Dünya Basını
‘Brezilya’da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim’

Çevirmenin notu: Meksika Komünist Partisinin (PCM) yayın organı El Machete’de yayımlanan aşağıdaki röportaj, Marxism-Leninism Today tarafından İngilizce olarak yeniden okurlara sunuldu. Röportajda Brezilya siyaseti ve komünist parti tarihi üzerine önemli şeyler söyleyen Ivan Pinheiro, Brezilya Komünist Partisinin (PCB) askeri diktatörlük döneminde yeraltına çekildiği dönemde partili olmuş, Gorbaçovcu tasfiye dalgasına karşı direnmiş ve sonrasında uzun süre partinin Genel Sekreterlik görevini üstlenmiş tecrübeli bir militan. Pinheiro’nun, PCB’nin Lula’ya zaman zaman kredi açan siyasetine eleştirel yaklaştığı görülüyor. Başka bir dikkat çekici nokta, Bolsonarocuların Kongre baskınına bakış açısı: Pinheiro, kimilerine biraz mekanik-şematik gelecek bir biçimde, Brezilya burjuvazisinin bugün açık bir faşist diktatörlüğü neden tercih etmeyeceğini, dolayısıyla merkezine ‘antifaşist mücadele’yi alan bir stratejinin neden başarılı olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Lula’nın prestijinin çok daha yüksek olduğu birinci hükümet döneminde bile ‘ilerici dalga’dan kendini ayıran PCB’nin bu militanının, çok daha ‘yumuşak’ görünen üçüncü Lula dönemine nasıl yaklaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. PCB, 2022 seçimlerinde Sofia Padua Manzano’yu aday gösterdi ve 45 bin civarında oy aldı. Metindeki normal parantezler yayıncıya, köşeli parantezler çevirmene aittir.
Brezilya’da Komünist Siyaset Üzerine: Ivan Pinheiro ile Mülakat
David Alfaro Siqueiros Ödülünü almak üzere PCM’nin (Meksika Komünist Partisi) 7. Kongresine katılan, 2006 ile 2016 arasında Brezilya Komünist Partisinin genel sekreterliğini yapan Ivan Pinheiro ile El Machete’nin (Meksika KP’nin yayını) yaptığı mülakat
25 Ocak 2023
El Machete
“Sınıf uzlaşmacısı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.”
El Machete (EM): Bize bu mülakatı verdiğiniz için minnettarız, yoldaş Ivan Pinheiro. Partimiz (Meksika Komünist Partisi), Brezilya Komünist Partisinin (PCB) devrimci yeniden inşası sürecine büyük saygı duyuyor. 2010 yılında 4. Kongremizde yeni bir adım atmış oluşumuzda aslında bizim için önemli bir örnekti. Lütfen bize PCB’nin devrimci yeniden inşasının gerçekleştiği bağlam ve nelerden oluştuğu hakkında bilgi verin.
Ivan Pinheiro (IP): 1982’den itibaren Brezilya Komünist Partisi Merkez Komitesindeydim.[1] O gizli bir Kongreydi, Parti yasadışıydı. Silahlı mücadeleye dahil olan 8 Ekim Devrimci Hareketinin[2] üyesiydim, Partiye hâlâ yasadışı olduğu 1974’te katıldım.
1970’lerin sonlarında Demokratik Cephe konusunda Merkez Komitenin çizgisiyle ayrışmaya başladım.
O zamana kadar, bu siyasetin sadece taktiksel olduğunu düşünüyordum. Diktatörlüğün[3] en zorlu döneminde bana doğru görünüyordu, çünkü sendikalar ve kitle hareketleri çok zayıf ve bastırılmıştı ve PCB, Merkez Komitenin sürgüne gitmeyen birçok üyesinin suikaste uğraması ve hapsedilmesi ile ciddi bir şekilde zayıflatılmıştı.
Gelgelelim, 1979’un ikinci yarısında, diktatörlüğün ‘yavaş, emin ve kademeli siyasi açılım’ dediği, bazı olağanüstü hal yasalarının gevşetildiği ve rejim tarafından kovuşturulanlara yönelik siyasi affın geldiği bir sürecin başlamasıyla birlikte durum önemli değişikliklere uğradı. Bu dönem, Brezilya’da önemli bir sendikal hareket ve işçi hareketi patlak verdi, birçok sektörde işçiler greve gittiler. Orada, Partinin konumundan ayrılan bizler, PT (İşçi Partisi) örneğinde olduğu gibi, ortaya çıkmakta olan sınıf güçleriyle birlikte bir Sol Cephe için, Demokratik Cephe politikasının değiştirilmesi ihtiyacını savunmaya başladık. PT o zamanlar bugünün reformist partisi değil, kendilerini sosyalist olarak gören bazı akımların olduğu militan bir PT idi.
Gelgelelim, PCB tüm 80’li yıllar boyunca, burjuvazinin sözümona ‘demokratik merkez’inin bölmeleriyle ittifak halinde kalmaya devam etti. Bazı yoldaşlar, esas olarak içimizde sendikal harekette aktif olanlar, bu soruları tartışmaya başladı ve bizler çeşitli kereler reformizm ile karşı karşıya gelmeye başladık. Merkez Komitesi, demokratik geçişi “engelledikleri” için uygunsuz oldukları iddiasıyla grevlere karşı çıkmamız için bize bir yönelim dayattı. Biz aksini düşündük, grevler ve kitlesel mücadeleler, askeri nitelikteki diktatörlüğün ömrünü kısalttı, çünkü yönetici sınıflar, diktatörlük biçimlerini, bu kez bir burjuva demokrasisi olarak, değiştirme zamanının geldiğine dair işaretler veriyorlardı.
1982/83 yılları arasında, PCB Merkez Komitesinde hegemonik olan reformistler, onlara “solcu” göründüğü için PT ile birlikte inşa ettiğimiz Merkezi İşçi Sendikasından kopmamızı dayattılar. Gerçek şu ki, öncelikli ittifak, Demokratik Cepheye liderlik eden burjuva partisi Brezilya Demokratik Hareket partisi MDB ile oldu. CUT’nin kuruluşuna katılmadık ve bürokrat sendikacıların önderliğinde başka bir merkezi, uzlaşmacı ve ılımlı oluşumuna katkıda bulunmadık.
Derinleşen, on yıllık bir iç mücadeleydi. Prestes’in (Luis Carlos Prestes)[4] 1980’de Partiden ayrıldığında “Komünistlere Mektup” ile yaptığı eleştirilere her zaman katıldım. Ama Partiden ayrılma kararına katılmadım, çünkü o hâlâ, iç mücadeleyi engelleyecek koşulların var olduğunu düşünüyordu…
Çeşitli zamanlarda reformizme karşı iç mücadelelerimize rağmen, 1980’lerin sonunda, avro-komünistler ve bürokratlar Merkez Komitede hâlâ çoğunluktaydı. Temmuz 1991’de, Berlin Duvarı çoktan yıkılmışken ve perestroyka ilerlerken, 9. Kongremizde Partiyi tasfiye etmeye çalıştılar.
Bunu öngörerek bir iç eğilim oluşturduk ve üyeliğimizi kamuoyuna beyan ettik. “Komünisttik, komünistiz, komünist kalacağız” diye bir belge yayınladık, PCB’yi Savunmada Ulusal Hareketi kurduk ve zaten ulusal olarak örgütlenmiş olan Kongreye gittik ve küçük bir oy farkıyla Partiyi tutmayı başardık ve partide yüzde 10’un altındaki bir azınlıktan ilerledik ve Merkez Komitenin yaklaşık üçte biri olduk.
Buna rağmen, Sovyetler Birliğinin düşüşünden birkaç gün sonra, Siyasi Komisyon on beş gün sonra bir Merkez Komite toplantısı düzenlemeye karar verdi ve bu toplantıda çoğunluk, 25 ve 26 Ocak’ta São Paulo’da Olağanüstü Kongre çağrısını onayladı; tek amacı, “yeni bir siyasi oluşum” yaratmak, yani PCB’yi tasfiye etmek ve sosyal demokrat bir parti yaratmaktı.
Bu kongre çağrıldığında, delegelerin çoğunluğunu seçmeye çalışmak için hemen ulusal bir çaba başlattık. Her hücre ve Bölge Komitesi konferansında agresif bir mücadeleydi. Ancak delege seçimlerine katılabilecek Parti üyesi olmayanların onaylanmasıyla tezler üzerindeki tartışmaları dönüştüren tasfiyecilerin kullandığı hileye güvenmedik.
Bu “kongre”de delegelerin üçte biri civarının Parti dışından olduğunu tahmin ediyoruz. Bu nedenle, Aralık 1991’de Rio de Janeiro şehrinde, farklı eyaletlerden yoldaşların katıldığı, PCB’yi Savunma Hareketi Ulusal Genel Kurulunu bu şekilde topladık ve orada, sahte kongreyi tanımamaya ve Partiyi sürdürmek ve yeniden örgütlemek için aynı günlerde bir Ulusal Siyasi Konferans düzenledik.
25 Ocak 1992 sabahı, São Paulo şehrinde, ilk genel kurulumuzda yaklaşık 400 yoldaş topladık, ardından bu “kongreyi” tanımamamızın nedenlerini ortaya çıkarmak ve politik bir beyanda bulunduğumuz, yeni bir Merkez Komitesi seçtiğimiz ve bir sene sonra yaptığımız X Kongresine çağrıda bulunduğumuz PCB Ulusal Örgütlenme Konferansını yapmak üzere toplantı yerine döneceğimizi bildirmek için tasfiyecilerin toplantı yerine yürüyüşe gitmeye karar verdik ve orada konuşabilmeyi talep ettik.
Burada Partinin devrimci yeniden yapılandırılmasına başladık; bu, 1990’lı yıllarda acayipti, çünkü, SSCB’deki karşı devrimin ötesinde, aramızda Partiyi sürdürmek isteyen ama onun devrimci yeniden yapılandırılması ile hemfikir olmayan yoldaşlarımız vardı. Bu hedef, yalnızca 2005’teki 13. Kongreden itibaren, bizim 2003’te başlayan birinci Lula hükümetini desteklemeye devam etmemizi isteyenler Partiden ayrıldıktan sonra efektif bir biçimde geliştirilebildi.
2005 Kongremiz etapismo’dan (sosyalizmi aşamalar halinde inşa etme fikri) koptu, devrimin sosyalist stratejisini ve Partinin Marksist-Leninist karakterini tanımladı. Kendimizi Lula hükümetine karşı yerleştirdik ve devrimci yeniden yapılandırmada ilerledik; son tarihi olan bir süreç olarak değil, daha çok gidilmesi gereken, uzun bir yol olarak.
Ardından, Mart 2008’de Ulusal Örgütlenme Konferansını ve Ekim 2009’da PCM ve KKE’nin [Yunanistan Komünist Partisi] katıldığı 14. Parti Kongresini yaptık; o sırada, önemli bir Uluslararası Semineri teşvik ediyor ve o zamana kadar ilk sayılarını çevirip yayımladığımız International Communist Review’u[5] inşa etmekte olan partilerin yanında yer alıyorduk.
EM: “Sol” örgütler, devrimin sosyalist karakteri ve Lula hükümetinden kopuş siyaseti hakkında ne düşündü? Brezilya ve Latin Amerika’nın siyasi ortamında olup bitenlerden bahsediyorum. Diğer komünist partiler ve örgütler partiniz hakkında ne düşündü? Davranışınız net ve cüretliydi, çünkü ilericiliğin yükselişte olduğu bir zamanda meydana geldi.
IP: PCB Lula hükümetinden koptuğu için, hatta onun ilk hükümetinin ortasında, Latin Amerika’daki ilk ‘ilerici dalga’nın ortasında koptuğu için ve FARC-EP’yi açıktan destekleyen birkaç partiden biri olduğu için, aralarında bazı komünist örgütlerin de olduğu “sol”, bizi hizipçi ve ultra-sol olarak değerlendirdi. 13. Kongremiz için yapacağımız hiçbir özeleştiri yok. Bilakis, ikinci ve şimdiki “ilerici dalga”da daha da açık hale gelen, sınıf mücadelesini uyuşturmaya hizmet eden ve sermaye ile emek arasında uyumu destekleyen ilericiliği açıkça suçlayacak yürekliliğe sahiptik.
Bu yüzyılın ilk yıllarına kadar diğer komünist örgütlerle ilişkilerimiz çok zayıftı. Siyasi ve maddi zorluklar büyüktü. Bunun sonucu, uluslararası ilişkilerimizi genişletmeyi başaramadık. Önceliğimiz hayatta kalmaktı. Sovyetler Birliği tepemize çökmüştü. Başka hiçbir örgüt Rus Devriminin bütün tarihine bu kadar bağlı değildi. Örneğin PCdoB, Çin ve Arnavutluk yanlısı olmuştu. İnsanlar birkaç aydan fazla yaşayamayacağımızı söylüyordu. Uluslararası komünist harekette, PCdoB halihazırda güçlüydü, milletvekilleri vardı, Lula ile müttefikti ve uluslararası toplantılarda boy göstererek PCB’nin artık var olmadığını söylüyordu. Dolayısıyla, uluslararası komünist harekette görünmeye ve ilişki kurmaya ancak 2000’lerin başında, özellikle de 2005’ten sonra başladık ve o andan sonra, doğru bir biçimde, Latin Amerika’yı ilk temas çevresi olarak seçtik ve Meksika, Paraguay ve Venezuela KP’leriyle daha uyumlu olduk.
