Görüş
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 4: Vektörler

Böylece belgenin en somut bölümü olan beşinci başlığa geliyoruz: “Rusya Federasyonu’nun dış siyasetinin bölgesel istikametleri”.
İlk olarak “yakın yabancı ülkeler” ele alınıyor. Bu, bütün eski Sovyet ülkeleri (toplam 14 ülke) için kullanılan bir kavram. Listenin en başında bunların yer alması anlaşılır. “Rusya’nın güvenliği, istikrarı, toprak bütünlüğü ve sosyal-iktisadi gelişmesi, küresel gelişmenin ve uygarlığın etkili egemen merkezlerinden biri olarak pozisyonunun tahkimi için, BDT katılımcısı devletlerle ve Rusya ile yüzyıllara dayanan ortak devletlilik gelenekleriyle, muhtelif alanlarda derin bir karşılıklı bağımlılıkla, ortak dille, yakın kültürlerle bağlı bulunan diğer sınır devletlerle sürdürülebilir uzun süreli iyi komşuluk ilişkilerinin temini ve muhtelif alanlarda potansiyellerin birleştirilmesi, en önemli konudur.”
Böylece çerçeve çiziliyor. Burada benim dikkatimi en çok çeken, sadece BDT değil bütün “yakın yabancı ülkelerin” anılmış olması. 2016 tarihli dış siyaset konseptiyle somut hedefler itibariyle en temel farklardan biri burada yatıyor. Öyleyse BDT’de olmayan “yakın yabancı ülkelerin” listesine bakmalıyız: bunlar üç Baltık ülkesi, Ukrayna ve Gürcistan. Ne var ki BDT’nin aslında neredeyse sadece protokol birliği seviyesinde gevşek bir örgüt olmasından başka Moldova’nın üyeliğinin anlamsız, Türkmenistan’ın üyeliğinin ise parlamento tarafından onaylanmadığını da unutmamak gerek.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 1 : “Varolma hakkını her tür vasıtayla savunacağız”
Belgeye göre Rusya’nın “yakın yabancı ülkelere” göstereceği öncelikli dikkat şununla ilgili: silahlı çatışmaların önlenmesi ve çözülmesi, devletlerarası ilişkilerin iyileştirilmesi ve istikrarın temini, bu kapsamda ‘renkli devrimlerin’ ve Rusya’nın müttefik ve ortaklarının iç işlerine diğer müdahale girişimlerinin kışkırtılmasının önünün kesilmesi”. Keza, “dost olmayan ülkelerin askeri altyapısının konuşlandırılmasına veya güçlendirilmesine ve Rusya’nın yakın yabancı ülkelerdeki güvenliğine diğer tehditlere karşı konulması”.
Belge, daha önce olduğu gibi, Belarus ile stratejik işbirliği ve entegrasyon sürecini özellikle vurguluyor; ayrıca BDT ve Avrasya Ekonomik Birliği çerçevesinde işbirliğinin ve en genelde “Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasının entegrasyonuna yönelik uzun vadeli bir perspektifin” de altını çiziyor. Bu, Avrasya Ekonomik Birliği’nin etkisinin artacağına yorulmalı; tahminimde yanılmıyorsam, iç siyasete de etkisi olacak önemli bir gelişme. Tıpkı IMF-Dünya Bankası ile UNCTAD arasındaki programatik uyuşmazlıkta olduğu gibi, Rusya’da Merkez Bankası-Maliye Bakanlığı bloğu ile Avrasya Ekonomik Birliği arasında da (aynı türden) bir programatik uyuşmazlık var: ilk ikisinin liberalizmine karşı üçüncüsünde sola kayan bir keynesçilik gözlenir. Dolayısıyla, uyuşmazlığın sol tarafının Rusya içinde daha etkili olacağı öngörülebilir.
“Entegrasyon”, bu bölümde en çok tekrar edilen kelime. Emperyalizmle akrabalığı olan bir kelimedir bu, ama her akrabalık aynı olmayı gerektirmez. “Rusya…”da şöyle yazmıştım: “Emperyalist yayılmacılık ile ticari mübadele ve entegrasyon kurma ihtiyacı tamamen örtüşmez. Entegrasyon ve işbirliği süreci, her zaman emperyalist hegemonya ilişkisine işaret etmez. Kaldı ki, özellikle post-Sovyet bölgesinde bu ihtiyacı derinleştiren tarihi ve kültürel faktörler, ulaştırma ve dil, coğrafya ve ortak altyapı gibi daha pek çok unsur vardır.”
