Görüş
Moskova zirvesi ve senkronize edilen küresel perspektif

Batı perspektifinden dünyaya son bir yılda yayılan birbiriyle bağlantılı iki anlatı açısından oldukça ‘trajik’ günlerden geçiyoruz. İlki, Ukrayna çatışması nedeniyle Rusya Federasyonu’nun ‘tuzağa düşürülüp tecrit edildiği’ tezi. İkincisi ise dünyanın yükselen gücü Çin Halk Cumhuriyeti’ni Ukrayna çatışması bağlamında ‘tarafsız bir yere koyan’ analizler. Özellikle Çin’in pozisyonu geçen hafta Moskova’daki ‘tarihi’ zirve ile yerli yerine oturdu.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 21 Mart’taki iki ortak bildiriyle dünyanın önüne siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik planda ittifak ilişkileri somutlayan başka bir alternatif koydu. Sino-Sovyet ilişkilerinin sancılı tarihinden yola çıkarak analizler yapanları boşa düşürecek şekilde… Çin liderinin Rus mevkidaşına veda ederken, “Yüzyıldır gerçekleşmeyen bir değişim geliyor. Ve bu değişimi birlikte yönlendiriyoruz” sözleriyle anılan ‘Yeni Dünya Düzeni’ ne getirecek, henüz bilmiyoruz. Bu durumda iki ülke ilişkilerini pekiştirirken küresel etkileri olacak yeni ittifakın kodlarını anlamak elzem.
Batı anlatısında; Çin ile Rusya’nın ortak bildirileri doğru düzgün yayımlanmadan ve anlaşılmadan ‘çekiştirilirken’, hemen geçen yılı anımsamakta fayda var. Örneğin Çin Dışişleri Bakanlığı’nın ‘BM Şartı’na yaptığı ilkesel atıflar üzerinden Rusya’nın Ukrayna’daki Özel Askeri Harekatı’nı ‘onaylamadığı’ öne sürülmüştü. Batı’nın ‘ilkesellik ile oksimoron ilişkisi’ ortadayken, Çin Dışişleri’nin en baştan bu çatışmanın ‘karmaşık siyasi ve tarihsel koşullarına’ yaptığı ve sürekli tekrarladığı vurgu görmezden gelindi. Bu tutum tarihsel perspektif ve neden-sonuç ilişkileri ile düşünme refleksinin en basit yansımasıydı. Ne ki, artık bunun Batı anlatısında pek yeri yok. Olup bitenleri anlamayı zorlaştıracak aynı tutum Moskova zirvesi ve Rusya-Çin ortak bildirilerinde de tekrarlanmakta.
KOLEKTİF BATI’NIN ÖFKESİ
Kolektif Batı, Moskova zirvesini ‘burun kıvırmak’ ile ‘endişelenmek’ arasında gidip-gelen bir halet-i ruhiye ile izledi. Çin liderinin ziyareti, çerçevesi daraltılarak ‘Ukrayna çatışması’ üzerinden yansıtıldı. Hemen öncesine Putin hakkında ABD’nin de tanımadığı ‘evrensel yargı yetkisi’ iddiasıyla UCM’den ‘çocukları çatışma alanından çıkarma’ temalı çok tartışmalı bir ‘tutuklama kararı’ denk getirildi. Çin, Xi’nin Moskova ziyaretinden kısa süre önce ‘Küresel Güvenlik Girişimi’ adı altında son derece dikkat çekici bir belge ve ardından 12 maddelik Ukrayna tutum belgesi yayınlamıştı. Bu belge, Batı’da ‘barış planı’ gibi sunuldu. Önce ‘yetersiz’ bulundu. Batı, ‘Ukrayna’ çatışmasıyla yakın geçmişi unutup ‘egemenlik alanına’ çekilme görüntüsü verirken, Çin belgesinin içindeki ilkesel ‘BM Şartı atfına’ aynı alışkanlıkla ‘olumluluk’ atfetti. Kendi koşullarında bitmediği müddetçe ‘barışa’ dair bir girişimi zaten dışlıyorlar. Dolayısıyla bu tutum belgesinin gölgelenmesi için Çin’in Rusya’ya ‘silah verdiği veya verebileceği’ teması işlendi ve ‘sonuçları ağır olur’ tehdidi savruldu. ABD ve Avrupa Ukrayna çatışmasının açıkça tarafıyken, Çin ‘tarafsız olmamakla’ itham edildi. Xi’nin Putin ile görüşmesinde ‘barış çağrısı yapmasının kabul edilemez olduğu’ çünkü ‘Rusya’nın fetihlerini onaylamak anlamına geleceği’ söylendi.
