Dünya Basını
‘Brezilya’da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim’

Çevirmenin notu: Meksika Komünist Partisinin (PCM) yayın organı El Machete’de yayımlanan aşağıdaki röportaj, Marxism-Leninism Today tarafından İngilizce olarak yeniden okurlara sunuldu. Röportajda Brezilya siyaseti ve komünist parti tarihi üzerine önemli şeyler söyleyen Ivan Pinheiro, Brezilya Komünist Partisinin (PCB) askeri diktatörlük döneminde yeraltına çekildiği dönemde partili olmuş, Gorbaçovcu tasfiye dalgasına karşı direnmiş ve sonrasında uzun süre partinin Genel Sekreterlik görevini üstlenmiş tecrübeli bir militan. Pinheiro’nun, PCB’nin Lula’ya zaman zaman kredi açan siyasetine eleştirel yaklaştığı görülüyor. Başka bir dikkat çekici nokta, Bolsonarocuların Kongre baskınına bakış açısı: Pinheiro, kimilerine biraz mekanik-şematik gelecek bir biçimde, Brezilya burjuvazisinin bugün açık bir faşist diktatörlüğü neden tercih etmeyeceğini, dolayısıyla merkezine ‘antifaşist mücadele’yi alan bir stratejinin neden başarılı olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Lula’nın prestijinin çok daha yüksek olduğu birinci hükümet döneminde bile ‘ilerici dalga’dan kendini ayıran PCB’nin bu militanının, çok daha ‘yumuşak’ görünen üçüncü Lula dönemine nasıl yaklaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. PCB, 2022 seçimlerinde Sofia Padua Manzano’yu aday gösterdi ve 45 bin civarında oy aldı. Metindeki normal parantezler yayıncıya, köşeli parantezler çevirmene aittir.
Brezilya’da Komünist Siyaset Üzerine: Ivan Pinheiro ile Mülakat
David Alfaro Siqueiros Ödülünü almak üzere PCM’nin (Meksika Komünist Partisi) 7. Kongresine katılan, 2006 ile 2016 arasında Brezilya Komünist Partisinin genel sekreterliğini yapan Ivan Pinheiro ile El Machete’nin (Meksika KP’nin yayını) yaptığı mülakat
25 Ocak 2023
El Machete
“Sınıf uzlaşmacısı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.”
El Machete (EM): Bize bu mülakatı verdiğiniz için minnettarız, yoldaş Ivan Pinheiro. Partimiz (Meksika Komünist Partisi), Brezilya Komünist Partisinin (PCB) devrimci yeniden inşası sürecine büyük saygı duyuyor. 2010 yılında 4. Kongremizde yeni bir adım atmış oluşumuzda aslında bizim için önemli bir örnekti. Lütfen bize PCB’nin devrimci yeniden inşasının gerçekleştiği bağlam ve nelerden oluştuğu hakkında bilgi verin.
Ivan Pinheiro (IP): 1982’den itibaren Brezilya Komünist Partisi Merkez Komitesindeydim.[1] O gizli bir Kongreydi, Parti yasadışıydı. Silahlı mücadeleye dahil olan 8 Ekim Devrimci Hareketinin[2] üyesiydim, Partiye hâlâ yasadışı olduğu 1974’te katıldım.
1970’lerin sonlarında Demokratik Cephe konusunda Merkez Komitenin çizgisiyle ayrışmaya başladım.
O zamana kadar, bu siyasetin sadece taktiksel olduğunu düşünüyordum. Diktatörlüğün[3] en zorlu döneminde bana doğru görünüyordu, çünkü sendikalar ve kitle hareketleri çok zayıf ve bastırılmıştı ve PCB, Merkez Komitenin sürgüne gitmeyen birçok üyesinin suikaste uğraması ve hapsedilmesi ile ciddi bir şekilde zayıflatılmıştı.
