Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Brezilya’da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Meksika Komünist Partisinin (PCM) yayın organı El Machete’de yayımlanan aşağıdaki röportaj, Marxism-Leninism Today tarafından İngilizce olarak yeniden okurlara sunuldu. Röportajda Brezilya siyaseti ve komünist parti tarihi üzerine önemli şeyler söyleyen Ivan Pinheiro, Brezilya Komünist Partisinin (PCB) askeri diktatörlük döneminde yeraltına çekildiği dönemde partili olmuş, Gorbaçovcu tasfiye dalgasına karşı direnmiş ve sonrasında uzun süre partinin Genel Sekreterlik görevini üstlenmiş tecrübeli bir militan. Pinheiro’nun, PCB’nin Lula’ya zaman zaman kredi açan siyasetine eleştirel yaklaştığı görülüyor. Başka bir dikkat çekici nokta, Bolsonarocuların Kongre baskınına bakış açısı: Pinheiro, kimilerine biraz mekanik-şematik gelecek bir biçimde, Brezilya burjuvazisinin bugün açık bir faşist diktatörlüğü neden tercih etmeyeceğini, dolayısıyla merkezine ‘antifaşist mücadele’yi alan bir stratejinin neden başarılı olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Lula’nın prestijinin çok daha yüksek olduğu birinci hükümet döneminde bile ‘ilerici dalga’dan kendini ayıran PCB’nin bu militanının, çok daha ‘yumuşak’ görünen üçüncü Lula dönemine nasıl yaklaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. PCB, 2022 seçimlerinde Sofia Padua Manzano’yu aday gösterdi ve 45 bin civarında oy aldı. Metindeki normal parantezler yayıncıya, köşeli parantezler çevirmene aittir.


Brezilya’da Komünist Siyaset Üzerine: Ivan Pinheiro ile Mülakat

David Alfaro Siqueiros Ödülünü almak üzere PCM’nin (Meksika Komünist Partisi) 7. Kongresine katılan, 2006 ile 2016 arasında Brezilya Komünist Partisinin genel sekreterliğini yapan Ivan Pinheiro ile El Machete’nin (Meksika KP’nin yayını) yaptığı mülakat

25 Ocak 2023
El Machete

“Sınıf uzlaşmacısı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.”

El Machete (EM): Bize bu mülakatı verdiğiniz için minnettarız, yoldaş Ivan Pinheiro. Partimiz (Meksika Komünist Partisi), Brezilya Komünist Partisinin (PCB) devrimci yeniden inşası sürecine büyük saygı duyuyor. 2010 yılında 4. Kongremizde yeni bir adım atmış oluşumuzda aslında bizim için önemli bir örnekti. Lütfen bize PCB’nin devrimci yeniden inşasının gerçekleştiği bağlam ve nelerden oluştuğu hakkında bilgi verin.

Ivan Pinheiro (IP): 1982’den itibaren Brezilya Komünist Partisi Merkez Komitesindeydim.[1] O gizli bir Kongreydi, Parti yasadışıydı. Silahlı mücadeleye dahil olan 8 Ekim Devrimci Hareketinin[2] üyesiydim, Partiye hâlâ yasadışı olduğu 1974’te katıldım.

1970’lerin sonlarında Demokratik Cephe konusunda Merkez Komitenin çizgisiyle ayrışmaya başladım.

O zamana kadar, bu siyasetin sadece taktiksel olduğunu düşünüyordum. Diktatörlüğün[3] en zorlu döneminde bana doğru görünüyordu, çünkü sendikalar ve kitle hareketleri çok zayıf ve bastırılmıştı ve PCB, Merkez Komitenin sürgüne gitmeyen birçok üyesinin suikaste uğraması ve hapsedilmesi ile ciddi bir şekilde zayıflatılmıştı.

Gelgelelim, 1979’un ikinci yarısında, diktatörlüğün ‘yavaş, emin ve kademeli siyasi açılım’ dediği, bazı olağanüstü hal yasalarının gevşetildiği ve rejim tarafından kovuşturulanlara yönelik siyasi affın geldiği bir sürecin başlamasıyla birlikte durum önemli değişikliklere uğradı. Bu dönem, Brezilya’da önemli bir sendikal hareket ve işçi hareketi patlak verdi, birçok sektörde işçiler greve gittiler. Orada, Partinin konumundan ayrılan bizler, PT (İşçi Partisi) örneğinde olduğu gibi, ortaya çıkmakta olan sınıf güçleriyle birlikte bir Sol Cephe için, Demokratik Cephe politikasının değiştirilmesi ihtiyacını savunmaya başladık. PT o zamanlar bugünün reformist partisi değil, kendilerini sosyalist olarak gören bazı akımların olduğu militan bir PT idi.

