Bizi Takip Edin

Görüş

Moskova zirvesi ve senkronize edilen küresel perspektif

Avatar photo

Yayınlanma

Batı perspektifinden dünyaya son bir yılda yayılan birbiriyle bağlantılı iki anlatı açısından oldukça ‘trajik’ günlerden geçiyoruz. İlki, Ukrayna çatışması nedeniyle Rusya Federasyonu’nun ‘tuzağa düşürülüp tecrit edildiği’ tezi. İkincisi ise dünyanın yükselen gücü Çin Halk Cumhuriyeti’ni Ukrayna çatışması bağlamında ‘tarafsız bir yere koyan’ analizler. Özellikle Çin’in pozisyonu geçen hafta Moskova’daki ‘tarihi’ zirve ile yerli yerine oturdu.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 21 Mart’taki iki ortak bildiriyle dünyanın önüne siyasi, ekonomik, askeri ve ideolojik planda ittifak ilişkileri somutlayan başka bir alternatif koydu. Sino-Sovyet ilişkilerinin sancılı tarihinden yola çıkarak analizler yapanları boşa düşürecek şekilde… Çin liderinin Rus mevkidaşına veda ederken, “Yüzyıldır gerçekleşmeyen bir değişim geliyor. Ve bu değişimi birlikte yönlendiriyoruz” sözleriyle anılan ‘Yeni Dünya Düzeni’ ne getirecek, henüz bilmiyoruz. Bu durumda iki ülke ilişkilerini pekiştirirken küresel etkileri olacak yeni ittifakın kodlarını anlamak elzem.

Batı anlatısında; Çin ile Rusya’nın ortak bildirileri doğru düzgün yayımlanmadan ve anlaşılmadan ‘çekiştirilirken’, hemen geçen yılı anımsamakta fayda var. Örneğin Çin Dışişleri Bakanlığı’nın ‘BM Şartı’na yaptığı ilkesel atıflar üzerinden Rusya’nın Ukrayna’daki Özel Askeri Harekatı’nı ‘onaylamadığı’ öne sürülmüştü. Batı’nın ‘ilkesellik ile oksimoron ilişkisi’ ortadayken, Çin Dışişleri’nin en baştan bu çatışmanın ‘karmaşık siyasi ve tarihsel koşullarına’ yaptığı ve sürekli tekrarladığı vurgu görmezden gelindi. Bu tutum tarihsel perspektif ve neden-sonuç ilişkileri ile düşünme refleksinin en basit yansımasıydı. Ne ki, artık bunun Batı anlatısında pek yeri yok. Olup bitenleri anlamayı zorlaştıracak aynı tutum Moskova zirvesi ve Rusya-Çin ortak bildirilerinde de tekrarlanmakta.

KOLEKTİF BATI’NIN ÖFKESİ

Kolektif Batı, Moskova zirvesini ‘burun kıvırmak’ ile ‘endişelenmek’ arasında gidip-gelen bir halet-i ruhiye ile izledi. Çin liderinin ziyareti, çerçevesi daraltılarak ‘Ukrayna çatışması’ üzerinden yansıtıldı. Hemen öncesine Putin hakkında ABD’nin de tanımadığı ‘evrensel yargı yetkisi’ iddiasıyla UCM’den ‘çocukları çatışma alanından çıkarma’ temalı çok tartışmalı bir ‘tutuklama kararı’ denk getirildi. Çin, Xi’nin Moskova ziyaretinden kısa süre önce ‘Küresel Güvenlik Girişimi’ adı altında son derece dikkat çekici bir belge ve ardından 12 maddelik Ukrayna tutum belgesi yayınlamıştı. Bu belge, Batı’da ‘barış planı’ gibi sunuldu. Önce ‘yetersiz’ bulundu. Batı, ‘Ukrayna’ çatışmasıyla yakın geçmişi unutup ‘egemenlik alanına’ çekilme görüntüsü verirken, Çin belgesinin içindeki ilkesel ‘BM Şartı atfına’ aynı alışkanlıkla ‘olumluluk’ atfetti. Kendi koşullarında bitmediği müddetçe ‘barışa’ dair bir girişimi zaten dışlıyorlar. Dolayısıyla bu tutum belgesinin gölgelenmesi için Çin’in Rusya’ya ‘silah verdiği veya verebileceği’ teması işlendi ve ‘sonuçları ağır olur’ tehdidi savruldu. ABD ve Avrupa Ukrayna çatışmasının açıkça tarafıyken, Çin ‘tarafsız olmamakla’ itham edildi. Xi’nin Putin ile görüşmesinde ‘barış çağrısı yapmasının kabul edilemez olduğu’ çünkü ‘Rusya’nın fetihlerini onaylamak anlamına geleceği’ söylendi.