Gelgelelim, 1979’un ikinci yarısında, diktatörlüğün ‘yavaş, emin ve kademeli siyasi açılım’ dediği, bazı olağanüstü hal yasalarının gevşetildiği ve rejim tarafından kovuşturulanlara yönelik siyasi affın geldiği bir sürecin başlamasıyla birlikte durum önemli değişikliklere uğradı. Bu dönem, Brezilya’da önemli bir sendikal hareket ve işçi hareketi patlak verdi, birçok sektörde işçiler greve gittiler. Orada, Partinin konumundan ayrılan bizler, PT (İşçi Partisi) örneğinde olduğu gibi, ortaya çıkmakta olan sınıf güçleriyle birlikte bir Sol Cephe için, Demokratik Cephe politikasının değiştirilmesi ihtiyacını savunmaya başladık. PT o zamanlar bugünün reformist partisi değil, kendilerini sosyalist olarak gören bazı akımların olduğu militan bir PT idi.
Gelgelelim, PCB tüm 80’li yıllar boyunca, burjuvazinin sözümona ‘demokratik merkez’inin bölmeleriyle ittifak halinde kalmaya devam etti. Bazı yoldaşlar, esas olarak içimizde sendikal harekette aktif olanlar, bu soruları tartışmaya başladı ve bizler çeşitli kereler reformizm ile karşı karşıya gelmeye başladık. Merkez Komitesi, demokratik geçişi “engelledikleri” için uygunsuz oldukları iddiasıyla grevlere karşı çıkmamız için bize bir yönelim dayattı. Biz aksini düşündük, grevler ve kitlesel mücadeleler, askeri nitelikteki diktatörlüğün ömrünü kısalttı, çünkü yönetici sınıflar, diktatörlük biçimlerini, bu kez bir burjuva demokrasisi olarak, değiştirme zamanının geldiğine dair işaretler veriyorlardı.
1982/83 yılları arasında, PCB Merkez Komitesinde hegemonik olan reformistler, onlara “solcu” göründüğü için PT ile birlikte inşa ettiğimiz Merkezi İşçi Sendikasından kopmamızı dayattılar. Gerçek şu ki, öncelikli ittifak, Demokratik Cepheye liderlik eden burjuva partisi Brezilya Demokratik Hareket partisi MDB ile oldu. CUT’nin kuruluşuna katılmadık ve bürokrat sendikacıların önderliğinde başka bir merkezi, uzlaşmacı ve ılımlı oluşumuna katkıda bulunmadık.
Derinleşen, on yıllık bir iç mücadeleydi. Prestes’in (Luis Carlos Prestes)[4] 1980’de Partiden ayrıldığında “Komünistlere Mektup” ile yaptığı eleştirilere her zaman katıldım. Ama Partiden ayrılma kararına katılmadım, çünkü o hâlâ, iç mücadeleyi engelleyecek koşulların var olduğunu düşünüyordu…
Çeşitli zamanlarda reformizme karşı iç mücadelelerimize rağmen, 1980’lerin sonunda, avro-komünistler ve bürokratlar Merkez Komitede hâlâ çoğunluktaydı. Temmuz 1991’de, Berlin Duvarı çoktan yıkılmışken ve perestroyka ilerlerken, 9. Kongremizde Partiyi tasfiye etmeye çalıştılar.
Bunu öngörerek bir iç eğilim oluşturduk ve üyeliğimizi kamuoyuna beyan ettik. “Komünisttik, komünistiz, komünist kalacağız” diye bir belge yayınladık, PCB’yi Savunmada Ulusal Hareketi kurduk ve zaten ulusal olarak örgütlenmiş olan Kongreye gittik ve küçük bir oy farkıyla Partiyi tutmayı başardık ve partide yüzde 10’un altındaki bir azınlıktan ilerledik ve Merkez Komitenin yaklaşık üçte biri olduk.
Buna rağmen, Sovyetler Birliğinin düşüşünden birkaç gün sonra, Siyasi Komisyon on beş gün sonra bir Merkez Komite toplantısı düzenlemeye karar verdi ve bu toplantıda çoğunluk, 25 ve 26 Ocak’ta São Paulo’da Olağanüstü Kongre çağrısını onayladı; tek amacı, “yeni bir siyasi oluşum” yaratmak, yani PCB’yi tasfiye etmek ve sosyal demokrat bir parti yaratmaktı.
Bu kongre çağrıldığında, delegelerin çoğunluğunu seçmeye çalışmak için hemen ulusal bir çaba başlattık. Her hücre ve Bölge Komitesi konferansında agresif bir mücadeleydi. Ancak delege seçimlerine katılabilecek Parti üyesi olmayanların onaylanmasıyla tezler üzerindeki tartışmaları dönüştüren tasfiyecilerin kullandığı hileye güvenmedik.