Gelgelelim, PCB tüm 80’li yıllar boyunca, burjuvazinin sözümona ‘demokratik merkez’inin bölmeleriyle ittifak halinde kalmaya devam etti. Bazı yoldaşlar, esas olarak içimizde sendikal harekette aktif olanlar, bu soruları tartışmaya başladı ve bizler çeşitli kereler reformizm ile karşı karşıya gelmeye başladık. Merkez Komitesi, demokratik geçişi “engelledikleri” için uygunsuz oldukları iddiasıyla grevlere karşı çıkmamız için bize bir yönelim dayattı. Biz aksini düşündük, grevler ve kitlesel mücadeleler, askeri nitelikteki diktatörlüğün ömrünü kısalttı, çünkü yönetici sınıflar, diktatörlük biçimlerini, bu kez bir burjuva demokrasisi olarak, değiştirme zamanının geldiğine dair işaretler veriyorlardı.

1982/83 yılları arasında, PCB Merkez Komitesinde hegemonik olan reformistler, onlara “solcu” göründüğü için PT ile birlikte inşa ettiğimiz Merkezi İşçi Sendikasından kopmamızı dayattılar. Gerçek şu ki, öncelikli ittifak, Demokratik Cepheye liderlik eden burjuva partisi Brezilya Demokratik Hareket partisi MDB ile oldu. CUT’nin kuruluşuna katılmadık ve bürokrat sendikacıların önderliğinde başka bir merkezi, uzlaşmacı ve ılımlı oluşumuna katkıda bulunmadık.

Derinleşen, on yıllık bir iç mücadeleydi. Prestes’in (Luis Carlos Prestes)[4] 1980’de Partiden ayrıldığında “Komünistlere Mektup” ile yaptığı eleştirilere her zaman katıldım. Ama Partiden ayrılma kararına katılmadım, çünkü o hâlâ, iç mücadeleyi engelleyecek koşulların var olduğunu düşünüyordu…

Çeşitli zamanlarda reformizme karşı iç mücadelelerimize rağmen, 1980’lerin sonunda, avro-komünistler ve bürokratlar Merkez Komitede hâlâ çoğunluktaydı. Temmuz 1991’de, Berlin Duvarı çoktan yıkılmışken ve perestroyka ilerlerken, 9. Kongremizde Partiyi tasfiye etmeye çalıştılar.

Bunu öngörerek bir iç eğilim oluşturduk ve üyeliğimizi kamuoyuna beyan ettik. “Komünisttik, komünistiz, komünist kalacağız” diye bir belge yayınladık, PCB’yi Savunmada Ulusal Hareketi kurduk ve zaten ulusal olarak örgütlenmiş olan Kongreye gittik ve küçük bir oy farkıyla Partiyi tutmayı başardık ve partide yüzde 10’un altındaki bir azınlıktan ilerledik ve Merkez Komitenin yaklaşık üçte biri olduk.

Buna rağmen, Sovyetler Birliğinin düşüşünden birkaç gün sonra, Siyasi Komisyon on beş gün sonra bir Merkez Komite toplantısı düzenlemeye karar verdi ve bu toplantıda çoğunluk, 25 ve 26 Ocak’ta São Paulo’da Olağanüstü Kongre çağrısını onayladı; tek amacı, “yeni bir siyasi oluşum” yaratmak, yani PCB’yi tasfiye etmek ve sosyal demokrat bir parti yaratmaktı.

Bu kongre çağrıldığında, delegelerin çoğunluğunu seçmeye çalışmak için hemen ulusal bir çaba başlattık. Her hücre ve Bölge Komitesi konferansında agresif bir mücadeleydi. Ancak delege seçimlerine katılabilecek Parti üyesi olmayanların onaylanmasıyla tezler üzerindeki tartışmaları dönüştüren tasfiyecilerin kullandığı hileye güvenmedik.

Bu “kongre”de delegelerin üçte biri civarının Parti dışından olduğunu tahmin ediyoruz. Bu nedenle, Aralık 1991’de Rio de Janeiro şehrinde, farklı eyaletlerden yoldaşların katıldığı, PCB’yi Savunma Hareketi Ulusal Genel Kurulunu bu şekilde topladık ve orada, sahte kongreyi tanımamaya ve Partiyi sürdürmek ve yeniden örgütlemek için aynı günlerde bir Ulusal Siyasi Konferans düzenledik.

