Görüş
Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi – 1 : “Varolma hakkını her tür vasıtayla savunacağız”

Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi (“Rusya Federasyonu Dış Siyaset Konsepti”), 31 Mart günü Putin’in kararnamesiyle onaylanarak yayınlandı.
Bu, geçen yıl 24 Şubat’tan beri yayınlanan başlıca tarihi belgeler arasına katılması gereken son derece önemli bir metin.
Belge çok uzun; tam metin çevrilse 100 sayfaya yakın bir broşür hacminde olacaktır. Bu nedenle belli başlı noktalarını çevirmekle ve yorumlamakla yetinmek daha doğru olacak; ama bu durumda bile tek bir yazıya sıkıştırmak mümkün değil; dolayısıyla okurun sabrı gerekecek.
Daha ilk maddede bunun bir “stratejik planlama belgesi” olduğuna dikkat çekiliyor; belge, “Rusya Federasyonu’nun dış siyaset alanında milli menfaatlerine, Rusya Federasyonu’nun dış siyasetinin temel ilkelerine, stratejik hedeflerine, temel görevlerine ve öncelikli istikametlerine sistematik bir bakış sunuyor”. Belgenin başlıca hukuki temeli, anayasa ve “uluslararası hukukun genel kabul görmüş ilke ve normları”, Rusya’nın uluslararası anlaşmaları, “dış siyaset alanında federal organların faaliyetlerini düzenleyen” federal kanunlar ve diğer iç müktesebat olarak tanımlanıyor.
4’üncü madde, Rusya Federasyonu’nun kendini nasıl tanımladığını gösteriyor; bu aynı zamanda devletin (siyasi, sosyal) davranışlarını biçimlendiren ideolojik çerçeveyi de çiziyor. Önemli bu, zira çerçeve anlaşılmadan davranışlar hakkında öngörüde bulunmak çok güç, dahası hemen hepsi gevezelikten başka bir şey olmayan kendinden menkul klişe benzetmeler ve karşılaştırmalar da (Rusya’nın verili bir ülkeye, Putin’in verili bir lidere vb. benzetilmesi ve karşılaştırılması) sıkça yapılıyor. Oysa bu tür karşılaştırmalara itibar etmeden tayin edilmiş ilkelere bakmak gerek.
Bu madde şöyle diyor:
“Bin yılı aşkın bir bağımsız devletlilik tecrübesi, önceki çağların kültürel mirası, geleneksel Avrupa kültürü ve Avrasya’nın diğer kültürleriyle derin tarihi bağlar, uzun yüzyıllar boyunca gelişmiş olan ortak topraklarda muhtelif halkların, etnik, dini ve dilsel grupların ahenkle bir arada yaşamasını sağlama yetisi, orijinal bir devlet-uygarlık, Rus halkıyla Rus dünyasının kültür ve uygarlık topluluğunun bileşenleri olan diğer halkları kaynaştıran, geniş bir alana yayılmış bir Avrasya ve Avrupa-Pasifik gücü olarak Rusya’nın özgül durumunu tayin ediyor.”
İyi çalışılmış bir ideolojik çerçeve. Her biri farklı bir yazının konusu olabilecek (ve olan) şu noktaların altı kalınca çiziliyor:
1) Rusya’nın devletliliği (devlet değil) tarihi bir devamlılık olarak kabul ediliyor;
2) Bu devamlılık özgül bir uygarlık taşıyıcısı kabul ediliyor;
3) Çokulusluluk, çokdinlilik ve çokdillilik uygarlığın ve devletin temel nitelikleri olarak kabul ediliyor;
4) Rusya bir Avrupa-Avrasya devleti kabul ediliyor;
5) Rus dünyası etnik değil kültürel bir ortam olarak kabul ediliyor.
5’inci maddede Rusya’nın çağdaş dünyadaki yeri, “bütün hayati faaliyet alanlarındaki büyük kaynakları”, başta “BM Güvenlik Konseyi Daimi Üyesi olarak statüsü” olmak üzere başlıca uluslararası örgüt ve birliklere üyeliği, “en büyük iki nükleer güçten biri” oluşu, ve (en önemlisi) “SSCB’nin hukuki varisi (hukuki devamcısı) bir devlet” oluşuyla açıklanıyor. Buna kimsenin kuşkusu yok zaten, Rusya tarihinin gelmiş geçmiş en azılı antikomünist yöneticisi Yeltsin bile bu tarihi devamlılığın üzerini çizmeyi başaramadı (hem batının bu devamlılığı dayatıyor olması, hem de içeride bundan vazgeçmenin imkânsızlığı yüzünden); ama devamlılığın bu kadar açık ve (deyim yerindeyse) doğrudanlık şeklinde ifade edilmesini, belgenin en önemli noktalarından biri saymak gerek. Bu maddede Rusya’nın sadece İkinci Dünya Savaşı’ndaki zaferde “tayin edici katkısı” değil, “çağdaş uluslararası ilişkilerin kurulmasında ve dünya sömürgecilik sisteminin tasfiyesinde” oynadığı rolün de altı çiziliyor. Rusya, bunlara dayanarak “küresel gelişmenin egemen merkezlerinden biri olarak” öne çıkıyor ve “küresel güçler dengesinin desteklenmesinde ve çokkutuplu uluslararası sistemin kurulmasında tarihi olarak hasıl olmuş özgün bir misyon” yerine getiriyor.