Bu “kongre”de delegelerin üçte biri civarının Parti dışından olduğunu tahmin ediyoruz. Bu nedenle, Aralık 1991’de Rio de Janeiro şehrinde, farklı eyaletlerden yoldaşların katıldığı, PCB’yi Savunma Hareketi Ulusal Genel Kurulunu bu şekilde topladık ve orada, sahte kongreyi tanımamaya ve Partiyi sürdürmek ve yeniden örgütlemek için aynı günlerde bir Ulusal Siyasi Konferans düzenledik.
25 Ocak 1992 sabahı, São Paulo şehrinde, ilk genel kurulumuzda yaklaşık 400 yoldaş topladık, ardından bu “kongreyi” tanımamamızın nedenlerini ortaya çıkarmak ve politik bir beyanda bulunduğumuz, yeni bir Merkez Komitesi seçtiğimiz ve bir sene sonra yaptığımız X Kongresine çağrıda bulunduğumuz PCB Ulusal Örgütlenme Konferansını yapmak üzere toplantı yerine döneceğimizi bildirmek için tasfiyecilerin toplantı yerine yürüyüşe gitmeye karar verdik ve orada konuşabilmeyi talep ettik.
Burada Partinin devrimci yeniden yapılandırılmasına başladık; bu, 1990’lı yıllarda acayipti, çünkü, SSCB’deki karşı devrimin ötesinde, aramızda Partiyi sürdürmek isteyen ama onun devrimci yeniden yapılandırılması ile hemfikir olmayan yoldaşlarımız vardı. Bu hedef, yalnızca 2005’teki 13. Kongreden itibaren, bizim 2003’te başlayan birinci Lula hükümetini desteklemeye devam etmemizi isteyenler Partiden ayrıldıktan sonra efektif bir biçimde geliştirilebildi.
2005 Kongremiz etapismo’dan (sosyalizmi aşamalar halinde inşa etme fikri) koptu, devrimin sosyalist stratejisini ve Partinin Marksist-Leninist karakterini tanımladı. Kendimizi Lula hükümetine karşı yerleştirdik ve devrimci yeniden yapılandırmada ilerledik; son tarihi olan bir süreç olarak değil, daha çok gidilmesi gereken, uzun bir yol olarak.
Ardından, Mart 2008’de Ulusal Örgütlenme Konferansını ve Ekim 2009’da PCM ve KKE’nin [Yunanistan Komünist Partisi] katıldığı 14. Parti Kongresini yaptık; o sırada, önemli bir Uluslararası Semineri teşvik ediyor ve o zamana kadar ilk sayılarını çevirip yayımladığımız International Communist Review’u[5] inşa etmekte olan partilerin yanında yer alıyorduk.
EM: “Sol” örgütler, devrimin sosyalist karakteri ve Lula hükümetinden kopuş siyaseti hakkında ne düşündü? Brezilya ve Latin Amerika’nın siyasi ortamında olup bitenlerden bahsediyorum. Diğer komünist partiler ve örgütler partiniz hakkında ne düşündü? Davranışınız net ve cüretliydi, çünkü ilericiliğin yükselişte olduğu bir zamanda meydana geldi.
IP: PCB Lula hükümetinden koptuğu için, hatta onun ilk hükümetinin ortasında, Latin Amerika’daki ilk ‘ilerici dalga’nın ortasında koptuğu için ve FARC-EP’yi açıktan destekleyen birkaç partiden biri olduğu için, aralarında bazı komünist örgütlerin de olduğu “sol”, bizi hizipçi ve ultra-sol olarak değerlendirdi. 13. Kongremiz için yapacağımız hiçbir özeleştiri yok. Bilakis, ikinci ve şimdiki “ilerici dalga”da daha da açık hale gelen, sınıf mücadelesini uyuşturmaya hizmet eden ve sermaye ile emek arasında uyumu destekleyen ilericiliği açıkça suçlayacak yürekliliğe sahiptik.
