Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Rusya’nın askeri doktrininde yeni bir konsept

Yayınlanma

Aşağıdaki, Rusçası da epey zor anlaşılan bir makalenin ilk yarısının neredeyse eksiksiz çevirisi. Stratejik Füze Kuvvetleri komutanı Tümgeneral İgor Fazletdinov ve emekli Albay V. Lumpov’un imzasını taşıyan makale, Savunma Bakanlığı’nın aylık teorik yayını Voennoya Mısl’ın mart sayısında çıktı.

Voennaya Mısl şu üst başlıkla yayınlanır: “Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetlerinin generalleri, amiralleri ve subayları için”.

Makalenin belirsiz göndermeleri, bu ve benzerlerinin aslında halen sürmekte olan yeni bir takım analitik çalışmaların parçası olduğu izlenimini doğuruyor. Makalenin ortaya koyduğu iddia şu: 21’inci yüzyılda nükleer caydırıcılığın niteliği geçtiğimiz yüzyıla göre kökten değişmiştir. Bunun iki temel nedeni var: 1) ABD’nin küresel füze savunma sisteminin varlığı, 2) yeni bir “stratejik üçlünün” eski konsepti değiştirmesi. Klasik stratejik üçlü, karada füze üsleri, denizde balistik füze denizaltıları ve havada stratejik bombardıman uçaklarıdır. Yeni stratejik üçlü ise dronlar, siber saldırılar ve özel operasyon kuvvetleri.

Dergi henüz çok taze, ama makale ciddi yayınların derhal ilgisini çekti. Nedensiz veya abartılı bir ilgi değil, zira Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı’nın nükleer silahlarla ilgili atacağı virgül bile önemsiz değildir. Argümantasyon ise elbette büyük önem taşıyor. Birincisi, ABD’nin Rusya’yı bir “çokkatmanlı küresel harekât” vasıtasıyla bozguna uğratmak istediğini ileri sürüyor. Makaleye göre ABD’nin bu saldırı planları, Rusya silahlı kuvvetlerinin “caydırıcı stratejik kuvvetleri harekâtı” konsepti üzerinde çalışmasını tetikledi. Konsept, olası saldırısı halinde Amerikalı saldırganın bozgunu için gerekli vasıtaları ve ilkeleri belirliyor. Bunlar en yeni teknolojiden başka nükleer olsun olmasın stratejik taarruz ve stratejik savunma silahlarını da kapsıyor.

Yeni konseptin hedefleri şunlar: 1) ABD ve NATO’nun ani küresel saldırısının Rusya’nın stratejik kuvvetleri asgari zararla püskürtülmesi; 2) ABD’nin küresel füze savunma sisteminin ezilmesi; 3) korunan nükleer potansiyelle saldırgana tahammül edemeyeceği zararlar verilmesi.

Demek ki makale, gerçekten yerkürenin kaderini ilgilendirecek kadar önemli bir olay, bir ölüm-kalım olayı açısından büyük bir önem taşıyor.

İlgili okur yazıyı okuduktan sonra mutlaka Rusya’nın nükleer doktrinini de incelemeli; zira yazı o doktrindeki ilkelere dayanıyor.

* * *

Stratejik Amaçlı Füze Kuvvetlerinin NATO’nun çokkatmanlı stratejik operasyonlarına karşı koymaktaki rolü

Nükleer silahlarla dolu bir dünyada, çatışan taraflarda güvenilir füze savunmasının bulunmaması yüzünden, tarafların ilişkilerinin kesin bir surette destabilizasyonuna karşı başlıca ve en ucuz caydırıcılık vasıtası nükleer silahlardı ve bugün de öyle.

Caydırıcılığın başlıca şartı, karşılıklı mücadele içindeki taraflar arasında nükleer paritenin, saldırganın savunmadaki tarafın misilleme saldırısında kabul edilemez zarar alması ihtimalini yüksek kılan karşılıklı kabul edilen asgari bir seviyede korunmasıdır. Nükleer paritenin caydırıcı etkisinin büyüklüğü, en objektif şekilde, misilleme saldırısında gerek duyulanla gerçek potansiyellerin ilişkisine bakarak değerlendirilebilir. Bu potansiyellerin büyüklüğü ise geniş bir parametreler dizisine bağlı olacaktır: silahların potansiyel karakteristikleri; tarafların kullandığı caydırıcı tedbir vasıtaların ne derece tamamlanmış olduğunu yansıtan dinamik karakteristikleri; stratejik kuvvetlerin önleyici ve misilleme eylemlerinde kullanım biçim ve tarzları. …

21’inci yüzyılda nükleer caydırıcılığın gerçekleşmesi için askeri-stratejik şartlar kökten değişti. Gayet belirgin nükleer kutuplara sahip çokkutuplu bir dünya düzeni objektif olarak şekillenmekte. ABD dünyadaki lider rolünü tedricen kaybediyor. Rusya’ya karşı askeri-siyasi çizgide saldırganlık artıyor. ABD, stratejik ve nükleer istikrarın temini sahasındaki temel bir dizi uluslararası mutabakattan çekilme faaliyetini de hızlandırdı. ABD, Anti-Balistik Füze Anlaşması (ABM) ve Orta ve Kısa Menzilli Füzelerin Tasfiyesi Anlaşması’nı (IRNFT) dondurdu; sırada stratejik taarruz silahlarının sınırlandırılması, nükleer silahların ve diğer kitle imha silahlarının yayılmasını önleme mutabakatlarının, nükleer deneme yasağının vb. dondurulması var. Stratejik nükleer kuvvetlerinin ve nükleer altyapılarının restorasyonuna ve modernizasyonuna, bunların kriz durumunda yeniden kurulmasına girişiyorlar. Deniz ve bölgelerde gelişmiş ve kademeli bir küresel füze savunma sistemi geliştiriliyor; bunun uzay ve yerdeki stratejik hedeflerin imhasına yönelik bir uzay kademesiyle güçlendirilmesi planlanıyor. Yeni stratejik caydırıcılık “üçlüsünün” Çin ve Rusya Federasyonu nezdinde nükleer olmayan taarruz bileşeninin kurulması, keza siber ve enformasyon savaşını efektif şekilde yürütecek kuvvetlerin şekillendirilmesi çalışmalarına hız veriliyor. Amerikan yönetimi tarafından “yeni stratejik üçlünün” kurulması planlarının gerçekleştirilmesi “nükleer eşiğin” üç kat düşürülmesine ve nükleer dünya savaşının başlaması tehdidinde şiddetli bir artışa yol açabilir.