Bu arada Xi’nin Ukrayna lideri Zelenskiy’le de görüşmesi teması devreye sokuldu. Çin liderinin Kiev’i de ziyaret edeceği öne sürüldü. Sonra ‘telefon görüşmesi yapılacağı’ iddia edildi. Kiev yönetiminden bu yönde açıklamalar ‘yakarma’ boyutlarına vardı. Ancak bu tema Çin üzerinde pek de etkili olmuş görünmüyor.

Pekin, Batı’nın her türlü söylemine son derece sivri bir dille yanıt verdi. BM devre dışı bırakılarak girişilmiş Irak işgalinden, UCM kararındaki çifte standartlara uzanan anımsatmalar yapıldı. Bu arada Çin, Almanya’nın Rusya ile birlikte sivil altyapısı Kuzey Akım-2’ye yönelik terör saldırısının soruşturulması için Rusya’nın Güvenlik Konseyi’ne sunduğu tasarının ‘ortağı’ da oldu.

‘PATRON-KÜÇÜK ORTAK’

Moskova zirvesi sonrasındaki Batı tutumu ise hızla ‘siyasi magazine’ kaydı. Çin ve Rusya liderlerinin zirvesi ‘patron/vasal-büyük/küçük ortak’, ‘Xi’ye muhtaç Putin’ gibi temalar üzerinden işlendi. Tabii endişe dile getirenler eksik olmadı.

Moskova zirvesinin, ABD’nin sinir katsayısını artırdığının göstergesi Beyaz Saray Stratejik İletişim Direktörü John Kirby’nin defalarca ‘dünyanın lideri biziz’ diye tekrarlaması dikkat çeken basın toplantısıydı. Kirby, hegemonyalarına meydan okumaya ‘cüret eden’ Rusya ve Çin’e şöyle seslendi: “Dünyada başka hiçbir ulus ABD’nin sahip olduğu ittifak ve ortaklık ağına sahip değildir. Çin ve Rusya, yapmaya çalıştıkları şey için, yani ABD liderliğine meydan okumak için, bu güçlü uluslararası destek temeline sahip olmadıklarının farkındalar.”

Rusya ile Çin’in, Moskova zirvesini, ABD’nin ‘şok ve dehşet’ doktrinini tatbik ettiği Irak işgalinin 20. yıldönümüne denk getirmiş olması dikkat çekici. ABD ise zirve sonrasında buna ironik biçimde Bush yönetimi yıllardan kalma nahoş ‘şer mihveri’ anlatısıyla yanıt verdi. ABD’nin muhafazakar propagandisti David Frum’un, vaktiyle İkinci Dünya Savaşı anısını çağrıştıracak şekilde İran ve Irak’ın yanına Kuzey Kore’yi ekleyerek formüle ettiği ‘şer mihveri’ Rusya ve Çin’e uyarlandı. Rusya lideri buna ‘asıl mihverin askeri paktlarla Batı tarafından tesis edildiğini’ söyleyerek yanıt verdi.

‘BÜYÜK GÜÇ REKABETİ STRATEJİSİNİN SONUCU’

Biden yönetimi 2021’de göreve başlar başlamaz açıkça ‘büyük güç stratejisine’ yönelmişti. 2014 darbesiyle Kiev’de banderistleri başa getirerek tetiklenen Ukrayna çatışması ‘mecburi Trump arasından’ sonra hayata geçirildi. Sekiz yıllık iç savaş Rusya’ya da ‘hazırlık’ fırsatı sunmuştu.