Bu yüzyılın ilk yıllarına kadar diğer komünist örgütlerle ilişkilerimiz çok zayıftı. Siyasi ve maddi zorluklar büyüktü. Bunun sonucu, uluslararası ilişkilerimizi genişletmeyi başaramadık. Önceliğimiz hayatta kalmaktı. Sovyetler Birliği tepemize çökmüştü. Başka hiçbir örgüt Rus Devriminin bütün tarihine bu kadar bağlı değildi. Örneğin PCdoB, Çin ve Arnavutluk yanlısı olmuştu. İnsanlar birkaç aydan fazla yaşayamayacağımızı söylüyordu. Uluslararası komünist harekette, PCdoB halihazırda güçlüydü, milletvekilleri vardı, Lula ile müttefikti ve uluslararası toplantılarda boy göstererek PCB’nin artık var olmadığını söylüyordu. Dolayısıyla, uluslararası komünist harekette görünmeye ve ilişki kurmaya ancak 2000’lerin başında, özellikle de 2005’ten sonra başladık ve o andan sonra, doğru bir biçimde, Latin Amerika’yı ilk temas çevresi olarak seçtik ve Meksika, Paraguay ve Venezuela KP’leriyle daha uyumlu olduk.
EM: Bizim için, Lula’ya ve ilericiliğe (ilericiliğin sözde ilk dalgasına) verilen desteğe, bu olgu ortaya çıkarken ve diğer örgütler tarafından olumlu bakılırken eleştirel bir tutum takındığınızı görmek önemliydi. İlericiliğe yönelik erken dönem eleştiriniz ve sosyalizm için mücadeleyi olumlamanız, mevcut siyasi durumda üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir. Partinizin militanları tüm bu tarihi biliyorlar mı? Tüm bu unsurları özetleyen bir belge veya kitap var mı?
IP: Militanlarımız ve dostlarımız, birçok ders çıkarabileceğimiz bu tarihi iyi bilirler. Bu konuda çok sayıda video, metin, tartışma ve belge bulunmaktadır. Özellikle, PCM’nin 2019’da düzenlediği Uluslararası Seminerde sunduğum bir makale (“PCB’nin Devrimci Yeniden İnşası”) de dahil olmak üzere, bu konuda bazı makaleler yazdım.
EM: İlericiliğin, ‘Lula yeniden’in vs. komünistlere herhangi bir şekilde yardımcı olabileceği fikri hangi anda ortaya çıktı? Eğer güzergah onlardan bir kopuş idiyse, bu yakınlaşma hangi anda yeniden başladı? Bu yakınlaşmayı ne etkiledi?
IP: 2002 seçimlerinde, Merkez Komite bu konuda neredeyse ortadan ikiye bölünmüş olmasına rağmen, ilk turda Lula’yı destekledik. Aramızda, uygunsuz bir anda bölünme riskinden kaçınmak için imkansız hale gelen bir tezi, başkanlık seçimleri için kendi adaylığımızı savunanlar vardı. 2006 yılında artık Lula’yı desteklemiyorduk ancak PT’den koparak ortaya çıkan ve sol bir söyleme sahip olan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi – PSOL ile bir Cephe kurmaya çalıştık. İkinci turda, Lula’ya açık ve resmi bir destek yerine, kaderin bir cilvesi ve PT’nin fırsatçı dönüşünün bir kanıtı olarak, şu anda Lula’nın üçüncü hükümetinde başkan yardımcısı olan Geraldo Alckmin’in rakibine karşı oy kullanılmasını tavsiye ettik.
PT ile herhangi bir diyaloğa girmeden ve zaten daha önce hükümetine muhalefet ettiğimizi ilan ederek, zafer durumunda, Alckmin’e karşı Lula’yı, “Alckmin’i sandıkta, Lula’yı sokaklarda yenilgiye uğratın” adlı bir belgeyle eleştirel bir şekilde destekledik. Bu, Lula’nın lehine olmaktan çok Alckmin’in aleyhine bir oylamaydı, yani “kötünün iyisi” için açık bir seçimdi.
2010 ve 2014 seçimlerinde artık sol cephelerde yer almadık ve herhangi bir uzlaşma veya seçim illüzyonu olmaksızın, kapitalizmi ve burjuva demokrasisini kınayan siyasi çizgimizi sunmak amacıyla Cumhurbaşkanlığı ve diğer pozisyonlar için kendi adaylarımızı sunduk.