Bu arada Xi’nin Ukrayna lideri Zelenskiy’le de görüşmesi teması devreye sokuldu. Çin liderinin Kiev’i de ziyaret edeceği öne sürüldü. Sonra ‘telefon görüşmesi yapılacağı’ iddia edildi. Kiev yönetiminden bu yönde açıklamalar ‘yakarma’ boyutlarına vardı. Ancak bu tema Çin üzerinde pek de etkili olmuş görünmüyor.
Pekin, Batı’nın her türlü söylemine son derece sivri bir dille yanıt verdi. BM devre dışı bırakılarak girişilmiş Irak işgalinden, UCM kararındaki çifte standartlara uzanan anımsatmalar yapıldı. Bu arada Çin, Almanya’nın Rusya ile birlikte sivil altyapısı Kuzey Akım-2’ye yönelik terör saldırısının soruşturulması için Rusya’nın Güvenlik Konseyi’ne sunduğu tasarının ‘ortağı’ da oldu.
‘PATRON-KÜÇÜK ORTAK’
Moskova zirvesi sonrasındaki Batı tutumu ise hızla ‘siyasi magazine’ kaydı. Çin ve Rusya liderlerinin zirvesi ‘patron/vasal-büyük/küçük ortak’, ‘Xi’ye muhtaç Putin’ gibi temalar üzerinden işlendi. Tabii endişe dile getirenler eksik olmadı.
Moskova zirvesinin, ABD’nin sinir katsayısını artırdığının göstergesi Beyaz Saray Stratejik İletişim Direktörü John Kirby’nin defalarca ‘dünyanın lideri biziz’ diye tekrarlaması dikkat çeken basın toplantısıydı. Kirby, hegemonyalarına meydan okumaya ‘cüret eden’ Rusya ve Çin’e şöyle seslendi: “Dünyada başka hiçbir ulus ABD’nin sahip olduğu ittifak ve ortaklık ağına sahip değildir. Çin ve Rusya, yapmaya çalıştıkları şey için, yani ABD liderliğine meydan okumak için, bu güçlü uluslararası destek temeline sahip olmadıklarının farkındalar.”
Rusya ile Çin’in, Moskova zirvesini, ABD’nin ‘şok ve dehşet’ doktrinini tatbik ettiği Irak işgalinin 20. yıldönümüne denk getirmiş olması dikkat çekici. ABD ise zirve sonrasında buna ironik biçimde Bush yönetimi yıllardan kalma nahoş ‘şer mihveri’ anlatısıyla yanıt verdi. ABD’nin muhafazakar propagandisti David Frum’un, vaktiyle İkinci Dünya Savaşı anısını çağrıştıracak şekilde İran ve Irak’ın yanına Kuzey Kore’yi ekleyerek formüle ettiği ‘şer mihveri’ Rusya ve Çin’e uyarlandı. Rusya lideri buna ‘asıl mihverin askeri paktlarla Batı tarafından tesis edildiğini’ söyleyerek yanıt verdi.
‘BÜYÜK GÜÇ REKABETİ STRATEJİSİNİN SONUCU’
Biden yönetimi 2021’de göreve başlar başlamaz açıkça ‘büyük güç stratejisine’ yönelmişti. 2014 darbesiyle Kiev’de banderistleri başa getirerek tetiklenen Ukrayna çatışması ‘mecburi Trump arasından’ sonra hayata geçirildi. Sekiz yıllık iç savaş Rusya’ya da ‘hazırlık’ fırsatı sunmuştu.