Yine Biden yönetimi 2021 baharında Çin yönetimiyle Alaska’da ilk diplomasi hamlesinde hegemonyasını anımsattığında, Çin diplomasisinin ‘azarlarıyla’ karşılaşmıştı. O gün bugündür ABD’nin Çin’le ‘kaçınılmaz’ karşı karşıya gelmesi tartışmaları yoğunlaşırken, tarihler havada uçuşuyor. Örneğin Dışişleri Bakanı Antony Blinken, geçen ekimde ‘ABD liderliği olmazsa kaos çıkar’ temalı Stanford Üniversitesi konuşmasında ‘Çin’in Tayvan’la birleşme sürecini hızlandıracağı’ iddiası eşliğinde ‘iki yıl içinde’ diye bir takvimleme koymuştu. Biden’ın ‘Tayvan’ı savunmak’ söylemi dilinden düşmemişken, ‘Tayvan’daki Çinlileri Pekin’e karşı korumakta’ kararlı Amerikan kamuoyunda Çin’e nasıl sıkı bir deniz blokajı uygulanacağı tezleri eksik olmadı.

‘ÇİN’İN ARKASINI SAĞLAMA ALMASI’

Bu koşullarda Moskova zirvesini ‘Rusya’nın muhtaçlığı’ üzerinden okuyan Batı kamuoyunda, ABD saldırganlığını bekleyen Çin yönetiminin ‘arkasını nasıl sağlama aldığı’ meselesi pek anılmıyor. Gerçekten tuhaf. Zira Rusya Federasyonu’nun askeri teknoloji ve mühendislik alanındaki uzmanlığı; radarları, hipersonik sistemleri ve nükleer denizaltılarıyla Çin’den ileride. Yine olası çatışma halinde en çok ihtiyaç duyulacak enerji kaynaklarının yanı sıra değerli mineraller ve materyaller ile tahıl, gübre zengini bir Rusya, Pekin için ‘çok değerli’. Elbette Çin’in üretim üssü niteliği, geniş iş gücü ve dünyadaki ticaret ortaklıkları eşliğinde ekonomik alanda üstünlüğü tartışacak gibi değil. Dolayısıyla mesele ‘patron-küçük ortak’ çerçevesini aşıyor.

İKİ MAKALE

Bildirilere geçmeden önce dikkatten kaçmaması gereken bir başka husus Moskova zirvesi öncesinde Putin’in Halkın Günlüğü’nde, Xi’nin ise Rosisyskaya Gazeta ile RIA Novosti’de yayınlanan makaleleriydi.

Xi’nin vurgularını özetleyecek olursak… Çin-Rusya ilişkilerinin ‘açık tarihsel mantık ve güçlü itici güce dayalı’ gelişimi ile güvenin güçlendiği; ‘üçüncü tarafları hedef almama’ ilkesinden hareketle ‘yeni tür devletler arası ilişki için ölçüt oluşturduğunu’ yazdı. ‘Uluslararası ilişkilerin demokratikleştirilmesini teşvik’ ve ‘çok kutupluluk’ vurgularını tekrarladı. Ukrayna konusunda 12 maddelik tutum belgesini ‘barışı aktif olarak teşvik etmek ve siyasi çözüm ile krizin sonuçlarını etkisiz kılmakta yapıcı faktör’ olarak anarken, bunun dünya toplumunun görüş birliğini yansıttığını belirtti. Karmaşık sorunların basit çözümleri yoktur; Ukrayna krizinden akılcı bir çıkış yolu ve dünyada güvenliğe giden yol, herkesin eşitlikçi ve sağduyulu bir şekilde diyalog ve istişareye devam etmesiyle bulunacaktır ifadeleri Çin tutumunun tekrarıydı. Xi, Çin-Rusya ilişkilerinin dinamik işbirliği başlıklarını yazarken de, ‘sıradan insanlara hakiki faydaları’ vurguladı. Yine ABD’nin ‘kurallara dayalı’ kavramlaştırmasının karşısına ‘BM merkezli ve uluslararası hukuka dayalı dünya düzenini’ koyan makalede, “Uluslararası toplum hiçbir ülkenin diğerlerinden üstün olmadığını biliyor”, “Evrensel bir devlet yönetim modeli ve belirleyici sözün tek bir ülkeye ait olduğu bir dünya düzeni yoktur” ve Hegemonya, despotizm ve zulüm eylemleri dünyaya ciddi zararlar veriyor” meydan okumasına dikkat çekmeli.

