Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

ABD temiz enerjiye devlet teşviği veriyor, peki AB?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Ukrayna ihtilafı nedeniyle Rusya’dan enerji tedarikini büyük ölçüde kısan Avrupa, şimdi de kadim dostu ABD’nin mevzuat değişiklikleriyle “haksız rekabete” başvurmasıyla karşı karşıya. Washington’un Avrupa ve Çin’i hedef alan tedbirleri, DTÖ mevzuatını açık açık çiğnese de bu pek gözetilmiyor. Aşağıda, İtalya’daki Torino Üniversitesi’nden iktisat profesörü ve Paris’teki Institut de Recherches Economiques et Fiscales’in (IREF) araştırma direktörü Enrico Colombatto’nun Avrupa’nın ABD’ye karşı alacağı tedbirlerin neler olabileceği ve bunların niteliğine dair bir değerlendirmesi mevcut.


ABD temiz enerjiye devlet teşviği veriyor, peki AB?

Enrico Colombatto — GIS Reports

22 Şubat 2023

Amerika’nın temiz enerji sektörünü avantajlı hale getirme çabaları Avrupa’yı zora sokabilir ama Brüksel’in buna karşılık vermek için etkili olacak çok az seçeneği var.

Geçtiğimiz ağustos ayında ABD Başkanı Joe Biden, ilaçlarda tüketici fiyatlarını düşürmeye ve temiz enerji endüstrisine sübvansiyon sağlamaya yönelik vergi ve harcama paketini imzaladı. “Enflasyonu Azaltma Yasası” (IRA), içinde bulunduğumuz on yıl boyunca projeleri finanse edecek ve tamamen 739 milyar dolar tutarındaki yüksek vergi gelirlerine dayanıyor.

Sağlık sektörüne yaklaşık 64 milyar dolar ve “enerji güvenliği ve iklim değişikliği” ile ilgili sektörlere 369 milyar dolar ayrılıyor. Sektör geniş bir şekilde tanımlanıyor; örneğin kaynakların çoğu, “enerji arzını” finanse edecek olsa da milyarlarca dolar daha konut ve tarıma gidecek.

Geriye kalan 306 milyar dolar da bütçe açığının azaltılmasına ayrılıyor. Borcun para basımı ve nihayetinde enflasyon yoluyla finanse edildiği hesaba katıldığında bu 306 milyar dolar enflasyonla mücadeleye yapılan sözde bir katkı. Bu miktar, ABD’nin mevcut para tabanının yüzde 6’sından azını, mevcut kamu borcunun yüzde 1’inden azını ve sadece 2022’de kaydedilen bütçe açığının beşte birini temsil ediyor.

Tüm bu hengameye rağmen Amerikan ekonomisinin büyüklüğü göz önüne alındığında IRA’in çok da hayrete düşürecek boyutta olduğu söylenemez. Ana hedefleri, Amerikan seçmenini Kasım 2022 seçimlerinde Demokrat adayları desteklemeye ikna etmek ve yönetimin artan kamu harcamalarına rağmen enflasyonu kontrol altına almak için vergi mükelleflerine sahiden de baskı yaptığına ispatlamak gibi görünüyor.

AB’nin tepkisi

Fakat Avrupa Birliği iş dünyası tasarıdan pek memnun kalmadı ve IRA’in Amerikan enerji sektörüne yönelik sübvansiyonlarını haksız rekabet olarak gördü. Avrupalıların hayal kırıklığı, IRA’in bir kısmının Atlantik ötesi ticaret akışında yeni engeller yaratacağı ortaya çıkınca daha da arttı. Yasa, ABD’de ya da serbest ticaret ortaklarında üretilen [ve ABD’de çıkarılan nadir toprak elementlerini kullanan] temiz enerji bileşenlerine sahip mallar için önemli vergi kredileri getiriyor. Beklendiği üzere ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, kısa bir süre önce yönetimin Çin, Japonya veya AB ile mevcut ticaret anlaşmalarını sübvansiyonlar için uygun görmediğini doğrulamıştı.

IRA’in üret ve Amerikan malı al girişiminin mevcut Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) anlaşmalarının lafzını ihlal edip etmediği belirsiz. Örneğin nitelikli bir vergi kredisinin işlevsel olarak tarife dışı bir engel olduğu ve dolayısıyla yabancı ihracatçılara zarar verdiği iddia edilebilir. Ancak IRA’in bu kuralların özünü çiğnediği kesin olsa da kimsenin DTÖ’yü devreye sokma zahmetine girmediğini de belirtmeden geçemeyiz. AB için daha da endişe verici olan önümüzdeki on yıl boyunca temiz enerji endüstrisinin devasa yatırımlar yapacak olması ve şirketlerin üretim tesislerini nereye kuracaklarına karar verirken devlet sübvansiyonlarının önemli bir rol oynayacak olması.

Zayıf taraf

AB, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in taahhüt ettiği üzere “orantılı” bir karşılık vermekte haklı mı? Ve bu çabaya değer mi? Bu açıdan bakıldığında AB, üç önemli dezavantajın yükü altında bir mücadeleye başlayacak: Enerji maliyeti, düzenleme maliyeti ve Brüksel’in masaya koyabileceği nispeten sınırlı bütçeler.

Avrupa’da enerji fiyatları yüksek ve son derece oynak. Örneğin 2014’ün ocak ayında milyon İngiliz termal birimi başına doğalgaz maliyeti, Avrupa’da 11,59 dolar, ABD’de ise 4,70 dolardı. Aynı rakam 2022’nin ocak ayında Avrupa 28,26 dolar, ABD’de 4,33 dolar; 2022’nin ağustos ayında ise sırasıyla 70,04 dolar ve 8,79 dolardı. Kısacası asıl mesele enerji yoğun işletmelerin neden Avrupa’dan uzaklaşmak istedikleri değil, nereye taşınacakları.

AB düzenlemeleri de ağır ve biraz da öngörülemez durumda. Kuşkusuz Amerikan bürokratik mekanizması da hantal, fakat büyük bir şirket, her biri parçalanmış iç politikalara ve çeşitlenmiş çıkarlara sahip çok sayıda yerel güç merkezini [AB üye ülkeleri] içeren bir karar alma sürecinin aksine iki homojen, disiplinli partinin ve tek bir federal hükümetin hâkim olduğu bir politika oluşturma sisteminde hareket etmeyi daha basit bulur.

AB’nin uzun vadeli planlamalarının etkisi şüpheli bir egzersiz haline gelmesi şaşırtıcı değil. Son olarak AB’nin temiz enerji sübvansiyonları silahlanma yarışına sokabileceği [ya da sokmakla tehdit edebileceği] kaynaklar Amerikan cephaneliğiyle boy ölçüşemez. AB üyesi ülkelerde vergilendirme zaten yüksek ve Brüksel’in bütçesi Washington’unkine kıyasen çok küçük. 2021’de AB’nin toplam bütçesi 165 milyar euroydu; ABD Kongresi’nin IRA kapsamında yenilenebilir enerji endüstrisine vereceğinin yarısı ve tüm federal bütçenin yüzde 2,5’inden daha azı.

Enflasyonu Azaltma Yasası, elektrikli araçlardan konut ve tarıma kadar uzanan geniş bir yelpazede “enerji güvenliği ve iklim değişikliği” için yaklaşık 400 milyar dolarlık harcama içeriyor.

Senaryolar

Brüksel’in alternatifleri neler ve hangi senaryolar olası? Burada üç faktör öne çıkıyor. ABD’nin son hamlesi nispeten mütevazı olsa da dünyadaki, devletin ekonomideki rolünün giderek artması lehine serbest piyasa ilkelerini reddeden mevcut eğilimle tutarlı. Amerikalılar ve Avrupalılar, düzenlemenin harcamaya karşı yeri konusunda farklılık gösterebilirler ama özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü ve girişimciliğe karşı benzer bir düşmanlık sergiliyorlar. Gerilimin serbest piyasa ilkelerine başvurarak yatıştırılması pek mümkün değil ve AB de yakın zamanda bu yola girmeyecek.

İkincisi, bazı yorumcular haklı olarak IRA’in başat amacının Avrupa ile rekabeti ortadan kaldırmak ya da yurt dışından yeni yatırımlar çekmek olmadığına işaret ettiler. Bundan ziyade ABD’yi Çin teknolojisinden ve Amerikan yerli madencilik endüstrisinin ihmal ettiği bazı hammaddelerden bağımsız hale getirmeyi amaçlıyor. Bu açıdan bakıldığında yasa, Amerika’nın ihtiyaç duyduğu kaynakların geliştirilmesi için yerli maden endüstrisini teşvik etmeyi amaçlıyor. Avrupa’nın bu konuda yapabileceği şeyler çok sınırlı.

Üçüncüsü Avrupa, önde gelen ortağı Washington Atlantik’in her iki yakasını da etkileyen politikalar üretirken sıklıkla göz ardı edildiğinin farkında. Brüksel büyük şirketleri rahatsız etme konusunda lider, ancak bu çabaları yoğunlaştırmak — ve özellikle Amerikan şirketlerini hedef almak — istenen sonuçları vermeyecek.

Son olarak ABD ve AB’nin IRA’in yarattığı gerilimleri, serbest ticaret anlaşmasının özünü ince biçimde ayarlamak için ikili müzakereler yoluyla çözmesi muhtemel. Bu müzakereler, Çin’i dışarıda tutacak ve AB’ye vaziyeti kurtaran bir seçenek sunacak yeni bir anlaşma da getirebilir: Ya bazı Avrupalı şirketler sonunda IRA sübvansiyonlarına hak kazanabilecek ya da Brüksel, Washington’un belki şikâyet edeceği ancak misilleme yapmayacağı sınırlı finansmanla yeni bir düzenleyici paket sunma konusunda yeşil ışık alacak.

Avrupa’nın tercihi, Komisyon’un zayıflıklarını ne ölçüde kabul ettiğine ve Brüksel’in Berlin ve Paris ile hangi koşullarda koordine olup onlardan destek alabileceğine bağlı. Elbette Avrupalılar seçim yapmayı reddederek gölün öbür tarafından gelecek, durumu kurtaracak bir teklif bekleyebilir ve nihayetinde bunu kabul edebilirler. Esasında bu en olası senaryo gibi. Washington doğru zamanda hücum etti: Avrupa’da iç ekonomik ve siyasi gerilimler [göç, Ukrayna’daki savaş, bazı kilit ülkelerin zayıf ekonomik performansı], liderlik eksikliği ve ciddi bütçe sorunları var. Ayrıca Amerikan iş dünyasının ve Washington’un güvenlik kaygısının Avrupa’dan ve onun endüstriyel stratejilerinden korkacak pek bir şeyi yok.

ABD’nin temiz enerji paketi, uzun vadeli olan, fırsat verildiğinde büyük şirketlerin Avrupa’da yatırım yapmamayı tercih ettiği ve başka bir yere taşınmaktan hoşnut olduğu dinamiğini değiştirmeyecek. Bu şirketleri AB’de kalmaya veya açılmaya teşvik eden tek unsur, küresel ihracatçılar için Eski Kıta’ya ulaşımı zorlaştıran mevzuat.

Bu da Avrupa’nın IRA’e vereceği yanıtın neden mütevazı olacağını açıklıyor: Brüksel tek başına açık korumacılık tehdidinde bulunabilir ki bu da aptalca ve ters etki yaratacak bir tehdit olur. Muhtemelen parayı cebe indirip yurt dışında yatırım yapmaya devam edecek olan Avrupalı “şampiyonların” mutabakatını sağlamaya dönük mütevazı şekilde finanse edilmiş bir programla yetinecek.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English