2018’de Parti Merkez Komitesi, kanımca yanlış bir şekilde, sol cephe politikasına geri döndü ve kuruluşundan 12 yıl sonra sosyal demokrat bir parti olarak misyonunu önemli ölçüde derinleştirmiş olan PSOL’nin başkan ve vali adaylarını desteklemeye geri döndü, kapitalizmin insanileştirilmesi ve demokratikleştirilmesine ve sözde “demokratik sosyalizmin” kademeli ve barışçıl inşasına odaklanan bir söylemle parlamenter mücadeleye yöneldi. 2020 yılında yapılan belediye seçimlerinde PCB, PSOL ile bu ittifak politikasını tekrarladı.
Şimdi 2022’de PSOL, oportünist dönüşünü radikalleştirerek, Alckmin’in başkan yardımcısı adayı olacağı ve PT’nin burjuvazinin sektörleriyle bir ittifak kurarak öncekilerden daha fazla sınıf uzlaşmacısı bir hükümet hedeflediğinin açık olduğu ilk turdan bu yana Lula’yı ve PT ve müttefikleri tarafından gösterilen eyalet valisi adaylarını desteklemeyi seçti.
PSOL’nin bu kararı, PCB’nin daha uygun bir seçim politikasını tercih etmesinde, ilk turda Cumhurbaşkanlığı için yeni bir aday göstererek Partinin bağımsızlığını işaret etmesinde ve hedeflerini ve önerilerini sunmasında şüphesiz önemli bir ağırlığa sahipti.
Daha ikinci turda PCB, Bolsonaro’ya karşı Lula’yı resmen desteklemiş ve bu hükümetin [Bolsonaro’nun] aşırı sağcı eğilimini, halk karşıtı politikalarını ve darbe niyetlerini doğru bir şekilde kınamıştır. Bana göre sorunlar, ikinci turda Lula’yı destekleme yolunda, işçilere Lula’nın üçüncü hükümetinin, Bolsonaro’nun gerici, insanlık dışı ve hatta soykırımcı politikalarını ve yasalarını doğru bir şekilde yürürlükten kaldırsa bile, temelde sermayenin çıkarlarına, sınıf uzlaşmasına, sendika ve halk hareketinin kooptasyonuna ve ılımlılaştırılmasına hizmet edeceği için herhangi bir yanılsamaya kapılmamaları gerektiği açıkça belirtilmediğinde ortaya çıktı.
Lula’nın açlık ve aşırı yoksulluğu azaltmak için telafi edici önlemler alacağı, fakat Brezilya’daki çarpık gelir dağılımını hiçbir şekilde değiştirmeyeceği de doğrudur. Toplumsal bir patlama halk kitlelerini ayağa kaldırmadıkça ve sorumluluklarını yerine getirecek bir öncü bulmadıkça, yeni hükümetten işçi haklarını küçülten karşı reformların ve halihazırda gerçekleştirilmiş olan özelleştirmelerin geri alınmasını ya da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim.
Yeni hükümetin, son darbe girişimiyle daha da kötüleşen, devrimci stratejilere sahip partiler de dahil olmak üzere sözde solda hüküm süren bu coşku, sınırsız destek ve Lula ile tam bir uzlaşma atmosferinin üstesinden gelmek için burjuva kesimlerle yapılan bir anlaşmanın sonucu olduğunu; Brezilya burjuvazisinin, sistemin krizinin ortasında sermayenin yeniden üretimini sürdürmek ve genişletmek için ihtiyaç duyduğu tüm karşı reformları parlamentoda onaylamak için kullandığı 4 yıllık hükümeti boyunca “Bolsonaro dışarı” pankartına öncelik vermesine yol açan Brezilya’da faşizmin yerleştirilmesi riskine olduğundan fazla değer verildiğini anlamak gerekir.
EM: Kesinlikle, Bolsonaro’nun bazı faşist fikirlere sahip olması, burjuvazinin Brezilya’da sermayeyi yönetmenin bir yolu olarak faşizme karar verdiği anlamına gelmez.
IP: PCM’nin yakın zamandaki 7. Kongresinde bir bildiri sunma onurunu bana bahşedildiğinde bunu açıkça söyledim.
Eğer [işler] sadece Bolsonaro’nun iradesine bağlı olsaydı, görev süresi boyunca Kongreyi kapatır, yargı organını susturur ve Brezilya’da bazı faşist önlemler alırdı. Sadece, Brezilya’nın mevcut konjonktüründe burjuvazi bununla ilgilenmiyor. Faşizm, burjuvazi yalnızca ona ihtiyaç duyduğunda kullanılan bir silahtır.
Geçtiğimiz 8 Ocak’ta Brezilya’da meydana gelen olaylar önemli sonuçlar çıkarmamıza olanak tanımaktadır.
Bu satırları yazdığım ana kadar tablo Lula’nın lehine, aşırı sağın ise aleyhinedir. Neredeyse tüm kurumlar ve burjuva liderler darbe girişimini şiddetle reddetti ve Bolsonaro ve çevresine ulaşabilen finansörleri ve organizatörleri de dahil olmak üzere darbe faillerinin cezalandırılmasını talep etti.
Ancak Bolsonaro’dan uzaklaşan kesimler de dahil olmak üzere egemen sınıfların bu kararlı desteğinin, Lula için ekonominin yönetiminde daha fazla uzlaşma şeklinde, özellikle de yeni hükümetin son yıllardaki karşı reformlara ve özelleştirmelere, sözde “mali disiplin” ve Merkez Bankasının özerkliğine dokunmaması için geleceğini düşünmek gerekir.
İlk sonuç, Brezilya’da en radikal Bolsonarocu kesim tarafından yapılan ve hüsranla sonuçlanan darbe girişiminin, Brezilya burjuvazisinin bu noktada faşizmle ilgilenmediğini ortaya koymasıdır; her şeyden önce Brezilya’nın parya bir ülke haline gelmemesi için, zira bu durum buradaki kapitalizmin krizini aşmak için ihtiyaç duyduğu yabancı yatırımlara zarar verecektir. Bu, yeni darbe girişimlerinin olmayacağı, aşırı sağın ortadan kalkacağı ya da burjuvazinin demokrasisini evrensel bir değer olarak görüp darbeleri, diktatörlüğü ve hatta faşizmi bir kenara bırakacağı anlamına gelmiyor.
İkincisi, şu anda –sermaye lehine ana karşı reformların uygulanmasından sonra ve açlık ve sefalet kuyunun dibine ulaşmışken– bir sınıf uzlaşması hükümetine sahip burjuva demokrasisinin, ekonominin büyümesini ve sermayenin kar oranlarını yeniden canlandırmak için en iyi yatırım formülü olduğudur.
Üçüncüsü, sadece Brezilya’da değil, darbelere ve sağcı diktatörlüklere ordu değil, genellikle hizmetinde oldukları egemen sınıflar karar veriyor. Brezilya’da 1964 darbesiyle ortaya çıkan diktatörlük sadece biçim olarak askeriydi ama burjuvazi tarafından kararlaştırıldı ve sürdürüldü ve artık onun için uygun olmadığı ana kadar devam etti. Burjuvazinin ideolojisi yoktur, çıkarları vardır!
Dördüncü sonuç ise tarihin bize öğrettikleridir: burjuvaziler, faşizme ancak güçler korelasyonu kendi aleyhlerine olduğunda ve proleter isyanlar ve devrimler riskiyle karşı karşıya kaldıklarında başvururlar. Yozlaşmış bir sendikal hareket ve hegemonik olarak reformist, kurumsal ve giderek kimlikçi bir sol karşısında burjuva hegemonyasının tartışılmaz olduğu Brezilya’da durum bundan çok uzaktır.
Sorun şu ki, aşırı sağcı darbe girişiminin hüsranla sonuçlanması, sözde solda, hatta bazı komünistler arasında, Lula’nın ve burjuva demokrasisinin yönetilebilirliğini garanti altına almak için sosyalizm sorununu erteleme eğilimini artırıyor. Benim endişem, Lula hükümetinin günün 24 saati faşist bir darbe tarafından tehdit edileceğini ve bu nedenle onunla safları sıklaştırmamız gerektiğini düşünme hatasına düşmememizdir. “Demokratik” burjuvaziden ayrı sokaklarda yürüyerek darbe girişimlerine ve aşırı sağ diktatörlüklere karşı mücadele etmek doğru ve çok önemlidir. Fakat sınıf uzlaşmacı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.