Putin de dünya büyük değişimler geçirirken güçlü Rusya-Çin dostluğunun değişmediğini vurguladı. Ukrayna’da Rusya’nın müzakereye açık tutumunu tekrarlarken, Çin’in çözüm için yapıcı katkılarından duyulan memnuniyetin altını çizdi. “Rusya, Çin’in dengeli çizgisi ve arka planları ile gerçek nedenlerine ilişkin anlayışı için minnettardır” ifadeleri önemli. Rusya lideri Batı’nın Ukrayna dışında Asya-Pasifik’e nüfuz etme ve askeri bloklaşma çabalarına özel olarak dikkat çekti. Çin’i ‘bölgesel ve küresel istikrarın temel taşı’ diye andı ve Rusya-Çin ilişkilerinde siyasi, ekonomik ve insani düzeyde ilerlemelere atıf yaptı. İlişkilerin Soğuk Savaş’taki askeri-siyasi ittifaklardan daha üstün niteliği eşliğinde hiçbir kısıtlayıcı yahut tabu konu olmadığının altını çizdi.

İKİ ORTAK BİLDİRİ

Çin liderinin üç günlük Moskova ziyaretinde saatlerce mesai yapıldı. 21 Mart’ta ‘Yeni Dönem için Kapsamlı Stratejik Ortaklık Koordinasyonunun Derinleştirilmesi’ ve ‘2030’a kadar Kalkınma Planlarındaki Önceliklere dair Ortak Açıklama’ başlıklı iki ortak bildiri duyuruldu. Xi’nin “Çin-Rusya ilişkileri ikili ilişkilerin ötesine geçmiştir ve modern dünya düzeni ve insanlığın kaderi için hayati önem taşımaktadır” diye izah ettiği siyasi bildiri ile ilişkilerin maddi altyapısını güçlendiren bildirinin alt metinleri şöyle:

* Girişte iki ülkenin yeni dönem için kapsamlı stratejik ortaklık koordinasyonunun tarihte en yüksek seviyeye ulaştığı ve geliştiği vurgulanırken, Ukrayna harekatından hemen önceki 4 Şubat 2022’deki ortak bildiriye atıf var.

* Çin-Rusya ilişkileri, Soğuk Savaş döneminin askeri siyasi paktlaşmalarının ötesinde ifade ediliyor, üçüncü ülkeleri hedef almama, çatışmaya girilmemesi, hizalanmama vurgulanıyor. Açıkça ABD ve NATO’un aksine atıflar, alt metinde Rusya’nın Ukrayna’da provokasyona karşı kendini korumak üzere harekete geçtiği görüşünün yansıması. Pandemi eşliğinde gelişen ilişkilere atıf yapılırken, ‘Rusya’nın müreffeh ve istikrarlı bir Çin’e, Çin’in güçlü ve başarılı bir Rusya’ya ihtiyacı vardır’ deniliyor. Batı’da dile getirilen ‘Rusya’nın parçalanması’ arzularına yanıt.

* Birbirine saygılı eşit ilişkiler vurgulanıyor ve bu ‘büyük güç ilişkilerinin modeli’ olarak anılıyor. ‘İki ülke başkanlarının rehberliği’ dikkat çekici.

* Çok kutuplu uluslararası modelin oluşumun hızlandığı tespiti eşliğinde, ‘Meşru hak ve çıkarlarını savunmak için güçlü ve kararlı olan bölgesel güçlerin sayısının giderek arttığı’ vurgulanıyor. Ukrayna çatışmasının körüklenmesinden gıda ve enerji üzerinden zarar gören uluslara atıf var.

* “Aynı zamanda, hegemonyacılık, tek taraflılık ve korumacılık hala yaygındır ve uluslararası hukukun tanınmış ilke ve normlarının yerine ‘kurala dayalı bir düzen’ koymak kabul edilemez.” Bu ifadeler alt metne gerek bırakmıyor. BM dışında tek taraflı yaptırımlar, BM ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kurumların Batı çıkarları için kullanımının reddine işaret ediyor.