Daha somut, daha pratik açıdan bu altbaşlığın en önemli iki noktasından ilki şu: (öncelikli önem kapsamında) “Abhazya Cumhuriyeti, Güney Osetya Cumhuriyeti’ne kapsamlı destek, bu devletlerin Rusya ile entegrasyonu derinleştirme yönünde gönüllü tercihlerinin uluslararası hukuk temelinde hayata geçirilmesine katkı”. Abhazya’nın Rusya’ya katılma eğilimi güçlü değil; Güney Osetya’nın, güçlü. İkisinin de aynı şekilde değerlendirilmesi tuhaf. Bu bana kalırsa, Rusya Federasyonu bünyesine katma değil ama kapsamlı entegrasyon, kendi iç hukuku dışında ticaret ve turizm merkezi oluşturma hedefine işaret ediyor.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi-2: Küreselleşmeye karşı küreselleşme
İkincisi ise (gene öncelikli önem kapsamında) Hazar Denizi’nin altının çizilmesi. Şöyle deniyor: “bu bölgeyi ilgilendiren bütün meselelerin çözümünde Hazar’da kıyısı olan beş devletin münhasır salahiyetinden yola çıkarak işbirliğinin güçlendirilmesi”. Sözkonusu beş devlet şunlar: Rusya, Azerbaycan, İran, Kazakistan ve Türkmenistan. Demek ki en azından perspektifte, bunların Hazar bölgesini bütün olarak ilgilendiren münhasır eylemlerinde veya üçüncü devletlerle (şirketlerle) ortak eylemlerinde diğer kıyı ülkelerin rızasının aranması öngörülüyor. Türkmenistan’dan veya Kazakistan’dan Hazar üzerinden geçirilerek kıyı devletlerden başka bir devlete gidecek boru hatlarının öncelikli olarak kastedildiği açık.
Beşinci bölümün ikinci altbaşlığı: “Arktik”. Kuzey Okyanusu’nun sularının giderek kaynaması kaçınılmaz, ama bu ayrı bir yazı, daha ciddi çalışmalar gerektiriyor. Şimdilik Putin ile Si Tsinpin görüşmesinde de bu konunun gündeme geldiğini ve tarafların bir “çalışma grubu” kurmasının kararlaştırıldığını hatırlamakla yetinelim.
51-54’üncü maddelerin konusu “Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan Cumhuriyeti”. Putin ve Si’nin Moskova görüşmeleri ve ilişkilerin “stratejik ortaklıktan” giderek (ekonomiyi de kapsayan bir) ittifaka evrilmekte oluşu, bu maddeleri daha önemli kılıyor. Bir önceki konseptte (2016) Çin için tek bir madde ayrılmıştı, bu defa iki ülke için etraflı bir altbaşlık ayrılmış olması bile yeterince anlamlı. Rusya’nın “gelecekteki dünya düzenine ve dünya siyasetinin kilit problemlerin çözümüne yaklaşımıyla ilkesel olarak örtüşen dost, egemen ve küresel güç ve gelişme merkezleriyle ilişkileri tam kapsamlı derinleştirme” kararlılığı vurgulanıyor. Çin’le küresel, Avrasya ve dünyanın başka yerlerinde “bütün alanlarda karşılıklı fayda getirecek işbirliğinin geliştirilmesi”, Hindistan’la “ayrıcalıklı stratejik ortaklık” öngörülüyor. ŞİÖ’nün “Avrasya’da güvenliğin teminindeki potansiyel ve rolünün güçlendirilmesi”, Büyük Avrasya Ortaklığı temelinde Avrasya Ekonomik Birliği, ŞİÖ ve ASEAN’a dayanan bölgesel çabalar, bir önceki konseptte de dile getirilmişti; bu defa “Avrasya Ekonomik Birliği’nin kalkınma planlarının ve Çin’in ‘tek kuşak tek yol’ inisiyatifinin birleştirilmesi” (Avrasya Ekonomik Birliği yönetiminin değişmez hayaliydi bu) vurgusu, çok dikkat çekici. Si Tsinpin ile bu konuda da görüşüldüğü ve mutabakata varıldığı anlaşılıyor.
Kuzey-Güney koridoru, Kuzey Deniz Yolu, Çin sınırındaki karşılıklı şehirlerin altyapısının geliştirilmesi, enerji ortaklığı, dijital ekonomi, Avrupa-Batı Çin koridorunun altyapısının iyileştirilmesi vb.nin Si-Putin görüşmesinde gündeme geldiği ortak açıklamalardan ve imzalanan belgelerden biliniyor. Ama belgede bunlardan başka Hazar ve Karadeniz bölgesi, Avrasya ekonomik koridorunun geliştirilmesi, “Rusya-Moğolistan-Çin” koridoru da Çin başlığı altında; demek ki iki liderin görüşmesinde bunlar da ele alındı. Gene Çin başlığı altında Afganistan da konu ediliyor: “Afganistan’daki durumun çözüme ulaştırılması, Afganistan’ın içinde yaşayan bütün etnik grupların menfaatlerine denk düşen istikrarlı bir ekonomi ve siyasi sisteme sahip egemen, barışçıl, tarafsız bir devlet olmasına katkı”. Bu, “Afganistan’ın Avrasya işbirliği bölgesine entegrasyon perspektifi” anlamına geliyor.
“Asya-Pasifik bölgesi”, bir diğer altbaşlık. 2016 konseptine göre ciddi bir değişiklik yok; bu bölgedeki faaliyetlerin eksenine ASEAN oturuyor.
“İslam dünyası” altbaşlığının varlığı kadar burada kullanılan kavramlar da girişteki ideolojik çerçeve ile uyumlu. Belge, bir “dost islam devletleri” kategorisi değil ama “dost islam uygarlığı” kategorisi çiziyor ve bu uygarlığın önünde “küresel gelişmenin bağımsız merkezi olma istikametinde geniş perspektifler açıldığını” ileri sürüyor.
“Öncelikli önem” sıralamasında ilk madde, aynı zamanda önem atfedilen ilişkiler sıralaması olarak görülmeli: “İran İslam Cumhuriyeti ile güvene dayalı kapsamlı işbirliğinin geliştirilmesi, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin her alanda desteklenmesi, keza Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan Krallığı, Mısır Arap Cumhuriyeti ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın diğer üye devletleriyle, egemenlik ve Rusya Federasyonu’na yönelik yürüttükleri siyasetin yapıcılık derecesini dikkate alarak karşılıklı yarara dayanan çok katmanlı ortaklığın derinleştirilmesi”. İlişkinin derecesini karşı tarafın yaklaşımının tayin edeceği özellikle vurgulanıyor.
Yakındoğu ve Kuzey Afrika’da kapsamlı bir bölgesel güvenlik ve işbirliği mimarisinin inşası da hedefler arasında. Sunulan perspektif bölge devletleri için cazip olabilir: “Rusya, ilgili bütün devletler ve devletlerarası birliklerle, İran Körfezi’nde, Rusya’nın kolektif güvenlik temini Konsept’ini uygulamaya koyma hedefiyle aktif bir işbirliğine niyetlidir ve işbu inisiyatifi, Yakındoğu bölgesinde durumun sürdürülebilir ve kapsamlı bir normalleştirilmesine giden yolda önemli bir adım olarak mülahaza etmektedir.”
İslamofobiyle mücadele, bu altbaşlığın bir diğer konusu. Bizi daha ziyade ilgilendiren ise şu “öncelikli dikkat” konusu: “İslam İşbirliği Örgütü üyesi devletler arasındaki, keza bu devletlerle komşuları arasındaki (öncelikle İran İslam Cumhuriyeti ile Arap ülkeleri arasındaki, Suriye Arap Cumhuriyeti ile komşuları, Arap ülkeleri ve İsrail devletiyle) çelişkilerin yumuşatılması ve ilişkilerin normalizasyonu”. Özellikle Suriye ve İsrail arasındaki “çelişkilerin yumuşatılması ve ilişkilerin normalleştirilmesi” hedefi son derece dikkat çekici, dahası ilk bakışta olmayacak duaya amin demekten de farksız. Özellikle İsrail’deki gelişmeler daha çok önem kazanacak demektir.