Belgeye göre Rusya, “milli menfaatleri ve hem küresel hem bölgesel seviyelerde barış ve güvenliğin korunmasına yönelik hususi sorumluluklarının bilinciyle tayin olunan bağımsız ve çok vektörlü bir dış siyaset” güdüyor. Dış siyaset “barışsever, açık, öngörülebilir, tutarlı, pragmatik” olarak tanımlanıyor: “Rusya’nın başka devletlere ve devletlerarası birliklere yaklaşımı, bunların Rusya Federasyonu’na yönelik siyasetinin yapıcı, tarafsız veya dostça olmayan niteliğiyle belirlenir.”
Önemli bu; çünkü 1) Primakov’un formüle ettiği pragmatizm korunuyor; 2) Rusya’nın dış siyasetini başkalarının ona karşı tutumu belirliyor.
Zaten yeterince uzun olan bu yazıda üzerinde etraflıca durmak mümkün değil, ama şunu not etmek gerek. Dış siyasette pragmatizm Primakov tarafından formüle edilmişti ve Rusya’nın bir NATO manivelası haline geldiği Yeltsin döneminde kesinlikle ilerici bir muhtevaya sahipti. Buna göre Rusya, batının değil kendi menfaatlerinin gereğine göre hareket etmelidir. Ama artık bunun sınırına geliniyor, zira menfaatin çerçevesi değişme eğilimi gösteriyor. “Kendi” menfaati, iki şekilde tanımlanabilir: ya dışarının baskısına karşı kendisini korumak olarak, ya da aynı nedenle düşmanlarının menfaatlerini baltalamak olarak. Birinci durumda saf bir pragmatizm güder, ikinci durumda ise pragmatizmin dışına taşar.
7’inci madde şu cümleyle başlıyor: “İnsanlık devrimci değişiklikler çağından geçiyor.” Kastettiği “adil, çok kutuplu” dünya; ama kavram seçimi dikkat çekici. Adeta 1950’li yılların sonunda, özellikle de “Afrika yılını” izleyen dönemde hakim olan diskurs tekrar dile geliyor: “Sömürgeci güçlerin Asya’daki, Afrika’daki ve batı yarı küresindeki bağımlı toprakların ve devletlerin kaynaklarını yüzyıllardır ihtilas etme pahasına diğerlerini geride bırakan iktisadi büyümesini temin eden eski eşitsiz küresel gelişme modeli geri dönmemecesine yok oluyor.” Belge, “egemenliğin güçlendiğini ve batılı olmayan güçlerin ve bölgesel lider devletlerin rekabet imkânlarının büyüdüğünü” ileri sürüyor. Aynı yerde “dünya ekonomisinin yapısal yeniden yapılanmasından”, “milli bilincin artmasından”, “kültür ve uygarlık çeşitliliğinden” ve “diğer objektif faktörlerden” söz ediliyor ve bunların “yeni iktisadi büyüme merkezleri lehine gelişme potansiyelinin ve jeopolitik etkinin yeniden dağılımı süreçlerini hızlandırdığı” belirtiliyor. Belgeye göre bu süreçler aynı zamanda “uluslararası ilişkilerin demokratikleşmesine katkıda bulunuyor”.
Bütün bu gelişmeler “küresel hâkimiyet ve yeni-sömürgecilik mantığına uygun düşünmeye alışkın devletler” için tatsız şeyler. Bunlar yeni gerçekliği kabul etmeyi reddediyorlar, “tarihin doğal gidişatını engelleme, askeri-siyasi ve iktisadi alanlarda rakiplerini bertaraf etme, farklı düşüncelerde olanları ezme girişimlerine başvuruyorlar”. “BM Güvenlik Konseyi’nin etrafından dolanan cebri tedbirler (yaptırımlar), devlet darbelerinin, silahlı çatışmaların kışkırtılması, tehditler, şantaj, muhtelif sosyal grup ve hatta halkların bilinçlerinin manipüle edilmesi, enformasyon alanında saldırgan ve yıkıcı operasyonlar”, kullandıkları yöntemler arasında. “Geleneksel manevi-ahlaki değerlerle çelişen parçalayıcı neoliberal ideolojik kurumların dayatılması, egemen devletlerin içişlerine karışmanın en yaygın biçimi haline geldi.”