EM: Bizim için, Lula’ya ve ilericiliğe (ilericiliğin sözde ilk dalgasına) verilen desteğe, bu olgu ortaya çıkarken ve diğer örgütler tarafından olumlu bakılırken eleştirel bir tutum takındığınızı görmek önemliydi. İlericiliğe yönelik erken dönem eleştiriniz ve sosyalizm için mücadeleyi olumlamanız, mevcut siyasi durumda üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir. Partinizin militanları tüm bu tarihi biliyorlar mı? Tüm bu unsurları özetleyen bir belge veya kitap var mı?
IP: Militanlarımız ve dostlarımız, birçok ders çıkarabileceğimiz bu tarihi iyi bilirler. Bu konuda çok sayıda video, metin, tartışma ve belge bulunmaktadır. Özellikle, PCM’nin 2019’da düzenlediği Uluslararası Seminerde sunduğum bir makale (“PCB’nin Devrimci Yeniden İnşası”) de dahil olmak üzere, bu konuda bazı makaleler yazdım.
EM: İlericiliğin, ‘Lula yeniden’in vs. komünistlere herhangi bir şekilde yardımcı olabileceği fikri hangi anda ortaya çıktı? Eğer güzergah onlardan bir kopuş idiyse, bu yakınlaşma hangi anda yeniden başladı? Bu yakınlaşmayı ne etkiledi?
IP: 2002 seçimlerinde, Merkez Komite bu konuda neredeyse ortadan ikiye bölünmüş olmasına rağmen, ilk turda Lula’yı destekledik. Aramızda, uygunsuz bir anda bölünme riskinden kaçınmak için imkansız hale gelen bir tezi, başkanlık seçimleri için kendi adaylığımızı savunanlar vardı. 2006 yılında artık Lula’yı desteklemiyorduk ancak PT’den koparak ortaya çıkan ve sol bir söyleme sahip olan Sosyalizm ve Özgürlük Partisi – PSOL ile bir Cephe kurmaya çalıştık. İkinci turda, Lula’ya açık ve resmi bir destek yerine, kaderin bir cilvesi ve PT’nin fırsatçı dönüşünün bir kanıtı olarak, şu anda Lula’nın üçüncü hükümetinde başkan yardımcısı olan Geraldo Alckmin’in rakibine karşı oy kullanılmasını tavsiye ettik.
PT ile herhangi bir diyaloğa girmeden ve zaten daha önce hükümetine muhalefet ettiğimizi ilan ederek, zafer durumunda, Alckmin’e karşı Lula’yı, “Alckmin’i sandıkta, Lula’yı sokaklarda yenilgiye uğratın” adlı bir belgeyle eleştirel bir şekilde destekledik. Bu, Lula’nın lehine olmaktan çok Alckmin’in aleyhine bir oylamaydı, yani “kötünün iyisi” için açık bir seçimdi.
2010 ve 2014 seçimlerinde artık sol cephelerde yer almadık ve herhangi bir uzlaşma veya seçim illüzyonu olmaksızın, kapitalizmi ve burjuva demokrasisini kınayan siyasi çizgimizi sunmak amacıyla Cumhurbaşkanlığı ve diğer pozisyonlar için kendi adaylarımızı sunduk.
2018’de Parti Merkez Komitesi, kanımca yanlış bir şekilde, sol cephe politikasına geri döndü ve kuruluşundan 12 yıl sonra sosyal demokrat bir parti olarak misyonunu önemli ölçüde derinleştirmiş olan PSOL’nin başkan ve vali adaylarını desteklemeye geri döndü, kapitalizmin insanileştirilmesi ve demokratikleştirilmesine ve sözde “demokratik sosyalizmin” kademeli ve barışçıl inşasına odaklanan bir söylemle parlamenter mücadeleye yöneldi. 2020 yılında yapılan belediye seçimlerinde PCB, PSOL ile bu ittifak politikasını tekrarladı.
Şimdi 2022’de PSOL, oportünist dönüşünü radikalleştirerek, Alckmin’in başkan yardımcısı adayı olacağı ve PT’nin burjuvazinin sektörleriyle bir ittifak kurarak öncekilerden daha fazla sınıf uzlaşmacısı bir hükümet hedeflediğinin açık olduğu ilk turdan bu yana Lula’yı ve PT ve müttefikleri tarafından gösterilen eyalet valisi adaylarını desteklemeyi seçti.
PSOL’nin bu kararı, PCB’nin daha uygun bir seçim politikasını tercih etmesinde, ilk turda Cumhurbaşkanlığı için yeni bir aday göstererek Partinin bağımsızlığını işaret etmesinde ve hedeflerini ve önerilerini sunmasında şüphesiz önemli bir ağırlığa sahipti.
Daha ikinci turda PCB, Bolsonaro’ya karşı Lula’yı resmen desteklemiş ve bu hükümetin [Bolsonaro’nun] aşırı sağcı eğilimini, halk karşıtı politikalarını ve darbe niyetlerini doğru bir şekilde kınamıştır. Bana göre sorunlar, ikinci turda Lula’yı destekleme yolunda, işçilere Lula’nın üçüncü hükümetinin, Bolsonaro’nun gerici, insanlık dışı ve hatta soykırımcı politikalarını ve yasalarını doğru bir şekilde yürürlükten kaldırsa bile, temelde sermayenin çıkarlarına, sınıf uzlaşmasına, sendika ve halk hareketinin kooptasyonuna ve ılımlılaştırılmasına hizmet edeceği için herhangi bir yanılsamaya kapılmamaları gerektiği açıkça belirtilmediğinde ortaya çıktı.
Lula’nın açlık ve aşırı yoksulluğu azaltmak için telafi edici önlemler alacağı, fakat Brezilya’daki çarpık gelir dağılımını hiçbir şekilde değiştirmeyeceği de doğrudur. Toplumsal bir patlama halk kitlelerini ayağa kaldırmadıkça ve sorumluluklarını yerine getirecek bir öncü bulmadıkça, yeni hükümetten işçi haklarını küçülten karşı reformların ve halihazırda gerçekleştirilmiş olan özelleştirmelerin geri alınmasını ya da liberal ekonomi politikasının temellerinin değiştirilmesini beklemeyelim.
Yeni hükümetin, son darbe girişimiyle daha da kötüleşen, devrimci stratejilere sahip partiler de dahil olmak üzere sözde solda hüküm süren bu coşku, sınırsız destek ve Lula ile tam bir uzlaşma atmosferinin üstesinden gelmek için burjuva kesimlerle yapılan bir anlaşmanın sonucu olduğunu; Brezilya burjuvazisinin, sistemin krizinin ortasında sermayenin yeniden üretimini sürdürmek ve genişletmek için ihtiyaç duyduğu tüm karşı reformları parlamentoda onaylamak için kullandığı 4 yıllık hükümeti boyunca “Bolsonaro dışarı” pankartına öncelik vermesine yol açan Brezilya’da faşizmin yerleştirilmesi riskine olduğundan fazla değer verildiğini anlamak gerekir.
EM: Kesinlikle, Bolsonaro’nun bazı faşist fikirlere sahip olması, burjuvazinin Brezilya’da sermayeyi yönetmenin bir yolu olarak faşizme karar verdiği anlamına gelmez.
IP: PCM’nin yakın zamandaki 7. Kongresinde bir bildiri sunma onurunu bana bahşedildiğinde bunu açıkça söyledim.
Eğer [işler] sadece Bolsonaro’nun iradesine bağlı olsaydı, görev süresi boyunca Kongreyi kapatır, yargı organını susturur ve Brezilya’da bazı faşist önlemler alırdı. Sadece, Brezilya’nın mevcut konjonktüründe burjuvazi bununla ilgilenmiyor. Faşizm, burjuvazi yalnızca ona ihtiyaç duyduğunda kullanılan bir silahtır.
Geçtiğimiz 8 Ocak’ta Brezilya’da meydana gelen olaylar önemli sonuçlar çıkarmamıza olanak tanımaktadır.
Bu satırları yazdığım ana kadar tablo Lula’nın lehine, aşırı sağın ise aleyhinedir. Neredeyse tüm kurumlar ve burjuva liderler darbe girişimini şiddetle reddetti ve Bolsonaro ve çevresine ulaşabilen finansörleri ve organizatörleri de dahil olmak üzere darbe faillerinin cezalandırılmasını talep etti.
Ancak Bolsonaro’dan uzaklaşan kesimler de dahil olmak üzere egemen sınıfların bu kararlı desteğinin, Lula için ekonominin yönetiminde daha fazla uzlaşma şeklinde, özellikle de yeni hükümetin son yıllardaki karşı reformlara ve özelleştirmelere, sözde “mali disiplin” ve Merkez Bankasının özerkliğine dokunmaması için geleceğini düşünmek gerekir.
İlk sonuç, Brezilya’da en radikal Bolsonarocu kesim tarafından yapılan ve hüsranla sonuçlanan darbe girişiminin, Brezilya burjuvazisinin bu noktada faşizmle ilgilenmediğini ortaya koymasıdır; her şeyden önce Brezilya’nın parya bir ülke haline gelmemesi için, zira bu durum buradaki kapitalizmin krizini aşmak için ihtiyaç duyduğu yabancı yatırımlara zarar verecektir. Bu, yeni darbe girişimlerinin olmayacağı, aşırı sağın ortadan kalkacağı ya da burjuvazinin demokrasisini evrensel bir değer olarak görüp darbeleri, diktatörlüğü ve hatta faşizmi bir kenara bırakacağı anlamına gelmiyor.
İkincisi, şu anda –sermaye lehine ana karşı reformların uygulanmasından sonra ve açlık ve sefalet kuyunun dibine ulaşmışken– bir sınıf uzlaşması hükümetine sahip burjuva demokrasisinin, ekonominin büyümesini ve sermayenin kar oranlarını yeniden canlandırmak için en iyi yatırım formülü olduğudur.
Üçüncüsü, sadece Brezilya’da değil, darbelere ve sağcı diktatörlüklere ordu değil, genellikle hizmetinde oldukları egemen sınıflar karar veriyor. Brezilya’da 1964 darbesiyle ortaya çıkan diktatörlük sadece biçim olarak askeriydi ama burjuvazi tarafından kararlaştırıldı ve sürdürüldü ve artık onun için uygun olmadığı ana kadar devam etti. Burjuvazinin ideolojisi yoktur, çıkarları vardır!
Dördüncü sonuç ise tarihin bize öğrettikleridir: burjuvaziler, faşizme ancak güçler korelasyonu kendi aleyhlerine olduğunda ve proleter isyanlar ve devrimler riskiyle karşı karşıya kaldıklarında başvururlar. Yozlaşmış bir sendikal hareket ve hegemonik olarak reformist, kurumsal ve giderek kimlikçi bir sol karşısında burjuva hegemonyasının tartışılmaz olduğu Brezilya’da durum bundan çok uzaktır.
Sorun şu ki, aşırı sağcı darbe girişiminin hüsranla sonuçlanması, sözde solda, hatta bazı komünistler arasında, Lula’nın ve burjuva demokrasisinin yönetilebilirliğini garanti altına almak için sosyalizm sorununu erteleme eğilimini artırıyor. Benim endişem, Lula hükümetinin günün 24 saati faşist bir darbe tarafından tehdit edileceğini ve bu nedenle onunla safları sıklaştırmamız gerektiğini düşünme hatasına düşmememizdir. “Demokratik” burjuvaziden ayrı sokaklarda yürüyerek darbe girişimlerine ve aşırı sağ diktatörlüklere karşı mücadele etmek doğru ve çok önemlidir. Fakat sınıf uzlaşmacı bir hükümeti destekleyemeyiz. Lula seçilip göreve geldiğinde, bu sol bir hükümet değil, sosyal demokrat da olsa bir burjuva hükümetidir.
“Sol” olarak adlandırdığımız kampta yapılan bir diğer hata da, Dilma Rousseff’in Petista (PT) hükümetinin inisiyatifi sayesinde yürürlükte olan terörle mücadele yasasını hatırlatarak darbe faillerinin cezalandırılmasını şiddetle talep etmek ve 4 yıl boyunca darbe girişimleriyle uzlaşan ve halkların isyan hakkını kullanmaya cesaret edersek çok daha hızlı, etkili ve sert olacak kişi ve kurumlara kahraman ve cüretkar olarak değer vermektir!