* Stratejik ortaklık koordinasyonunun pekiştirilmesinin stratejik bir tercih olduğu vurgulanarak tarafların yapacakları sıralanıyor. İlişkilerin her yönde ilerlemesi iradesi konuluyor. ‘Egemenlik, toprak bütünlüğü, güvenlik ve kalkınma dahil temel çıkarların korunmasında birbirine destek’ Çin’in Rusya’nın Kırım’da ve Donbass’ta egemenlik algısının arkasında durduğu olarak yorumlanabilir. ‘Ortak kalkınma ve refah’, ‘Karşılıklı anlayış ve dostluğu teşvik’, ‘küreselleşmeyi ve uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesini ilerletmek ve küresel yönetişimin daha adil ve makul yönde gelişmesi’… Bu vurgular değişim isteyen memnuniyetsiz ülkelere mesaj.

* Farklı tarih, kültür ve ulusal koşullara sahip ülkelerin yolunu seçme hakkı vurgulanırken, ‘daha üstün bir demokrasi yoktur’ ifadeleriyle Batı tipi liberal demokrasinin ‘evrenselliğine’ itiraz ediliyor. Ulusal değerleri empoze etme tutumu eleştiriliyor ve ABD’nin ‘otoriterlik-demokrasi’ ikiliği ‘ikiyüzlü anlatı’ ve ‘siyasi baskı aracı’ diye niteleniyor. Batı’nın ‘liberal küreselleşmeciliğine’ karşılık ‘Rusya’nın, Çin’in Küresel Medeniyet Girişimine büyük önem atfettiğinin’ altı çiziliyor.

* ‘İnsan haklarının herkes tarafından kullanımının insan toplumunun ortak arayışı olduğuna’ işaret edilerek Batı’nın ‘insan hakları tekeli’ iddiasına atıf yapılıyor. Hoşgörü, iletişim ve karşılıklı öğrenme vurgulanıyor.

* Karşılıklı modernleşme ve kalkınma hedeflerinin desteklendiği belirtilirken, içişlerine karışmamanın altı çiziliyor. Rusya ‘Tek Çin’ ilkesine bağlılığını bir kez daha teyit ediyor.

* ABD fonlu ‘renkli darbelere’ karşı stratejik güvenlik istişaresi ve kolluk güçlerinin işbirliği mekanizması konuluyor. ABD destekli radikal İslamcı terör anılıyor. Doğu Türkistan İslami Hareketi (ETİM), organize suçlar, ekonomik ve uyuşturucu suçları özel olarak belirtiliyor. ETİM’den çıkan Türkistan İslam Partisi’nin silahlı şiddeti, bunların ABD tarafından ‘terör örgütü’ listesinden çıkarılarak IŞİD’le dirsek temasına yönlendirildiği haberleri gelirken, daha dikkat çekici.

* İlişkilerin maddi temelini sağlamlaştıracak alanlarda pratik işbirliği vurgulanıyor. Enerji ortaklığı, petrol-gaz, kömür, elektrik ve nükleer alanda işbirliği projeleri, yenilenebilir enerji girişimleri, enerji güvenliği, sanayi tedarik zincirlerinin istikrarı, küresel enerji piyasalarının istikrarlı gelişimine ortaklaşa katkı anılıyor. Sibirya’nın Gücü-2 hattı anlaşmasının müzakerelerinin sürdüğünü anımsatmalı.

* Sivil havacılık, otomotiv üretimi, gemi yapımı, metalürji ve diğer ortak ilgi alanlarında pratik işbirliği yapılacağı belirtiliyor. Yeni geniş gövdeli jet üretimi girişimi zaten var. Mercedes’in terk ettiği üretim tesisinde Çin’in otomotiv üretimi yapacağı haberleri de gelmişti.

* BRICS zirvesi ve ‘ABD mağduru’ Brezilyalı lider Dilma Rousseff’in başına geçtiği Yeni Kalkınma Bankası’nın genişletilmesi ve birliğe hevesli yeni katılımcıların vurgulandığı paragraf gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını koruma vurgulu.

* Nükleer silahlanma yarışına karşı uyarı ve nükleer savaşın kazanılamayacağı belirtiliyor. Bunu önlemek için nükleer silaha sahip devletler arasında yapıcı ilişkilerin altı çiziliyor. ABD’ye önemli mesaj, ülke dışında nükleer silah konuşlandırmaktan vazgeçmesi ve konuşlandırdığı silahları geri çekmesi talebi.