25 Ocak 1992 sabahı, São Paulo şehrinde, ilk genel kurulumuzda yaklaşık 400 yoldaş topladık, ardından bu “kongreyi” tanımamamızın nedenlerini ortaya çıkarmak ve politik bir beyanda bulunduğumuz, yeni bir Merkez Komitesi seçtiğimiz ve bir sene sonra yaptığımız X Kongresine çağrıda bulunduğumuz PCB Ulusal Örgütlenme Konferansını yapmak üzere toplantı yerine döneceğimizi bildirmek için tasfiyecilerin toplantı yerine yürüyüşe gitmeye karar verdik ve orada konuşabilmeyi talep ettik.

Burada Partinin devrimci yeniden yapılandırılmasına başladık; bu, 1990’lı yıllarda acayipti, çünkü, SSCB’deki karşı devrimin ötesinde, aramızda Partiyi sürdürmek isteyen ama onun devrimci yeniden yapılandırılması ile hemfikir olmayan yoldaşlarımız vardı. Bu hedef, yalnızca 2005’teki 13. Kongreden itibaren, bizim 2003’te başlayan birinci Lula hükümetini desteklemeye devam etmemizi isteyenler Partiden ayrıldıktan sonra efektif bir biçimde geliştirilebildi.

2005 Kongremiz etapismo’dan (sosyalizmi aşamalar halinde inşa etme fikri) koptu, devrimin sosyalist stratejisini ve Partinin Marksist-Leninist karakterini tanımladı. Kendimizi Lula hükümetine karşı yerleştirdik ve devrimci yeniden yapılandırmada ilerledik; son tarihi olan bir süreç olarak değil, daha çok gidilmesi gereken, uzun bir yol olarak.

Ardından, Mart 2008’de Ulusal Örgütlenme Konferansını ve Ekim 2009’da PCM ve KKE’nin [Yunanistan Komünist Partisi] katıldığı 14. Parti Kongresini yaptık; o sırada, önemli bir Uluslararası Semineri teşvik ediyor ve o zamana kadar ilk sayılarını çevirip yayımladığımız International Communist Review’u[5] inşa etmekte olan partilerin yanında yer alıyorduk.

EM: “Sol” örgütler, devrimin sosyalist karakteri ve Lula hükümetinden kopuş siyaseti hakkında ne düşündü? Brezilya ve Latin Amerika’nın siyasi ortamında olup bitenlerden bahsediyorum. Diğer komünist partiler ve örgütler partiniz hakkında ne düşündü? Davranışınız net ve cüretliydi, çünkü ilericiliğin yükselişte olduğu bir zamanda meydana geldi.

IP: PCB Lula hükümetinden koptuğu için, hatta onun ilk hükümetinin ortasında, Latin Amerika’daki ilk ‘ilerici dalga’nın ortasında koptuğu için ve FARC-EP’yi açıktan destekleyen birkaç partiden biri olduğu için, aralarında bazı komünist örgütlerin de olduğu “sol”, bizi hizipçi ve ultra-sol olarak değerlendirdi. 13. Kongremiz için yapacağımız hiçbir özeleştiri yok. Bilakis, ikinci ve şimdiki “ilerici dalga”da daha da açık hale gelen, sınıf mücadelesini uyuşturmaya hizmet eden ve sermaye ile emek arasında uyumu destekleyen ilericiliği açıkça suçlayacak yürekliliğe sahiptik.

Bu yüzyılın ilk yıllarına kadar diğer komünist örgütlerle ilişkilerimiz çok zayıftı. Siyasi ve maddi zorluklar büyüktü. Bunun sonucu, uluslararası ilişkilerimizi genişletmeyi başaramadık. Önceliğimiz hayatta kalmaktı. Sovyetler Birliği tepemize çökmüştü. Başka hiçbir örgüt Rus Devriminin bütün tarihine bu kadar bağlı değildi. Örneğin PCdoB, Çin ve Arnavutluk yanlısı olmuştu. İnsanlar birkaç aydan fazla yaşayamayacağımızı söylüyordu. Uluslararası komünist harekette, PCdoB halihazırda güçlüydü, milletvekilleri vardı, Lula ile müttefikti ve uluslararası toplantılarda boy göstererek PCB’nin artık var olmadığını söylüyordu. Dolayısıyla, uluslararası komünist harekette görünmeye ve ilişki kurmaya ancak 2000’lerin başında, özellikle de 2005’ten sonra başladık ve o andan sonra, doğru bir biçimde, Latin Amerika’yı ilk temas çevresi olarak seçtik ve Meksika, Paraguay ve Venezuela KP’leriyle daha uyumlu olduk.