Bir Komünist Partinin enerjisini faşizm ve neo-liberalizme karşı mücadeleye yoğunlaştıracağını ilan etmesi de bana büyük bir hata olarak görünüyor. “Demokratik hukuk devletini” savunmaya ve daha insancıl bir kapitalizm için mücadele etmeye devam edeceğini söylemek gibi. Bugün Brezilyalı komünistlerin temel görevi, özellikle işçi sınıfının ve genel olarak proletaryanın, karşı reformların yürürlükten kaldırılması, daha fazla sosyal, ekonomik ve siyasi haklar için ve mümkün olan tek yol olan sosyalist devrim yoluyla kurtuluşları perspektifiyle mücadelede seferber edilmesi, bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesidir!
EM: Yoldaş Ivan Pinheiro’ya bize verdiği röportaj için teşekkür ediyor ve PCM’nin 7. Kongresi çerçevesinde kendisine verdiği militan liyakat nişanından dolayı kendisini kutluyoruz.
Dipnotlar
[1] Partido Comunista Brasileiro (PCB), 1922 yılında Ekim Devriminin etkisi ile kuruldu. Tenente isyanına ve 1930 devrimine önderlik eden parti, Sovyet-Çin ayrışmasında bölündü; PCB Sovyet çizgisini savunurken, Partido Comunista do Brasil (PCdoB) Çin’den yanaydı. PCdoB, tüm Lula hükümetlerini destekledi ve İşçi Partisinin (PT) seçim kampanyalarına aktif olarak katıldı. (ç.n.)
[2] 1964’te, askeri diktatörlüğe karşı silahlı mücadeleyi savunup PCB’den kopan üniversite öğrencilerinin kurduğu bir örgüt. (ç.n.)
[3] Brezilya’da askeri diktatörlük 1 Nisan 1964’teki askeri darbe ile kuruldu. ABD’nin ve Katolik Kilisesinin desteklediği darbe, sola yatkın Başkan João Goulart’a karşı faşizan bir programı ülke gündemine soktu. İşçi sınıfının örgütlerine ve komünistlere yönelik suikastler ve işkencelere, yüksek enflasyon ve özelleştirmeler eşlik etti. 1980’li yılların başında büyük kitle eylemleri sonucunda, 1982 yılında darbeden sonraki ilk serbest seçimler yapıldı. (ç.n.)
[4] Luis Carlos Prestes (1898-1990): Brezilya’da komünist hareketin efsanevi isimlerinden. 1943-1980 arasında PCB Genel Sekreteri olan Prestes, Brezilya senatosuna da seçilmişti. Prestes, 1922’de başlayıp aralıklarla 1927’ye kadar süren ve genç subayların önderlik ettiği, Brezilya’da tenente olarak bilinen silahlı isyanın da örgütleyicilerinden biriydi. İsyandaki Prestes Birliği, Bolivya’ya iltica etmeden önce 25 bin kilometrelik bir ‘uzun yürüyüş’ yapmış ve ikonikleşmişti. Prestes, 1980 yılında PCB’nin Marksizm-Leninizm’den uzaklaştığını söyleyip bayrak açınca görevden alındı, 1984’te partiden atıldı. Hayatının son yıllarında yoksullukla boğuşan ve ünlü Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer tarafından maddi olarak desteklenen Prestes, 1990 yılında hayatını kaybetti. (ç.n.)
[5] Yunanistan Komünist Partisi, Meksika Komünist Partisi, Türkiye Komünist Partisi gibi partilerin öncülüğünde, yeni bir uluslararası komünist odak yaratmak amacıyla 2009 yılında yayına başlayan dergi. (ç.n.)
Dünya Basını
Günah keçisi olarak Netanyahu

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız mülakat, İsrail seçimlerinden önce (26 Ekim) yayınlandı. Nathan Thrall, Binyamin Netanyahu’nun özellikle Batılı hükümetler açısından bir “paratoner” olduğuna, İsrail’in yapısal olarak Filistinlilerin etnik temizliği üzerinde yükseldiğine ve yasa dışı yerleşimlerin “sağ” tarafından değil, İsrail’in kurucu unsuru İşçi Partisi tarafından başlatıldığına işaret ediyor. Dolayısıyla yazara göre Netanyahu’nun kaybetmesi, Filistinlilerin hayatını değil, Batılı hükümetlerin İsrail’i desteklerken ellerinin rahatlamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacak gibi görünmektedir.
Suçu Bibi’ye at
Jonathan Shainin
Equator
26 Ekim 2026
Yarın yapılacak ve İsrail yönetimi altındaki halkın azınlığının ülkenin bir sonraki hükümetini seçeceği oylama öncesinde, İngilizce yayın yapan gazeteler, her zamanki gibi büyük tefekküre daldıran seçim arifesi haberlerini hazırlamak üzere en tanınmış yorumcularını ülkeye getirdiler. Aday mitingleri, sokaktaki insanlarla yapılan röportajlar, bir dönüm noktasında bulunan bir ulus…
Ülkeyi ziyaret eden Sunday Times köşe yazarı, “kimliğinin özü” üzerine tartışan “endişeli” bir ulusla karşılaştı. The Guardian, oy vermek için evlerine dönen pek çok aklı başında İsraillinin varlığının “Bibi döneminin nihayet sona ermek üzere olabileceği” anlamına geldiği yönündeki liberal Siyonist umudu besledi. Financial Times gibi ciddi bir gazete bile, “Netanyahu’nun zaferi ülkeyi ve bölgeyi yıkıcı bir yola sokacaktır” şeklinde oldukça geç kalmış bir uyarıda bulundu ve açıkça etnik temizliğe adanmış bir toplumdaki “derin bölünmeleri iyileştirmek” için “sorumlu liderlik” çağrısında bulundu. Tüm bunlarda, rahatlatıcı bir fanteziye geri dönme yönünde çaresiz bir istek hissediliyor: müttefikimizin, soykırıma ve tüm bu sorunlara neden olan tek adama yönelik basit bir seçim cezasıyla bir gecede normal bir ülke haline gelebileceği fantezisi.
Daha isabetli bir öngörü için, Equator, İsrail’in Filistinlilerin yaşamları üzerindeki köklü egemenlik sisteminin en keskin analistlerinden biri olan Nathan Thrall’a başvurdu. Thrall, çatışma üzerine iki önemli kitabın yazarıdır: The Only Language They Understand, Oslo dönemine dair sert bir inceleme, ve A Day in the Life of Abed Salama, işgal mekanizması içindeki bir Filistinli ailenin çileli yaşamının samimi bir portresi. Kudüs’ten e-posta yoluyla yaptığımız görüşmede, seçim kampanyalarını, muhalefetin iktidardaki performansını, Filistinli partilerin İsrail demokrasisindeki yerini ve başbakan değişikliğinin neden Gazze veya Batı Şeria’dan çok Batı başkentlerinde daha önemli olabileceğini tartıştık.
Şu ana kadar seçim kampanyalarını nasıl değerlendirirsiniz? Mevcut duruma ciddi bir değişiklik öneren herhangi bir parti var mı?
İsrail’de uzun yıllardır seçimlerin ana konusu politika değil, Başbakan Netanyahu’ya karşı mı yoksa lehinde mi olunduğu olmuştur. Netanyahu’ya olan bu saplantı o kadar yaygındır ki, medyanın ve anket şirketlerinin partileri seçim blokları halinde gruplandırma biçimini belirler. Batı ve İsrail medyasında, muhalefetin Netanyahu’nun “sağcı iktidar koalisyonu”nun solunda olduğu sık sık ima edilir. Ama güvenlik ve dış politika konularında, bazı muhalefet partileri, iktidar koalisyonundaki partilerinki kadar, hatta onlardan daha şahin tutumlar sergiliyor. Bunun anlamı şudur: Kimin Netanyahu yanlısı, kimin aleyhtarı olduğuna bakıp da çeşitli partilerin politika önerilerini incelediğimizde, Filistinliler üzerindeki İsrail kontrolünün sürdürülmesi ve Filistin egemenliğinin engellenmesi yönünde geniş bir Yahudi siyasi konsensüs olduğu görülür.
Filistinli vatandaşların liderlik ettiği partiler anketlerde oyların yaklaşık %12,5’ini alıyor fakat dış politika ve güvenlik konularında çok az etkiye sahipler. Muhalefetteki ve iktidar koalisyonundaki hemen hemen her Siyonist parti, anketlerin muhalefetin bu partilerin desteği olmadan hükümet kuramayacağını göstermesine rağmen, gelecekteki bir hükümette Filistinlilerin liderlik ettiği partilere yer vermeyeceğine söz verdi. Siyonist partiler arasında, Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin resmen ilhak edilip edilmeyeceği ya da fiili ilhakla yetinilip yetinilmeyeceği, hangi tür yerleşim yerlerinin genişletilmesine öncelik verilmesi gerektiği (izole çiftlikler mi, yoksa burjuva banliyöleri, kasabalar ve şehirler mi) ve Filistinlilerin yerinden edilmesinin nasıl gerçekleştirileceği (sessizce, sadece ordu tarafından mı, yoksa İsrail’e çok fazla olumsuz haber getiren kanunsuz uygulamalar yoluyla mı) konularında görüş ayrılıkları bulunuyor.
Bu farklılıklar Filistinliler için somut sonuçlar doğurabilir. Fakat apartheidin sona ermesi, yerleşim yerlerinin sökülmesi, Gazze’den çekilme, Filistinlilerin özgürlüğü ve İsrail’deki Filistinli vatandaşlar için eşit kolektif haklar, bir sonraki hükümeti kurmak için yarışan başlıca partiler tarafından, hatta Knesset’in %80’inden fazlası tarafından kesin bir şekilde reddediliyor. Netanyahu siyasi sahneden çekilsin ya da çekilmesin, bu durum değişmeyecek. İsrailli Yahudilerin çoğunluğunun son zamanlarda anketörlere, sadece Gazze’deki Filistinli sakinleri değil, İsrail’in Filistinli vatandaşlarını da sınır dışı etmeyi desteklediklerini söylemiş olmaları da öyle.
Her iki taraf da bunun Netanyahu’ya ilişkin bir referandum olmasını mı istiyor?
Netanyahu’ya olan saplantı birçoklarının işine geliyor. Başbakan ve müttefikleri için bu durum, afişlerin de ilan ettiği gibi, onun “başka bir ligde” olduğunu teyit ediyor. Muhalefet için ise, onun yolsuzluklarını ve yalanlarını kınamak, güvenlik ve dış politika konusunda özü bakımından farklı politika önerileri ortaya koymaktan daha kolay. İsraillilerin ülke tarihinin en kötü güvenlik fiyaskosu olduğu konusunda hemfikir olduğu 7 Ekim’den bu yana Netanyahu’ya yönelik tek taraflı saplantı azalmadı. Muhalefet, haklı olarak bu fiyaskodan sorumlu tutulmasını talep ederken, Netanyahu ise bir başka 7 Ekim’i önleyecek kişinin kendisi olacağına söz veriyor.
Dikkat çekici olan nokta, bu büyüklükteki bir felaketin ve ardından gelen yıllar süren yıkıcı savaşın, seçimlerin ana tartışma konusunun, bu felakete yol açan on yıllardır süren politikaların yeniden gözden geçirilip geçirilmeyeceği değil, o gün İsraillileri korumayı başaramayanın kim olduğu olması. Muhalefet, Netanyahu’yu Hamas’ın yönettiği Gazze’nin çökmesini önlemek için Katar’dan gelen finansmana izin verdiği için sert bir şekilde eleştiriyor; fakat bu politika, İsrail’in başlıca güvenlik kurumları ve muhalefetteki pek çok siyasetçi tarafından da desteklenmişti. Netanyahu bu politikayı, medya danışmanlarının Katar’dan para alması ya da Gazze ve Batı Şeria üzerinde birleşik bir Filistin yönetiminin kurulmasını istememesi nedeniyle değil, İsrail güvenlik camiasının geri kalanının desteklediği aynı nedenden ötürü desteklemişti: Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi devralmak için çok zayıf görüldüğü için, tek gerçekçi seçeneklerin ya İsrail’in bölgeye düzenlediği saldırılarla kesintiye uğrayan uzun süreli sükunet dönemleriyle karakterize edilen Hamas yönetimi ya da tam bir güvenlik kaosuna yol açacak Hamas yönetiminin çöküşü olduğu düşünülüyordu. Genel kanı, ikincisinin İsrail için daha tehlikeli olduğu yönündeydi.
Kısacası, muhalefet 7 Ekim’deki başarısızlığın soruşturulmasını istiyor ama bunu önceleyen siyasi düzenin çöküşü hakkında şaşırtıcı derecede az şey söylüyor.
Netanyahu, her şeyden önce İsrailli merkezciler ve liberaller için elverişli bir günah keçisi; bunlar, ülkelerinin politikaları konusunda hiçbir kişisel sorumluluk taşımadıklarına, ulusun sorunlarının esas olarak mevcut liderden kaynaklandığına ve onun ayrılmasının geçmişle kesin bir kopuşu işaret edeceğine inanmak isteyen aydın muhalefet seçmenleri. Muhalefetin önde gelen liderlerinden biri olan Gadi Eisenkot’un, Gazze’de hedeflerine ulaşamayan savaş kabinesinde görev yapmış olması ya da bir diğer lider Naftali Bennett’in, yerleşim yerlerinin hızla genişlediği ve yerleşimcilerin şiddetinin arttığı bir dönemde yakın zamanda başbakanlık yapmış olması hiç önemsenmiyor.