Yine Biden yönetimi 2021 baharında Çin yönetimiyle Alaska’da ilk diplomasi hamlesinde hegemonyasını anımsattığında, Çin diplomasisinin ‘azarlarıyla’ karşılaşmıştı. O gün bugündür ABD’nin Çin’le ‘kaçınılmaz’ karşı karşıya gelmesi tartışmaları yoğunlaşırken, tarihler havada uçuşuyor. Örneğin Dışişleri Bakanı Antony Blinken, geçen ekimde ‘ABD liderliği olmazsa kaos çıkar’ temalı Stanford Üniversitesi konuşmasında ‘Çin’in Tayvan’la birleşme sürecini hızlandıracağı’ iddiası eşliğinde ‘iki yıl içinde’ diye bir takvimleme koymuştu. Biden’ın ‘Tayvan’ı savunmak’ söylemi dilinden düşmemişken, ‘Tayvan’daki Çinlileri Pekin’e karşı korumakta’ kararlı Amerikan kamuoyunda Çin’e nasıl sıkı bir deniz blokajı uygulanacağı tezleri eksik olmadı.
‘ÇİN’İN ARKASINI SAĞLAMA ALMASI’
Bu koşullarda Moskova zirvesini ‘Rusya’nın muhtaçlığı’ üzerinden okuyan Batı kamuoyunda, ABD saldırganlığını bekleyen Çin yönetiminin ‘arkasını nasıl sağlama aldığı’ meselesi pek anılmıyor. Gerçekten tuhaf. Zira Rusya Federasyonu’nun askeri teknoloji ve mühendislik alanındaki uzmanlığı; radarları, hipersonik sistemleri ve nükleer denizaltılarıyla Çin’den ileride. Yine olası çatışma halinde en çok ihtiyaç duyulacak enerji kaynaklarının yanı sıra değerli mineraller ve materyaller ile tahıl, gübre zengini bir Rusya, Pekin için ‘çok değerli’. Elbette Çin’in üretim üssü niteliği, geniş iş gücü ve dünyadaki ticaret ortaklıkları eşliğinde ekonomik alanda üstünlüğü tartışacak gibi değil. Dolayısıyla mesele ‘patron-küçük ortak’ çerçevesini aşıyor.
İKİ MAKALE
Bildirilere geçmeden önce dikkatten kaçmaması gereken bir başka husus Moskova zirvesi öncesinde Putin’in Halkın Günlüğü’nde, Xi’nin ise Rosisyskaya Gazeta ile RIA Novosti’de yayınlanan makaleleriydi.
Xi’nin vurgularını özetleyecek olursak… Çin-Rusya ilişkilerinin ‘açık tarihsel mantık ve güçlü itici güce dayalı’ gelişimi ile güvenin güçlendiği; ‘üçüncü tarafları hedef almama’ ilkesinden hareketle ‘yeni tür devletler arası ilişki için ölçüt oluşturduğunu’ yazdı. ‘Uluslararası ilişkilerin demokratikleştirilmesini teşvik’ ve ‘çok kutupluluk’ vurgularını tekrarladı. Ukrayna konusunda 12 maddelik tutum belgesini ‘barışı aktif olarak teşvik etmek ve siyasi çözüm ile krizin sonuçlarını etkisiz kılmakta yapıcı faktör’ olarak anarken, bunun dünya toplumunun görüş birliğini yansıttığını belirtti. “Karmaşık sorunların basit çözümleri yoktur; Ukrayna krizinden akılcı bir çıkış yolu ve dünyada güvenliğe giden yol, herkesin eşitlikçi ve sağduyulu bir şekilde diyalog ve istişareye devam etmesiyle bulunacaktır” ifadeleri Çin tutumunun tekrarıydı. Xi, Çin-Rusya ilişkilerinin dinamik işbirliği başlıklarını yazarken de, ‘sıradan insanlara hakiki faydaları’ vurguladı. Yine ABD’nin ‘kurallara dayalı’ kavramlaştırmasının karşısına ‘BM merkezli ve uluslararası hukuka dayalı dünya düzenini’ koyan makalede, “Uluslararası toplum hiçbir ülkenin diğerlerinden üstün olmadığını biliyor”, “Evrensel bir devlet yönetim modeli ve belirleyici sözün tek bir ülkeye ait olduğu bir dünya düzeni yoktur” ve “Hegemonya, despotizm ve zulüm eylemleri dünyaya ciddi zararlar veriyor” meydan okumasına dikkat çekmeli.