EM: Bizim için, Lula’ya ve ilericiliğe (ilericiliğin sözde ilk dalgasına) verilen desteğe, bu olgu ortaya çıkarken ve diğer örgütler tarafından olumlu bakılırken eleştirel bir tutum takındığınızı görmek önemliydi. İlericiliğe yönelik erken dönem eleştiriniz ve sosyalizm için mücadeleyi olumlamanız, mevcut siyasi durumda üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir. Partinizin militanları tüm bu tarihi biliyorlar mı? Tüm bu unsurları özetleyen bir belge veya kitap var mı?

IP: Militanlarımız ve dostlarımız, birçok ders çıkarabileceğimiz bu tarihi iyi bilirler. Bu konuda çok sayıda video, metin, tartışma ve belge bulunmaktadır. Özellikle, PCM’nin 2019’da düzenlediği Uluslararası Seminerde sunduğum bir makale (“PCB’nin Devrimci Yeniden İnşası”) de dahil olmak üzere, bu konuda bazı makaleler yazdım.

EM: İlericiliğin, ‘Lula yeniden’in vs. komünistlere herhangi bir şekilde yardımcı olabileceği fikri hangi anda ortaya çıktı? Eğer güzergah onlardan bir kopuş idiyse, bu yakınlaşma hangi anda yeniden başladı? Bu yakınlaşmayı ne etkiledi?

IP:  2002 seçimlerinde, Merkez Komite bu konuda neredeyse ortadan ikiye bölünmüş olmasına rağmen, ilk turda Lula’yı destekledik. Aramızda, uygunsuz bir anda bölünme riskinden kaçınmak için imkansız hale gelen bir tezi, başkanlık seçimleri için kendi adaylığımızı savunanlar vardı. 2006 yılında artık Lula’yı desteklemiyorduk ancak PT’den koparak ortaya çıkan ve sol bir söyleme sahip olan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi – PSOL ile bir Cephe kurmaya çalıştık. İkinci turda, Lula’ya açık ve resmi bir destek yerine, kaderin bir cilvesi ve PT’nin fırsatçı dönüşünün bir kanıtı olarak, şu anda Lula’nın üçüncü hükümetinde başkan yardımcısı olan Geraldo Alckmin’in rakibine karşı oy kullanılmasını tavsiye ettik.

PT ile herhangi bir diyaloğa girmeden ve zaten daha önce hükümetine muhalefet ettiğimizi ilan ederek, zafer durumunda, Alckmin’e karşı Lula’yı, “Alckmin’i sandıkta, Lula’yı sokaklarda yenilgiye uğratın” adlı bir belgeyle eleştirel bir şekilde destekledik. Bu, Lula’nın lehine olmaktan çok Alckmin’in aleyhine bir oylamaydı, yani “kötünün iyisi” için açık bir seçimdi.

2010 ve 2014 seçimlerinde artık sol cephelerde yer almadık ve herhangi bir uzlaşma veya seçim illüzyonu olmaksızın, kapitalizmi ve burjuva demokrasisini kınayan siyasi çizgimizi sunmak amacıyla Cumhurbaşkanlığı ve diğer pozisyonlar için kendi adaylarımızı sunduk.

2018’de Parti Merkez Komitesi, kanımca yanlış bir şekilde, sol cephe politikasına geri döndü ve kuruluşundan 12 yıl sonra sosyal demokrat bir parti olarak misyonunu önemli ölçüde derinleştirmiş olan PSOL’nin başkan ve vali adaylarını desteklemeye geri döndü, kapitalizmin insanileştirilmesi ve demokratikleştirilmesine ve sözde “demokratik sosyalizmin” kademeli ve barışçıl inşasına odaklanan bir söylemle parlamenter mücadeleye yöneldi. 2020 yılında yapılan belediye seçimlerinde PCB, PSOL ile bu ittifak politikasını tekrarladı.

Şimdi 2022’de PSOL, oportünist dönüşünü radikalleştirerek, Alckmin’in başkan yardımcısı adayı olacağı ve PT’nin burjuvazinin sektörleriyle bir ittifak kurarak öncekilerden daha fazla sınıf uzlaşmacısı bir hükümet hedeflediğinin açık olduğu ilk turdan bu yana Lula’yı ve PT ve müttefikleri tarafından gösterilen eyalet valisi adaylarını desteklemeyi seçti.