Netanyahu 7 Ekim’den önceki hakim siyasi düzenin ne ölçüde mimarıydı?
Tarihsel hafıza kaybı, İsrail’deki siyasi tartışmalarda, özellikle de Siyonist merkez ve merkez-solun kendi tarihlerini anlatış biçimlerinde yaygın bir durum. Yerleşim projesi, Netanyahu ya da dindar sağ tarafından icat edilmedi. Projenin ilk on yılı, İşçi Partisi liderliğindeki hükümetler tarafından ilerletildi. Birbirini izleyen İsrail yönetimleri, bu projenin genişletilmesi ve pekiştirilmesi için muazzam siyasi ve iktisadi kaynaklar ayırmıştı. Üstelik yerleşimcilerin şiddet eylemleri, sadece hükümetten bağımsız hareket eden aşırılıkçıların işi olarak anlaşılamaz: Bu eylemler, askeri koruma ve yardım, yasal cezasızlık ve devlet desteği sisteminin içinde gerçekleşiyor.
Batı Şeria’nın İsrail’in hukuk, emniyet, sağlık, eğitim, acil durum hizmetleri, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarına kademeli olarak dahil edilmesi süreci, yasama, yargı ve yürütme organlarının desteğiyle sol, sağ ve merkez hükümetler döneminde devam etti. Netanyahu bu sürecin önemli yönlerini hızlandırdı ve radikalleştirdi ama bu süreci o yaratmadı; ilhakın hızı, onun başbakan olmadığı iki yıl boyunca da yavaşlamamıştı. İşgal ve yerleşim girişimini öncelikle ona atfetmek, bunların gelişmesindeki çok daha geniş siyasi sorumluluğu gizlemek anlamına gelir.
İsrail’in Filistinli vatandaşları tüm bu süreçte nerede yer alıyor?
Knesset’e aday olan Filistinli siyasi partiler, İsrail’de “demokrasi” kelimesinin ne anlama geldiğini belki de en net şekilde ortaya koyuyor. İsrail’in Filistinli vatandaşlarını temsil eden partiler, anketlerde yaklaşık 14 sandalye, yani Knesset’in %12,5’ini elde ediyor ve Netanyahu’nun kalıp kalmayacağını belirleyebilirler. Oysa İsrail devletinin hayatta kalmasının Netanyahu’nun görevden alınmasına bağlı olduğunu iddia eden başlıca Siyonist muhalefet partileri, bu partileri iktidar koalisyonuna dahil etmeyi, hatta koalisyon dışından gelecek oylarına güvenmeyi bile reddediyor. 2015 yılında, seçim gününde Netanyahu, Yahudi İsraillileri “Arap seçmenler akın akın sandığa gidiyor” dediği ve solcu örgütlerin onları otobüslerle sandığa taşıdığı konusunda uyaran bir video yayınlamıştı. Arap vatandaşların demokratik katılımını, destekçilerinin karşı harekete geçmesi gereken bir tehdit olarak sunmuştu.
On bir yıl sonra, muhalefet Netanyahu’nun ırkçılığını ve otoriterliğini kınarken, Filistinli partilerle birlikte iktidara gelme olasılığını siyasi açıdan kabul edilemez buluyor. Filistinli vatandaşların oy kullanma hakkı elbette var. Ama oyları kimin iktidara geleceğini belirleyebilecek durumda olduğunda, Yahudi sağ için bir tehlike haline gelirler; temsilcileri ise iktidara fiilen katılabilecek durumda olduğunda, İsrail muhalefetinin çoğu için kabul edilemez hale gelirler. İsrail demokrasisinin hayatta kalması için mücadele ettiğini iddia eden aynı partiler, vatandaşlarının önemli bir kesiminin seçilmiş temsilcileriyle iktidarı paylaşmaya –hatta onlardan siyasi destek almaya– kendilerini ikna edemiyorlar. Görünüşe göre demokrasi, Filistinliler bunun bir parçası olmadığı sürece kurtarılmaya değer.
İşte bu şekilde, birçok seçmen tarafından “varoluşsal” olarak algılanan bir seçim yapılabilirken, İsrail’in geleceği için belki de en önemli konu olan, İsrail kontrolü altında yaşayan ve çoğu, hayatlarının neredeyse her yönünü belirleyen devlette hiçbir siyasi hakka sahip olmayan milyonlarca Yahudi olmayan insana ne yapılacağı konusunda çok az somut tartışma yapılabilir. İşte bu şekilde İsrailli Yahudiler, “İsrail demokrasisinin” geleceği konusunda şiddetle ve samimiyetle tartışırken, İsrailli vatandaşlar için demokratik yönetim ile İsrail yönetimi altındaki milyonlarca Filistinliye siyasi hakların kalıcı olarak reddedilmesi arasındaki çelişkiyi büyük ölçüde göz ardı edebiliyorlar.
Yahudi İsrailli seçmenler için başlıca meseleler neler?
Sayısız savaşın yaşandığı, küresel kamuoyunda İsrail aleyhine eşi görülmemiş bir kaymanın yaşandığı, İsrailli kuruluşlara yönelik ilk Batı yaptırımlarının uygulandığı ve Gazze’deki Filistinlilere karşı bir soykırımın sürdüğü bir dönemde yapılan bir seçimde bile, iktisadi kaygılar İsrailli seçmenler için en önemli öncelikler arasında yer almaya devam ediyor. Filistin’de bir değişim görmek isteyen herkesin bunu anlaması gerekiyor. İsrail’in yayılmacı projesi, yalnızca yerleşim hareketinin ideolojik bağlılığına ya da ardışık hükümetlerin kararlarına değil, aynı zamanda İsrailli Yahudi halkının büyük bir kısmının kabulüne, kayıtsızlığına ya da siyasi ilgisizliğine de bağlı. Bu proje, aynı topraklarda milyonlarca Filistinlinin boyun eğdirilmesinin günlük gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmadan rahat bir orta sınıf hayatı yaşama imkânına bağlı. On yıllardır İsrail, bu rahatlık hissini büyük ölçüde korumayı başardı. Bugün bile, savaşlara ve soykırıma rağmen, bu duygunun büyük bir kısmı hâlâ bozulmamış durumda.
Bunun mümkün olmasının temel nedeni bizlerde yatıyor; yani İsrail’i desteklemeye, İsrail ile ticaret yapmaya, onu diplomatik ve siyasi olarak korumaya ve onunla normal ilişkiler sürdürmeye devam eden devletlerin vatandaşlarında. Buna cezasızlık denir. İsrail Gazze’yi yerle bir ederken ve iki milyon travma geçirmiş ve yakınlarını kaybetmiş insan için cehennem gibi bir ortam yaratırken, Tel Aviv ve Kudüs’teki kafe ve barlar dolup taşıyordu. Filistin’de bir değişim görmek isteyen Batılılar, uluslararası baskının İsrailli seçmenlerin ve liderlerin siyasi hesaplarını nasıl değiştirebileceği sorusuyla yüzleşmeli. Yaptırımlar, diplomatik izolasyon, yatırımların geri çekilmesi, spor boykotları ve seyahat kısıtlamaları, işgalin devam etmesinin ve Filistinlilerin haklarının reddedilmesinin somut bir bedelini ödemesini sağlayabilecek önlemler arasında. Sürekli bir baskı olmadan, büyük Siyonist partilerin Filistin devletine karşı muhalefetinden ya da Filistinlilerin yaşamları üzerindeki İsrail kontrolünü pekiştiren politikalardan vazgeçmelerini beklemek için pek bir neden yok. Bu durumda İsrail’deki siyasi tartışmalar, ard arda gelen hükümetlerin sürdürülmesine katkıda bulunduğu etnik egemenlik sisteminden çok, Netanyahu’nun kişisel skandallarına –şampanya! purolar! hizmetçiye karşı öfke patlamaları!– daha fazla yer vermeye devam edebilir.
Seçim sonuçları, eğer yaratacaksa, Gazze ve Batı Şeria’da ne gibi bir fark yaratacak?
İsrailli Makor Rishon gazetesi, geçtiğimiz günlerde birkaç İsrailli sağcı ve yerleşim yanlısı örgüt tarafından büyük siyasi partilere gönderilen bir anketin sonuçlarını yayınladı. Sonuçlar, Filistin meselesi söz konusu olduğunda Netanyahu karşıtı bloğu “muhalefet” olarak tanımlamanın ne kadar saçma olduğunu ortaya koyuyor. Filistin devleti kurulmasıyla ilgili bir soruya yanıt veren her Siyonist parti, buna karşı olduğunu açıkladı. Yalnızca anketlerde %8’in altında oy alan Demokratlar’ın Filistin devletini desteklediği düşünülüyor ama parti yanıt vermeyi reddetmiş. Partinin lideri Yair Golan, Filistin devletini tanımak gibi tamamen sembolik bir adım atan Fransa’yı kınayarak, bunu İsrail için “yıkıcı” ve “son derece zararlı” olarak nitelendirdi. Golan, Filistin devleti, bağımsızlık veya hatta barıştan bahsetmekten kaçınıyor; bunun yerine, Filistin devletinden hiç söz etmeyen Oslo Anlaşmaları’nın dilini kullanarak Filistinlilerden “ayrılma”dan [separation] söz ediyor.
Bir sonraki hükümeti kurma şansı olduğu düşünülen partilere gelince, Filistin’in egemenliği ve İsrail’in devam eden kontrolü konusundaki tutumları, Netanyahu’nun Likud Partisi’nden, Netanyahu’ya karşı olmalarının düşündürdüğünden çok daha az farklılık gösteriyor. Netanyahu karşıtı bloğun en büyük iki partisi, İsrail ordusunun “Dahiye doktrini”nin mimarlarından biri olan Gadi Eisenkot ve İsrail yerleşim yerlerini temsil eden çatı kuruluş Yeşa Konseyi’nin eski genel müdürü Naftali Bennett tarafından yönetiliyor. Bu doktrin, sivil altyapıya karşı ezici ve orantısız güç kullanılmasını öngörüyor ve Gazze’de yıkıcı sonuçlar doğuracak şekilde uygulanmıştı. Her ikisi de İran’a karşı savaşları destekliyor, Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor ve Batı Şeria’da yerleşimlerin devamını destekliyor.
Görmezden gelinen asıl sorun olan işgal, İsrail’deki seçim tartışmalarının merkezinde yer almıyor. Hatta tartışmaların kenarlarında bile yer almıyor. Partiler, İsrail’i kimin yönetmesi gerektiği, 7 Ekim olaylarından kimin sorumlu olduğu ve İsrail’in güvenliğini en iyi kim garanti edebileceği konusunda tartışıyor. Ama milyonlarca Filistinlinin İsrail egemenliği altında yaşamaya devam edip etmemesi sorusu, meşru siyasi seçenekler yelpazesinden fiilen çıkarıldı. Yeni bir hükümet, Filistinlilerin yaşadığı temel koşulları değiştirmeden, İsrail’in dünyaya nasıl seslendiğini ve dünyanın İsrail hakkında nasıl konuştuğunu değiştirebilir.
Dolayısıyla Netanyahu’nun yerine başkasının konmasının en önemli etkisi Gazze’de veya Batı Şeria’da değil, Washington, Londra, Paris ve Berlin’de hissedilebilir. Yeni bir İsrail başbakanı, Batılı hükümetlere umutsuzca ihtiyaç duydukları bir şeyi sunabilir: inandırıcı bir değişim öyküsü. İsrail’in Filistinlilere ne yaptığı sorusu, İsrail’in yeni liderliğini en iyi şekilde nasıl destekleyebileceğimiz sorusuyla bir kez daha gölgede bırakılabilir. Ve işgalin temel yapılarını olduğu gibi bırakan bir siyasi değişim, uluslararası alanda bir dönüm noktası olarak sunulabilir.
Netanyahu karşıtı bir hükümetten ne tür bir siyasi değişim bekleyebiliriz?
Batı’daki liberallerin, Netanyahu’suz bir İsrail’in nasıl olabileceğine dair bu kadar büyük umutlar beslemesi nedeniyle, bu deneyin çoktan yapılmış olduğu sıklıkla unutuluyor. Bennett ve onun solundaki merkezci bir isim olan Yair Lapid, 2021’den 2022’ye kadar önceki İsrail hükümetini ortaklaşa yönettiler. Bu Netanyahu karşıtı koalisyon, yani sözde “değişim hükümeti”, Batılı hükümetleri ilgilendiren barış ve güvenlik konularında nasıl bir performans sergiledi?
Filistinliler için “değişim hükümeti”, durumu çoğunlukla daha da kötüye götürdü. Bir önceki Netanyahu hükümeti dönemine kıyasla, yerleşim noktalarının yıllık inşası iki katına çıktı; yerleşimcilerin şiddet eylemleri iki kattan fazla arttı; hem Doğu Kudüs’te hem de Batı Şeria’nın geri kalanında daha fazla sayıda Filistinli evi ve yapısı yıkıldı; bu bölgelerde çok daha fazla yerleşim birimi inşaatı yapıldı; ve İsrailliler, Batı Şeria’da iki katından fazla Filistinliyi öldürdü.