Putin de dünya büyük değişimler geçirirken güçlü Rusya-Çin dostluğunun değişmediğini vurguladı. Ukrayna’da Rusya’nın müzakereye açık tutumunu tekrarlarken, Çin’in çözüm için yapıcı katkılarından duyulan memnuniyetin altını çizdi. “Rusya, Çin’in dengeli çizgisi ve arka planları ile gerçek nedenlerine ilişkin anlayışı için minnettardır” ifadeleri önemli. Rusya lideri Batı’nın Ukrayna dışında Asya-Pasifik’e nüfuz etme ve askeri bloklaşma çabalarına özel olarak dikkat çekti. Çin’i ‘bölgesel ve küresel istikrarın temel taşı’ diye andı ve Rusya-Çin ilişkilerinde siyasi, ekonomik ve insani düzeyde ilerlemelere atıf yaptı. İlişkilerin Soğuk Savaş’taki askeri-siyasi ittifaklardan daha üstün niteliği eşliğinde hiçbir kısıtlayıcı yahut tabu konu olmadığının altını çizdi.
İKİ ORTAK BİLDİRİ
Çin liderinin üç günlük Moskova ziyaretinde saatlerce mesai yapıldı. 21 Mart’ta ‘Yeni Dönem için Kapsamlı Stratejik Ortaklık Koordinasyonunun Derinleştirilmesi’ ve ‘2030’a kadar Kalkınma Planlarındaki Önceliklere dair Ortak Açıklama’ başlıklı iki ortak bildiri duyuruldu. Xi’nin “Çin-Rusya ilişkileri ikili ilişkilerin ötesine geçmiştir ve modern dünya düzeni ve insanlığın kaderi için hayati önem taşımaktadır” diye izah ettiği siyasi bildiri ile ilişkilerin maddi altyapısını güçlendiren bildirinin alt metinleri şöyle:
* Girişte iki ülkenin yeni dönem için kapsamlı stratejik ortaklık koordinasyonunun tarihte en yüksek seviyeye ulaştığı ve geliştiği vurgulanırken, Ukrayna harekatından hemen önceki 4 Şubat 2022’deki ortak bildiriye atıf var.
* Çin-Rusya ilişkileri, Soğuk Savaş döneminin askeri siyasi paktlaşmalarının ötesinde ifade ediliyor, üçüncü ülkeleri hedef almama, çatışmaya girilmemesi, hizalanmama vurgulanıyor. Açıkça ABD ve NATO’un aksine atıflar, alt metinde Rusya’nın Ukrayna’da provokasyona karşı kendini korumak üzere harekete geçtiği görüşünün yansıması. Pandemi eşliğinde gelişen ilişkilere atıf yapılırken, ‘Rusya’nın müreffeh ve istikrarlı bir Çin’e, Çin’in güçlü ve başarılı bir Rusya’ya ihtiyacı vardır’ deniliyor. Batı’da dile getirilen ‘Rusya’nın parçalanması’ arzularına yanıt.
* Birbirine saygılı eşit ilişkiler vurgulanıyor ve bu ‘büyük güç ilişkilerinin modeli’ olarak anılıyor. ‘İki ülke başkanlarının rehberliği’ dikkat çekici.
* Çok kutuplu uluslararası modelin oluşumun hızlandığı tespiti eşliğinde, ‘Meşru hak ve çıkarlarını savunmak için güçlü ve kararlı olan bölgesel güçlerin sayısının giderek arttığı’ vurgulanıyor. Ukrayna çatışmasının körüklenmesinden gıda ve enerji üzerinden zarar gören uluslara atıf var.
* “Aynı zamanda, hegemonyacılık, tek taraflılık ve korumacılık hala yaygındır ve uluslararası hukukun tanınmış ilke ve normlarının yerine ‘kurala dayalı bir düzen’ koymak kabul edilemez.” Bu ifadeler alt metne gerek bırakmıyor. BM dışında tek taraflı yaptırımlar, BM ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumların Batı çıkarları için kullanımının reddine işaret ediyor.
* Stratejik ortaklık koordinasyonunun pekiştirilmesinin stratejik bir tercih olduğu vurgulanarak tarafların yapacakları sıralanıyor. İlişkilerin her yönde ilerlemesi iradesi konuluyor. ‘Egemenlik, toprak bütünlüğü, güvenlik ve kalkınma dahil temel çıkarların korunmasında birbirine destek’ Çin’in Rusya’nın Kırım’da ve Donbass’ta egemenlik algısının arkasında durduğu olarak yorumlanabilir. ‘Ortak kalkınma ve refah’, ‘Karşılıklı anlayış ve dostluğu teşvik’, ‘küreselleşmeyi ve uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesini ilerletmek ve küresel yönetişimin daha adil ve makul yönde gelişmesi’… Bu vurgular değişim isteyen memnuniyetsiz ülkelere mesaj.
* Farklı tarih, kültür ve ulusal koşullara sahip ülkelerin yolunu seçme hakkı vurgulanırken, ‘daha üstün bir demokrasi yoktur’ ifadeleriyle Batı tipi liberal demokrasinin ‘evrenselliğine’ itiraz ediliyor. Ulusal değerleri empoze etme tutumu eleştiriliyor ve ABD’nin ‘otoriterlik-demokrasi’ ikiliği ‘ikiyüzlü anlatı’ ve ‘siyasi baskı aracı’ diye niteleniyor. Batı’nın ‘liberal küreselleşmeciliğine’ karşılık ‘Rusya’nın, Çin’in Küresel Medeniyet Girişimine büyük önem atfettiğinin’ altı çiziliyor.
* ‘İnsan haklarının herkes tarafından kullanımının insan toplumunun ortak arayışı olduğuna’ işaret edilerek Batı’nın ‘insan hakları tekeli’ iddiasına atıf yapılıyor. Hoşgörü, iletişim ve karşılıklı öğrenme vurgulanıyor.
* Karşılıklı modernleşme ve kalkınma hedeflerinin desteklendiği belirtilirken, içişlerine karışmamanın altı çiziliyor. Rusya ‘Tek Çin’ ilkesine bağlılığını bir kez daha teyit ediyor.
* ABD fonlu ‘renkli darbelere’ karşı stratejik güvenlik istişaresi ve kolluk güçlerinin işbirliği mekanizması konuluyor. ABD destekli radikal İslamcı terör anılıyor. Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETİM), organize suçlar, ekonomik ve uyuşturucu suçları özel olarak belirtiliyor. ETİM’den çıkan Türkistan İslam Partisi’nin silahlı şiddeti, bunların ABD tarafından ‘terör örgütü’ listesinden çıkarılarak IŞİD’le dirsek temasına yönlendirildiği haberleri gelirken, daha dikkat çekici.
* İlişkilerin maddi temelini sağlamlaştıracak alanlarda pratik işbirliği vurgulanıyor. Enerji ortaklığı, petrol-gaz, kömür, elektrik ve nükleer alanda işbirliği projeleri, yenilenebilir enerji girişimleri, enerji güvenliği, sanayi tedarik zincirlerinin istikrarı, küresel enerji piyasalarının istikrarlı gelişimine ortaklaşa katkı anılıyor. Sibirya’nın Gücü-2 hattı anlaşmasının müzakerelerinin sürdüğünü anımsatmalı.
* Sivil havacılık, otomotiv üretimi, gemi yapımı, metalürji ve diğer ortak ilgi alanlarında pratik işbirliği yapılacağı belirtiliyor. Yeni geniş gövdeli jet üretimi girişimi zaten var. Mercedes’in terk ettiği üretim tesisinde Çin’in otomotiv üretimi yapacağı haberleri de gelmişti.
* BRICS zirvesi ve ‘ABD mağduru’ Brezilyalı lider Dilma Rousseff’in başına geçtiği Yeni Kalkınma Bankası’nın genişletilmesi ve birliğe hevesli yeni katılımcıların vurgulandığı paragraf gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını koruma vurgulu.
* Nükleer silahlanma yarışına karşı uyarı ve nükleer savaşın kazanılamayacağı belirtiliyor. Bunu önlemek için nükleer silaha sahip devletler arasında yapıcı ilişkilerin altı çiziliyor. ABD’ye önemli mesaj, ülke dışında nükleer silah konuşlandırmaktan vazgeçmesi ve konuşlandırdığı silahları geri çekmesi talebi.