PSOL’nin bu kararı, PCB’nin daha uygun bir seçim politikasını tercih etmesinde, ilk turda Cumhurbaşkanlığı için yeni bir aday göstererek Partinin bağımsızlığını işaret etmesinde ve hedeflerini ve önerilerini sunmasında şüphesiz önemli bir ağırlığa sahipti.

Daha ikinci turda PCB, Bolsonaro’ya karşı Lula’yı resmen desteklemiş ve bu hükümetin [Bolsonaro’nun] aşırı sağcı eğilimini, halk karşıtı politikalarını ve darbe niyetlerini doğru bir şekilde kınamıştır. Bana göre sorunlar, ikinci turda Lula’yı destekleme yolunda, işçilere Lula’nın üçüncü hükümetinin, Bolsonaro’nun gerici, insanlık dışı ve hatta soykırımcı politikalarını ve yasalarını doğru bir şekilde yürürlükten kaldırsa bile, temelde sermayenin çıkarlarına, sınıf uzlaşmasına, sendika ve halk hareketinin kooptasyonuna ve ılımlılaştırılmasına hizmet edeceği için herhangi bir yanılsamaya kapılmamaları gerektiği açıkça belirtilmediğinde ortaya çıktı.

Lula’nın açlık ve aşırı yoksulluğu azaltmak için telafi edici önlemler alacağı, fakat Brezilya’daki çarpık gelir dağılımını hiçbir şekilde değiştirmeyeceği de doğrudur. Toplumsal bir patlama halk kitlelerini ayağa kaldırmadıkça ve sorumluluklarını yerine getirecek bir öncü bulmadıkça, yeni hükümetten işçi haklarını küçülten karşı reformların ve halihazırda gerçekleştirilmiş olan özelleştirmelerin geri alınmasını ya da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim.

Yeni hükümetin, son darbe girişimiyle daha da kötüleşen, devrimci stratejilere sahip partiler de dahil olmak üzere sözde solda hüküm süren bu coşku, sınırsız destek ve Lula ile tam bir uzlaşma atmosferinin üstesinden gelmek için burjuva kesimlerle yapılan bir anlaşmanın sonucu olduğunu; Brezilya burjuvazisinin, sistemin krizinin ortasında sermayenin yeniden üretimini sürdürmek ve genişletmek için ihtiyaç duyduğu tüm karşı reformları parlamentoda onaylamak için kullandığı 4 yıllık hükümeti boyunca “Bolsonaro dışarı” pankartına öncelik vermesine yol açan Brezilya’da faşizmin yerleştirilmesi riskine olduğundan fazla değer verildiğini anlamak gerekir.

EM: Kesinlikle, Bolsonaro’nun bazı faşist fikirlere sahip olması, burjuvazinin Brezilya’da sermayeyi yönetmenin bir yolu olarak faşizme karar verdiği anlamına gelmez.

IP: PCM’nin yakın zamandaki 7. Kongresinde bir bildiri sunma onurunu bana bahşedildiğinde bunu açıkça söyledim.

Eğer [işler] sadece Bolsonaro’nun iradesine bağlı olsaydı, görev süresi boyunca Kongreyi kapatır, yargı organını susturur ve Brezilya’da bazı faşist önlemler alırdı. Sadece, Brezilya’nın mevcut konjonktüründe burjuvazi bununla ilgilenmiyor. Faşizm, burjuvazi yalnızca ona ihtiyaç duyduğunda kullanılan bir silahtır.

Geçtiğimiz 8 Ocak’ta Brezilya’da meydana gelen olaylar önemli sonuçlar çıkarmamıza olanak tanımaktadır.

Bu satırları yazdığım ana kadar tablo Lula’nın lehine, aşırı sağın ise aleyhinedir. Neredeyse tüm kurumlar ve burjuva liderler darbe girişimini şiddetle reddetti ve Bolsonaro ve çevresine ulaşabilen finansörleri ve organizatörleri de dahil olmak üzere darbe faillerinin cezalandırılmasını talep etti.

Ancak Bolsonaro’dan uzaklaşan kesimler de dahil olmak üzere egemen sınıfların bu kararlı desteğinin, Lula için ekonominin yönetiminde daha fazla uzlaşma şeklinde, özellikle de yeni hükümetin son yıllardaki karşı reformlara ve özelleştirmelere, sözde “mali disiplin” ve Merkez Bankasının özerkliğine dokunmaması için geleceğini düşünmek gerekir.