Bu, muhalefetin bir sonraki hükümeti kurmayı başarması halinde hiçbir değişiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Şiddet uygulayan yerleşimcilerin yargılanması, belirli yerleşim girişimlerine kısıtlamalar getirilmesi veya bazı yasadışı yerleşim noktalarının boşaltılması yönünde daha ciddi çabalar gösterilebilir. Bu tür önlemler, bunlardan doğrudan etkilenen Filistinliler için önem arz eder ve İsrail hükümetleri arasındaki farklar, işgali sona erdirmeye yetmediği için basitçe göz ardı edilmemeli. Ne var ki bunlar, siyasi bir alternatif olarak da yanlış anlaşılmamalı. Daha geniş kapsamlı gerçeklik ise yerleşim yerlerinin genişlemesinin devam etmesi; Filistinlilerin evlerinin yıkılması; Gazze üzerindeki İsrail askeri kontrolü ve Filistinlilerin bu bölgenin %60’ından fazlasına girişinin engellenmesi; Gazze ve Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik sürekli cinayetler; apartheid’ın yerleşmesi; fiili ilhakın ilerlemesi; ve Filistinlilerin yerinden edilmesine yönelik politikalara İsrailli Yahudiler arasında yaygın destek olarak kalacak.
İşte bu noktada Batılı hükümetlerin sorumluluğunu bu hikayeden ayırmak imkânsız hale geliyor. On yıllardır sürdürdükleri diplomatik koruma, iktisadi işbirliği ve İsrail’e anlamlı yaptırımlar uygulamayı reddetmeleri, bugünkü gerçekliğin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. Yerleşim yerleri bir gecede ortaya çıkmadı. Filistin topraklarının parçalanması, Filistin topluluklarının mülksüzleştirilmesi ve İsrail kontrolünün istikrarlı bir şekilde pekiştirilmesi, tek tek kararları defalarca kınarken bir yandan da İsrail’i destekleyen ve daha büyük projenin devam etmesine izin veren hükümetlerin gözü önünde gerçekleşti.
Batı Şeria ve Gazze, Batı’nın politikasına rağmen değil, büyük ölçüde bu politika sayesinde bugünkü durumuna ulaştı.
Netanyahu gerçekten yenilgiye uğrarsa, Batılı hükümetler nasıl tepki verecek?
Netanyahu’nun görevden ayrılması durumunda neler olacağını bir düşünün. Yeni bir İsrail hükümetinin göreve gelmesi, Batılı liderlerin hiç desteklemekten vazgeçmedikleri İsrail’e karşı eleştirelmiş gibi davranmak zorunda kalmamalarını sağlayacak. Yeni İsrail hükümetini geçmişle bir kopuş olarak sunacak ve o geçmişin oluşmasında kendi rollerine dair tüm soruları bastıracak. Batı Şeria konusunda sergilediği eylemsizlik ve Gazze’deki yıkımı durdurmadaki başarısızlığı, Binyamin Netanyahu adını taşımayan bir başbakanı desteklemek gibi basit bir eylemle siyasi olarak affedilebilir. Liderlik değişikliği, Batı hükümetlerinin on yıllardır mümkün kıldığı politikaların sürekliliğini gizleyen bir tür siyasi makyaj haline gelecek.
Netanyahu istifa ederse, yeni İsrail başbakanına bir şans verilmesi, yaptırımların durdurulması ve İsrail ile yeni bir sayfa açılması için çağrıda bulunan pek çok Batılı ses duyulacak. Bu çağrılara kulak verilirse, İsrail Filistin toprakları ve halkı üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için kendine daha fazla zaman kazanmış olacak, Filistinliler boyun eğdirilmeye ve boğulmaya devam edecek ve Batılı liderler, tozlanmış eski barış ve umut sloganlarını yeniden canlandırarak suç ortaklığı ve hesap verme sorularından kaçınabilecekler.
Dünya Basını
Emperyalizmin açmazları: Savaşlar, yalanlar ve çöken refah devleti

Manitoba Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Radhika Desai, Doç. Pascal Lottaz’ın yayınına konuk olarak Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki savaşlara, yapay zeka spekülasyonundan Avrupa’daki sokak hareketlerine kadar küresel sistemin tıkanıklıklarını değerlendirdi.
Kanada’daki Manitoba Üniversitesi Siyaset Çalışmaları Bölümü Öğretim Üyesi ve Jeopolitik Ekonomi Araştırma Grubu Direktörü Prof. Radhika Desai, İsviçreli uluslararası ilişkiler uzmanı ve Kyoto’daki Waseda Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları başlıklı programına konuk oldu.
Programda Brezilya seçimlerinden Ortadoğu’daki çatışmalara, ABD’nin iç siyasi krizinden Avrupa’daki sokak hareketlerine ve kapitalizmin yapısal tıkanıklıklarına kadar geniş bir değerlendirme yapıldı.
Prof. Desai, söyleşinin başında Latin Amerika’daki dengeleri değiştiren Brezilya seçimlerini ele aldı. Luiz Inacio Lula da Silva’nın zaferinin kendisi için beklenmedik olmadığını belirten Desai, ikinci tur öncesinde tabanın harekete geçirildiğini söyledi. Lula yönetiminin ilk turdaki rehaveti hızla fark ettiğini belirten Desai, üç haftalık arada sergilenen çabanın sonucu belirlediğini aktardı.
Yerleşik medya organlarının ve sermaye çevrelerinin Lula’nın zaferine mesafeli yaklaştığını hatırlatan Desai, piyasa çevrelerinin oluşturduğu baskıya dikkat çekti. Brezilya para birimi realin 1998 yılından bu yana en düşük seviyesine gerilemesinin bu kesimlerin hoşnutsuzluğunu yansıttığını dile getiren Desai, toplumsal dinamiklerin solun lehine işlediğini kaydetti.
Brezilya’da 1988 anayasasından bu yana halkın ağırlıklı olarak sola yöneldiğine işaret eden Desai, sağ kanadın yalnızca bir dönem iktidarda kalabildiğini anımsattı. Jair Bolsonaro kazansaydı bile istikrarlı bir yönetim kuramayacağını vurgulayan Desai, halkın sosyal harcamalara bağımlı olduğunu ve bu kesintilerin kolayca yapılamayacağını söyledi.
Lula’nın elde ettiği sonucun bölgesel bir dalgayı temsil ettiğini vurgulayan Desai, “Lula’nın zaferi, Latin Amerika genelinde solun kaybettiği yaklaşık altı seçimin ardından kıtadaki solu yeniden güçlendirdi. Bir yükselip bir alçalan pembe dalga şimdi yeniden yükselecek” dedi. Kurumsal sermaye güçlerinin ve Kongre’deki sağ çoğunluğun baskılarına rağmen Lula’nın daha kararlı bir yönetim sergileyeceğini ekledi.
Seçim sürecinde Brezilya Yüksek Mahkemesinin oynadığı role de değinen Desai, otobüs seferlerinin aksaması nedeniyle oy verme saatlerinin uzatılması gibi adımların sürecin meşruiyetini koruduğunu belirtti. Aşırı sağın sonuçları tartışmaya açma girişimlerinin yargı organları tarafından engellendiğini ve demokratik mekanizmanın işlediğini kaydetti.
“İsrail’deki seçim, iki farklı formatta soykırım ile soykırım arasındaki bir yarıştan ibarettir”
Söyleşinin ikinci ana gündem maddesini İsrail’deki seçimler ve hükümetin izlediği çatışma siyaseti oluşturdu. Doç. Pascal Lottaz’ın sahadaki siyasi seçeneklerin şiddetin dozunu belirleme yarışına dönüştüğü yönündeki tespitine katılan Prof. Desai, tablonun son derece kaygı verici olduğunu dile getirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun iktidarını korumak için her yola başvurduğunu söyleyen Desai, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olduğunu ifade etti. Netanyahu’nun kaybetmesi durumunda hakkındaki yolsuzluk davaları ve güvenlik zaafları nedeniyle hapis tehdidiyle karşılaşacağını belirten Desai, bu paniğin toplumu zehirlediğini dile getirdi.
Netanyahu’nun Arap seçmenlerin sandığa gitmesini tehdit gibi sunan ve Kudüs üzerinde nükleer mantar bulutu gösteren propaganda afişlerine değinen Desai, toplumdaki dönüşüme işaret etti. Bir dönem Filistinlilerin haklarını cesurca savunan bir İsrail solunun var olduğunu ancak bu kesimin tamamen silindiğini söyledi.
İsrail toplumunun ezici bir çoğunluğunun savaşı destekler hale geldiğini vurgulayan Desai, muhalefetin eleştirilerinin sadece yönteme odaklandığını belirtti. Muhalif seslerin hükümete sadece işi neden bitirmediğini sorduğunu aktaran Desai, eskinin bir deyişini hatırlatarak tanrıların yok etmek istedikleri kişilerin önce akıllarını başlarından aldığını, İsrail’in de benzer bir akıl tutulmasına sürüklendiğini aktardı.
İsrail’in İran karşısında mutlak bir zafer elde etmesinin imkansız olduğunu savunan Desai, Netanyahu yönetiminin kendisini aşırılıkçı bir köşeye hapsettiğini bildirdi. Bu durumun sadece bir liderin tercihi olmadığını, bütün bir devlet aygıtının içine girdiği ve küçülerek çıkabileceği bir tuzak haline geldiğini anlattı.
Doç. Lottaz’ın ABD’deki İsrail lobisinin rolüne dair sorusu üzerine Desai, uluslararası ilişkiler kuramcısı John Mearsheimer’ın tezlerine mesafeli yaklaştığını belirtti. Mearsheimer’ın Ukrayna krizinde Batı’nın sorumluluğunu açıkça ortaya koyan yaklaşımını takdir ettiğini ifade eden Desai, lobi açıklamasının yetersiz bir soyutlama olduğunu dile getirdi.
Gerçekçilik kuramının devleti tek parça bir aktör saydığı için sermaye sınıflarının çıkarlarını açıklamakta zorlandığını anlatan Desai, “Gerçekçilik paradigması, ABD’nin kendi ulusal çıkarlarına göre hareket etmediği olgusunu açıklayabilmek için adeta şapkadan İsrail lobisi tavşanını çıkarmak zorunda kalıyor. Oysa ABD, halkın çıkarlarını değil, kendi dev şirketler sınıfının emperyalist projesini takip ediyor” dedi.
Emperyalizmin tarih boyunca vekil güçler üzerinden iş gördüğünü ve İsrail’in bölgede batmayan bir uçak gemisi gibi konumlandırıldığını belirten Desai, bu vekil gücün bazen merkezden özerk hareket edebildiğini söyledi. Şair William Butler Yeats’in doğanın dengesini anlatan dizelerine atıfla bazen doğanın terbiyecisini dinlemediğini ve İsrail’in de kendi inisiyatifini dayatmaya çalıştığını ifade etti.
Seçim öncesinde Netanyahu’nun İran’a kapsamlı saldırılar düzenlenmesi için Washington’a yoğun baskı yaptığını ancak beklediği onayı alamadığını hatırlatan Desai, çıkarların her zaman örtüşmediğini kaydetti. ABD’de Donald Trump ve mevcut siyasi karar vericilerin petrol fiyatlarını ve enflasyonu artıracak yeni bir savaştan iç politika kaygılarıyla kaçındığını belirtti.
“Trump, neoliberallerin elli yıldır halka vurduğu darbenin yarattığı büyük öfkeyi sömürerek iktidara geldi”
Söyleşide Doç. Pascal Lottaz, jeopolitik ekonomi yaklaşımının sınıf ile devleti nasıl birleştirdiğini gündeme getirdi. Prof. Desai, geliştirdiği jeopolitik ekonomi çerçevesinin Marksistlerin ulus devleti ihmal etme eğilimine bir yanıt niteliğinde olduğunu, sınıf ile devleti aynı analiz dairesine yerleştirdiğini açıkladı.
Brezilya örneğinde olduğu gibi sınıfsal mücadelelerin çok kutupluluğu ve BRICS gibi yapıları doğrudan desteklediğini anlatan Desai, iç politikanın dış politikanın seyrini tayin ettiğini söyledi. ABD’nin Ortadoğu ve Latin Amerika’daki saldırgan hamlelerinin arkasında da derin bir iç meşruiyet krizi yattığını dile getirdi.
Donald Trump’ın iktidara gelişini ve izlediği politikaları bu mercekle değerlendiren Desai, anketlerdeki düşüşe dikkat çekti. Trump’ın göreve geldikten birkaç ay sonra halk desteğini kesintisiz biçimde kaybetmeye başladığını belirten Desai, verilen sözler ile sergilenen pratik arasındaki uçuruma işaret etti.