* Bildiride, ABD, Britanya ve Avustralya’dan oluşan Anglo-Amerikan dünyanın güvenlik paktı AUKUS’la beliren risklere dikkat çekiliyor. 14 Mart’ta Australya AUKUS paktının nükleer enerjiyle çalışan denizaltı filosu kurma planları duyurulmuştu. AUKUS Çin’le hesaplaşmaya hazırlık olarak görülüyor. Buna Japonya’nın militarize edilmesi eklenirken, bu paragraf Asya’ya taşınan gerilimi hedefliyor.
* BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uymak ve uluslararası hukuka saygı bölümünde Rusya Ukrayna konusunda Çin’in objektif ve adil tutumunu vurgularken, asıl önemli kısmı ‘bir ülke yahut ülkeler grubunun askeri, siyasi ve diğer avantajlar peşinde koşarak diğer ülkelerin güvenlik çıkarlarına zarar vermesine karşı olunduğuna’ yapılan vurgu. Burada açıkça ABD ve AB ile jeopolitik hesaplarına atıf var.
* Yine NATO’ya ‘savunma amaçlı’ taahhüdüne bağlı kalması istenirken, ‘diğer ülkelerin egemenliğine, güvenliğine, çıkarlarına, medeniyet çeşitliliğine, tarihine ve kültürüne saygı gösterme ve barışçıl kalkınmalarına objektif ve adil bakma’ çağrısı yapılıyor. Batı hegemonyasını eleştirenlere açık mesaj.
Takip eden bölümünde ‘Asya-Pasifik, Kuzeydoğu Asya, Kuzey Kore, Ortadoğu, Orta Asya, Afrika, Kuzey Kutbu’na ilişkin tutumlar spesifik olarak ele alınıyor. Özetle;
* NATO’nun Asya-Pasifik’te askeri bağlarla bölgesel barış ve istikrarı zedelemesi endişesine karşı Rusya ile Çin’in Asya-Pasifik güvenlik sistemi inşasındaki kararlılığı;
* Kuzeydoğu Asya’da Soğuk Savaş zihniyetiyle güvenliği tehlikeye atacak eylemlere dikkat çekilmesi;
* Çin ve Rusya’nın ortak çabalarla aktif biçimde barışı teşvik edeceği belirtilen Kuzey Kore için ABD’nin meşru ve makul endişelere yanıt verecek somut adımlar atması ve diyalog başlatması gerekliliği;
* Ortadoğu’da sorunların içişlerine müdahale dışlanarak diyalog ve istişare yoluyla çözümü anılırken, Çin’in Suudi-İran ilişkilerini tesisteki son katkısının vurgulanması. Suriye meselesinin Suriye’nin sahipliğinde, Libya’nın Libyalıların öncülüğünde siyasi çözüm süreçlerinin desteklenmesi, Körfez bölgesi için kolektif güvenlik çerçevesi ve buna Çin ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün katkı potansiyeli;
* Orta Asya ülkelerinin ulusal egemenlikleri ve kalkınmalarının garantiye alınması ile dış güçlerin ‘renkli devrimlerine’ karşı çıkılması;
* Afrika ülkeleriyle iletişim güçlendirilirken, kıtanın sorunlarının bağımsız çözüm çabalarının desteklenmesi ve barışçı kalkınması;
* Latin Amerika ve Karayipler’de diyaloğun güçlendirilmesi, istikrar ve refahın teşvikinin sürmesi;
* Yeni denizyolları geçişi olarak görülen Kuzey Kutbu bölgesinin barış, istikrar ve yapıcı işbirliği alanı olması.
Batı’nın kaynak azalması ve neoliberal kapitalist modelin sistemik sorunlarına eşlik eden hegemonya yitimi kaygısıyla hareket ettiği açıkça görülüyor. Bu koşullarda, Rusya-Çin ortak bildirileri; BM sistemi ve uluslararası hukuku çıkarları ölçüsünde uygulayan ‘istisnacılığa’ bayrak açıldığının belgesi. Tek kutuplu dünyadan rahatsız ‘diğerlerine’ ise senkronize edilmiş bir küresel perspektifle bir davetin ilanı.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