İlk sonuç, Brezilya’da en radikal Bolsonarocu kesim tarafından yapılan ve hüsranla sonuçlanan darbe girişiminin, Brezilya burjuvazisinin bu noktada faşizmle ilgilenmediğini ortaya koymasıdır; her şeyden önce Brezilya’nın parya bir ülke haline gelmemesi için, zira bu durum buradaki kapitalizmin krizini aşmak için ihtiyaç duyduğu yabancı yatırımlara zarar verecektir. Bu, yeni darbe girişimlerinin olmayacağı, aşırı sağın ortadan kalkacağı ya da burjuvazinin demokrasisini evrensel bir değer olarak görüp darbeleri, diktatörlüğü ve hatta faşizmi bir kenara bırakacağı anlamına gelmiyor.

İkincisi, şu anda –sermaye lehine ana karşı reformların uygulanmasından sonra ve açlık ve sefalet kuyunun dibine ulaşmışken– bir sınıf uzlaşması hükümetine sahip burjuva demokrasisinin, ekonominin büyümesini ve sermayenin kar oranlarını yeniden canlandırmak için en iyi yatırım formülü olduğudur.

Üçüncüsü, sadece Brezilya’da değil, darbelere ve sağcı diktatörlüklere ordu değil, genellikle hizmetinde oldukları egemen sınıflar karar veriyor. Brezilya’da 1964 darbesiyle ortaya çıkan diktatörlük sadece biçim olarak askeriydi ama burjuvazi tarafından kararlaştırıldı ve sürdürüldü ve artık onun için uygun olmadığı ana kadar devam etti. Burjuvazinin ideolojisi yoktur, çıkarları vardır!

Dördüncü sonuç ise tarihin bize öğrettikleridir: burjuvaziler, faşizme ancak güçler korelasyonu kendi aleyhlerine olduğunda ve proleter isyanlar ve devrimler riskiyle karşı karşıya kaldıklarında başvururlar. Yozlaşmış bir sendikal hareket ve hegemonik olarak reformist, kurumsal ve giderek kimlikçi bir sol karşısında burjuva hegemonyasının tartışılmaz olduğu Brezilya’da durum bundan çok uzaktır.

Sorun şu ki, aşırı sağcı darbe girişiminin hüsranla sonuçlanması, sözde solda, hatta bazı komünistler arasında, Lula’nın ve burjuva demokrasisinin yönetilebilirliğini garanti altına almak için sosyalizm sorununu erteleme eğilimini artırıyor. Benim endişem, Lula hükümetinin günün 24 saati faşist bir darbe tarafından tehdit edileceğini ve bu nedenle onunla safları sıklaştırmamız gerektiğini düşünme hatasına düşmememizdir. “Demokratik” burjuvaziden ayrı sokaklarda yürüyerek darbe girişimlerine ve aşırı sağ diktatörlüklere karşı mücadele etmek doğru ve çok önemlidir. Fakat sınıf uzlaşmacı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.

“Sol” olarak adlandırdığımız kampta yapılan bir diğer hata da, Dilma Rousseff’in Petista (PT) hükümetinin inisiyatifi sayesinde yürürlükte olan terörle mücadele yasasını hatırlatarak darbe faillerinin cezalandırılmasını şiddetle talep etmek ve 4 yıl boyunca darbe girişimleriyle uzlaşan ve halkların isyan hakkını kullanmaya cesaret edersek çok daha hızlı, etkili ve sert olacak kişi ve kurumlara kahraman ve cüretkar olarak değer vermektir!

Bir Komünist Partinin enerjisini faşizm ve neo-liberalizme karşı mücadeleye yoğunlaştıracağını ilan etmesi de bana büyük bir hata olarak görünüyor. “Demokratik hukuk devletini” savunmaya ve daha insancıl bir kapitalizm için mücadele etmeye devam edeceğini söylemek gibi. Bugün Brezilyalı komünistlerin temel görevi, özellikle işçi sınıfının ve genel olarak proletaryanın, karşı reformların yürürlükten kaldırılması, daha fazla sosyal, ekonomik ve siyasi haklar için ve mümkün olan tek yol olan sosyalist devrim yoluyla kurtuluşları perspektifiyle mücadelede seferber edilmesi, bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesidir!

EM: Yoldaş Ivan Pinheiro’ya bize verdiği röportaj için teşekkür ediyor ve PCM’nin 7. Kongresi çerçevesinde kendisine verdiği militan liyakat nişanından dolayı kendisini kutluyoruz.


Dipnotlar

[1] Partido Comunista Brasileiro (PCB), 1922 yılında Ekim Devriminin etkisi ile kuruldu. Tenente isyanına ve 1930 devrimine önderlik eden parti, Sovyet-Çin ayrışmasında bölündü; PCB Sovyet çizgisini savunurken, Partido Comunista do Brasil (PCdoB) Çin’den yanaydı. PCdoB, tüm Lula hükümetlerini destekledi ve İşçi Partisinin (PT) seçim kampanyalarına aktif olarak katıldı. (ç.n.)

[2] 1964’te, askeri diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunup PCB’den kopan üniversite öğrencilerinin kurduğu bir örgüt. (ç.n.)

[3] Brezilya’da askeri diktatörlük 1 Nisan 1964’teki askeri darbe ile kuruldu. ABD’nin ve Katolik Kilisesinin desteklediği darbe, sola yatkın Başkan João Goulart’a karşı faşizan bir programı ülke gündemine soktu. İşçi sınıfının örgütlerine ve komünistlere yönelik suikastler ve işkencelere, yüksek enflasyon ve özelleştirmeler eşlik etti. 1980’li yılların başında büyük kitle eylemleri sonucunda, 1982 yılında darbeden sonraki ilk serbest seçimler yapıldı. (ç.n.)

[4] Luis Carlos Prestes (1898-1990): Brezilya’da komünist hareketin efsanevi isimlerinden. 1943-1980 arasında PCB Genel Sekreteri olan Prestes, Brezilya senatosuna da seçilmişti. Prestes, 1922’de başlayıp aralıklarla 1927’ye kadar süren ve genç subayların önderlik ettiği, Brezilya’da tenente olarak bilinen silahlı isyanın da örgütleyicilerinden biriydi. İsyandaki Prestes Birliği, Bolivya’ya iltica etmeden önce 25 bin kilometrelik bir ‘uzun yürüyüş’ yapmış ve ikonikleşmişti. Prestes, 1980 yılında PCB’nin Marksizm-Leninizm’den uzaklaştığını söyleyip bayrak açınca görevden alındı, 1984’te partiden atıldı. Hayatının son yıllarında yoksullukla boğuşan ve ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer tarafından maddi olarak desteklenen Prestes, 1990 yılında hayatını kaybetti. (ç.n.)

[5] Yunanistan Komünist Partisi, Meksika Komünist Partisi, Türkiye Komünist Partisi gibi partilerin öncülüğünde, yeni bir uluslararası komünist odak yaratmak amacıyla 2009 yılında yayına başlayan dergi. (ç.n.)

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Yayınlanma

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”

2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:

Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı

İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.

Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.

KAN VE SERVET

Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.

Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.

Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.

Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.

ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.

ÇIKIŞ YOLU

Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.

ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.

ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.

Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.

KORKULAR VE GERÇEKLER

Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.

Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.

Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.

Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.

Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.

KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA

Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanlığı ile Japonya Maliye Bakanlığının geçen hafta yen para birimine yönelik gerçekleştirdiği ortak müdahalenin arkasında önemli bir mesaj var. Ancak bu mesaj, piyasaların çıkardığı sonuç değil.

Financial Times, Barry Eichengreen (California Üniversitesi, Berkeley’de George C. ve Helen N. Pardee Ekonomi ve Siyaset Bilimi Profesörü)

Japon yetkililerin iki gün içinde yaklaşık 14 trilyon yen, yani 88 milyar dolar tutarında gerçekleştirdiği tahmin edilen müdahale, piyasaların büyüklüğüyle karşılaştırıldığında hâlâ oldukça sınırlı. Bu müdahale yene bir miktar değer kazandırabilir, ancak etkisi geçici olacaktır. Maliye Bakanlığının yönlendirmesi altındaki Japonya Merkez Bankası, yeni ve menkul kıymetler satın alarak para biriminin değerini yükseltebilir. Fakat yatırımcıların temel koşulların değiştiğine inanmak için bir nedeni yoksa, aynı miktarda yen cinsinden menkul kıymet satarak para birimini yeniden aşağı çekebilirler.

Daha kalıcı bir etki için bu temel koşulların değişmesi gerekir. Japonya Merkez Bankası faiz oranlarını daha hızlı artırmayı taahhüt etseydi, bu zayıf yene karşı koymaya yardımcı olabilirdi. Birçok yatırımcı da bunu arzu edilir bulacaktır; çünkü merkez bankasına göre Japonya’da enflasyon yüzde 2’lik hedefi aşabilir. Ancak Japonya Merkez Bankası, zayıf tüketici talebinden endişe ederek gösterge faiz oranını pek de kısıtlayıcı sayılamayacak yüzde 1 seviyesinde tutmayı tercih etti.