ABD ve müttefikleri dış siyasetlerindeki saldırganlığı askeri strateji ve konseptleriyle de tespit etmiş oldular. ABD ve müttefikleri, stratejik kuvvetlerin geliştirilmesi planlarının yanısıra, kesinlikle saldırgan bir konsept olan silahlı kuvvetlerin prensip olarak yeni bileşenlerinin, geleceğe yönelik silah sistemlerinin, bunların münhasıran taarruz niteliği taşıyan kullanılma biçim ve tarzlarının kurulması ve oluşturulması üzerinde de çalışıyorlar. “Birleşik kuvvetler”, “olağan küresel saldırı”, “ağ merkezli” ve “hibrit” savaşlar, “harekâtın yürütüldüğü bölgelere erişim” gibi konseptler bunlar arasında.

Günümüzde ABD silahlı kuvvetlerinin genel savaş konseptleri arasında başlıca yeri ve sistem kurucu niteliği “çokkatmanlı harekât (muharebe) konsepti” kazandı. …

Bu konseptin … özü nihayetinde şunlardır:

— NATO’nun güçlü bir hasma karşı ABD liderliğinde bir koalisyon olarak askeri potansiyelinin kullanılmasının yeni yaklaşımlarla temellendirilmesi;

— bloğun, ortak ülkelerin, uluslararası teşkilatların ve STÖ’lerin askeri ve sivil imkânlarının çatışmanın ittifak tarafından dayatılan şartlarda çözülmesi için geniş bir şekilde harekete geçirilmesi;

— muhtelif coğrafi, jeofizik ve sanal ortamlarda (uzay, enformasyon ve siber alanlar dâhil) harekâta katılanlarının eylemlerinde mutabakat;

— çokkatmanlı harekâta katılanların enformasyon ve kontrol alanında yekpare eylemlerini temin edebilecek, şu ya da bu katmanda hâkim olan kıta (kuvvet) grubuna sahip olmak.

Çokkatmanlı harekâtın stratejik (küresel) veçhesi, “küresel entegre harekât” ve “harekâtın yürütüldüğü bölgelere erişim” konseptlerinden alınan tezlerle tayin olunur; bunlar, “yekpare kuvvetlerin” dünyanın muhtelif bölgelerinde konuşlandırılmış Amerikan komuta ve askeri üslerinden birinde kısa bir sürede oluşturulmasını, mobilite seviyesi yüksek, bir dizi tekil harekât ortamında yahut eşzamanlı olarak bütün harekât ortamlarında ortak bir yönetim altında ve yekpare bir plan ve programa bağlı olarak etkili şekilde faaliyet gösterebilecek ara-biçim formasyonlarını öngörür. Kıtaların (kuvvetlerin) stratejik çokkatmanlı harekâtın yürütülmesi için konuşlandırıldığı bölgeler, bu ülkenin bütün topraklarının askeri eylemlerle eşzamanlı olarak ele geçirilmesi imkânını sağlamak için hasım devletin sınırlarına azami ölçüde yakın olmalıdır.

ABD’nin mevcut askeri doktrininde dünya hakimiyetinin ve dünyadaki askeri-iktisadi ayrıcalıklı konumun kaybedilmesinin baş suçlusunun, dünyada hâkim güç olmanın önündeki baş engelin ve en büyük hasmın Rusya olduğu ilan ediliyor; Amerikan askeri siyasetinin başlıca amacı da, istenmeyen bir rejimin, toprak, doğal kaynak, üretim ve insan kaynakları korunarak askeri-siyasi veya fiziki olarak ortadan kaldırılması.

Kendileri tarafından yaratılmış hayali bir nükleer olmayan dünyada, kendi nükleer silahlarıyla orantılı, uzun menzilli, yüksek hassasiyetli ve hipersonik “geleneksel” teknolojilerin yegâne sahibi sıfatıyla dünya liderliğini koruma ve güçlendirme girişimlerindeki fiyaskonun ardından ABD, stratejik hedeflerine erişmek için nükleer enstrümanı bütün yönleriyle kullanmaya yönelik mevcut askeri stratejiye geri döndü, ama tamamen başka bir bağlamda.

ABD’nin askeri-siyasi yönetimi çağdaş büyük ölçekli savaşların sevk ve idaresine yönelik gaye ve planlarında (Rusya benzeri) güçlü bir hasmın bozgununda (kapitülasyona zorlanmasında) tayin edici rolü eskiden olduğu gibi stratejik nükleer kuvvetlere veriyorlar, ancak şu türden zaruri ve yeterli şartların yerine getirilmesinin temini durumunda:

— [karşılıklı] nükleer [çatışma] öncesi dönemde Rusya Federasyonu’nun caydırıcı nükleer potansiyelinden peşinen yoksun kılınmış olması;

— Rusya Federasyonu’ndan gelecek cevabi “nükleer misillemenin” geri püskürtülmesinin, Rusya’nın stratejik nükleer kuvvetlerinin elinde kalmış ve ABD tesislerine yönelmiş nükleer savaş başlıklarının hepsinin mutlak bir bozgunu yoluyla garanti edilmesi;

— dünyadaki askeri-iktisadi liderliğin ve askeri çatışmaya katılmamış nükleer merkezlerin caydırılması için yeterli derecede nükleer potansiyelin korunması.

Pentagon, başlıca potansiyel hasmın kuvvet yoluyla ortadan kaldırılmasının teknolojik kapsamında şunları öngörüyor:

— mevcudu, askeri kabiliyeti ve muharebe hazırlığı bağlamında yeterli sayıda stratejik nükleer ve nükleer olmayan taarruz gruplarının ve savunma kuvvet ve vasıtalarının oluşturulması ve konuşlandırılması, keza bunların başarılı ve etkili kullanılması için zaruri şartların zamanında temin edilmesi;

— Rusya Federasyonu stratejik nükleer kuvvetlerinin (muharebe mevcudunun en az yüzde 65-70’inin) batı tarafından yenilgisi hedefine ulaşılmasında olağan ani küresel saldırı (PGS) kuvvet ve vasıtalarıyla milli güvenlik stratejik taarruz kuvvetleri tesislerinin ani ve kütlesel kuvvete maruz bırakılması.