Yakındoğu’daki silahlı çatışmaların çözülmesi de “İslam dünyasında” öncelikli dikkat konusu. Keza: “İslam İşbirliği Örgütü üyesi devletlerin iktisadi potansiyelinin Büyük Avrasya Ortaklığı’nın kurulması hedefiyle harekete geçirilmesi” de öyle.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 3: Tehditler ve karşı tedbirler
24 Şubat 2022’den sonra Afrika ülkelerinin Rusya dış siyaseti açısından önemine bu yazı dizisinin ilk bölümlerinde değindim. Belgenin ayrı bir “Afrika” başlığı açmış olması önemi pekiştiriyor. 2016 konseptinde Afrika tek bir maddede ele alınmıştı ve işbirliğinin çerçevesi de Afrika Birliği ve alt-bölgesel örgütler olarak ifade edilmişti. 2023 konsepti böyle bir örgütsel çatı koymuyor, bunun yerine “ilgili Afrika devletlerini” geçiriyor. “Öncelikli dikkat” konuları, bu ülkelerin egemenliğinin ve bağımsızlığının desteklenmesinden başka “enerji güvenliği, askeri ve askeri-teknolojik işbirliği alanlarında” katkıda bulunmak. Temel ilke “Afrika’nın meselelerine Afrika çözümü” diye belirleniyor; bu ilkeye dayanarak etnik ve milli çatışmaların üstesinden gelinmesine katkıda bulunulması öngörülüyor. 2016’daki “Afrika Birliği” vurgusundan başka şimdi “Rusya-Afrika Ortaklık Forumu” çerçevesinde de ikili ve çok taraflı işbirliğinin derinleştirilmesi, keza “devletler ve entegrasyon örgütleriyle, öncelikle de Afrika kıtası serbest ticaret bölgesi, Afrika İhracat-İthalat Bankası ve diğer önde gelen alt-bölgesel örgütlerle” ticari ve yatırım hacminin artırılması, diğer öncelikler arasında. Bu ilişkilerin kurulmasında Avrasya Ekonomik Birliği’nin rol oynayacağı vurgusu, bu birliğe verilen küresel önemi bir kez daha hatırlatıyor. Sağlık, bilim, eğitim, manevi değerlerin savunulması ve inanç hürriyeti de aynı başlıkta vurgulanıyor.
Latin Amerika ve Karaip ülkeleriyle ilişkilerin “pragmatik, ideolojik olmayan ve karşılıklı yarar temelinde” olacağının altı çizilmiş. Bu, Afrika için sunulan perspektifle hemen hemen aynı. Brezilya, Küba, Nikaragua ve Venezuela’nın özellikle anılmış olması önemli.
Belgede (2016 belgesinde olduğu gibi) Antarktika’nın da 1 Aralık 1959 Antarktika Antlaşması çerçevesinde tek maddelik bir altbaşlık yapıldığını belirtelim.
Şimdi, birçok açıdan diğerlerinden daha önemli “vektörlere” bakabiliriz: “Avrupa bölgesi” ve “ABD ve diğer Anglosakson devletleri” altbaşlıklarına.
Aslında bu altbaşlıklar özel ve ayrıntılı olarak incelenmeyi hak ediyor, ama öyle yapmak yerine eksiksiz çevirmekle yetineceğim.