Döviz piyasasına yapılan müdahalenin, Japonya’nın kur konusundaki kaygısının boyutunu gösterdiği ve bu kaygının Japonya Merkez Bankasını gelecekte yeni desteklemek amacıyla faiz oranlarını daha hızlı artırmaya yöneltebileceği ileri sürülebilir. Bu, müdahalenin sözde “sinyal etkisi”dir. Ancak zayıf para birimi Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda açısından gerçekten önemli bir endişe kaynağıysa, kuşkusuz bunu şimdiye kadar yaptığından daha güçlü biçimde dile getirir ve sözlerini icraatla desteklerdi.

Elbette Japon yetkililer daha önce de yen döviz piyasasına müdahale etmişti; son müdahale yalnızca üç ay önce gerçekleşmişti. Bu nedenle dikkat çekici olan, ABD Hazine Bakanlığının da müdahaleye katılmasıdır. Bu, ABD’nin Japonya ile 15 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği ilk ortak operasyondu. Ayrıca ABD, yen satın alırken dolar değil avro kullandı.

Dolayısıyla geçen haftaki müdahale, dolar hakkında kaygı verici bilgiler içeriyor. Verilen mesaj şu: ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ekibi, yeni desteklemek için dolar cinsinden menkul kıymet satılmasının ABD Hazine tahvili piyasasının uzun vadeli bölümündeki baskıyı daha da artıracağından endişe etti. Bu bölüm, ABD Merkez Bankası Başkanı Kevin Warsh’un geçen hafta piyasalarda olumsuz karşılanan basın toplantısının ardından zaten baskı altındaydı.

Avro satılması, kısmen ABD’nin Döviz İstikrar Fonu’nda elden çıkarabileceği varlıkların niteliğini yansıtıyordu. Ancak bu aynı zamanda, dolar pozisyonunu azaltmak için satılacak ek ABD Hazine tahvillerini piyasanın absorbe etmesini istememenin de bir yoluydu. Böyle bir satış, zaten hassas olan durumu daha da ağırlaştırabilirdi.

Benzer bir sinyal, Japonya’nın Federal Rezerv’in Yabancı ve Uluslararası Para Otoriteleri Repo Kolaylığı, yani FIMA olarak adlandırılan aracını kullanacağını açıklamasında da görüldü. Bu araç, ABD Hazine tahvillerinin doğrudan satılması yerine alternatif fakat sınırlı bir likidite sağlamak üzere tasarlanmıştır.

Her iki adım da doların rezerv para statüsünün artık eskisi gibi olmadığının göstergesidir. Merkez bankaları, ABD Hazine tahvili piyasaları likit olduğu için döviz rezervlerini dolar cinsinden tutmaya alışkındır. Merkez bankaları, serbestçe alınıp satılabildiği ve müdahalelerde kullanılabildiği için ABD Hazine tahvili tutar. Fakat artık durum böyle değil; en azından sınırsız miktarlar söz konusu olduğunda.

Bunun yerine ABD Hazine Bakanlığının, müdahaleye katkısının bir parçası olarak avro satışlarıyla devreye girdiğini görüyoruz. Böylece Japon yetkililerin gerçekleştirmesi gereken dolar satışlarının hacmi sınırlandırıldı.

ABD Hazine Bakanlığının bu müdahalesi, Japon yetkililerin dolar rezervi satışlarını artıracak kadar cesur davranmaları hâlinde onları örneğin gümrük vergisi gibi sonuçlarla tehdit eden Trumpvari bir tepkiden daha iyidir. Bessent, iki hükümetin neden koordineli müdahalede bulunduğunu açıklarken ABD ile Japonya hükümetleri arasındaki dostane ilişkileri vurguladı.

Ancak bir para birimini desteklemek amacıyla yapılacak müdahale, Washington’daki yetkililerin aynı derecede sıcak duygular beslemediği bir hükümet tarafından gerçekleştirildiğinde, ABD’nin caydırıcılığı Trumpvari bir biçim alabilir.

Sonuç olarak Washington, ABD finans piyasaları açısından doğacak sonuçlardan korktuğu için yabancı merkez bankalarının dolar rezervlerini kullanmasını istemiyor. Bu durum bize doların artık eskisi kadar cazip bir rezerv para olmadığını gösteriyor.

Bu mesaj diğer ülkeler tarafından tam olarak kavrandığında, daha cazip ve kolaylıkla kullanılabilir alternatifler arayışı hızlanacaktır. Rezervlerin çeşitlendirilmesi büyük olasılıkla ivme kazanacaktır.

Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English