— askeri uzay sahasında küresel füze savunma sistemleri kademelerinin (muharebe mevcudunun en azından yüzde 35-40’ının) yok edilmesi yoluyla, kalan nükleer füze başlıklarının onlara verilen “nükleer misilleme” hedeflerine ulaşmasının engellenmesi;

— diğer nükleer devletler karşısında stratejik üstünlük sağlamak için yeterli bir nükleer potansiyelin muhafaza edilmesi şartıyla, Rusya Federasyonu’nu fiziki olarak tasfiye etmek için, onu başsız bırakacak ve zayıf düşürecek asgari düzeyde yeterli bir kütlesellikte nükleer saldırıda bulunulması.

Belirtilen büyük ölçekli hedeflere ulaşılması ve Rusya’ya karşı tasarlanan gayenin gerçekleştirilmesi, Pentagon tarafından, görüldüğü kadarıyla, küresel stratejik çokkatmanlı harekât biçiminde planlanıyor. Rusya Federasyonu’na karşı bu operasyonun yürütülmesinde NATO bloğunun askeri eylemlerinin askeri-stratejik senaryosu yapısal olarak üç devreyi ihtiva edebilir: hazırlık (hibrit eylemler), nihai (karada askeri eylemler) ve temel (hava-uzay taarruz ve savunma harekâtları (muharebeleri)).

Konsepte göre hazırlık devresi epey uzun süreli olabilir, birkaç aydan bir yıl ve daha fazlasına uzayabilir. Bu devre, saldırganın Rusya Federasyonu topraklarına çokkollu bir istihbarat teşkilatı ve sabotaj ağıyla gizlice sızmasına ve iklime uyum sağlamasına, bu ağın daha sonraki temel (kuvvete dayanan) aşamada kullanılması için yerel şartlara adaptasyonuna yönelik eylemlerini, keza askeri kuvvetin kullanılması için uygun şartların oluşturulması hedefiyle “yumuşak kuvvet” vasıtasının aktif bir şekilde kullanılmasını kapsayabilir.

ABD silahlı kuvvetlerinin nükleer olmayan stratejik silahlar ve uzun menzilli hassas silahlar kullanarak aktif ve geniş kapsamlı faaliyete geçmesinden önce, Rusya Federasyonu topraklarına sızmış özel harekât birlikleri … “uyur” halde kalacaklardır.

Nihai devreye temel niteliğini veren, öncelikle, ABD ve NATO’nun Rusya Federasyonu’na sınır muharebe alanlarında savunma kıtalarının (kuvvetlerin) kesinkes ezilmesi, demilitarizasyon, egemen devlet olmaktan çıkarma ve Rusya’yı askeri-siyasi olarak kendi iradelerine tabi kılma hedefleri güden çokkatmanlı ve devamlı harekâtlarıdır. …

… tarafların askeri çatışmasının nispeten birbirinden bağımsız üç aşaması (evresi, karakteristik sahası) şartlı olarak şöyle ayırt edilebilir:

Birincisi, ABD’nin olağan ani küresel saldırı vasıtalarıyla ani kütlesel saldırıları devam ederken Rusya Federasyonu ve ABD arasındaki askeri eylemler. “Püskürtme” aşaması.

İkincisi, ABD’nin küresel füze savunma sistemi vasıtalarıyla Rusya Federasyonu’nun nükleer olmayan stratejik kuvvet gruplarının bastırılması ve parçalanması. “Parçalama” aşaması.

Üçüncüsü, Rusya Federasyonu ve ABD’nin, tarafların ilk iki aşamadan sonra da kısmen korunan füze savunma sistemlerinin işlevselliği şartıyla karşılıklı nükleer misillemelerde bulunması. “Misilleme” aşaması. …

ABD başkanlık yönetiminin ve Pentagon’un açıklamalarına göre ABD silahlı kuvvetlerinin “yeni stratejik üçlüsünün” nükleer olmayan taarruz ve savunma bileşenlerinin stratejik kabiliyeti günümüzde tam kapsamlı bir konuşlandırmanın ardından Rusya Federasyonu’nun stratejik nükleer kuvvetlerinin nükleer savaş başlıklarının yüzde 55-60 kadarını olağan ani küresel saldırı kuvvet ve vasıtalarıyla, nükleer savaş başlıklarının yüzde 25-30’unu da küresel füze savunma sistemlerinin kademeleriyle yok etmeye imkân veriyor. Kendi toprak ve tesislerinin güvenliğini garanti etmek için bu oranların nükleer başlıkların PGS ile yüzde 60-65’ini, füze savunma sistemleriyle de yüzde 30-35’ini yok edecek seviyeye çıkartılması gerektiği öngörülüyor ki, bu ABD’ye, kendisine ve ülkenin jeopolitik statüsüne zarar vermeksizin üçüncü nükleer güçler üzerindeki önceliğini korurken başlıca siyasi ve askeri-teknik hasmını tasfiye etme imkânı kazandırıyor.

Önde gelen yerli askeri uzmanların görüşüne göre ABD ve NATO silahlı kuvvetleri tarafından stratejik çokkatmanlı bir harekâtın yürütülmesine başlanmasından ve tayin edici bir karşı karşıya gelişten caydıran başlıca vasıtanın bugün aktif bir şekilde geliştirilme aşamasında bulunan caydırıcı stratejik kuvvetler harekâtı (OSSS) olduğu mülahaza edilebilir. Rusya silahlı kuvvetlerinin ekipmanında stratejik (nükleer olsun veya olmasın) taarruz silahları (nükleer stratejik silahlar veya nükleer olmayan stratejik silahlar) bulunan bütün bileşenlerinin harekâtları (askeri eylemler) bunun içinde sayılabilir.