“Sol” olarak adlandırdığımız kampta yapılan bir diğer hata da, Dilma Rousseff’in Petista (PT) hükümetinin inisiyatifi sayesinde yürürlükte olan terörle mücadele yasasını hatırlatarak darbe faillerinin cezalandırılmasını şiddetle talep etmek ve 4 yıl boyunca darbe girişimleriyle uzlaşan ve halkların isyan hakkını kullanmaya cesaret edersek çok daha hızlı, etkili ve sert olacak kişi ve kurumlara kahraman ve cüretkar olarak değer vermektir!
Bir Komünist Partinin enerjisini faşizm ve neo-liberalizme karşı mücadeleye yoğunlaştıracağını ilan etmesi de bana büyük bir hata olarak görünüyor. “Demokratik hukuk devletini” savunmaya ve daha insancıl bir kapitalizm için mücadele etmeye devam edeceğini söylemek gibi. Bugün Brezilyalı komünistlerin temel görevi, özellikle işçi sınıfının ve genel olarak proletaryanın, karşı reformların yürürlükten kaldırılması, daha fazla sosyal, ekonomik ve siyasi haklar için ve mümkün olan tek yol olan sosyalist devrim yoluyla kurtuluşları perspektifiyle mücadelede seferber edilmesi, bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesidir!
EM: Yoldaş Ivan Pinheiro’ya bize verdiği röportaj için teşekkür ediyor ve PCM’nin 7. Kongresi çerçevesinde kendisine verdiği militan liyakat nişanından dolayı kendisini kutluyoruz.
Dipnotlar
[1] Partido Comunista Brasileiro (PCB), 1922 yılında Ekim Devriminin etkisi ile kuruldu. Tenente isyanına ve 1930 devrimine önderlik eden parti, Sovyet-Çin ayrışmasında bölündü; PCB Sovyet çizgisini savunurken, Partido Comunista do Brasil (PCdoB) Çin’den yanaydı. PCdoB, tüm Lula hükümetlerini destekledi ve İşçi Partisinin (PT) seçim kampanyalarına aktif olarak katıldı. (ç.n.)
[2] 1964’te, askeri diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunup PCB’den kopan üniversite öğrencilerinin kurduğu bir örgüt. (ç.n.)
[3] Brezilya’da askeri diktatörlük 1 Nisan 1964’teki askeri darbe ile kuruldu. ABD’nin ve Katolik Kilisesinin desteklediği darbe, sola yatkın Başkan João Goulart’a karşı faşizan bir programı ülke gündemine soktu. İşçi sınıfının örgütlerine ve komünistlere yönelik suikastler ve işkencelere, yüksek enflasyon ve özelleştirmeler eşlik etti. 1980’li yılların başında büyük kitle eylemleri sonucunda, 1982 yılında darbeden sonraki ilk serbest seçimler yapıldı. (ç.n.)
[4] Luis Carlos Prestes (1898-1990): Brezilya’da komünist hareketin efsanevi isimlerinden. 1943-1980 arasında PCB Genel Sekreteri olan Prestes, Brezilya senatosuna da seçilmişti. Prestes, 1922’de başlayıp aralıklarla 1927’ye kadar süren ve genç subayların önderlik ettiği, Brezilya’da tenente olarak bilinen silahlı isyanın da örgütleyicilerinden biriydi. İsyandaki Prestes Birliği, Bolivya’ya iltica etmeden önce 25 bin kilometrelik bir ‘uzun yürüyüş’ yapmış ve ikonikleşmişti. Prestes, 1980 yılında PCB’nin Marksizm-Leninizm’den uzaklaştığını söyleyip bayrak açınca görevden alındı, 1984’te partiden atıldı. Hayatının son yıllarında yoksullukla boğuşan ve ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer tarafından maddi olarak desteklenen Prestes, 1990 yılında hayatını kaybetti. (ç.n.)
[5] Yunanistan Komünist Partisi, Meksika Komünist Partisi, Türkiye Komünist Partisi gibi partilerin öncülüğünde, yeni bir uluslararası komünist odak yaratmak amacıyla 2009 yılında yayına başlayan dergi. (ç.n.)
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını
Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.
Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.
“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”
Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.
Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:
“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”
Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:
“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”
“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”
Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:
“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”
Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:
“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”
“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”
Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:
“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”
Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.
Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:
“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”
“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”
Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.
Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:
“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”
“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”
Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:
“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”
Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:
“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”
“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”
Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:
“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”
Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Dünya Basını5 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler












