Görüş
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 4: Vektörler

Böylece belgenin en somut bölümü olan beşinci başlığa geliyoruz: “Rusya Federasyonu’nun dış siyasetinin bölgesel istikametleri”.
İlk olarak “yakın yabancı ülkeler” ele alınıyor. Bu, bütün eski Sovyet ülkeleri (toplam 14 ülke) için kullanılan bir kavram. Listenin en başında bunların yer alması anlaşılır. “Rusya’nın güvenliği, istikrarı, toprak bütünlüğü ve sosyal-iktisadi gelişmesi, küresel gelişmenin ve uygarlığın etkili egemen merkezlerinden biri olarak pozisyonunun tahkimi için, BDT katılımcısı devletlerle ve Rusya ile yüzyıllara dayanan ortak devletlilik gelenekleriyle, muhtelif alanlarda derin bir karşılıklı bağımlılıkla, ortak dille, yakın kültürlerle bağlı bulunan diğer sınır devletlerle sürdürülebilir uzun süreli iyi komşuluk ilişkilerinin temini ve muhtelif alanlarda potansiyellerin birleştirilmesi, en önemli konudur.”
Böylece çerçeve çiziliyor. Burada benim dikkatimi en çok çeken, sadece BDT değil bütün “yakın yabancı ülkelerin” anılmış olması. 2016 tarihli dış siyaset konseptiyle somut hedefler itibariyle en temel farklardan biri burada yatıyor. Öyleyse BDT’de olmayan “yakın yabancı ülkelerin” listesine bakmalıyız: bunlar üç Baltık ülkesi, Ukrayna ve Gürcistan. Ne var ki BDT’nin aslında neredeyse sadece protokol birliği seviyesinde gevşek bir örgüt olmasından başka Moldova’nın üyeliğinin anlamsız, Türkmenistan’ın üyeliğinin ise parlamento tarafından onaylanmadığını da unutmamak gerek.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 1 : “Varolma hakkını her tür vasıtayla savunacağız”
Belgeye göre Rusya’nın “yakın yabancı ülkelere” göstereceği öncelikli dikkat şununla ilgili: silahlı çatışmaların önlenmesi ve çözülmesi, devletlerarası ilişkilerin iyileştirilmesi ve istikrarın temini, bu kapsamda ‘renkli devrimlerin’ ve Rusya’nın müttefik ve ortaklarının iç işlerine diğer müdahale girişimlerinin kışkırtılmasının önünün kesilmesi”. Keza, “dost olmayan ülkelerin askeri altyapısının konuşlandırılmasına veya güçlendirilmesine ve Rusya’nın yakın yabancı ülkelerdeki güvenliğine diğer tehditlere karşı konulması”.
Belge, daha önce olduğu gibi, Belarus ile stratejik işbirliği ve entegrasyon sürecini özellikle vurguluyor; ayrıca BDT ve Avrasya Ekonomik Birliği çerçevesinde işbirliğinin ve en genelde “Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasının entegrasyonuna yönelik uzun vadeli bir perspektifin” de altını çiziyor. Bu, Avrasya Ekonomik Birliği’nin etkisinin artacağına yorulmalı; tahminimde yanılmıyorsam, iç siyasete de etkisi olacak önemli bir gelişme. Tıpkı IMF-Dünya Bankası ile UNCTAD arasındaki programatik uyuşmazlıkta olduğu gibi, Rusya’da Merkez Bankası-Maliye Bakanlığı bloğu ile Avrasya Ekonomik Birliği arasında da (aynı türden) bir programatik uyuşmazlık var: ilk ikisinin liberalizmine karşı üçüncüsünde sola kayan bir keynesçilik gözlenir. Dolayısıyla, uyuşmazlığın sol tarafının Rusya içinde daha etkili olacağı öngörülebilir.
“Entegrasyon”, bu bölümde en çok tekrar edilen kelime. Emperyalizmle akrabalığı olan bir kelimedir bu, ama her akrabalık aynı olmayı gerektirmez. “Rusya…”da şöyle yazmıştım: “Emperyalist yayılmacılık ile ticari mübadele ve entegrasyon kurma ihtiyacı tamamen örtüşmez. Entegrasyon ve işbirliği süreci, her zaman emperyalist hegemonya ilişkisine işaret etmez. Kaldı ki, özellikle post-Sovyet bölgesinde bu ihtiyacı derinleştiren tarihi ve kültürel faktörler, ulaştırma ve dil, coğrafya ve ortak altyapı gibi daha pek çok unsur vardır.”
Daha somut, daha pratik açıdan bu altbaşlığın en önemli iki noktasından ilki şu: (öncelikli önem kapsamında) “Abhazya Cumhuriyeti, Güney Osetya Cumhuriyeti’ne kapsamlı destek, bu devletlerin Rusya ile entegrasyonu derinleştirme yönünde gönüllü tercihlerinin uluslararası hukuk temelinde hayata geçirilmesine katkı”. Abhazya’nın Rusya’ya katılma eğilimi güçlü değil; Güney Osetya’nın, güçlü. İkisinin de aynı şekilde değerlendirilmesi tuhaf. Bu bana kalırsa, Rusya Federasyonu bünyesine katma değil ama kapsamlı entegrasyon, kendi iç hukuku dışında ticaret ve turizm merkezi oluşturma hedefine işaret ediyor.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi-2: Küreselleşmeye karşı küreselleşme
İkincisi ise (gene öncelikli önem kapsamında) Hazar Denizi’nin altının çizilmesi. Şöyle deniyor: “bu bölgeyi ilgilendiren bütün meselelerin çözümünde Hazar’da kıyısı olan beş devletin münhasır salahiyetinden yola çıkarak işbirliğinin güçlendirilmesi”. Sözkonusu beş devlet şunlar: Rusya, Azerbaycan, İran, Kazakistan ve Türkmenistan. Demek ki en azından perspektifte, bunların Hazar bölgesini bütün olarak ilgilendiren münhasır eylemlerinde veya üçüncü devletlerle (şirketlerle) ortak eylemlerinde diğer kıyı ülkelerin rızasının aranması öngörülüyor. Türkmenistan’dan veya Kazakistan’dan Hazar üzerinden geçirilerek kıyı devletlerden başka bir devlete gidecek boru hatlarının öncelikli olarak kastedildiği açık.
Beşinci bölümün ikinci altbaşlığı: “Arktik”. Kuzey Okyanusu’nun sularının giderek kaynaması kaçınılmaz, ama bu ayrı bir yazı, daha ciddi çalışmalar gerektiriyor. Şimdilik Putin ile Si Tsinpin görüşmesinde de bu konunun gündeme geldiğini ve tarafların bir “çalışma grubu” kurmasının kararlaştırıldığını hatırlamakla yetinelim.
51-54’üncü maddelerin konusu “Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan Cumhuriyeti”. Putin ve Si’nin Moskova görüşmeleri ve ilişkilerin “stratejik ortaklıktan” giderek (ekonomiyi de kapsayan bir) ittifaka evrilmekte oluşu, bu maddeleri daha önemli kılıyor. Bir önceki konseptte (2016) Çin için tek bir madde ayrılmıştı, bu defa iki ülke için etraflı bir altbaşlık ayrılmış olması bile yeterince anlamlı. Rusya’nın “gelecekteki dünya düzenine ve dünya siyasetinin kilit problemlerin çözümüne yaklaşımıyla ilkesel olarak örtüşen dost, egemen ve küresel güç ve gelişme merkezleriyle ilişkileri tam kapsamlı derinleştirme” kararlılığı vurgulanıyor. Çin’le küresel, Avrasya ve dünyanın başka yerlerinde “bütün alanlarda karşılıklı fayda getirecek işbirliğinin geliştirilmesi”, Hindistan’la “ayrıcalıklı stratejik ortaklık” öngörülüyor. ŞİÖ’nün “Avrasya’da güvenliğin teminindeki potansiyel ve rolünün güçlendirilmesi”, Büyük Avrasya Ortaklığı temelinde Avrasya Ekonomik Birliği, ŞİÖ ve ASEAN’a dayanan bölgesel çabalar, bir önceki konseptte de dile getirilmişti; bu defa “Avrasya Ekonomik Birliği’nin kalkınma planlarının ve Çin’in ‘tek kuşak tek yol’ inisiyatifinin birleştirilmesi” (Avrasya Ekonomik Birliği yönetiminin değişmez hayaliydi bu) vurgusu, çok dikkat çekici. Si Tsinpin ile bu konuda da görüşüldüğü ve mutabakata varıldığı anlaşılıyor.