OSSS muhteva ve zamansal-mekânsal açısından, ABD tarafından bir anda girişilen büyük ölçekli askeri saldırganlıkta askeri-stratejik çatışmanın dizginlerini ele geçirmek için Rusya Federasyonu ile ABD arasında yapılması olası hava çatışmasının tamamını kapsayacaktır. Yapısal olarak OSSS’de … tarafların kuvvet kullanmasının nispeten birbirinden bağımsız üç aşaması (evresi, karakteristik sahası) şartlı olarak şu askeri görevlere göre ayrılabilir:

— düşmanın ani ve kütlesel hava-uzay saldırısının püskürtülmesi;

— ABD’nin kademeli küresel hava savunma sisteminin stratejik yapısının bütün derinliğine varıncaya kadar saldırı ve enformasyon-yönetim sistemlerinin kırılması (bastırılması);

— Rusya Federasyonu silahlı kuvvetleri stratejik nükleer kuvvetlerinin korunan vasıtalarıyla saldırgana cevabi nükleer “misillemede” bulunulması.

Bu durumda OSSS’in aşamalarını, tarafların hava-uzay çatışmasının muhtevası ve gidişatının özellikleri de dikkate alınarak, bir öncekinin tamamlanmasıyla bir sonrakine geçilen sıralı aşamalar şeklinde klasik şemaya uygun ayırmak değil de anlamsal değerlendirme ve önceki bir aşamanın neticelerinin sonraki üzerindeki etkilerini hesaplama ilkesiyle ayırmak daha uygun olacaktır. Bu yaklaşım, harekât planını yorumlamaya ve … pratiğe geçirilmesinin planlanmasına daha somut bir yaklaşıma imkân verir. …

DÜNYA BASINI

Biden “bunaklığında” yalnız değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisine verdiğimiz makale, Asia Times‘ta “Spengler” imzasıyla yayınlandı. Bunu özellikle vurguluyoruz; zira yazarıni iki dünya savaşı arasında hayli ünlenen ve daha sonra nazizmin de düşünsel “kanonu” içerisinde yer alan Oswald Spengler’e ve onun “Batının çöküşü” temasına yakın olduğu ve kendisine bu nedenle bu mahlası seçtiği anlaşılıyor. Yazara göre Biden’ın “bunaklığı” sadece ona ait değil, Batı medeniyetine ait bir fenomendir. Bunun esas belirleyeni ise demografidir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Biden’ın, ve bizim, bunaklığımız…

Spengler
Asia Times
13 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Yaşlılıkla tanıştık, o biziz.

Ağır bir şekilde yaşlanan sadece zavallı Joe Biden değil. Dünyanın zengin ulusları da yaşlanıyor ve bunun sonuçları bir Batılı liderin geçici süreliğine aşağılanmasından çok daha acı verici olacak.

Başkanın zihinsel yetkinliğini kanıtlama çabalarına dudak bükmek yerine, belki de aynaya daha dikkatli bakmalıyız. Dante bile Batı’nın ihtiyarlığını daha iyi istiare eden bir “Inferno” [İlahi Komedya’da adı geçen cehennem], sakini icat edemezdi.

Doğurganlıkta eşi benzeri görülmemiş (ve tabii pratikte imkânsız) köklü bir değişiklik olmazsa, dünyanın (kişi başına düşen milli geliri 16,000 ABD dolarının üzerinde olan) yüksek gelirli ülkelerinin çalışma çağındaki nüfusu, içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzde 20 oranında azalacak. Kuşkusuz bunun zaman içinde yıkıcı ekonomik sonuçları olacaktır. Hatta küresel stratejide şimdiden tayin edici sonuçlar doğurmaya başladı bile.

Çocuksuz ülkelere gelince, onlar da geleceklerine kayıtsız ve bugünlerine ilgisizler.

Law & Liberty için 10 Temmuz’da kaleme aldığım bir makalede, dünyayı çok kutupluluğa iten tektonik gücün tam da bu olduğunu savundum. Orta gelirli olarak adlandırılan ülkelerin çalışma çağındaki nüfusu, daha yavaş da olsa, yüzyılın geri kalanında artmaya devam edecek ve “Küresel Güney”, dünyanın en kıt kaynağından, yani modern bir ekonominin gereklerini yerine getirmek üzere eğitilebilecek çalışma çağındaki insanlardan, en büyük payı alacak.

Grant Newsham’ın 9 Temmuz’da bu sitede bildirdiği gibi, Japonya geçen yıl ihtiyaç duyduğu askeri personelin yarısını dahi işe alamadı. Albay Newsham konuya dair şunları yazıyordu: “Japon Öz Savunma Kuvvetleri (JSDF) hiçbir zaman gerçek bir savaşa girmedi, fakat geçen yıl ezici bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı- işe alım hedeflerini yüzde 50 oranında kaçırdı. Bir önceki yıl bu oran yüzde 35’ti. Yıllardır da yüzde 20 civarında eksiklik yaşıyor. Dolayısıyla, JSDF eski moda, yetersiz personele sahip ve aşırı çalışan bir güç.”

Japonlar savaşmak istemiyor. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana silahlı kuvvetleri git gide küçülen Almanlar da öyle. Avrupalılar ve Japonlar savaşmak istemiyor. Neden istesinler ki? Gelecek nesiller olmayacaksa, kim gelecek nesiller için hayatını ortaya koyar?

2015 yılında Gallup, 60’tan fazla ülkenin vatandaşına ülkeleri için savaşmaya ne denli istekli olduklarını sordu. Japonya sadece yüzde 11’lik olumlu yanıt oranıyla sonuncu sıraya yerleşti. Japonya’nın doğurganlık oranında son sıralarda yer alması bu bağlamda hiç de tesadüf değil. Kadın başına üç çocuk doğurganlık oranına sahip olan İsrailli Yahudiler, aşağıdaki grafiğin sağ üst çeyreğinde yer alan tek örnek.

Gerçekten de dünyanın sanayileşmiş ulusları arasında doğurganlık, savaş ve mücadele ruhu arasında güçlü bir ilişki var.

Elbette doğurganlık oranı her şeyi açıklamıyor; 2015’te Gallup anketi yapıldığında Rusya ve Ukrayna’da doğurganlık oranı düşük olmasına rağmen savaşma isteği göreli olarak yüksekti.

Ukrayna savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonların savaştığı aynı topraklarda bugün sadece birkaç yüz bin muharip askeri tutabiliyor. Sovyetler Birliği 1943’te Harkov’u geri aldığında kente 1,2 milyon asker yığmış, bunların 200.000’ini ise savaş meydanında kaybetmişti. Bugün bu kentin etrafında Rusya’nın belki de bu sayının yüzde biri kadar askeri anca var.

Amerika’nın (NATO) müttefiklerinden ulusal ordularını güçlendirmeleri yönünde çağrılar yapılırken, olan şey bunun tam tersi. Savunma harcamalarında fark yaratacak kadar büyük ekonomilere sahip Amerikan müttefikleri olan Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını arttırma taahhütlerinden sessiz sedasız vazgeçiyorlar.

Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamaları için 43 trilyon yenlik (yani yaklaşık 272 milyar ABD doları) bir taahhütte bulunmuştu, bunun büyük bir kısmı ise ABD F35’leri ve diğer pahalı yabancı donanımların tedariki şeklinde olacaktı. Ne var ki Japonya tedarik maliyetlerini, dolar başına 108 yenlik döviz kuru üzerinden hesapladı, ancak bu oran şu anda yaklaşık 160 yen civarında. Bu da fiili alımlarda ciddi bir kesinti anlamına geliyor.

Bu arada Almanya’nın geçen haftaki bütçe müzakereleri, Alman savunma bütçesinde planlanan artışın pek çoğunu ortadan kaldırdı. Savunma Bakanı Boris Pistorius, “İmzaladığımdan çok daha azını aldım ve bu beni gerçekten kızdırıyor” diye yakınıyordu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Almanya’nın silahlı kuvvetleri küçüldü. 1989 yılında ülkenin savaşa hazır 12 tümeni var iken bugün ise tek bir tane bile yok.

Doğurganlık düştükçe Çin de ordusunu küçülttü. Yedek askerler ve paramiliter polis güçleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerinin toplam sayısı 4 milyon iken, Çin’in dörtte biri kadar nüfusa sahip olan ABD’de bu sayı 3,4 milyon aktif görev, yedek asker ve sivil çalışandan oluşuyor.

Fakat Çin, kara ordusunun büyüklüğünü yarıya indirirken, füze kapasitesini, donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye devam etti. Çin bir daha asla Kore Savaşı sırasında olduğu gibi kitlesel piyade gücüyle taarruza geçmeyecek. Epey az sayıda “oğlu” var ve bugün onları harcama lüksünü göze alamaz. Bunun yerine, bugün bir sığınaktaki bilgisayar kontrol odasında yürütülecek türden bir savaşı tercih edecektir.

Bu durumda Çinliler haklı gibi görünüyor. Avrupalıları tükenmiş genç nüfuslarını kara savaşlarında feda etmeye ikna etmek pek de mümkün olmayacak. Amerika’nın NATO müttefikleri daha fazla askeri harcama yapma ve daha fazla asker toplama sözü verecekler ama bu vaatler daha mürekkep kurumadan unutulacak.

Yine Rusya’nın Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istediği düşüncesi aritmetiğe aykırı duruyor. Stalin Doğu Cephesi’ne 29,5 milyon asker göndermişti; Putin ise yarım milyonluk bir gücü zar zor idare edebiliyor. Bu Donetsk, Luhansk, Kırım ve diğer birkaç toprak parçasını geri almak için yeterli olabilir ama bırakın Polonya’ya yürümeyi Batı Ukrayna’yı işgal etmek için dahi yeterli değil.

Japonya’nın halihazırda yaşlı bağımlılık oranı 50. Bu da demek oluyor ki, çalışma çağındaki her 100 Japon vatandaşına karşılık 50 yaşlı var. Avrupa 2035’te, Çin 2055’te, Amerika Birleşik Devletleri ise 2075’te bu orana ulaşacak. Bunun için Japonya, tasarruflarını yurtdışına aktararak ve 3,5 trilyon dolarlık net uluslararası varlık oluşturarak kolektif yaşlılık dönemine girişini kolaylaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlardan daha planlı ve daha öngörülü olan Çin ise altyapı inşa ederek ve teknoloji ihraç ederek Küresel Güney’deki yüz milyonlarca genç işçinin emeğinden faydalanmayı hedefliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise halen hiçbir planı yok.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çabahar anlaşması Orta Doğu ve Orta Asya’ya yeni bir gelecek sunuyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hindistan ile İran arasında imzalanan Hindistan’ın İran’daki Çabahar limanını geliştirmesi ve 10 yıllığına işletmesini öngören anlaşmaya odaklanıyor. Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun kilit noktasındaki Çabahar limanının hangi ülkelere nasıl fayda sağlayabileceğini ele alıyor.

***

Hindistan’ın İran’daki Çabahar Limanı’nı işletme anlaşması, Orta Doğu’nun yeni bir geleceğe yönelmesine nasıl yardımcı olabilir?

Rusya’yı Orta Doğu ile bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun baş tacı, yeni işbirliği biçimlerinin ticarette nasıl atılımlar getirebileceğini gösteriyor.

NAZARETH SEFERIAN

Hindistan, İran’ın Çabahar kentindeki limanı işletmek üzere 370 milyon dolarlık resmi ve uzun vadeli bir anlaşma imzalayarak bölge ve dünya çapında jeopolitik yankı uyandıracak bir gelişmeye imza attı.

10 yıllık yönetim anlaşması, bir dizi kısa vadeli öncül anlaşmanın ardından geldi ve büyük dünya güçlerinin kilit küresel ticaret yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak için yarıştığı bir dönemde limana yeniden yatırım yapılmasına yol açması bekleniyor.

Yeni Delhi, Çabahar’ın büyük güçler ve hızla yükselen devletler arasındaki rekabeti hafifletmesini ve ülkeler arasında işbirliği ve ortak yatırımın neler başarabileceğinin bir örneği olmasını umuyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar, mayıs ayında imzalanan anlaşmayla ilgili soruları yanıtlarken gazetecilere bunu açıkça ifade etti: “Bu aslında herkesin yararına, insanların buna dar bir bakış açısıyla yaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum… ABD’nin geçmişte Çabahar’a yönelik kendi tutumuna bile baksanız, ABD Çabahar’ın daha büyük bir öneme sahip olduğu gerçeğini takdir etmiştir.”

Ayrıca, yeni anlaşmanın daha geniş bölge için de ek faydalar sunduğunu, bu tür anlaşmaların nasıl çalışabileceğini ve Çabahar’ın daha da geliştirilmesine yardımcı olacağını belirtti.

Bu anlaşmadan en çok faydalanacak ülkeler Hindistan, İran ve Rusya olsa da başka ülkeler de kazançlı çıkabilir. Majalla, Çabahar’daki uluslararası anlaşmayla ulaşılan dönüm noktasını ve bunun nelere yol açabileceğini inceliyor.

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru

Çabahar limanı, Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) olarak bilinen 7.200 km’lik güzergâh üzerinde kilit bir nokta yer alıyor.

İlk olarak 2000 yılında Rusya, İran ve Hindistan arasında yapılan bir anlaşmayla açılması öngörüldü. INSTC anlaşması daha sonra Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Tacikistan, Kırgızistan, Umman, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletildi ve Bulgaristan da gözlemci olarak katıldı.

Hindistan ve Baltık arasında bir ticaret yolu olan INSTC, mevcut alternatiflere göre yaklaşık %30 daha ucuz ve %40 daha kısa. Transit süresi 25 ila 30 gün arasında. Süveyş Kanalı’ndan geçen eşdeğer yol ise 45 ila 60 gün arasında sürüyor.

Başka avantajları da var. İran’ın Bender Abbas Limanı ile Çabahar arasındaki hat Hindistan’a 600 km’den fazla daha yakın ve derin su limanı olması nedeniyle tam boyutlu konteynerleri barındırabilir.

Hindistan’ın Çabahar’daki Şehid Beheşti Terminali’ne yaptığı yatırımlar bu limanı daha verimli hale getirerek Hindistan ve limanı kullanmak isteyen diğer ülkeler için zaman ve para tasarrufu sağlayacak.

Daha hızlı ticaretin tüm avantajlarına ek olarak, INSTC’nin Hindistan için stratejik jeopolitik önemi de var. Bu koridor, Hindistan’ın Pakistan’dan kaçınmasına olanak tanırken bölgedeki Çin’in etkisine karşı da bir denge sağlayacak.

Karayla çevrili ülkeler

Muhtemelen bölgedeki en büyük ilgi, denize kıyısı olmayan ve bundan büyük fayda sağlayabilecek iki ülkeden geliyor: Ermenistan ve Afganistan.

Ocak ayında İran, Hindistan ile ticareti kolaylaştırmak için Ermenistan’a Çabahar ve Bender Abbas limanlarına erişim izni verdi. Ermenistan, Rusya’ya daha hızlı bir kara yolu sunan bölgesel rakibi Azerbaycan ile INSTC’nin sözde “batı rotası” için rekabet halinde.

Yine de Ermenistan’da INSTC’ye sunabileceği bir şeyler olduğuna dair güven var. Ekonomi Bakanlığı Genel Sekreteri Haykaz Nasibyan, “Ermenistan, alternatif bir yük güzergahı oluşturmada önemli bir katılımcı ve uygulayıcı olabilir; Hindistan ve İran’ı Gürcistan ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ve Avrupa’yı Hindistan’a bağlayan alternatif bir koridor sunabilir” dedi.

“Bu koridor kara yolu ile Rusya Federasyonu’na bağlanabilir. Bu süreçte Ermenistan’ın Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) imzalayan tek ülke olması ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi olması büyük önem taşımaktadır.”

İki güzergahtan birinin tam olarak faaliyete geçebilmesi için hem Ermenistan hem de Azerbaycan’daki altyapının güncellenmesi gerekiyor.

Hindistan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler son zamanlarda savunma alanındaki önemli anlaşmalarla ısınırken, Azerbaycan şimdiye kadar Güney Asya’nın güçlü ülkesi için daha büyük bir ticaret ortağı oldu. Ayrıca, Hindistan’ı Rusya’ya bağlayan mevcut rota üzerinde yer alıyor; Mumbai’den deniz yoluyla İran’daki Bender Abbas’a, oradan Tahran’dan demiryoluyla Bender Anzali’ye, oradan da demiryoluyla Azerbaycan’a ya da deniz yoluyla Rusya’daki Astrahan’a gidiyor.

Ancak Yeni Delhi’de Azerbaycan’ın Pakistan’la artan ortaklığı konusunda endişeler var ve bu durum en son temmuz ayında Astana’da düzenlenen Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki toplantıda ortaya çıktı. Rotayı Ermenistan’a çevirmek Yeni Delhi için stratejik bir önem taşıyabilir.

Afgan yatırımı

Bu arada Afganistan da Çabahar’a yatırım yapma taahhüdünde bulundu. Taliban Hükümeti bu girişime yaklaşık 35 milyon dolar taahhüt ederek kendileri için öneminin altını çizdi. Afganistan şu anda Karaçi ve diğer yerlerdeki limanlar aracılığıyla uluslararası pazarlara erişim için Pakistan’a bağımlı durumda.

Dünya Bankası verilerine göre Afganistan’ın Hindistan ile ticareti 2023 yılında %43 artarak 570 milyon dolara ulaştı. Pakistan’ın bu hayati ortaklık üzerinde herhangi bir baskı kurmasına izin vermek oldukça riskli olabilir. Yeni Delhi, Taliban yönetimini resmen tanımasa da Hindistan’ın ekonomik aygıtı İslamabad’a fazla yaklaşmadıkları sürece Kabil’deki herkesle çalışmaya istekli görünüyor.

Kasım 2023’te Afgan yetkili Abdulgani Birader limanı ziyaret etti ve İran tarafını hızlı hareket etmeye çağırdı.

Birader, “Çabahar limanına bağlanmak Afganistan’ın Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki pazarlara erişimini sağlayacak ve böylece Afganistan’ın küresel ilişkilerini güçlendirecektir. Çabahar limanı, Bender Abbas’tan onlarca kilometre daha yakın ve Karaçi’den yüzlerce kilometre daha kısa olması nedeniyle daha verimli bir güzergâh sunarak ihracat maliyetlerinde ve transit sürelerinde benzeri görülmemiş bir azalma sağlayacaktır” dedi.

Orta Asya

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin de deniz ticaretine doğrudan erişimi yok.

Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar Denizi’ne kıyısı var ancak bu deniz açık denizden ziyade büyük bir göl.

Kazakistan ve Türkmenistan nisan ayında Afganistan’ın da dahil olduğu üçlü bir toplantı yaptı. Kazak Başbakan Yardımcısı Serik Jumangarin ve Özbekistan Ulaştırma ve İletişim Ajansı Genel Müdürü Mammethan Chakiev, INSTC’nin bu “doğu rotasının” bölgeleri için büyük potansiyel taşıdığını belirttiler. İran-Türkmenistan sınırındaki Çabahar ve Serahs arasındaki demiryolu bağlantısı bu rotanın hayati bir parçası.

Kırgızistan daha küçük bir devlet olmasına rağmen Çabahar limanı çevresindeki gelişmelere ilgisi az değil.

2022’de Hindistan Büyükelçisi Asein Isayev şöyle demişti: “Çabahar limanını kullanırsak, Hindistan’dan Kırgızistan ve Orta Asya’ya mal ulaştırmak sadece iki hafta sürecek. Şimdi farklı limanlar ve diğer ülkeler üzerinden 30-45 gün sürüyor.”

Malların İran üzerinden Kırgızistan’a ulaşması için Türkmenistan ve Özbekistan’ı da geçmesi gerekecek.

Özbekistan’ın Hindistan büyükelçisi Ferhad Arziyev, birkaç yıl önce verdiği bir röportajda, “Çabahar projesinde büyük pratik bir değer görüyoruz ve şüphesiz tam olarak uygulandığında, Hindistan ve Özbekistan için ve genel olarak Orta Asya için kapsam ve fırsatlar genişleyecektir. Bu sadece olumlu bir rol oynayacaktır” demişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 2023 yılında İran’a tarihi bir ziyarette bulundu; bu son 20 yılda bir Özbek cumhurbaşkanının İran’a yaptığı ilk ziyaretti.

Bu diplomasi akışı, Hindistan’ın Çabahar’da daha derin bir rol oynamasından kazançlı çıkacak bölgedeki büyük oyuncuların sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde şüphesiz bu konudan bahsedilecektir.

Kremlin “tüm konuların gündemde olduğunu” söyledi ve Çabahar’da öncülük edilen ticari bağlantıların gelecekteki gelişimi ve bunların ticaret ve jeopolitiği yeniden şekillendirme potansiyeli, dünya zirveyi izlerken ele alınan konular arasında yer alacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çin-İsrail ilişkileri bozulmaya devam edecek

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Çin-İsrail ilişkilerinin geçmişi, bugünü ve geleceğine odaklanıyor. Makale, iki ülke ilişkilerinde ekonomik çıkarın ikinci planda olduğu dolayısıyla ne Çin ne de İsrail’in istese bile ilişkileri ivmelendirebileceğini savunuyor. Makalede “Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek” tespiti yapılıyor.

***

Çin-İsrail ilişkileri Gazze savaşından çok önce zayıflamaya başlamıştı

Ticaret ve yatırımlardaki düşüşün ardında daha geniş jeopolitik değişimler yatıyor ve Tel Aviv’in Pekin’le olan bağları Washington’a oranla her zaman ikinci planda kalacak.

SHIRLEY ZE YU

İsrail’in Gazze’ye açtığı savaş sırasında Çin’in Filistinlilere verdiği güçlü destek, Pekin’in Tel Aviv ile ikili ilişkilerine zarar verirken Arap dünyasındaki konumunu güçlendirdi. Çin, Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olma konusundaki “vazgeçilmez haklarını” dile getirirken, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşını meşru müdafaa değil Filistinlilere yönelik “toplu cezalandırma” olarak nitelendirdi.

Çin’in bu tutumu İsrail’le olan ilişkilerine zarar verirken, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler, 2018’den bu yana zaten düşüşteydi. Bu da Pekin’in Gazze konusundaki tutumunu ve İsrail’den uzaklaşmasını göründüğünden daha az önemli kılıyor. Yine de Çin-İsrail ilişkilerinin uzun süreli bir düşüşe doğru gittiği yönündeki şüpheleri doğruluyor.

Genç ilişki

Pekin, 1992 yılında İsrail ile resmi bir diplomatik ilişki kurmadan otuz yıl önce Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) resmen tanıdı. O zamandan beri iki ülke arasındaki ilişkiler hem pragmatik hem de karmaşık oldu.

Çin’in Yahudilerle düşmanlık geçmişi yok, hatta baskı dönemlerinde onlara sığınak bile sundu. Şangay Yahudi Mülteci Müzesi, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dünyada çok az yer onları kabul ederken Yahudilerin şehre nasıl sığındığını anlatıyor. Antisemitizm dünya çapında pek çok toplumda ortaya çıkmış olsa da Çin’de bu sorun hiçbir zaman yaşanmadı.

İlişkilerin kısa tarihi boyunca Çin ve İsrail’in sıcak dönemleri oldu. Başbakan Binyamin Netanyahu bir keresinde ilişkilerden “kusursuz evlilik” olarak bahsetmişti. Ancak bu durum Filistin devleti, İsrail’in Gazze savaşı, İran’ın nükleer çalışmaları ve Orta Doğu’nun geleceği gibi konulardaki jeopolitik değişimler ve farklılıklar nedeniyle açıkça değişti.

Kovid-19 salgınına rağmen, 2022 yılında yayınlanan bir Pew anketine göre, ankete katılan İsraillilerin neredeyse yarısı Çin’i olumlu algılarken, bu oran ABD’de sadece %20’ydi. Pekin’in İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına eleştirel bakışı nedeniyle bu olumlu görüş şüphesiz azalacak. Ancak İsrailliler için Çin’in Filistin davasına verdiği destek sürpriz olmamalı. Çin’in Filistin meselesindeki tutumu yeni değil; son on yıldır BM’de İsrail’in önerilerine karşı oy kullanıyor.

Amerikan etkisi

Pekin ve Tel Aviv arasındaki ikili ilişkiler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile olan ilişkisiyle yakından bağlantılı. Washington ve Pekin’in Ocak 1979’da diplomatik ilişkiler kurması, Çin’in İsrail ile ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı. Washington’un zımni desteğiyle İsrail’den Çin’e savunma teknolojisi ve hizmetleri transferi başladı ve otuz yıl boyunca devam etti.

Doğrudan ilişkilerin resmileştiği 1992 yılında iki ülke birbirleriyle ticaret ve yatırımı artırdı. Bu dönemde, 1992’de 50 milyon dolar olan karşılıklı ticaret 2022’de 24,45 milyar dolara yükseldi. O zamana kadar Çin; Avrupa Birliği ve ABD’den sonra İsrail’in üçüncü büyük ve Asya’daki en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Ancak bu artış esas olarak Çin’in İsrail’e yaptığı ithalattan kaynaklandı ve ticaret dengesizliğinin artmasına neden oldu. İsrail’in Çin’e ihracatı 2018’de zirve yaparken, Çin’in İsrail’e ihracatı 2022’de durakladı. Son on yılda Çin’in İsrail’e ihracatındaki istikrarlı artış, Alibaba’nın AliExpress’i ve çevrimiçi moda mağazası Shein’in göze çarpan başarısı da dahil e-ticaretteki büyümeden kaynaklandı.

Elektrikli araç satışları da arttı. En büyük iki Çinli elektrikli araç markası -YDYD ve Geely- 2023 yılında İsrail’deki toplam elektrikli araç satışlarının %45’ini oluşturdu. Bozulan siyasi ilişkilere rağmen, 2024’ün ilk dört ayında İsrail’de satılan tüm yeni otomobillerin %22’si Çinlilere aitti ve bu oran Batılı emsallerinden çok daha yüksek.

İsrail’in Çin’e ihracatına gelince, Intel mikroişlemcileri toplam ticaretin neredeyse %40’ını oluşturuyor. İsrail’de üretilen çipler, Çin’in büyük ölçekli üretim kapasitesini ve genişlemesinin çoğunu destekleyerek 2017’den 2018’e ihracat artışının temelini oluşturdu.

ABD’nin Çin ile yüksek teknoloji ticaretine getirdiği ve hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki Amerikan şirketlerine uygulanan kısıtlamalar İsrail’deki üretimi de etkiledi. Hızla değişen dünyada veri ve bulut hizmetleri güvenlik endişelerinin merkezi haline geldikçe Çin e-ticaret platformlarının İsrail pazarlarında durgun bir büyüme göstermesi muhtemel. Ticaretteki bu azalma 7 Ekim saldırıları ve ardından Gazze’de yaşanan savaştan bağımsız olarak gerçekleşecekti.

Jeopolitik değişimler

Daha geniş küresel akımlar, Çin-ABD ticaretini soğuttu ve bunun Çin-İsrail ticaretine domino etkisi oldu. İşleri siyasetin önüne koyma çabalarına rağmen bu düşüş muhtemelen devam edecek.

Çin’in İsrail’deki yatırımları 2014’ten itibaren hızlanan büyümenin ardından 2018’de zirveye ulaştı. Bu genişleme Pekin’in ikiz, uzun vadeli stratejilerini yansıtıyordu: Avrasya’yı altyapı yoluyla birbirine bağlayan Kuşak ve Yol Girişimi ve Made in China 2025 planı. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün verileri Çin’in İsrail’deki yatırımlarının en güçlü olduğu alanların altyapı ve teknoloji sektörleri olduğunu gösteriyor.

Yatırımların 2018’den itibaren azalması Çin’in hırslarında bir azalma değil, ABD’nin endişelerinde bir artış olduğunu gösteriyor. 2019’da ABD’nin talebi üzerine İsrail, Washington’un İsrail’in kritik altyapısındaki Çin yatırımlarının potansiyel etkileri konusundaki endişelerini gidermek için bir yabancı yatırım gözetim mekanizması kurdu. Aslında Çin, İsrail’in Sorek Two deniz tuzu arıtma tesisi ihalesini, dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından kritik altyapıdaki Çin yatırımlarına karşı bir uyarı yapmasından sonra kaybetti.

Çin’in son on yılda İsrail’de gerçekleştirdiği çeşitli altyapı projeleri arasında en tartışmalıları iki liman oldu. Çin’in Şangay Uluslararası Liman Grubu (SIPG) 2021 yılında, ABD Donanması’nın Altıncı Filosu’nun sıkça uğradığı Hayfa limanını işletmek üzere 25 yıllık bir kira sözleşmesi imzaladı. 2014 yılında Çin Liman Mühendisliği Şirketi (CHEC), şu anda İsrail hükümeti tarafından işletilen Aşdod limanını inşa etme ihalesini kazandı.

O dönemde İsrail, ABD’nin limana bakan bir daire kiralayarak bölgeyi gözetleyebileceğini söyleyerek Amerika’nın güvenlik endişelerini yatıştırdı. O zamandan bu yana ABD burada faaliyet göstermeye devam ediyor ki bu da güvenlik endişelerinin giderildiğinin bir işareti.

Çin yatırımları 2018’de İsrail’in teknoloji sektöründe aldığı toplam doğrudan yabancı yatırımın sadece %5’ini temsil etse de ABD, İsrail’in inovasyon ve teknoloji start-up’larına yapılan Çin yatırımlarından hala memnun değildi. İsrail için ABD ile stratejik ittifakını sürdürmek her şeyden önce geliyor, bu nedenle Washington’u memnun etmek için Çin yatırımlarına muhtemelen daha fazla kısıtlama getirecek.

Özetle, Çin-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın ekonomiden çok jeopolitikle ilgisi var. Kırk buçuk yıl önce ABD-Çin ilişkilerinin ısınmasından doğan ikili ilişki şu anda aşağı doğru bir seyir izliyor ve ne Çin ne de İsrail bu konuda fazla bir şey yapabilir. Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English