* Bildiride, ABD, Britanya ve Avustralya’dan oluşan Anglo-Amerikan dünyanın güvenlik paktı AUKUS’la beliren risklere dikkat çekiliyor. 14 Mart’ta Australya AUKUS paktının nükleer enerjiyle çalışan denizaltı filosu kurma planları duyurulmuştu. AUKUS Çin’le hesaplaşmaya hazırlık olarak görülüyor. Buna Japonya’nın militarize edilmesi eklenirken, bu paragraf Asya’ya taşınan gerilimi hedefliyor.

* BM Şartı’nın amaç ve ilkelerine uymak ve uluslararası hukuka saygı bölümünde Rusya Ukrayna konusunda Çin’in objektif ve adil tutumunu vurgularken, asıl önemli kısmı ‘bir ülke yahut ülkeler grubunun askeri, siyasi ve diğer avantajlar peşinde koşarak diğer ülkelerin güvenlik çıkarlarına zarar vermesine karşı olunduğuna’ yapılan vurgu. Burada açıkça ABD ve AB ile jeopolitik hesaplarına atıf var.

* Yine NATO’ya ‘savunma amaçlı’ taahhüdüne bağlı kalması istenirken, ‘diğer ülkelerin egemenliğine, güvenliğine, çıkarlarına, medeniyet çeşitliliğine, tarihine ve kültürüne saygı gösterme ve barışçıl kalkınmalarına objektif ve adil bakma’ çağrısı yapılıyor. Batı hegemonyasını eleştirenlere açık mesaj.

Takip eden bölümünde ‘Asya-Pasifik, Kuzeydoğu Asya, Kuzey Kore, Ortadoğu, Orta Asya, Afrika, Kuzey Kutbu’na ilişkin tutumlar spesifik olarak ele alınıyor. Özetle;

* NATO’nun Asya-Pasifik’te askeri bağlarla bölgesel barış ve istikrarı zedelemesi endişesine karşı Rusya ile Çin’in Asya-Pasifik güvenlik sistemi inşasındaki kararlılığı;

* Kuzeydoğu Asya’da Soğuk Savaş zihniyetiyle güvenliği tehlikeye atacak eylemlere dikkat çekilmesi;

* Çin ve Rusya’nın ortak çabalarla aktif biçimde barışı teşvik edeceği belirtilen Kuzey Kore için ABD’nin meşru ve makul endişelere yanıt verecek somut adımlar atması ve diyalog başlatması gerekliliği;

* Ortadoğu’da sorunların içişlerine müdahale dışlanarak diyalog ve istişare yoluyla çözümü anılırken, Çin’in Suudi-İran ilişkilerini tesisteki son katkısının vurgulanması. Suriye meselesinin Suriye’nin sahipliğinde, Libya’nın Libyalıların öncülüğünde siyasi çözüm süreçlerinin desteklenmesi, Körfez bölgesi için kolektif güvenlik çerçevesi ve buna Çin ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nün katkı potansiyeli;

* Orta Asya ülkelerinin ulusal egemenlikleri ve kalkınmalarının garantiye alınması ile dış güçlerin ‘renkli devrimlerine’ karşı çıkılması;

* Afrika ülkeleriyle iletişim güçlendirilirken, kıtanın sorunlarının bağımsız çözüm çabalarının desteklenmesi ve barışçı kalkınması;

* Latin Amerika ve Karayipler’de diyaloğun güçlendirilmesi, istikrar ve refahın teşvikinin sürmesi;

* Yeni denizyolları geçişi olarak görülen Kuzey Kutbu bölgesinin barış, istikrar ve yapıcı işbirliği alanı olması.

Batı’nın kaynak azalması ve neoliberal kapitalist modelin sistemik sorunlarına eşlik eden hegemonya yitimi kaygısıyla hareket ettiği açıkça görülüyor. Bu koşullarda, Rusya-Çin ortak bildirileri; BM sistemi ve uluslararası hukuku çıkarları ölçüsünde uygulayan ‘istisnacılığa’ bayrak açıldığının belgesi. Tek kutuplu dünyadan rahatsız ‘diğerlerine’ ise senkronize edilmiş bir küresel perspektifle bir davetin ilanı.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English