Kuzey-Güney koridoru, Kuzey Deniz Yolu, Çin sınırındaki karşılıklı şehirlerin altyapısının geliştirilmesi, enerji ortaklığı, dijital ekonomi, Avrupa-Batı Çin koridorunun altyapısının iyileştirilmesi vb.nin Si-Putin görüşmesinde gündeme geldiği ortak açıklamalardan ve imzalanan belgelerden biliniyor. Ama belgede bunlardan başka Hazar ve Karadeniz bölgesi, Avrasya ekonomik koridorunun geliştirilmesi, “Rusya-Moğolistan-Çin” koridoru da Çin başlığı altında; demek ki iki liderin görüşmesinde bunlar da ele alındı. Gene Çin başlığı altında Afganistan da konu ediliyor: “Afganistan’daki durumun çözüme ulaştırılması, Afganistan’ın içinde yaşayan bütün etnik grupların menfaatlerine denk düşen istikrarlı bir ekonomi ve siyasi sisteme sahip egemen, barışçıl, tarafsız bir devlet olmasına katkı”. Bu, “Afganistan’ın Avrasya işbirliği bölgesine entegrasyon perspektifi” anlamına geliyor.
“Asya-Pasifik bölgesi”, bir diğer altbaşlık. 2016 konseptine göre ciddi bir değişiklik yok; bu bölgedeki faaliyetlerin eksenine ASEAN oturuyor.
“İslam dünyası” altbaşlığının varlığı kadar burada kullanılan kavramlar da girişteki ideolojik çerçeve ile uyumlu. Belge, bir “dost islam devletleri” kategorisi değil ama “dost islam uygarlığı” kategorisi çiziyor ve bu uygarlığın önünde “küresel gelişmenin bağımsız merkezi olma istikametinde geniş perspektifler açıldığını” ileri sürüyor.
“Öncelikli önem” sıralamasında ilk madde, aynı zamanda önem atfedilen ilişkiler sıralaması olarak görülmeli: “İran İslam Cumhuriyeti ile güvene dayalı kapsamlı işbirliğinin geliştirilmesi, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin her alanda desteklenmesi, keza Türkiye Cumhuriyeti, Suudi Arabistan Krallığı, Mısır Arap Cumhuriyeti ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın diğer üye devletleriyle, egemenlik ve Rusya Federasyonu’na yönelik yürüttükleri siyasetin yapıcılık derecesini dikkate alarak karşılıklı yarara dayanan çok katmanlı ortaklığın derinleştirilmesi”. İlişkinin derecesini karşı tarafın yaklaşımının tayin edeceği özellikle vurgulanıyor.
Yakındoğu ve Kuzey Afrika’da kapsamlı bir bölgesel güvenlik ve işbirliği mimarisinin inşası da hedefler arasında. Sunulan perspektif bölge devletleri için cazip olabilir: “Rusya, ilgili bütün devletler ve devletlerarası birliklerle, İran Körfezi’nde, Rusya’nın kolektif güvenlik temini Konsept’ini uygulamaya koyma hedefiyle aktif bir işbirliğine niyetlidir ve işbu inisiyatifi, Yakındoğu bölgesinde durumun sürdürülebilir ve kapsamlı bir normalleştirilmesine giden yolda önemli bir adım olarak mülahaza etmektedir.”
İslamofobiyle mücadele, bu altbaşlığın bir diğer konusu. Bizi daha ziyade ilgilendiren ise şu “öncelikli dikkat” konusu: “İslam İşbirliği Örgütü üyesi devletler arasındaki, keza bu devletlerle komşuları arasındaki (öncelikle İran İslam Cumhuriyeti ile Arap ülkeleri arasındaki, Suriye Arap Cumhuriyeti ile komşuları, Arap ülkeleri ve İsrail devletiyle) çelişkilerin yumuşatılması ve ilişkilerin normalizasyonu”. Özellikle Suriye ve İsrail arasındaki “çelişkilerin yumuşatılması ve ilişkilerin normalleştirilmesi” hedefi son derece dikkat çekici, dahası ilk bakışta olmayacak duaya amin demekten de farksız. Özellikle İsrail’deki gelişmeler daha çok önem kazanacak demektir.
Yakındoğu’daki silahlı çatışmaların çözülmesi de “İslam dünyasında” öncelikli dikkat konusu. Keza: “İslam İşbirliği Örgütü üyesi devletlerin iktisadi potansiyelinin Büyük Avrasya Ortaklığı’nın kurulması hedefiyle harekete geçirilmesi” de öyle.
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 3: Tehditler ve karşı tedbirler
24 Şubat 2022’den sonra Afrika ülkelerinin Rusya dış siyaseti açısından önemine bu yazı dizisinin ilk bölümlerinde değindim. Belgenin ayrı bir “Afrika” başlığı açmış olması önemi pekiştiriyor. 2016 konseptinde Afrika tek bir maddede ele alınmıştı ve işbirliğinin çerçevesi de Afrika Birliği ve alt-bölgesel örgütler olarak ifade edilmişti. 2023 konsepti böyle bir örgütsel çatı koymuyor, bunun yerine “ilgili Afrika devletlerini” geçiriyor. “Öncelikli dikkat” konuları, bu ülkelerin egemenliğinin ve bağımsızlığının desteklenmesinden başka “enerji güvenliği, askeri ve askeri-teknolojik işbirliği alanlarında” katkıda bulunmak. Temel ilke “Afrika’nın meselelerine Afrika çözümü” diye belirleniyor; bu ilkeye dayanarak etnik ve milli çatışmaların üstesinden gelinmesine katkıda bulunulması öngörülüyor. 2016’daki “Afrika Birliği” vurgusundan başka şimdi “Rusya-Afrika Ortaklık Forumu” çerçevesinde de ikili ve çok taraflı işbirliğinin derinleştirilmesi, keza “devletler ve entegrasyon örgütleriyle, öncelikle de Afrika kıtası serbest ticaret bölgesi, Afrika İhracat-İthalat Bankası ve diğer önde gelen alt-bölgesel örgütlerle” ticari ve yatırım hacminin artırılması, diğer öncelikler arasında. Bu ilişkilerin kurulmasında Avrasya Ekonomik Birliği’nin rol oynayacağı vurgusu, bu birliğe verilen küresel önemi bir kez daha hatırlatıyor. Sağlık, bilim, eğitim, manevi değerlerin savunulması ve inanç hürriyeti de aynı başlıkta vurgulanıyor.
Latin Amerika ve Karaip ülkeleriyle ilişkilerin “pragmatik, ideolojik olmayan ve karşılıklı yarar temelinde” olacağının altı çizilmiş. Bu, Afrika için sunulan perspektifle hemen hemen aynı. Brezilya, Küba, Nikaragua ve Venezuela’nın özellikle anılmış olması önemli.
Belgede (2016 belgesinde olduğu gibi) Antarktika’nın da 1 Aralık 1959 Antarktika Antlaşması çerçevesinde tek maddelik bir altbaşlık yapıldığını belirtelim.
Şimdi, birçok açıdan diğerlerinden daha önemli “vektörlere” bakabiliriz: “Avrupa bölgesi” ve “ABD ve diğer Anglosakson devletleri” altbaşlıklarına.
Aslında bu altbaşlıklar özel ve ayrıntılı olarak incelenmeyi hak ediyor, ama öyle yapmak yerine eksiksiz çevirmekle yetineceğim.
Şöyle:
Avrupa bölgesi
59. Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, Rusya’ya karşı, Rusya Federasyonu’nun güvenlik ve egemenliğini tehdit etmeye, tek taraflı iktisadi avantajlar elde etmeye, iç siyasi istikrarı tahrip etmeye ve Rusya’nın geleneksel manevi-ahlaki değerlerini aşındırmaya, Rusya’nın müttefik ve ortaklarıyla işbirliğinin önüne engeller getirmeye yönelik saldırgan bir siyaset izliyorlar. Bu itibarla Rusya Federasyonu şunlara öncelikli dikkat göstererek milli menfaatlerini tutarlı bir şekilde savunmaya niyetlidir:
1) Rusya’nın, müttefiklerin ve ortaklarının güvenlik, toprak bütünlüğü, egemenlik, geleneksel manevi-ahlaki değerlerine ve sosyal-iktisadi gelişmesine yönelik dost olmayan Avrupa devletlerinden, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden, Avrupa Birliği’nden ve Avrupa Konseyi’nden gelen tehditleri etkisizleştirme ve seviyesini düşürme;
2) Avrupa devletlerinin ve onların birliklerinin dost olmayan eylemlerini önlemek, bu devletlerin ve onların birliklerinin Rusya karşıtı tutumunu (bu kapsamda Rusya’nın iç işlerine karışılmasını da) tamamen reddetmek için, keza bunların Rusya ile uzun vadeli bir iyi komşuluk ve karşılıklı faydaya dayanan işbirliği siyasetine geçmeleri için şartların yaratılması;
3) Avrupa devletleriyle, Rusya’nın, müttefiklerinin ve ortaklarının güvenli, egemen ve sürekli bir gelişmesini, Avrasya’nın Avrupa kısmında kalıcı bir barışı sağlamaya imkân veren yeni bir birlikte yaşama modelinin, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı dahil çok taraflı formatların potansiyelini de hesaba katarak oluşturulması;
60. Avrupa devletleriyle yeni bir birlikte yaşama modelinin oluşturulması için objektif önşartlar, coğrafi yakınlık, Avrasya’nın Avrupa kısmındaki halklar ve devletlerin tarih boyunca hasıl olmuş derin kültürel-insani ve iktisadi bağlarıdır. Rusya’nın Avrupa devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesini güçleştiren başlıca faktör, ABD ve onun muhtelif müttefiklerinin, Rusya ekonomisinin rekabet kabiliyetini zayıflatmak ve tahrip etmek, Avrupa devletlerinin egemenliğini sınırlamak, ABD’nin küresel hâkimiyetini sağlamak hedefiyle yürüttüğü, bölücü çizgiler çekme ve bunları derinleştirmeye yönelik stratejik tutumudur.
61. Rusya ile barış içinde birlikte yaşamanın ve karşılıklı yarara ve eşit haklara dayanan işbirliğinin alternatifinin olmadığının Avrupa devletleri tarafından kavranması, bunların dış siyasette bağımsızlık seviyesinin yükselmesi ve Rusya Federasyonu ile iyi komşuluk ilişkilerine geçmeleri, Avrupa bölgesinin güvenlik ve refahında karşılık bulacak, Avrupa devletlerinin Büyük Avrasya Ortaklığı’nda ve çok kutuplu dünyada layık oldukları yeri almasına yardımcı olacaktır.
ABD ve diğer Anglosakson devletleri
62. Rusya’nın ABD’ye yönelik tutumu, bu devletin küresel gelişmenin nüfuzlu egemen merkezlerinden biri ve aynı zamanda kolektif batının saldırgan Rusya karşıtı siyasetinin başlıca esinleyicisi, örgütçüsü ve uygulayıcısı, Rusya Federasyonu’nun güvenliği, uluslararası barış, insanlığın dengeli, adil ve kesintisiz gelişmesi için temel risklerin kaynağı olarak oynadığı rolü hesaba katan, kombine bir nitelik taşımaktadır.
63. Rusya Federasyonu, ABD’nin en büyük nükleer güçlerden biri oluşunu, stratejik istikrar ve bütün olarak uluslararası güvenliğin durumuna yönelik özel sorumluluğunu dikkate alarak stratejik paritenin korunmasına, ABD ile barış içinde birlikte yaşanmasına, Rusya ile ABD arasında menfaatler dengesi tesis edilmesine ilgi göstermektedir. Rusya ve ABD arasında bu modelde ilişkilerin meydana getirilmesi, ABD’nin kuvvet hâkimiyeti siyasetinden vazgeçmesine ve Rusya karşıtı tutumunu Rusya ile egemen eşitlik, karşılıklı yarar ve birbirinin menfaatlerine saygı prensiplerine dayanan bir işbirliği temelinde gözden geçirmesine bağlı olacaktır.
64. Rusya Federasyonu, diğer Anglosakson devletlerle ilişkilerini, bunların Rusya’ya karşı dostça olmayan tutumlarından vazgeçmeye ve Rusya’nın meşru menfaatlerine saygı göstermeye hazır oluşlarına bağlı olarak kurmaya niyetlidir.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