İşçi sınıfına istihdam, sanayileşme ve enflasyonun düşürülmesi vaatleriyle gelen bir liderin koltuğa oturur oturmaz şirketler sınıfına hizmet etmeye başladığını kaydeden Desai, neoliberal modelin sınırlarına gelindiğini söyledi. ABD halkının elli yıldır uygulanan piyasa politikalarıyla ezildiğini ve artık köklü çözümler talep ettiğini ifade etti.
Halk desteğini toparlayamayan Trump yönetiminin dikkatleri dağıtmak için zafer ilan edebileceği bir dış düşman arayışına girdiğini belirten Desai, önce Venezuela kıyılarına donanma yığıldığını hatırlattı. Aylarca balıkçı teknelerinin vurulduğunu ve uyuşturucu taşındığı iddiasıyla masum insanların hayatına kastedildiğini söyleyen Desai, sonunda dağ fare doğurdu diyerek operasyonun Nicolas Maduro’nun kaçırılması girişimine kadar vardığını anlattı.
Venezuela Devlet Başkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez ile yürütülen temaslara değinen Desai, emperyalist planların başarısız olduğunu bildirdi. Karakas’ta Maria Corina Machado gibi bir kuklanın iktidara getirilemeyeceğinin anlaşıldığını çünkü Bolivarcı devrim dışında hiçbir gücün ülkeyi yönetemeyeceğinin görüldüğünü dile getirdi.
Latin Amerika’daki başarısızlığın ardından Washington’ın Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği İran’ı vurma çağrılarına daha açık hale geldiğini aktaran Desai, Trump’ın bu vaatlere aldandığını söyledi. Netanyahu’nun harekatın sadece bir hafta sonu süreceği, bombalamalar başlayınca İran halkının ayaklanıp hükümeti devireceği yönündeki telkinlerine inanıldığını belirtti.
ABD toplumunun içinde bulunduğu bunalımın en somut belirtisinin Trump gibi bir figürün seçilmesi olduğunu vurgulayan Desai, siyasetçilerin bu kadar büyük vaatlerde bulunmak zorunda kalmasının elli yıllık neoliberal yıkımın doğrudan sonucu olduğunu kaydetti.
“İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen refah çağı, sermayenin işçi sınıfına vermek zorunda kaldığı tavizlerin sonucuydu”
Tarihsel süreci ayrıntılandıran Doç. Lottaz, Roosevelt dönemindeki Yeni Düzen politikalarının ve savaş sonrası uzlaşmanın nasıl tasfiye edildiğini sordu. Prof. Desai, 1945 sonrasındaki Keynesyen refah devletinin sermayenin gönüllü bir tercihi olmadığını, iki dünya savaşı ve Büyük Buhran’ın kapitalizmin saygınlığını yerle bir etmesi nedeniyle zorunlu hale geldiğini hatırlattı.
Büyük Buhran’dan en ağır yarayı ABD’nin aldığını belirten Desai, savaş sonrası dönemde kapitalistlerin işçi sınıfının taleplerini kısmen de olsa tanımak zorunda kaldığını kaydetti. Bu tavizlerin 1950 ve 1960’larda muazzam bir iç talep ve büyüme dalgası yarattığını, eşitsizlikleri gerilettiğini anlattı.
Bu dengenin 1970’lerde krize girmesiyle birlikte şirketler sınıfının sözcüsü olan neoliberal kadroların sahneye çıktığını söyleyen Desai, sermayenin işçilere verdiği bütün hakları tek tek geri almaya başladığını aktardı. Bu tasfiyenin halkın sisteme olan bağlılığını tamamen zayıflattığına işaret etti.
Sistemin elinde rıza üretecek maddi araçlar kalmadığında iki yönteme sarıldığını vurgulayan Desai, “Sermaye halka hiçbir maddi taviz vermediğinde iktidarını sürdürebilmek için iki araca muhtaç kalır: Ya insanları kandıracaksınız ya da onları zorla bastıracaksınız. ABD seçimlerine akıtılan milyarlarca dolar dolandırıcılık tarafına yapılan yatırımı, artan polis baskısı ve sansür ise zorbalık tarafını gösteriyor” dedi.
Toplum üzerindeki denetimin her geçen gün sertleştiğini belirten Desai; muhalif seslerin bastırılması, üniversitelerdeki sansür, göçmenlere yönelik baskınlar ve kolluk güçlerinin yetkilerinin genişletilmesinin bu sıkışmışlığın ürünleri olduğunu bildirdi.
Doç. Lottaz, Kyoto’daki konferansta ele alınan konulardan birinin de Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzeni yöneten ulusötesi elitler olduğunu hatırlattı. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen gibi aktörlerin sürekli uluslararası kurumların üstünlüğünü savunarak ulus devletleri işlevsizleştirdiğini ve gücü hesap vermeyen teknokratlara devrettiğini ekledi.
Prof. Desai, İtalyan düşünür Antonio Gramsci’nin kriz dönemlerinde ortaya çıkan canavarlar olarak nitelediği marazi belirtilerin bugün Batı sistemini tamamen kuşattığını belirtti. Sözde demokratik olan devletlerin artık küçücük bir finansal oligarşinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini kaydetti.
Vergi yükünün zenginlerden yoksullara kaydırıldığını, kuralların gevşetilerek tekellerin toplumsal sorumluluklardan muaf tutulduğunu anlatan Desai, kamu varlıklarının özelleştirme adı altında yok pahasına sermayedarlara devredildiğini aktardı. Bu mekanizmanın rantiyeci asalak bir sınıf yarattığını dile getirdi.
Finansallaşmanın yarattığı yıkımı 1999 yılında yürürlükten kaldırılan mevzuat üzerinden örneklendiren Desai, mevduat bankaları ile yatırım bankaları arasındaki ayrımın silindiğini hatırlattı. Ticari bankaların spekülasyon yapmasına izin verilmesiyle birlikte piyasaların devasa bir kumarhaneye dönüştüğünü, Goldman Sachs gibi devlerin bu süreçten güçlenerek çıktığını belirtti.
“Yapay zeka çılgınlığı, hiçbir zaman ulaşılamayacak bir hayalin peşinde kamu kaynaklarını yutan dev bir aldatmacadır”
Bugün finansallaşma, sanayisizleşme ve borç krizinin üzerine binen en tehlikeli marazi belirtinin teknoloji sektöründeki yapay zeka balonu olduğunu söyleyen Prof. Desai, meselenin teknik bir devrimden ziyade sermaye transferi niteliği taşıdığını dile getirdi. Şirketlerin genel yapay zeka veya süper yapay zeka adını verdikleri hedeflerin bilimsel bir gerçekliği bulunmadığını bildirdi.
Teknoloji şirketlerinin elinde veri merkezleri inşa etmekten başka gerçek bir strateji olmadığını savunan Desai, niceliğin bir noktada kendiliğinden niteliğe dönüşeceği ve yapay zeka cennetine varılacağı fikrinin temelsiz bir yanılsamadan ibaret olduğunu anlattı. Piyasadaki aktörlerin de bu çıkmazı yavaş yavaş fark etmeye başladığını söyledi.
Büyük teknoloji şirketlerinin hisselerinde duraksama yaşanırken donanım üreticisi Nvidia’nın hisselerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Desai, yatırımların karlı olup olmamasından bağımsız olarak bu şirketin çılgınca yapılan harcamalar sayesinde para kazandığını kaydetti.
Bu kontrolsüz sürecin yarattığı toplumsal maliyeti eleştiren Desai, “Trilyonlarca dolar kamu yararına kullanılabilecekken hiçbir garantisi olmayan enerji canavarı bir yapay zeka arayışına gömülüyor. Bu balon patladığında devletlerin kurtarma paketleri bile yetersiz kalacak ve faturayı yine halk ödeyecek” dedi. Elektrik fiyatlarının artırıldığını ve kaynakların heba edildiğini sözlerine ekledi.
Avrupa’da, özellikle Fransa’da sokaklara taşan gençlik protestolarını da bu tablonun bir parçası olarak değerlendiren Desai, yeni neslin çok yönlü bir kuşatma altında olduğunu belirtti. Konut krizinin gençlerin aile evinden ayrılmasını imkansız kıldığını ve bunun ciddi demografik sonuçlar doğurarak doğum oranlarını düşürdüğünü bildirdi.
Üniversite mezuniyetinin iyi bir iş getireceği vaadinin çöktüğünü vurgulayan Desai, teknoloji politikalarının yol açtığı zihinsel tahribata da işaret etti. Toplumun en tehlikeli aşamaya sürüklendiğini söyleyerek, genç kuşaklara makinelerin onların yerine öğreneceği yalanının söylendiğini ve bunun toplumsal bir ölüme yol açacağını kaydetti.
Denetlenmeyen dijital platformların gençlerde ağır ruh sağlığı sorunlarına ve intihar vakalarına zemin hazırladığını belirten Desai, büyük şirketlerin insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri değil ellerinde kalan şeyleri pazarlamak için muazzam kaynaklar harcadığını aktardı.
Doç. Lottaz’ın Fransa’daki polis şiddetine ve devletin olağanüstü hal uygulamalarını kalıcı yasalar haline getirmesine dair sorusu üzerine Desai, liberalizmin özüne dair temel bir çözümleme yaptı. Kapitalist sistemlerde korunan tek temel özgürlüğün mülkiyet hakkı olduğunu, diğer bütün hakların buna tabi kılındığını söyledi.
Parası olanın daha büyük bir megafona sahip olduğunu ve Elon Musk gibi figürlerin ifade özgürlüğünün sıradan yurttaşlardan katbekat fazla olduğunu belirten Desai, hukukun da sermayeyi korumak üzere dizayn edildiğini dile getirdi.
Avrupa egemen sınıflarının Ukrayna’daki savaşa bağımlı hale gelmesini bu sınıfsal sıkışmışlıkla açıklayan Desai, “Avrupalı elitler savaşa bağımlı çünkü neoliberal düzeni sürdürmenin başka yolu kalmadı. Yeniden silahlanmaya dayalı bir büyüme modeli sayesinde işçilere ücret artışı vermeden, talebi genişletmeden devlet bütçesini doğrudan silah tekellerine aktarabiliyorlar” dedi.
Savaş ortamının içerideki muhalefeti bastırmak için bir kalkan olarak kullanıldığını vurgulayan Desai, Ukrayna savaşını gösteriş amaçlı bir çatışma olarak tanımladı. Bedeli Ukrayna halkının ödediğini, üretilen silahların ise eninde sonunda hayat koşullarını protesto eden sıradan Avrupalı işçilere doğrultulduğunu anlattı.
Yüz yıllık döngüler halinde Avrupa yönetici sınıflarının halktan tamamen koptuğunu ve balkondan el salladıklarında insanların neden alkışlamadığını anlayamayacak kadar yozlaştığını söyleyen Desai, sarı yelekliler ve çiftçi eylemlerinin bu öfkenin öncü işaretleri olduğunu belirtti.
“Kapitalizm yüz yıl önce son kullanma tarihini doldurdu ve artık insanlığın temel ihtiyaçlarına hizmet etmiyor”
Mevcut dünya sisteminin yüz yıldır can çekiştiğini ve son kullanma tarihinin yirminci yüzyılın başlarında dolduğunu savunan Prof. Desai, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki otuz yıllık dönemin istisnai bir parantez olduğunu ifade etti. Bu dönemin sistemin kendi maharetinden değil, tavizler vermek zorunda kalan sınıf uzlaşmasından kaynaklandığını dile getirdi.
Söz konusu altın çağda sadece Batı’nın değil, sosyalist ülkelerin ve bağımsızlığını yeni kazanan kalkınmakta olan devletlerin de hızlı bir büyüme yakaladığını anımsatan Desai, uzlaşmanın bozulmasıyla birlikte son kırk elli yılın kesintisiz bir gerilemeye dönüştüğünü aktardı.
Eşitsizliğin zirveye çıktığını ve yönetici elitlerin kibrinin sistemi taşınamaz hale getirdiğini bildiren Desai, kapitalizmin insanlığın esenliğine hizmet etme kabiliyetini çoktan yitirdiğini vurguladı.
Doç. Lottaz’ın Çin modelinin aynı dönemde sekiz yüz milyon insanı yoksulluktan kurtararak orta sınıfa taşıdığı ve Batı’ya somut bir alternatif oluşturduğu yönündeki yorumunu destekleyen Desai, kamu denetiminin hayati önemine değindi.
Çin’de çok sayıda özel şirketin ve milyonlarca küçük işletmenin faaliyet gösterdiğini belirten Desai, farkı yaratan unsurun ekonominin genel yönünü halkın refahına göre belirleyen sorumlu bir devlet aygıtı olduğunu kaydetti.
Her ülkenin kendi sosyalizm modelini inşa edeceğini belirten Desai, “Sosyalizm her toplumun kendi koşullarında yeşerecektir. Önemli olan büyümenin amacının sıradan insanların refahı olmasıdır; tıpkı Deng Şiaoping’in farenin rengine bakılmaksızın fareyi tutan kediyi makbul sayması gibi, bizim de insanlığa bolluk getirecek fareyi yakalamamız gerekir” dedi.
Piyasayı kendi haline bırakmanın kendiliğinden refah ve büyüme üreteceği inancını büyüsel düşünme olarak niteleyen Desai, bu safsatadan derhal vazgeçilmesi gerektiğini ve elli yıldır süren bu yanılsamaya karşı artık uyanma vaktinin geldiğini söyleyerek konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz

Ekonomist Prof. Dr. Michael Hudson, Washington’ın Ukrayna, Çin ve İran hattındaki stratejisinin küresel enerji arzını sarsacak bir bunalıma yol açabileceğini belirtti. Avrupa’nın sanayi temelini yitirerek ABD’nin mali hakimiyetine bağlandığını vurgulayan Hudson, Batı merkezli küresel hegemonyanın sona erdiğini kaydetti.
Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Michael Hudson, Güneydoğu Norveç Üniversitesi İktisat, Felsefe ve Siyaset Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programına konuk oldu.
Hudson, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya, Çin ve ABD arasında tasarladığı ileri sürülen üçlü zirve girişimini, Washington’ın küresel enerji ve etki alanı hedeflerini ve Avrupa Birliği’nin içine sürüklendiği sanayisizleşme sürecini ayrıntılı biçimde değerlendirdi.
Diesen’ın küresel diplomasi eksenindeki kaymaları ve büyük güçlerin olası uzlaşma arayışlarını sorması üzerine Prof. Dr. Michael Hudson, Washington yönetiminin hamlelerinin arkasındaki temel itici gücün Basra Körfezi ve enerji piyasaları olduğunu belirtti. Hudson, meselenin Ukrayna’da bir anlaşma arayışıyla başladığına dikkat çekti.
Prof. Dr. Michael Hudson, sürecin başlangıç noktasını şu sözlerle aktardı:
“Her şey Trump’ın Ukrayna konusunda Rusya ile bir anlaşma yapmak istemesiyle başladı. Bunun arkasındaki temel saik, Trump’ın Basra Körfezi’nde İran ile bir savaşa girmeyi öngörmesidir. Trump şunun farkında: Bir yandan ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’nın petrol, doğalgaz ve dizel ihracatını tecrit etme mücadelesini sürdürür, diğer yandan da Basra Körfezi ülkeleriyle, petrol ihracatını kapatarak yanıt verecek olan İran ile savaşa girerse, bu durum birkaç yıl sürecek bir dünya ekonomik bunalımına yol açacaktır.”
Hudson, küresel petrol arzındaki dengelerin bu türden bir çifte çatışmayı kaldıramayacağını vurguladı. OPEC ülkelerinden gelen küresel petrol arzının yüzde 20’sini kesip aynı anda Rusya’yı tecrit etmenin mümkün olmadığını kaydetti.
Bu senaryonun tüm dünyayı iktisadi ve mali bir kargaşaya sürükleyeceğini söyleyen Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bütün dünya; Asya ekonomilerini, küresel çoğunluğu, küresel güneyi bir ekonomik krize, ödemeler dengesi krizine ve bunun sonucunda bir borç krizine sürüklediği için ABD ve Avrupa’ya sırtını döner. Bu yüzden Trump, aynı anda iki petrol cephesinde birden savaşı göze alamayacağının farkında. Buradaki asıl hedefi Rusya değil, İran. İşte bu sebeple bu planı Çin’i de kapsayacak biçimde genişletmeye ve Amerikan basınında Yalta 2.0 olarak adlandırılan üçlü bir düzenlemeye dönüştürmeye çalıştı.”
Hudson, tasarlanan bu planın yalnızca NATO’nun Ukrayna’daki savaşına yönelik ABD müdahalesini sona erdirip faturayı Avrupa Birliği’ne kesmekle kalmadığını ifade etti. Trump’ın şahsi mali çıkarlarını da gözettiğini dile getiren Hudson, “Trump, Rusya ile yapılacak bir anlaşmadan fazladan bir milyar dolar kazanmaya çalışıyor. Özel anlaşmaları sayesinde başkanlığı döneminde şahsen iki buçuk milyar dolar kazandı. Eğer Ukrayna’daki ya da daha önce Ukrayna’nın doğusu olan Rusya topraklarındaki maden hakları veya hammadde ve nadir toprak elementleri konusunda Rusya ile anlaşma yapabilirse, Beyaz Saray’da bir araya getirdiği çevreyle ve mali destekçileriyle birlikte şahsi çıkar sağlayabileceğini düşünüyor” diye konuştu.
“Trump nüfuz alanı derken, Avrupa üzerindeki hakimiyetini sağlama almayı kastediyor”
Prof. Dr. Michael Hudson, Çin’in bu plana dahil edilmek istenmesinin arkasında Avrupa Birliği’nin tutumunun yattığını belirtti. Avrupa’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü mücadelenin Çin’e doğru genişlediğini ifade eden Hudson, Washington’ın Avrupa pazarını tamamen Amerikan tekellerine bağlamak istediğini aktardı.
Hudson, ABD’nin Avrupa politikasındaki teknolojik ve iktisadi baskıları şu sözlerle özetledi:
“Trump, Rusya’dan petrol, doğalgaz ve diğer malzemelerin ithalatını durdurmuş olan Avrupa Birliği’nin bu tutumu Çin’e de teşmil etmesinde ısrar ediyor. Avrupa’nın Çin menşeli bilgi teknolojilerini, yapay zekayı veya internet altyapısını ithal etmemesini, başta internet ve yapay zeka olmak üzere her alanda Amerikan tekellerine bağımlı kalmayı kabul etmesini istiyor. Avrupa’nın, hiçbir vergi ödememek üzere düzen kurmuş olan Meta, Google ve diğer ABD şirketlerine vergi koymasını engellemeye çalışıyor. Avrupa’nın kendi kendine yetebilen, bağımsız bir internet, yapay zeka ya da bilgi teknolojisi geliştirmesinin önüne geçmek istiyor.”
Tarihsel örneklere değinen Hudson, Trump’ın 19. yüzyılda Britanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Napolyon Savaşları’nın bittiği 1815’ten Birinci Dünya Savaşı’na kadar büyük bir savaşı engelleyen nüfuz alanları paylaşımını model aldığını söyledi.
Buna karşın planın özündeki niyeti şu ifadelerle açıkladı:
“Trump nüfuz alanı derken, aslında Amerika’nın Avrupa, Japonya ve Güney Kore üzerindeki nüfuz alanını sağlama almayı ve buraları kilitlemeyi kastediyor. Rusya ve Çin tarafında ise doğal olarak bir çekince var; nüfuz alanları paylaşımıyla ilgilenmediklerini söylüyorlar. Rusya, Avrupa’yı zerre kadar umursamıyor. Rusya, Birleşik Devletler’e ‘Hepsi sizin olsun’ diyerek anlaşmaya varmaktan gayet memnun. Artık Avrupa’ya petrol ve doğalgaz ihraç edemeyecekleri gerçeğini kabullendiler; çünkü Basra Körfezi’ndeki petrol kriziyle birlikte önümüzdeki birkaç yıl boyunca tüm dünyada petrol, doğalgaz, dizel ve gübre kıtlığı yaşanacak. Dolayısıyla Rusya’nın çok sayıda müşterisi var, yönünü doğuya dönüyor. Rusya’nın tek istediği kendi haline bırakılmak.”
Hudson, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un konuşmalarının bu tabloyu doğruladığını kaydetti. Ukrayna’da barış istemenin Rus yanlısı olmak şeklinde yaftalanmasının Rusya’nın çıkarlarını zedelemediğini, zira Moskova’nın Avrupa’ya ilgisini bütünüyle kaybettiğini belirtti.
Trump’ın ticari planlarının Kuzey Akım boru hatlarına uzandığını ifade eden Hudson, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Trump, Rusya ile konuşurken Gazprom ve Lukoil yatırımlarına işaret ediyor. Eğer Avrupa’dan gerçekten çekilmek istiyorsanız, şu anda atıl duran Kuzey Akım haklarını bize satın diyor. Kimse bu hatları kullanmıyor, çünkü Avrupa liderlerine kendi kıtaları için ekonomik intihar anlamına gelen kararları aldırdık. Macron, Merz ve Britanya İşçi Partisi kendi şahsi çıkarları için bunu yapmaya dünden razı oldu. Trump, ‘Bu hakları bize satın ki biz de Avrupa’ya artık Rusya ile savaşmanıza gerek kalmadı diyebilelim’ düşüncesinde.”
Avrupa’daki mevcut iktidarların taban kaybettiğini vurgulayan Hudson, iki yıl içinde savaş yanlısı partilerin yerini Avrupa’nın kendi çıkarlarını gözeten ve Rus gazı almak isteyen partilere bırakacağını dile getirdi.
Bu noktada Amerikan sermayesinin devreye sokulmak istendiğini belirten Hudson, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Eğer Donald Trump’ın ailesi ve siyasi destekçileri Kuzey Akım boru hattını ve oradaki bağlı varlıkları satın alabilirse, o zaman Avrupa’ya Rusya ile ticaret yapabileceklerini söyleyebilirler. Ancak Rusya artık Avrupa’ya indirimli fiyat uygulamayacaktır, çünkü buna mecbur değil. Tıpkı Hindistan’a artık indirimli fiyat vermeyeceği gibi dünya genelinde petrol, doğalgaz, dizel ve gübre fiyatları yükselecektir. Amerikalı yatırımcıların Kuzey Akım’ı devralması, Avrupa’nın ödemek zorunda kalacağı faturaya tekel taşıma maliyetlerini ekleyerek devasa bir kâr elde etmeleri anlamına gelecektir. Rusya’nın dikkatle kaçındığı bu tekel fiyatlandırmasını ABD uygulayabilecektir. Üstelik ABD’nin elinde siyasi bir boğma noktası bulunacaktır; Rus petrolü ve gazı alan herhangi bir Avrupa ülkesine giden vanayı kapatıp onlara Almanya ekonomisine yaşatılanın aynısını yapabilirler.”
Hudson, Washington’ın Rusya ve Çin ile nüfuz alanları belirleme arayışının, Avrupa’nın kendi çıkarlarını fark edip büyümenin merkezine yönelmesini önleme amacı taşıdığını söyledi.
“Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir”
Siyaset Bilimci Prof. Dr. Glenn Diesen, İtalya’nın eski başbakanı ve Avrupa Komisyonu eski başkanı Romano Prodi’nin de benzer bir öngörüde bulunduğunu hatırlattı. Prodi’nin, Kuzey Akım yeniden faaliyete geçmeden önce Amerikalıların boru hattına yatırımcı olarak girmek isteyeceğini söylediğini aktaran Diesen, Rusya’nın geçmişte Avrupa ile bütünleşmeyi Avrasya güvenlik mimarisine giden bir adım olarak gördüğü için indirim uyguladığını, ancak artık bu yaklaşımdan vazgeçtiğini dile getirdi.
Diesen, yakın zamanda Moskova’da düzenlenen Valday toplantısında Putin’in Avrupalıların artık Çin ve Hindistan ile rekabet etmek zorunda kalacağını söylediğini belirtti. Avrupa’nın kendi geleceğini yönetme ve özerklik kazanma ihtimaline değinen Diesen, Amerikan nüfuz alanına girmenin Avrupa ekonomilerine etkisini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, mülkiyet ve denetim ilişkisine vurgu yaparak yanıt verdi:
“Avrupa, Amerikalıların Kuzey Akım’ı satın almasını basit bir yatırım olarak görüyor. Yatırım demek denetim demektir; bu denetim hem iktisadi hem de siyasidir. Asıl soru şu: Avrupa, Rusya’nın kıtayı işgal edebileceği ve bu yüzden Ukrayna üzerinden Rus ordusuna karşı savunma savaşı verilmesi gerektiği yönündeki bu hayali paralel evrende daha ne kadar yaşayabilir? Hiçbir ülke artık başka bir ülkeyi işgal etmeyi göze alamaz. Rus birlikleri Polonya üzerinden geçerken parçalanır; Rusya’nın Avrupa’dan kazanacağı hiçbir şey olmadığını düşünmek mantık dışıdır. Rusya’nın tek istediği askeri bütçesini azaltabilmek için yalnız bırakılmaktır.”
Avrupa ülkelerinin de kendi askeri harcamalarını düşürmesi gerektiğini kaydeden Hudson, kıtadaki ekonomik sıkıntılara dikkat çekti. Paris başta olmak üzere Fransa’da ve İtalya’da grev ve gösterilerin sürdüğünü ifade etti.
Hudson, halk tepkisinin nedenlerini şu cümlelerle açıkladı:
“Bütün bunlar, Avrupa Birliği’nin kendi kendisine dayattığı tuhaf parasal ve mali kısıtlamalar yüzünden hükümetlerin harcamaları kısmasından kaynaklanıyor. Avrupa, sosyal harcamalarını tam da enflasyonun yükseldiği bir dönemde kesti. Bu enflasyon para politikasından değil, Trump’ın dünya petrol ticaretinin denetimini elinde tutmak için Rusya ve İran’a karşı yürüttüğü savaştan kaynaklanıyor. Savaş karşıtı kesimler, evlerini aydınlatmak ve ısıtmak için daha fazla para ödemek zorunda kalan hanelerin ve sanayinin desteklenmesini talep ediyor.”
Hudson, Basra Körfezi’ndeki petrol ticaretinin kesintiye uğramasının, ABD ve Avrupa Birliği’nin Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden rafinerileri hedef alarak yarattığı kesintiden çok daha ağır sonuçlar doğuracağını ifade etti. Faturanın ABD’ye değil Avrupa’ya çıktığını belirten Hudson, kıtadaki siyasi propagandanın sınırlarına işaret etti.
Avrupa medyasının her olumsuzluğu Moskova’ya bağlama çabasını eleştiren Hudson, şöyle devam etti:
“Fransa’da halkın okullara ayrılan bütçenin kısılmasına ya da artan hayat pahalılığına karşı emeklilik gelirlerinin dondurulmasına gösterdiği tepkinin Rus kışkırtması olduğu söyleniyor. İnsanların kendi çıkarlarını savunması için Rus kışkırtmasına ihtiyacı yoktur. Göstericilerin Rusya’nın ya da Çin’in jeopolitik bir kazanım elde edip etmeyeceğini umursadığını sanmıyorum. Onların istediği, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yürürlükte olan sosyal demokrat kazanımların korunmasıdır. Yaşam standartlarını koruma, artan ücretler, iş gücü verimliliği ve istihdam gibi yükümlülüklerin tamamı bir kenara atılıyor; bunun yerine hayali Rus savaşına karşı askeri şirketleri zenginleştirmek için gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 5’inin savunmaya harcanması dayatılıyor.”
Uluslararası borsalarda Avrupa savunma sanayisi hisselerinde satış dalgası yaşandığına değinen Hudson, yatırımcıların bu askeri planların hayata geçmeyeceğini kavradığını belirtti.
Mevcut iktidarların iki yıl içinde görevden uzaklaşacağını öngören Hudson, savaş yanlısı grupların tehlikeli adımlar atabileceğini ifade etti:
“Görevdeki savaş yanlısı yönetimler, ‘İki yıl sonra seçimi kaybedeceğiz, bu bizim savaş için son şansımız, tüm Avrupa’nın atom bombalarıyla yok olması için son fırsatımız’ deme noktasına geliyor. Akıl dışı görünse de Rusya ile savaşa girmek için son çarelerini zorlayabilirler. Fransa, Almanya ve Britanya’yı yöneten partiler koltuklarını kaybedecek. Asıl büyük tehlike, bu partilerin Rus deniz taşımacılığına yönelik saldırılarını hızlandırma ihtimalidir. Finlandiya, İsveç, Baltık ve İskandinav ülkelerinin Baltık Denizi’ni bir NATO gölüne dönüştürme ve Rus gemiciliğini engelleme hazırlıklarını görüyoruz.”
Kaliningrad limanının Rusya için hayati önemde olduğunu hatırlatan Hudson, Rusya’nın petrol tankerlerini Avrupa dışındaki ülkelere sevk etme hakkını korumak için askeri tedbirler aldığını vurguladı. Tankerlerin yanına uçak konuşlandırıldığını, bir Estonya gemisinin Rus tankerini ele geçirme girişiminin durdurulduğunu kaydetti.
Bu tür hamlelerin açık bir savaş ilanı niteliği taşıdığını dile getiren Hudson, sözlerini şöyle tamamladı:
“Böyle bir savaş çok kısa sürer ve son derece kanlı olur. Rusya elinden gelen her şeyi yaparak ‘Biz sizinle ilgilenmiyoruz, sizden bir şey istemiyoruz, sizinle hiçbir işimiz yok’ mesajı veriyor. Kendimizi Avrupa kültürünün bir parçası haline getirebileceğimizi düşündüğümüz için kendi kendimize kızıyoruz diyorlar. Avrupa kültürünün neye dönüştüğünü gördüler: Amerikanlaşmış, maliyet odaklı, emek karşıtı, küçülen ve aydınlanma çağındaki demokratik niteliklerini yitirmiş bir yapı. Rusya yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Eğer bizi tehdit eder ve zarar verirseniz, bağımsızlığımızı korumak için karşılık vermek zorunda kalırız diyorlar.”
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor”
Prof. Dr. Glenn Diesen, Avrupa’daki karar alıcıların Rusya ile ABD arasında Ukrayna üzerinden varılabilecek bir uzlaşmayı baltalama ihtimalini sordu. Rus varlıklarına el konulması veya gemilere müdahale edilmesi gibi adımların savaşa yol açıp açmayacağını gündeme getirdi.
Prof. Dr. Michael Hudson, Avrupa yönetimlerinin tutumunu sert bir dille eleştirdi:
“Avrupa liderleri yeni Ukrayna olmak istiyor. Amerika’da bu durum şöyle ifade ediliyor: Amerika, Rusya’ya karşı son avroya kadar savaşmaya hazır. Tıpkı Ukrayna’da ne Avrupa’nın ne de Amerikalıların umursadığı halkın son ferdine kadar savaşması için Zelenskiy yönetimini başa getirdikleri gibi, şimdi de Amerikan yönetimi Rusya ve Çin’e karşı mücadelede Avrupa sanayisinin ve ekonomik fazlasının son avrosuna kadar savaşmaya niyetli.”
Hudson, son dönemde Avrupa Birliği ile Çin arasında hibrit ve elektrikli araç ticaretine dair yapılan müzakerelere işaret etti. Basra Körfezi’ndeki gerilim ve Rusya’nın tecrit edilmesi sebebiyle dizel, petrol ve gaz fiyatlarının artmasının elektrikli araçlara yönelimi hızlandıracağını vurguladı.
Elektrikli araç üretiminde Çin’in belirleyici konumda olduğunu söyleyen Hudson, yaptırımların ülkeler üzerindeki etkisini şöyle açıkladı:
“Yaptırımın etkisi nedir? Yaptırımlar ülkeleri kendi kendilerine yetmeye zorlar. Avrupa’nın yaptırımları, Rusya’nın kendi bağımsız sanayisini kurmak için uygulayabileceği korumacı gümrük tarifelerinin gördüğü işlevi gördü. Ancak Çin aynı durumda değil; Avrupa’yı hâlâ otomotiv, sanayi ve hammadde ihracatı için önemli bir pazar olarak görüyor. Çin, Avrupa’ya ‘Bizimle kavganız aslında Amerika’nın kavgasıdır; onlar dünyanın tek hakimi olmak istiyor’ mesajını veriyor.”
Çin’in otomobil ihracatını sınırlamayı kabul ettiğini, ancak karşılığında Avrupa’nın uygulayabileceği yasa dışı tarifelere karşı Dünya Ticaret Örgütü’ne başvurma hakkını koruduğunu belirtti.
Avrupa kimya sektörünün benzer anlaşmalar talep etmesine rağmen bunun gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Hudson, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupalılar kendi kimya sanayilerini bizzat kendileri yok etti. Çünkü kimyasallar büyük ölçüde petrol ve doğalgazdan üretilir. Hatta petrol ürünü olmayan maddeler için bile sülfürik asit gerekir ve bu da petrol rafinerisinin yan ürünüdür. Dolayısıyla Çin karşısındaki rekabet gücü kaybınızın suçunu bize atamazsınız; üretim maliyetlerinizi kendi politikalarınız yüzünden artırdınız. Avrupa liderleri serbest ticaret teorisini çöpe atıp ucuz pazardan mal alma ilkesini reddetti. İthalatı aşırı üretimin sonucu, aşırı üretimi de devlet desteğinin sonucu olarak tanımladılar. Oysa Avrupa tarımını, Amerika ise sanayisini sübvanse ediyor.”
Hudson, Pekin yönetiminin bu mantığa karşılık Avrupa’ya hammadde tedarikini kesme hakkını saklı tuttuğunu belirtti. Eğer Avrupa kendi içine kapanmak istiyorsa nadir toprak elementlerini, galyumu, tungsteni ve ilaç hammaddelerini kendisinin üretmesi gerekeceğini hatırlattı.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD ile yaptığı anlaşmaları eleştiren Hudson, şunları kaydetti:
“Avrupalı şirketler Çin’e yatırım yaptı, çünkü pazar oradaydı. Şimdi ise Amerika’ya yatırım yapmaları söyleniyor. Von der Leyen’in Trump’ın tarife tehditlerine boyun eğerek verdiği yatırım sözlerinin hayata geçirilmesi imkansız. Çünkü ABD sanayi açısından rekabetçi değil; ekonomisini aşırı maliyetli bir rant yapısına dönüştürdü. Yüksek konut kiraları, ipotek faizleri, fahiş sağlık sigortası ve eğitim masrafları yüzünden Avrupa şirketlerinin ABD’de karlı üretim yapması mümkün değildir. Ne Avrupa ne de Japonya ve Güney Kore ABD’ye vadettikleri devasa yatırımları gerçekleştirebilir.”
Hudson, dünyanın en büyük resmi borçlusu haline gelen ABD’nin piyasa verimliliğiyle gelir elde etme kabiliyetini yitirdiğini, geriye yalnızca kaos çıkarma ve diğer ülkelerin kalkınmasını engelleme gücünün kaldığını ifade etti.
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor”
Siyaset Bilimci Glenn Diesen, ABD’nin iktisadi rekabet yeteneğini kaybettikçe askeri gücüne sarılarak ayrıcalıklı nüfuz alanları yaratmaya yöneldiğini belirtti ve Washington’ın Ortadoğu’daki geleceğini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, bölgedeki dengelerin kökten değiştiğini ifade ederek şu tespitlerde bulundu:
“Amerika’nın Ortadoğu’dan kovulduğu görülüyor. Batı Asya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve temelleri 19. yüzyılın sonunda atılan Avrupa sömürgecilik mirası sona eriyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçmişte kaldığı görülüyor. İran bölgede yükselen güç konumunda. Britanya ve Fransa’nın bölgeye askeri unsurlar göndermesi, Ortadoğu’nun ABD’den koparken Avrupa’nın sömürgeci mirasından da ayrıldığını gösteriyor.”
Batı Asya’nın yanı sıra Afrika’nın da Fransa’nın parasal etki alanından çıktığına işaret eden Hudson, Rusya ve Çin’in desteğini alan bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını küresel çoğunluğa yönlendireceğini belirtti.
Hudson, Ortadoğu’daki savaşın küresel bölünmenin bir parçası olduğunu vurguladı:
“Basra Körfezi’ndeki bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan emperyalizmine devredilen Avrupa sömürgeciliği mirasından kopuşun bir parçasıdır. Avrupa, Rusya ile ilişkilerinde olduğu gibi bu süreçte de tamamen dışarıda kalacaktır. Avrupa; Batı Asya, Afrika ve diğer ülkeler olmadan Birleşik Devletler dışında kiminle ticaret yapabilir? Kendisini Trump’ın Rusya’ya, İran’a ve nihayetinde Çin’e karşı yürüttüğü savaşlara hapsediyor. Ukrayna’nın Rusya’yı askeri olarak yenme ihtimali bulunmadığı gibi, Batı’nın dünya ekonomisindeki mutlak hakimiyetini sürdürme şansı da kalmadı.”
Hudson, dünyanın geri kalanının yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurmak için kurumlar geliştirdiğini, ABD ve Avrupa’nın ise bu tartışmaların dışında kalarak kendilerini tecrit ettiğini sözlerine ekledi.
Programın kapanış bölümünde Diesen, Batı dünyasının çok kutuplu düzene intibak edemediğini ve askeri reflekslere sığındığını ifade ederek nihai değerlendirmesini sordu.
Prof. Dr. Michael Hudson, krizin temelinde iktisadi modelin çöküşünün yattığını vurguladı:
“Avrupa’nın yaşadığı siyasi kriz temelde mali bir nitelik taşıyor. Avrupa ve Amerikan sanayi kapitalizmi maliye kapitalizmine dönüştü; ekonomiler sanayisizleşti. Yeniden sanayileşmenin tek yolu finansallaşmayı geriye sarmaktır. Ancak bu da birikmiş devasa borç yükünü silmeden yapılamaz. 1980’lerden bu yana kamu hizmetlerinin, ulaşımın ve iletişimin özelleştirilerek yüksek maliyetli tekellere dönüştürüldüğü bir yapıda dünya ile nasıl rekabet edebilirsiniz? Sanayi kapitalizminin karma ekonomi mantığına, kamunun temel altyapıları ve kredi sistemini yatırımı, büyümeyi ve yaşam standartlarını destekleyecek şekilde yönettiği anlayışa dönülmelidir. 19. yüzyıl klasik iktisadının temelinde yer alan rant kuramı ve değer teorisi müfredattan silindi. Bu bilinç değişimi sağlanmadan çıkış yolu bulunamaz.”
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi6 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Amerika2 hafta önceMilenyum kuşağı tarihin en büyük nostalji dalgasını başlattı












