göre, ABD’nin bu hamlesi ‘yanlış üstüne yanlış eylem’.  Kararın sadece ABD işletmeleri ve tüketicilerine zarar vereceğini belirten Beijing, korumacı tedbirlerin tedarik zincirlerinin istikrarını tehlikeye atabileceğini söylüyor. Tabii Beijing’in çok sayıda Avrupa ülkesinin ek gümrük tarifelerini de eleştirdiğini belirtelim. Avrupa’da şimdilik Almanya kendisi için önemli bir pazar olan Çin ile ilişkileri gözetmeye çalışıyor ama ABD’nin sözünden çıkmaları pek olası görünmüyor..

Rusya ile Çin Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasını birlikte düzenlerken, Amerikan kapitalizminin ‘geriye düşme’ tedirginliğinin sonu hayırlı görünmüyor. ‘En iyi medeniyet biziz. Herkes bizim gibi olmalı ama üstünlüğümüzü kabullenmeli’ görüşündeki Batı aklı ile ‘Dünyaya biz hükmetmeyeceksek, yansın yıkılsın’ diyebilecek neocon’ların gerilimi daha da tırmandırmama olasılıkları yok. Avrasya’daki Çin-Rusya ortaklığı pekişirken, Amerika’daki 5 Kasım seçimlerinin, Biden yahut Trump’ın hiç fark etmediğini muhtemelen tarih gösterecek. Tek soru hangisinin daha beter olacağı…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English