Belge, ulusötesi meydan okuyuş ve tehditlere verilecek kolektif cevapların geliştirilmesinin zorlaştığını vurguluyor; bunlar yasadışı silah ticaretini, kitle imha silahlarının yayılmasını, tehlikeli patojen ve enfeksiyonları, uluslararası terörizmi, uyuşturucu ticaretini, ulusötesi örgütlü suç ve rüşveti, yasadışı göçü, çevre kirliliğini, vb. kapsıyor. Diyalog kültürü zayıflıyor, diplomasinin etkisi zayıflıyor. “Uluslararası işlerde güven ve öngörülebilirlik eksikliği keskin şekilde hissediliyor.”
10’uncu madde şu cümleyle başlıyor: “İktisadi küreselleşmenin krizi şiddetleniyor.” Dikkat çekici bu, zira stratejik ortaklıktan ekonomiyi de kapsayan bir ittifaka yöneldikleri Çin, devasa büyüyüşünü tam da bu küreselleşmeye borçlu ve her fırsatta tekrarladığı gibi, hiç değilse şimdilik, küreselleşmenin devamından yana. Rusya, küreselleşmeye karşı kapitalist sistemiçi bir eleştiride bulunuyor, ne var ki IMF’yi veya Dünya Bankası’nı değil küreselleşme ve finanslaşmaya genellikle muhalif olmuş UNCSTAD’ı hatırlatan türden: “Enerji kaynakları pazarındaki ve mali sektördeki problemler de dahil olmak üzere mevcut problemler pek çok eski kalkınma model ve enstrümanlarının sorumsuz makroekonomik kararlarla (kontrolsüz emisyon ve teminatsız borçların birikmesi dahil), hukuksuz, tek taraflı sınırlayıcı tedbirler ve haksız rekabetle yozlaşmasıyla tetiklendi.” Belge, kimi devletlerin bazı alanlardaki dominant durumlarını kötüye kullandıklarını ve bunun dünya ekonomisinde parçalanmaya, “devletlerin kalkınmasında eşitsizliğe” yol açtığını belirtiyor. Yeni milli ve sınırötesi ödeme sistemlerinin yaygınlaşması, yeni uluslararası rezerv paralara gösterilen ilgi bunun sonucu. Bu nedenle: “Uluslararası iktisadi işbirliği mekanizmalarının çeşitlendirilmesi için ön şartlar şekilleniyor.”
Belge bir sonraki maddede “uluslararası ilişkilerde güç faktörünün rolünün arttığına ve stratejik olarak önem taşıyan bir dizi bölgede çatışma coğrafyasının genişlediğine” dikkat çekiyor. Silah kontrol anlaşmaları sisteminin ihlal edilmesi ve taarruz potansiyelinin artırılması ve modernizasyonu, istikrarsızlaştırıcı bir etki doğuruyor. “Uluslararası hukukun ihlalinde askeri güç kullanılması, uzay ve enformasyon alanının yeni askeri eylemler alanı olarak benimsenmesi, devletlerarası karşı karşıya gelişlerde askeri ve askeri olmayan vasıtalar arasındaki sınırın silinmesi, bir dizi bölgede eskiden kalma silahlı çatışmaların şiddetlenmesi, genel güvenliğe tehdidi artırıyor, büyük devletler arasında nükleer güçlerin de katılacağı çarpışma riskini güçlendiriyor, bu tür çatışmaların tırmanma ve lokal, bölgesel veya küresel savaşa evrilme ihtimalini yükseltiyor.”
Belgeye göre dünya düzenindeki krize verilecek cevap, “dış baskıya maruz kalan devletler arasındaki işbirliğini güçlendirmek” haline geliyor. Bu, bölgesel veya bölgelerarası iktisadi entegrasyon mekanizmalarının oluşmasını da kapsıyor. Mevcut problemleri ancak “bütün uluslararası toplumun kuvvet dengesi ve menfaatler temelinde potansiyellerini ve iyi niyetli çabalarının birleştirilmesi” temin edebilir.
13’üncü maddeyi eksiksiz çevirmek gerek:
“Rusya’nın çağdaş dünyanın önde gelen merkezlerinden biri olarak güçlenmesini mülahaza eden ve Rusya’nın bağımsız dış siyasetini batı hegemonyasına tehdit sayan ABD ve uyduları, Rusya Federasyonu’nun Ukrayna istikametinde kendi hayati önem taşıyan menfaatlerini savunmak için aldığı tedbirleri uzun yıllara dayanan Rusya karşıtı siyaseti tırmandırmak için bir bahane olarak kullandılar ve yeni tip hibrit bir savaş açtılar. Bu savaş, Rusya’nın her alanda zayıflamasına yönelik; onun uygarlık yaratıcı rolünün, askeri, iktisadi ve teknolojik imkânlarının tahrip edilmesini, dış ve iç siyasette egemenliğinin sınırlanmasını, toprak bütünlüğünün yıkılmasını da kapsıyor. Batının bu siyaseti kapsamlı bir nitelik aldı ve doktrin seviyesinde de tespit edildi. Bu, Rusya Federasyonu’nun tercihi değildi. Rusya kendisini batının düşmanı saymıyor, kendisini ondan tecrit etmiyor, ona karşı düşmanca niyetler gütmüyor; batı topluluğuna ait olan devletlerin ileride bu cepheleşme siyasetlerinin verimsizliğini kavrayacaklarını, çok kutuplu dünyanın karmaşık gerçekliğini dikkate alacaklarını ve egemen eşitlik ve karşılıklı menfaatlere saygı ilkelerine bağlı olarak Rusya ile pragmatik işbirliğine döneceklerini düşünüyor. Rusya Federasyonu, diyalog ve işbirliğine böyle bir temelde hazırdır.”
Demek ki, şunların altı çiziliyor:
1) Rusya batıya karşı ideolojik bir cepheleşme içinde değil.
Bu çerçeve Sovyetler Birliği’ni düşünerek mi çizildi, doğrusu emin değilim; aslında Sovyetler Birliği de batıyla ideolojik bir cepheleşme içinde değildi, zira marksizm evrensel bir doktrindi. İki ayrı sosyal, siyasi, iktisadi sistemin meydana getirdiği bir cepheleşmeydi bu; ideolojik öncüller söz konusu değildi. Çatışmanın yakıcı ve yıkıcı oluşu, bu iki sistemin bir arada yaşayamaz olmasından kaynaklanıyordu. Eğer kapitalist sistem içinde tutulan farklı yollar taraflar için aynı yıkıcı etkiyi taşırsa, benzer bir cepheleşme ortaya çıkar. Batı, Rusya’yı mevcut biçimiyle yok etmeyi doktrin seviyesinde bir hedef olarak tespit ediyorsa, bu artık sadece kültürel bir karşı koyuş değildir. Belge bunun farkında, zira iktisadi bir yeni düzen de öngörüyor.
2) Bunun pratik sonucu, Rusya’nın da kendi mevcut tutumunu doktrin seviyesinde tespit etmesi; bu durumda çatışma ister istemez iki sistem çatışması haline gelir.
3) Alıntıdaki son cümle, “Rusya Federasyonu, diyalog ve işbirliğine böyle bir temelde hazırdır”, dikkat çekici. “Sadece böyle bir temelde” değil — demek ki başka bir temel de söz konusu olabilir, ama bu başka temel, ancak Rusya’nın eşit kabul edilmesiyle mümkün olur.
Belge 14’üncü maddede Rusya’nın, “batının dostça olmayan eylemlerine cevap olarak varolma hakkını ve serbest gelişmesini elindeki her türlü vasıtayla savunmaya niyetli olduğunu” vurguluyor. “Her türlü” denildiğinde bunun anlamı gayet açık. Bu durumda iki şeye tekrar göz atmalıyız. İlki, Rusya’nın nükleer doktrini. İkincisi, bu doktrin çerçevesinde yürütülen bir askeri-siyasi tartışmanın ayrıntıları.
İlki, “Rusya Federasyonu’nun nükleer silah kullanması ihtimalini belirleyen şartları” şöyle sıralar:
“a) Rusya Federasyonu ve (veya) müttefiklerinin topraklarına saldıran balistik füzelerin ateşlendiğiyle ilgili güvenilir istihbarat alınması;
“b) düşman tarafından nükleer silahların veya diğer kitle imha silahlarının Rusya Federasyonu ve (veya) müttefiklerinin topraklarında kullanılması;
“c) düşmanın, Rusya Federasyonu’na ait, devreden çıkması halinden nükleer kuvvetlerin cevabi eyleminde başarısızlığa yol açacak kritik önemdeki devlet ve askeri tesisleri üzerinde etkide bulunması;
“d) Rusya Federasyonu’na karşı konvansiyonel silahlarla yapılan saldırganlık, bizatihi devletin varlığı tehdit altına girdiğinde.”
İkincisi, olası bir Amerikan saldırısı halinde püskürtme, düşmanın kademeli hava savunma ve enformasyon-yönetim sistemlerinin kırılması, Rusya’nın ani düşman saldırısında yok edilmemiş “stratejik nükleer kuvvetlerinin korunan vasıtalarıyla saldırgana cevabi nükleer ‘misillemede’ bulunulmasının” ilkelerini belirler.
Yeni dış siyaset belgesinin “her türlü vasıta” vurgusu, böylece somutlanmış oluyor.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor








