Bizi Takip Edin

Görüş

Neoconlar, ‘çocukluk hastalığı’, Çin…

Avatar photo

Yayınlanma

İronik elbette; eski CIA analisti Ray McGovern, ABD dış politikasını belirleyen neocon’ların halini, Lenin’in ‘Sol komünizm: Bir çocukluk hastalığı’ tespitinden hareketle izah ediyor. Joe Biden’ın liderliği altında son üç yılda çok sık tekrarlanan “ABD’nin sadece ‘istisnai ulus’ olmadığı, dünyanın ‘vazgeçilmez ülkesi’ olarak ‘liderlik etme zorunluluğu’ bulunduğu” inancını anımsatıyor. Somut gerçekliğin artık bu ‘inancı’ taşıyamadığı görüşündeki McGovern, neocon’lara atfen, “Vazgeçilmez değiller, hatta istisnai da değiller” diyor.

21’inci yüzyılın ikinci on yılında Amerikan hegemonyasındaki sarsılmayı gözlemlememek mümkün değil. ABD siyasetinde iyiden iyiye ‘görünmez’ hale gelen realistlerin yerini ‘sağlı-sollu’ neocon’lar almışken, sorun daha ziyade çöküşün dünyaya etkileri olacak gibi.

‘AB imparatorluğu’ diye yaka silkerek Brexit dalgası üzerinde yükselmiş Birleşik Krallık’ın eksantrik eski Başbakanı Boris Johnson, geçenlerde “Ukrayna düşerse bu Batı için felaket olur; Batı hegemonyasının sonu olur” dedi. Bu öngörüsü gerçekleşmekteyken; Anglo-Amerikan elçisi olarak Kiev’e giderek 2022 Mart sonunda barış şansını bizzat sabote ettiği için bunda önemli pay sahibi olacak. Ne ki BoJo’ya hacet yok. Amerikan hegemonyası gardını ‘daha da doğudan’ almakta.

Neocon’ların medya ve ‘think tankland’lerinde ‘önce kaynak zengini Rusya’yı sonra Çin’i halletmek’ formülü, Slav ovalarında batağa saplanmış olabilir. ‘İnancın’ sağlamlığı Çin Halk Cumhuriyeti’yle iştigalden belli.

Biden idaresi, Şubat 2022’de Ukrayna üzerinden Rusya Federasyonu’na taarruza geçtiğinde, kurgudaki anlatı ‘Çin’in de Moskova’ya sırt çevirdiği/çevireceği’ olmuştu. Başlıkları ‘Rusya tecrit altında’ cümleleri süslerken, ağır Batı yaptırımları ile ‘çöküş kaçınılmazdı’… Yaklaşık 1.5 sene idare etti. İki yıl sonra bugün kurgu değişti; Rusya tecrit edilemedi, yaptırımlar işe yaramıyor. Ana anlatı artık ‘Rusya’ya yardım eden Çin’in Biden’ın kırmızı çizgisini aştığı’ şeklinde. (Bu noktada Harici’de 2023 Şubat ve Mart aylarında Batı kurgusunun beyhudeliğini sergileyen iki yazımı anmak isterim. https://harici.com.tr/cin-rusya-amerikan-hegemonyasina-itaatsizler-cephesi/ ile https://harici.com.tr/moskova-zirvesi-ve-senkronize-edilen-kuresel-perspektif/ )

ABD’nin Çin Halk Cumhuriyeti ile iştigalin fonunda ‘Ukrayna’ var fakat durum bunun çok ötesinde. Geçen hafta ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın bütün bir insanlığı ilgilendiren Çin ziyaretinde tüm ‘ihtişamıyla’ ortaya serildi.

Neoconlar, Batı militarizmi ve mükemmel fırtına – 1

SİNO-AMERİKAN NETLEŞMESİ

Ama önce son üç yılın hafızasını tazeleyelim…

20 Ocak 2021’de başkanlık görevine başlayan Joe Biden, ‘Delaware cowboy’u misali silahlarını iki ay sonra ateşlemiş, 17 Mart’ta Rusya lideri Putin’e ‘katil’ deyivermişti. O sırada baş diplomatı Antony Blinken, ‘çömez’ Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’la birlikte ‘Trump bezgini’ Çin yönetimiyle ilk diplomasi sınavı için Alaska’nın yolunu tutmaktaydı. 18-19 Mart’ta ismini Alaska’daki kentten alan ‘Anchorage görüşmeleri’ diplomasi faciasına dönüşmüştü.

Çin tarafında Dışişleri Bakanı Vang Yi ile Merkez Komitesi Dış İlişkiler Direktörü Yang Jieçi vardı. Daha basın önündeyken Blinken, ABD’nin ‘kurallar temelli düzenini’ tehdit ettiğini söylediği “Sincan, Hong Kong, Tayvan, siber saldırılar, müttefiklere karşı ekonomik baskılar…” diyerek peşreve girişmişti. Yang, sözü aldığında ‘ABD’nin üslubundan ötürü bu konuşmayı yapmak zorunda hissettiğini’ belirterek, “Öyleyse burada şunu söyleyeyim, ABD, Çin ile güç pozisyonundan konuşmak yeterliliğine sahip değil” diye çıkıştı. Ve 15 dakikayı aşan had bildirme konuşmasının sonunda gülümseyerek İngilizce “Bu, çevirmen için bir sınav” esprisini yaptı. Vang ise ABD’nin ‘temelsiz suçlamalarına’ atıfla “Bu misafirleri karşılama şekli olmamalı” diye vurguladı.

O gün Amerikan tarafı basını dışarı çıkarmak durumunda kalmıştı. Vang Yi ise daha Alaska’dayken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’u Pekin’e davet etti.

Sino-Amerikan ilişkilerinin üç yılı, ilk facianın yarattığı havayı dağıtamadı. Nancy Pelosi’nin ‘korsan’ Tayvan ziyareti ve Amerikan ‘balonu’ gibi facialar eşliğinde, ABD Başkanı Joe Biden ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Bali ve sonuncusu geçen kasımda San Francisco’daki APEC zirvesi olmak üzere iki yüz yüze görüşmesinde sadece top çevrildi. San Francisco’da, daha görüşmesinin dumanı tüterken, Biden’ın sorular üzerine Xi için ‘diktatör’ diye tekrarladığı esnada Blinken’ın bezginlik ifadesi zirveye damgasını vurmuştu.

ÇİN’E ÇİN’İ TEHDİT ETMEK İÇİN GİTMEK

Geçen hafta ABD baş diplomatı, Biden idaresi artık son yazındayken, Çin başkentine bu kez ültimatom çekmeye gitti. Ziyareti nisan başında ABD Hazine Bakanı Jenet Yellen’ınkinin ‘tamamlayıcısıydı’. Geçen yaz Pekin’e gidişinde Çinlilere Amerikan tahvillerini almaları için ‘yalvardığı’ yorumlarına konu olan Yellen ‘Çin’in kapasite fazlası’ formülüne geçmişti.

Blinken, Biden’ın 20 Nisan’da ABD Kongresi’nden geçen Hint-Pasifik (Tayvan) için 8 milyar dolarlık askeri yardımı ve TikTok’un ana şirketi ByteDance’in Amerika’daki faaliyetlerini men eden yasayı imzaladığı gün Şanghay’a ulaştı. 25-26 Nisan’da Çinli mevkidaşı Vang Yi ve ardından Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmelerini aslında ‘karşılanması ve uğurlanması’ tam manasıyla yansıtıyor. Blinken’a ‘kırmızı halı’ serilmedi, vali yardımcısı düzeyinde karşılandı, kendi büyükelçisi tarafından uğurlandı.

Blinken’ın Pekin’den ayrılmadan verdiği beyanatın provokatif doğası çarpıcı. ABD’li bakan, ‘ABD’nin istikrarlı ilişkiler istediği, rekabeti yönetmek istediği, Çin’in ekonomisinin gelişmesini sınırlandırmak istemediği’ klişe cümleleri tekrarladıktan sonra sadede geldi:

“Çıkarlarımızın örtüştüğü noktalarda işbirliğini derinleştirmeye çalışsak da ABD, Çin’in yarattığı zorluklar ve geleceğe yönelik rekabet halindeki vizyonlarımız konusunda son derece açık görüşlüdür” diyerek, neye odaklanacaklarını ABD’nin belirleyeceğini öne sürdü. “Amerika her zaman temel çıkarlarımızı ve değerlerimizi savunacaktır” cümlesindeki ‘değerler’ vurgusu Çin’i ‘irrite etme’ formülasyonuydu.

Blinken, “Çin, Rusya’nın savunma sanayi üssünü güçlendirmek için kullandığı makine aletleri, mikro elektronik, mühimmat ve roket itici gazlarının yapımında kritik öneme sahip nitroselüloz ve diğer çift kullanımlı ürünlerin en büyük tedarikçisidir” iddiasıyla Rusya’nın Çin olmaza askeri gücü olamayacağını öne sürebildi.

Adeta ‘parya Avrupa’nın asıl sahibinin ABD olduğunu söylermişçesine “Pekin, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa güvenliğine yönelik en büyük tehdidi desteklerken Avrupa ile daha iyi ilişkiler kuramaz” diye buyurdu. Ardından aleni tehdit geldi: “Çin’e bir süredir Transatlantik güvenliğinin sağlanmasının ABD’nin temel çıkarlarından biri olduğunu söylediğimiz gibi, görüşmelerimizde de Çin’in bu sorunu çözmemesi halinde bizim çözeceğimizi açıkça ifade ettim.”

ABD’nin baş diplomatının tehdidini derin serzenişi izledi: “Ayrıca Çin’in adil olmayan ticaret uygulamaları ve özellikle güneş panelleri, elektrikli arabalar ve bunlara güç sağlayan bataryalar gibi 21. yüzyıla yön verecek bir dizi kilit sektörde küresel ve ABD pazarlarındaki endüstriyel kapasite fazlalığının potansiyel sonuçları konusundaki endişelerimizi de dile getirdim. Çin tek başına bu ürünlere yönelik küresel talebin %100’ünden fazlasını üretmekte, piyasaları doldurmakta, rekabeti baltalamakta ve dünya genelinde geçim kaynaklarını ve işletmeleri riske atmaktadır.”

Blinken, ustaca ABD’deki 5 Kasım seçim kampanyasının iç siyasi tüketimine geçiş yaparken, doğrusu ‘acıklı’ bir görünüm sergiledi: “Bu daha önce de gördüğümüz bir film ve nasıl bittiğini biliyoruz; Amerikan işletmeleri paramparça oldu ve Amerikan istihdamı kayboldu. Başkan Biden bunun kendi gözetiminde olmasına izin vermeyecektir. Amerikalı işçilerin eşit şartlarda rekabet edebilmelerini sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Blinken, ‘Çin’in gelişimini engellemeyi ve ekonomilerini ayrıştırmayı amaçlamadıklarını’ söylerken, “Ancak Çin’in büyüme şekli önemlidir..bu, Amerikan işçilerinin ve firmalarının eşit ve adil muamele gördüğü sağlıklı bir ekonomik ilişkinin teşvik edilmesi anlamına gelmektedir” diye ekledi. Yani ‘Çinliler tişört üretsin’ demediği kaldı!

Bu ültimatomun özeti; Çin’in dış politikasını Batı belirler, Pekin itaat etmezse ‘ABD çözecek’. ABD Çin’e yarı iletkenler için yaptırım uygular fakat Çin Rusya ile ticaret yapamayacak. Çin’in nasıl büyüyeceğine ABD karar verecek, ABD’nin istedikleri yapılmazsa Çin cezalandırılacak. Çin bankalarına yaptırımlar uygulanacak, gümrük duvarları konacak.

Dünya Ticaret Örgütü kurallarını, serbest rekabeti geçiniz… Blinken, ‘Çin tipi sosyalizmle rekabet edemiyoruz’ diye hayıflanırken, mali kapitalizmin askeri-sınai kompleksinin işlevinden de seslendi. Pekin’i Güney Çin Denizi’ndeki ‘İkinci Thomas Sığlığı’nda (Ren’ai Jiao resifi) tehlikeli eylemlerle suçlayıp Filipinler ve Japonya’ya ‘savunma taahhütlerinin sapasağlam olduğunu’ vurguladı. Geçen şubat ayında ABD özel kuvvetlerinin konuşlandırıldığı Tayvan konusunda ‘tek Çin’ politikasını bir kez daha teyit ederken, Tayvan değil, ‘Tayvan Boğazı’nda barış ve istikrarın korunmasının kritik öneminin’ altını çizdi.

ÇİN ATASÖZLERİYLE YANIT

Çin liderliği bu ültimatoma nokta atışlı açıklamalarla yanıt verdi. Sıradışı bir biçimde de Xi Jinping’in Blinken’ı Pekin’deki Büyük Halk Salonu’nda kabulün hemen öncesinde çekilen video yayınlandı. Videoda Blinken’i bekleyen Xi yardımcısine “Ne zaman gidiyor?” diye sorarken görülüyor. Yardımcısı “Bu gece” diye yanıt verince “İyi” yahut “Hele şükür” mealinde yanıt veriyor. ‘Bitse de gitsek’ tarzında…

Xi Jinping’in Blinken’la görüşmesine dair Çin okuması (readout) son üç yılda tekrarlanan temanın ötesine geçildiğini ortaya koyan nitelikte. Çin lideri, ABD ile ilişkilerin 45’inci yılında ‘iniş-çıkışlardan’ ders alınması gerektiğini belirtirken, ‘karşılıklı saygı, barış içinde bir arada yaşama, kazan-kazan işbirliği’ temalarını ‘San Francisco mutabakatına’ atıfla tekrarladı. Ancak kibar ve ölçülü diplomatik ifadeleri ‘alttan alma’ olarak görülebilecek gibi değildi.

Çin lideri ‘dünyanın yüzyıldır görülmemiş bir dönüşümden geçtiği bir dönemde insanlık için ortak gelecek inşası’ vurgusunu, “Aynı gemideki yolcular birbirlerine yardım etmelidir” şeklindeki eski Çin atasözü eşliğinde dile getirdi. Xi, ABD’nin yapmadıklarına inceden dokundurdu, ‘büyük ülkelerin statülerine yakışır şekilde davranması, sorumluluk duygusuyla hareket etmeleri gerektiğini’ belirtti. ABD ile ilişkileri yine bir başka Çin atasözünden hareketle “İlerleme yoksa gerileme anlamına gelir” diye ifade etti. Ve “Bir şey söyleyip başka bir şey yapmak yerine sözler eylemlerle onurlandırmalıdır” diye uyardı.

Vang Yi’nin mevkidaşıyla görüşmesine dair Çin okuması (readout) Global Times’ta var. ‘Beş konuda uzlaşma’ başlığıyla sunulsa da Xi’nin uyarılarını detaylandırıyor. Özetle, Çinli diplomat; ‘Çin-ABD ilişkilerinde olumsuz faktörlerin artmaya ve birikmeye devam ettiğini’, ‘çeşitli aksaklıklar ve sabotajlarla karşı karşıya kaldığını’, ‘Çin’in meşru kalkınma haklarının makul olmayan bir şekilde bastırıldığını ve temel çıkarlarına sürekli olarak meydan okunduğunu’ söyledi. ‘ABD’nin Çin’in ekonomik ve teknolojik ilerlemesini bastırmak için çok sayıda tedbir uyguladığını, bunun adil rekabet değil çevreleme ve kuşatma, risk azaltma değil risk yaratma olduğunu’ söyledi. ‘Çin’in kapasite fazlası olduğu yönündeki yanlış söylemin bırakılması, Çinli şirketlere yasadışı yaptırımları kaldırması ve DTÖ kurallarını ihlal eden gümrük vergilerine son vermesi gerektiğini’ vurguladı.

‘ABD’nin egemenlik, güvenlik ve kalkınma çıkarlarıyla ilgili konularda Çin’in kırmızı çizgilerini aşmaması gerektiğinin’ altını çizen Vang, “Her iki tarafın da karşılıklı ve çok taraflı kazanımlar için küresel meseleleri ele almak üzere uluslararası işbirliğine mi öncülük edeceğini yoksa çatışma noktasına varacak ve herkes için kayıplara yol açacak şekilde karşı karşıya mı geleceğini göreceğiz” dedi.

Ukrayna anlatısına sadece Çin Dışişleri sözcüleri değindiler, o da ‘Çin krizin nedeni de parçası da olmadığı, ABD gibi yangına körükle giderken Çin’in tutumunun barışçı çözüm ve müzakerelere katkıda bulunmaya dayandığı’ oldu.   

ANLAMLI BİR TARİHTE BELGRAD’DAN MESAJ

Çin lideri bu hafta Avrupa yolcusu. Fransa, Sırbistan ve Macaristan ziyaretleri var. Özellikle Belgad’da ABD’nin Yugoslavya’yı yok edip Avrupa haritasını yeniden çizdiği 1999 müdahalesi sırasında vurduğu Çin Büyükelçiliği’ndeki 25. yıl anmalarına katılacak.

Bloomberg, Çin liderinin Avrupa’ya ‘ABD’yle aralarını açmak için gittiğini’ öne sürüyor. Trump yönetiminde rol almış Demokrasileri Savunma Vakfı’nın (FDD) Çin Programı Başkanı Matthew Pottinger, “Zaferin yedeği yok. Amerika’nın Çin ile rekabeti yönetilmemeli, kazanılmalıdır” diyor, ‘rejim değişikliği’ salık veriyor. Onu Daily Telegraph’tan Daniel Depetris, “Çin dünyanın düşmanıdır” diye yankılıyor. Defence One’da Amerikalı istihbaratçıların ‘Savaş konusunda biz daha deneyimliyiz, Çinlileri yeneriz’ ifadeleri yansıyor.

Xi Jinping, mayıs ayında NATO’nun hurdaya çevrilmiş mucize silahlarını Moskova’da sergileyen Rusya liderini ağırlayacak. ABD’nin Rusya’nın varlıklarını dondurmakla kalmayıp, çalıp Kiev’e vermekle tehdit etmesini izleyen Çinliler, Amerikan tahvillerini elden çıkarmaya devam ederken, varlıklarını Kuşak Yol yatırımlarına yönlendiriyorlar. Salt EV otomobiller değil füze fabrikalarında otomasyonu ilerletiyorlar. Tayvan’la birleşme için aceleleri yok. Çin kültüründe antik çağlardan bu yana sadece ‘erdem’ değil ‘bilgelik ve güç’ olarak kabul edilen ‘sabrın’ sınırını kestirmek zor.

Ray McGovern, Biden’ın “Çin dünyanın en zengin, en güçlü ülkesi olmak istiyor. Bu benim gözetimimde olmayacak” cümlesini anımsatırken, neocon’ların Çin’e salt ekonomik gücünden değil, komünist olmasından ötürü ‘çekemediğini’ belirtiyor. Nereden nereye…

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English