Şöyle:
Avrupa bölgesi
59. Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, Rusya’ya karşı, Rusya Federasyonu’nun güvenlik ve egemenliğini tehdit etmeye, tek taraflı iktisadi avantajlar elde etmeye, iç siyasi istikrarı tahrip etmeye ve Rusya’nın geleneksel manevi-ahlaki değerlerini aşındırmaya, Rusya’nın müttefik ve ortaklarıyla işbirliğinin önüne engeller getirmeye yönelik saldırgan bir siyaset izliyorlar. Bu itibarla Rusya Federasyonu şunlara öncelikli dikkat göstererek milli menfaatlerini tutarlı bir şekilde savunmaya niyetlidir:
1) Rusya’nın, müttefiklerin ve ortaklarının güvenlik, toprak bütünlüğü, egemenlik, geleneksel manevi-ahlaki değerlerine ve sosyal-iktisadi gelişmesine yönelik dost olmayan Avrupa devletlerinden, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden, Avrupa Birliği’nden ve Avrupa Konseyi’nden gelen tehditleri etkisizleştirme ve seviyesini düşürme;
2) Avrupa devletlerinin ve onların birliklerinin dost olmayan eylemlerini önlemek, bu devletlerin ve onların birliklerinin Rusya karşıtı tutumunu (bu kapsamda Rusya’nın iç işlerine karışılmasını da) tamamen reddetmek için, keza bunların Rusya ile uzun vadeli bir iyi komşuluk ve karşılıklı faydaya dayanan işbirliği siyasetine geçmeleri için şartların yaratılması;
3) Avrupa devletleriyle, Rusya’nın, müttefiklerinin ve ortaklarının güvenli, egemen ve sürekli bir gelişmesini, Avrasya’nın Avrupa kısmında kalıcı bir barışı sağlamaya imkân veren yeni bir birlikte yaşama modelinin, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı dahil çok taraflı formatların potansiyelini de hesaba katarak oluşturulması;
60. Avrupa devletleriyle yeni bir birlikte yaşama modelinin oluşturulması için objektif önşartlar, coğrafi yakınlık, Avrasya’nın Avrupa kısmındaki halklar ve devletlerin tarih boyunca hasıl olmuş derin kültürel-insani ve iktisadi bağlarıdır. Rusya’nın Avrupa devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesini güçleştiren başlıca faktör, ABD ve onun muhtelif müttefiklerinin, Rusya ekonomisinin rekabet kabiliyetini zayıflatmak ve tahrip etmek, Avrupa devletlerinin egemenliğini sınırlamak, ABD’nin küresel hâkimiyetini sağlamak hedefiyle yürüttüğü, bölücü çizgiler çekme ve bunları derinleştirmeye yönelik stratejik tutumudur.
61. Rusya ile barış içinde birlikte yaşamanın ve karşılıklı yarara ve eşit haklara dayanan işbirliğinin alternatifinin olmadığının Avrupa devletleri tarafından kavranması, bunların dış siyasette bağımsızlık seviyesinin yükselmesi ve Rusya Federasyonu ile iyi komşuluk ilişkilerine geçmeleri, Avrupa bölgesinin güvenlik ve refahında karşılık bulacak, Avrupa devletlerinin Büyük Avrasya Ortaklığı’nda ve çok kutuplu dünyada layık oldukları yeri almasına yardımcı olacaktır.
ABD ve diğer Anglosakson devletleri
62. Rusya’nın ABD’ye yönelik tutumu, bu devletin küresel gelişmenin nüfuzlu egemen merkezlerinden biri ve aynı zamanda kolektif batının saldırgan Rusya karşıtı siyasetinin başlıca esinleyicisi, örgütçüsü ve uygulayıcısı, Rusya Federasyonu’nun güvenliği, uluslararası barış, insanlığın dengeli, adil ve kesintisiz gelişmesi için temel risklerin kaynağı olarak oynadığı rolü hesaba katan, kombine bir nitelik taşımaktadır.
63. Rusya Federasyonu, ABD’nin en büyük nükleer güçlerden biri oluşunu, stratejik istikrar ve bütün olarak uluslararası güvenliğin durumuna yönelik özel sorumluluğunu dikkate alarak stratejik paritenin korunmasına, ABD ile barış içinde birlikte yaşanmasına, Rusya ile ABD arasında menfaatler dengesi tesis edilmesine ilgi göstermektedir. Rusya ve ABD arasında bu modelde ilişkilerin meydana getirilmesi, ABD’nin kuvvet hâkimiyeti siyasetinden vazgeçmesine ve Rusya karşıtı tutumunu Rusya ile egemen eşitlik, karşılıklı yarar ve birbirinin menfaatlerine saygı prensiplerine dayanan bir işbirliği temelinde gözden geçirmesine bağlı olacaktır.
64. Rusya Federasyonu, diğer Anglosakson devletlerle ilişkilerini, bunların Rusya’ya karşı dostça olmayan tutumlarından vazgeçmeye ve Rusya’nın meşru menfaatlerine saygı göstermeye hazır oluşlarına bağlı olarak kurmaya niyetlidir.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor








