Dünya Basını
Kültür nereden geldi?

Çevirmenin notu: Kültür ve sanat, toplumsal değişimlerin ve mücadelelerin bir parçası olarak varlığını sürdürür. Son dönemde, şiddetli çatışmaların, emperyalist genişlemenin etkisiyle, sanat ve kültürün gerici politik gündemlerle yakın ilişkilere girdiğine dair yeni farkındalıklar doğdu. Sanat, kültür ve edebiyatın toplumsal eleştiri araçları olarak değil, sansürcülükle yeniden tanımlandığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla kültür kavramı, bu sayfalar için, biraz daha yakından bakılmayı hak ediyor.
Kültür nereden geldi?
Terry Eagleton
25 Nisan 2024
Jude Fawley, Jude the Obscure romanında, Oxford’un Jericho olarak bilinen ve o zamanlar üniversitenin dokusunu koruyan zanaatkâr ve esnaf topluluğuna ev sahipliği yapan Beersheba’da kendini bulur. Jude, kendisi ve diğer zanaatkâr arkadaşlarının, üniversitelerin entelektüel yapısının onsuz var olamayacağını anlaması uzun sürmez: Jude’un ifadesiyle, onların çalışmaları olmadan, “ne sıkı okurlar okuyabilir ne de yüksek düşünürler yaşayabilirdi”. Özetle, kültürün temelinin emek olduğunu kabul eder. Bu etimolojik olarak da doğrudur. Kültür kelimesinin orijinal anlamlarından biri doğal büyümeyi ifade eder, yani tarımı içerir ve soydaş bir kelime olan “coulter” ise saban bıçağı anlamına gelir. Kültür ile tarım arasındaki bağlantı, birkaç yıl önce ABD’deki bir devlet üniversitesinin sanat dekanıyla birlikte verimli tarlaların yanından geçerken aklıma geldi. Dekan, “Bundan birkaç profesörlük elde edebiliriz,” dedi.
Kültür genellikle bu tavrı benimsemekten kaçınır. Ödipus’un oğlu gibi, mütevazı ebeveynliği reddeder ve kendi köklerinden, kendi varoluşunu yarattığına ve şekillendirdiğine inanma eğilimindedir. İdealist filozoflar için düşünce kendine bağımlıdır. Gerisinde daha temel bir şeye ulaşamazsınız, çünkü bunun kendisinin bir düşüncede yakalanması gerekir. Geist sonuna kadar gider.
Burada bir parça ince mizah var; çünkü sanatın maddi bağlamına ve ondan bağımsız durma iddiasına sıkı sıkıya bağlı olan pek az şey vardır. Bu, 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir fikrin, özerk ve kendi kaderini tayin eden sanat eserinin, gerçek hayatta hızla yükselen insan öznesi versiyonu olmasından kaynaklanıyor. Liberalizmin ve bireyciliğin giderek artan etkisi ve —klasik bir klişeye başvuracak olursak— orta sınıfların yükselişiyle birlikte, artık erkekler ve kadınlar kendi kaderlerinin yazarları olarak görülüyorlar (Rastgele bir tarih kitabını açarsanız, o dönem hakkında size üç şey söyleyecektir; geçiş dönemiydi: hızlı bir değişim dönemiydi ve orta sınıfların yükselişi devam ediyordu. Tanrı’nın orta sınıfları dünyaya gönderme nedeni budur: Güneş gibi parlasınlar, ama hiç batmasınlar.)
Toplum, ekonomik artı üretebilme potansiyeline ulaşmadıkça, galeriler, müzeler ve yayınevleri gibi kültürel kurumlara sahip olamazsınız. Ancak bu noktaya ulaştığınızda, rahiplerden, ozanlardan, DJ’lerden, tefsircilerden, fagotçulardan, LRB stajyerlerinden, film setlerindeki kameramanlardan ve benzerlerinden oluşan bir sınıfı hayatta tutma zorunluluğundan kurtulabilirsiniz. Aslında kültürü, temel ihtiyaçların ötesinde bir lüks olarak tanımlayabiliriz. Yemek yememiz lazımdır ama Ivy League restoranlarında yememize de gerek yoktur. Soğuk iklimlerde giyinmemiz gerekebilir ama bu giysilerin Stella McCartney tarafından tasarlanmış olması gerekmez. Bu tanımın temel sorunu, lüksün insan doğasının bir parçası olmasıdır. İyi ya da kötü, sürekli olarak kendimizi aşmaktayız. Kültür, doğamızın bir parçasıdır. Kral Lear, bu belirsizlikle büyük ölçüde ilgilidir.
Maddi üretimdeki çatışmalar kültürün doğasını sarsarken, kültürün unsurları zaman zaman toplumsal düzeni meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik araçlar haline gelir. Her ne kadar kültürün tamamı herhangi bir zamanda ideolojik olmasa da soyut veya yüksek fikirli olabilecek herhangi bir parçası belirli durumlarda bu rolü üstlenebilir. Fakat kültür, egemen güçlere karşı güçlü bir direniş de gösterebilir. Bu direniş, ilginç bir şekilde, sanat pazarındaki bir başka meta ve sanatçı da bir başka küçük meta üreticisi haline geldiğinde daha belirgin hale gelir. Önceki dönemlerde, geleneksel veya modern öncesi toplumlarda kültür genellikle siyasi ve dinsel egemenliğin bir aracı olarak hizmet ederdi; bu da saray şairleri, soylular tarafından himaye edilen ressamlar ve mimarlar, prenslerin maaşlı bestecileri gibi sürekli işler sağlar. Bu tür durumlarda, kimin için yazdığınızı veya resim yaptığınızı genellikle bilirsiniz, ancak pazarda dinleyicileriniz anonimleşir.
Dünya artık kültür emekçisine geçim borcu ödemediği bir çağa adım attı. Ancak alaycı bir şekilde, sanatın piyasa ile iç içe geçmesi ona belirli bir özgürlük sunuyor. Meta haline geldiğinde, kültür kendi başına var olma gücünü bulur. Geleneksel niteliklerinden yoksun kaldığında, bazı modern sanat akımları gibi, kendi varoluşunu sorgulayarak kendine dönebilir; ayrıca ilk defa geniş çapta eleştirel bir rol üstlenme özgürlüğüne kavuşur. Meta haline gelmenin acı dolu yanı, aynı zamanda büyüleyici bir özgürleşme anını barındırır. Marx’ın vurguladığı gibi, tarih çoğu zaman olumsuz yönleriyle ilerler. Kenara itilmenin sürecinde, sanatçılar vizyoner, kehanetçi, bohem ya da yıkıcı bir statü talep etmeye başlarlar, zira kenardakiler bazen gerçekten de merkezdekilerden daha ileri görüşlü olabilirler ama aynı zamanda merkeziyetin kaybını telafi etmeye çalışırlar. Bu sürecin doğurduğu bir akım da Romantizm olarak adlandırılır.
Neredeyse eşzamanlı olarak, kültüre yüklediği sorumluluğun yanı sıra endüstriyel kapitalizm de dikkat çekici bir rahatlıkla, tam da cahil değirmen sahipleri tarafından kovulma tehdidi altındadır. Artık sembolik alan ile fayda dünyası arasında giderek derinleşen bir uçurum mevcut ve bu uçurum insan bedenine kadar nüfuz ediyor. Günlük yaşamın bedensel emeğine pek değer verilmeyen değerler ve enerjiler, sanat, cinsellik ve din gibi üç temel alana çekiliyor. Tehlikeye maruz kalanlardan biri, 18. yüzyılın sonlarında keşfedilen ve günümüzde sanat camiasında saygı gören yaratıcı hayal gücüdür; ancak aynı zamanda Gazze’de soykırım planlamak da oldukça yoğun bir yaratıcılık gerektirir.
Sembolik ile pratik arasındaki mesafe, kültürü toplumsal işlevinden mahrum bırakmanın yanı sıra eleştiri için gereken operasyonel mesafeyi sağlar. Kültür, Schiller’den Ruskin’e, Morris’ten Marcuse’a uzanan bir tema olarak, insan gücünün ve kapasitelerinin tam ve özgür ifadesiyle endüstriyel-kapitalist insanlığın kısıtlı ve sakatlanmış durumunu gün ışığına çıkaracaktır. Sanat veya kültür, sözlerinden çok, tuhaf, anlamsız ve yoğun bir şekilde libidinal bir varlık olduğu için toplumda güçlü bir etki yaratabilir. Artık giderek araçsallaşan bir dünyada, sadece kendi iyiliği için var olan az sayıdaki faaliyetten biridir ve siyasi değişimin amacı bu durumu insanlar için de mümkün kılar. Sanat, neredeyse insanlık da orada olacaktır.
Kişinin yeteneklerini keyifli bir amaç doğrultusunda uyumlu bir şekilde kullanması, estetiğin konusu ise, bu aynı zamanda Karl Marx’ın etiğini de içeren Romantik hümanizmin etiğidir. Estetik, sadece sanatla ilgili olmadığında önem kazanır. Marx’ın düşüncesi, herkes için yaşamı daha iyi hale getirecek maddi koşullarla ilgilidir; bu koşullardan biri de iş günlerinin kısaltılmasıdır. Marksizm, boş zamanla ilgilidir, emekle değil. Sosyalist olmanın tek haklı nedeni, sevmediğiniz insanları kızdırmak dışında, çalışmayı sevmemenizdir. Bu açıdan, Marx’a Morris’ten daha yakın olan Oscar Wilde’a göre komünizm, çeşitli ilginç keyiflerde bütün günü geçirerek, bol kırmızı giysiler içinde bir araya gelerek, birbirimize Homeros okuyarak ve absint içerek rahatlamaktı. Ve bu sadece iş günüydü.
Her etikte olduğu gibi, bu vizyon da sorunlarla doludur. Tüm güçlerimiz gerçekleşebilir mi? Mesela Tony Blair’a dayak atmak için beslenen saplantılı arzular ne olacak? Yoksa kişi sadece kendi benliğinin otantik özünden gelen içgüdülerini mi takip etmelidir? Ancak bunu neye göre değerlendireceğiz? Kendimi gerçekleştirmem sizinkine ters düşerse ne olacak? Ve neden çok yönlü bir ifade, Aleksey Navalnıy ya da Emma Raducanu gibi kendini tek bir amaç için adamaktan daha değerli olsun? İnsan yetenekleri gerçekten yabancılaşma, bastırma veya orantısızlaşma sonucu mu kötüleşir? Peki ya bizi yabancılaştıran ve bastıran güçler, insan öznesinin tamamen dışında değil de içinde yer alıyorsa ne olacak?
Hegel ve Marx’ın karşıt kendini gerçekleştirme sorununa yönelik cevaplarından biri, sadece diğerlerinin aynı hakkı kazanmasına olanak tanıyan yeteneklerin gerçekleştirilmesidir. Marx’ın bu karşılıklı kendini gerçekleştirmeye verdiği isim ise “komünizm”dir. Komünist Manifesto’da ifade edildiği gibi, her bireyin özgür gelişimi, herkesin özgür gelişiminin şartıdır. Bir kişinin kendi gerçekleşmesi, diğerinin gerçekleşmesinin zemini veya şartı olduğunda ve bu durumun tersi de geçerli olduğunda, buna sevgi denir. Marksizm, politik tutkuyla ilgilidir. Burada kast edilen sevgi, tabii ki gerçek anlamıyla —agape, caritas— geç kapitalist toplumun büyülediği cinsel, erotik, romantik formlar değildir. Bunun yerine, son derece rahatsız edici ve duygusal olmayan, bir duygu değil, toplumsal bir pratik olan ve öldürme tehdidi taşıyan bir aşktan bahsediyoruz.
Erken dönem sanayi kapitalizminin kültürle ilgili başarılması gereken bir görevi daha vardı. Siyaset sahnesine yeni bir aktör çıkmıştı —endüstriyel işçi sınıfı— ve direnç gösteriyordu. Matthew Arnold’un başlığının diğer yarısı olan anarşiyi engellemek için sofistike ve medeni bir kültüre ihtiyaç vardı. Liberal değerler kitlelere yayılmadıkça, kitleler liberal kültürü bozabilirdi. Din geleneksel olarak sıradan insanlarda sorumluluk, saygı, fedakârlık ve manevi terbiye duyguları yaratmıştı. Fakat, endüstriyel orta sınıflar seküler faaliyetler aracılığıyla toplumsal varlığı mitolojiden arındırdıkça ve ironik bir şekilde, değerli bir ideolojik kaynak olan dini inanç azalmaya başlamıştı. Bu nedenle kültür, sanatçıların günlük hayatın dünyevi yönlerini ebedi hakikate dönüştürmesiyle kiliselerin yerini almak zorundaydı.
Romantizm ve sanayi devrimi döneminde Fransa’daki devrim gibi olaylar meydana geliyordu. Modern çağda, kültürün ön plana çıkması, devrime bir yanıt olarak ve siyasi çalkantıya bir çare olarak ortaya çıkıyordu. Siyaset, kararlar, hesaplamalar ve pratik rasyonalite içerir; şimdiki zamanda gerçekleşir. Oysa kültür, farklı bir boyutta yaşar; gelenekler ve görenekler genellikle kendiliğinden, bilinçsizce, neredeyse buzul yavaşlığıyla gelişir. Bu nedenle, barikatları kurma kavramına meydan okuyabilir. Fakat, modern çağın getirdiği zorluklar ve değişen koşullar altında, kültürün siyasi değişimlere etkisi de değişebilir.
Britanya’daki bu direnişin kaynağı, halkın sevgisini kazanamamış olan egemen güçlerin hüküm sürdüğü İrlanda gibi bir ülkeden gelen Edmund Burke’tür. Burke’e göre, bu kökler devrimci Fransa’da da meyve vermiyordu çünkü Jakobenler ve onların mirasçıları yasayı sadece korkutucu buldukları için değil, aynı zamanda sevdikleri için de anlamamışlardı. Burke’e göre, gereken şey, kendini erdemli bir kadının zarif giysileriyle donatacak bir yasadır, ancak maskülen olmalıdır. Gücün, Ödipal bir isyana dönüşmesini önlemek için baştan çıkarıcı olması gerekir. Eril olanın potansiyel korkunçluğu, dişil olanın zarafetiyle dengelenmelidir; Burke’ün A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful adlı eserinde ifade ettiği gibi, iktidarın bu estetikleştirilmesi, Fransız devrimcilerin trajik bir şekilde başaramadığı bir şeydir. Elbette, yasanın maskülen doğasını estetize etmek yanlış olurdu. Fallusunun çirkin dolgunluğu zaman zaman görünür olmalıdır ki vatandaşlar uygun şekilde korkutulabilsin ve itaat edebilsin. Ancak hukukun yalnızca terörle işlemesi mümkün değildir, bu yüzden bazen bir travesti olmak zorunludur.
Burke, kültürel alanın —gelenekler, alışkanlıklar, duygular, önyargılar ve benzerleri— ömrünü adadığı siyasetten bağımsız olarak temel bir öneme sahip olduğuna inanıyordu ve bu düşünce doğruydu. Kültürel olanın siyasi olandan üstün olduğunu savunmanın bazı tehlikeli yolları olmuş olabilir, ancak edebi kariyerine bir estetikçi olarak başlayan Burke, ne siyaseti yüksek kültürün yüce bakış açısından küçümser ne de siyaseti kültürel meselelerin içinde eritir. Bunun yerine, antropolojik açıdan kültürün, iktidarın etkili olabilmesi için kendisini yerleştirmesi gereken zemin olduğunu kabul eder. Eğer siyasi olan, kültürel olanın içinde bir yuva bulamazsa, egemenlik de sürdürülemez hale gelir. Bu gerçeği kavramak için Jakobenlere karşı bir nefret beslemek ya da Marie Antoinette’i yüceltmek gerekmez.
Jakobenizmden hoşlanmamasına rağmen, Burke, devrimci Birleşik İrlanda hareketine karşı duyduğu sempatiyle dikkat çekiyordu; bu, bir İngiliz Parlamento üyesi için oldukça alışılmadık bir duyguydu. Kendisi de bir milletvekili olan İrlandalı oyun yazarı Richard Brinsley Sheridan ise, Birleşik İrlanda davasına derin bir bağlılıkla yaklaşıyordu. Aslında, Sheridan gizlice bir destekçiydi; bu gerçek eğer yayılmış olsaydı, Londra’daki seyircilerin yüzlerindeki tebessümü dondurabilirdi. Birleşik İrlandalılar, Romantik milliyetçiler olmalarına rağmen, Aydınlanmacı sömürgecilik karşıtlarını temsil ediyorlardı; ancak 19. yüzyılın başlarında, Romantik milliyetçiliğin yükselişi, kültürü bir kez daha siyasi sahnenin merkezine taşıdı.
Milliyetçilik, tiranları deviren ve imparatorlukları parçalayan modern çağın en etkili devrimci akımıydı; estetik ve antropolojik açıdan kültürün bu projede ne denli hayati bir rol oynadığı kanıtladı. Devrimci milliyetçilik, dil, gelenek, folklor, tarih, din, etnik köken gibi kültürel unsurlarla birlikte insanların ölmeye değecek bir amaç bulduğu veya bulabileceği bir platform sunar. Balzac veya Bowie için pek çok kişi ölmeye istekli olmayabilir, ancak daha derinlemesine kültürel bağlamlarda milliyetçilik, siyasette kilit bir rol oynar. Yeats ve MacDiarmid’den Sibelius ve Senghor’a kadar sanatçılar için yeni bir görev belirir; kamusal figürler ve siyasi aktivistler olarak ortaya çıkarlar. Gerçekten de milliyetçilik, siyasetin en lirik biçimi olarak tanımlanmıştır. İngilizler 1916’da bazı İrlandalı milliyetçi isyancıları idam ederken, bir İngiliz subayının şöyle dediği rivayet edilir: “İrlanda’ya bir iyilik yaptık: onu bazı ikinci sınıf şairlerin elinden kurtardık.”
Ulus, özgün, bütünleşik, kendini kurmuş ve kendi varlığını yaratan bir sanat eserini andırır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, sanat ve ulus, modern çağın yüce tanrılarının temsilcileri arasında yer alır. Estetik kültür, toplumsal ritüelleri, sanatçıların rahipliğini, üstünlük arayışını ve dini olan duygunun bir taklididir. Eğer dinin yerini alamıyorsa, bunun nedeni, kültürün sanatsal anlamda çok az insanı içermesi ve kültürün ayırt edici bir yaşam tarzı olarak çok fazla çatışma içermesidir. Tarih boyunca, milyarlarca insanın günlük davranışlarını ve sonsuz gerçekler arasında bir bağlantı kuran dini inanca rakip olabilecek hiçbir sembolik sistem görülmemiştir. Bu, tarihin gördüğü en kalıcı, en köklü, en evrensel popüler kültür biçimidir, ancak Sydney’den San Diego’ya kadar tek bir kültürel çalışmalar dersinde bile bulunmaz.
Liberal hümanist miras için kültür, büyük önem taşıyordu; çünkü aksi takdirde bölünmüş olanlar arasında ortak bir payda oluşturabilecek bazı temel, evrensel değerleri yansıtıyordu. Bu, yalnızca ortak insanlığımızla sağlanabilen bir zemin idi ve herhangi bir sınıf veya unvana sahip olmanız gerekmiyordu. Fakat, ortak insanlığımızın soyutluğu göz önüne alındığında, bunu somut bir deneyime dönüştürecek, görebileceğiniz, dokunabileceğiniz ve tartabileceğiniz bir şeye ihtiyaç vardı: sanat ve edebiyatın gücüne. Eğer size yaşamınızla ilgili neyin önemli olduğu sorulursa, cevap olarak dini bir vaaz veya siyasi bir broşür yerine, Shakespeare’in eserlerinden bir cildi verirdiniz. Bu proje, Marx için olduğu gibi, kendi çıkarını net bir şekilde gösterir: Kültür, burjuva devlet gibi, gerçek çatışmaları ve eşitsizlikleri dengeleyen soyut bir topluluğu ve eşitliği temsil eder. Temel ve evrensel olanın varlığına dayanarak, sınıf, cinsiyet, etnik köken gibi yüzeysel ayrımların ötesine geçmemiz istenir. Ancak liberal hümanizm, kendine özgü bir şekilde, insanların farklılıklarından ziyade ortak noktalarının daha önemli olduğunu kavramıştır. Ancak, politik olarak konuşursak, bu anlayışın yayılması zaman aldı.
Kültür vizyonu, 1960’ların sonlarından itibaren bir dizi evrimle sarsılmaya başladı. Öğrenciler, yüksek öğretime girişte, geçmişlerinin etkisi altında kalmakla birlikte, bu yeni anlayışa katılmakta isteksizdiler. Masumiyetini yitiren kültür kavramı, zaten 19. yüzyılda ırkçı ideoloji ve emperyalist antropolojiyle ilişkilendirilerek tehlikeye atılmış ve devrimci milliyetçilik çekişmeleriyle kirletilmişti. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, kültürel üretimin genel olarak üretim sürecine giderek daha fazla entegre olması ve kitlesel fantezi üretiminin son derece karlı hale gelmesiyle, kültür bir endüstri haline geldi. Ancak bu henüz postmodernizmin doğuşu değildi. Postmodernizm, yalnızca kitle kültürünün yükselişiyle değil, tasarımdan reklamcılığa, markalaşmadan politikanın gösterişine, dövmelerden mor saçlara ve gülünç derecede büyük gözlüklere kadar toplumsal varoluşun estetize edilmesiyle gerçekleşir. Eskiden maddi üretimin karşıtlığı olan kültür, artık üretim sürecine dahil oldu.
Modernizm, artık bir asır geride kalmış olmasına rağmen, kültürü toplumun sert eleştirisini sunan son dönemdi ve bu eleştiri özellikle radikal sağ tarafından başlatılmıştı. Ancak eğer artık bu eleştiriyi yapmıyorsa, belirli bir yaşam tarzı olarak kültür de bu eleştiriyi yapmıyor demektir. Günümüzde bu tür yaşam tarzlarının çoğu, modern uygarlığı sorgulamak için değil, onun içine dahil olmak için yöneliyor gibi görünüyor. Ancak kapsayıcılık veya çeşitlilik de kendi başına iyi bir şey değildir. Samuel Goldwyn’ün ünlü sözü akla gelir: “Beni de alın!” Tüm bunlar bazen kültürel politika olarak adlandırılır ve günümüzde sözde kültür savaşlarına yol açmıştır. Schiller ve Arnold için “kültür savaşları” terimi, örneğin “iş etiği” gibi bir çelişki olurdu (Beckett’in çelişkilere karşı güçlü bir zaafı olduğu söylenir). Onlar için kültür, çatışmanın bir örneği değil, çözümün ta kendisiydi. Ancak artık kültür, politik olanı aşmanın bir yolu değil, bazı temel politik taleplerin çerçevelendiği ve mücadele edildiği bir dil haline gelmiştir. Manevi bir çözüm olmaktan ziyade sorunun bir parçası haline gelmiştir. Ve bu süreçte kültürden kültürlere geçiş yapmış bulunmaktayız.
Günümüzde hem estetik kültür hem de maddi kültür, farklı düzeylerde seviyelendirilmeye maruz kalarak tehdit altında. Estetik kültür, artan bir şekilde tüm ayrımları silen ve değerleri bir düzeye indiren meta formların etkisi altında biçimleniyor. Bu durum, bazı postmodern çevrelerde elitizm karşıtı bir yaklaşım olarak algılanıyor olsa da değer ayrımları sadece Dryden ve Pope gibi klasik figürler arasında değil, aynı zamanda Morrissey ve Liam Gallagher gibi günümüz sanatçıları arasında da varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla, elitizm karşıtı kesimlerin kendilerini eşitlikçi bir şekilde yaşamaya yakın görmesi yanıltıcı olabilir. Öte yandan, kültürlerin farklı yaşam tarzları, gelişmiş kapitalizm tarafından giderek daha fazla düzleştiriliyor; dünyanın dört bir yanındaki kuaför salonları ve Kore restoranları, çeşitlilik ve farklılık söylemlerine rağmen, birbirlerine benzer hale gelmeye başlıyor. Kültür endüstrisinin gücünün en yüksek olduğu bir dönemde, kültür hem estetik hem de maddi açıdan krizle karşı karşıya kalıyor.
Çağımızda, kültür genellikle tam anlamıyla bir ideoloji olan kültüralizm haline gelmiştir. Biyolojizm, ekonomizm, ahlakçılık, tarihselcilik ve benzerleriyle birlikte, günümüzün önde gelen entelektüel indirgemeciliklerinden biridir. Bu teoriye göre, kültür her şeyin önünde gelir ve insanlığın doğası kültürle belirlenir. Bu doktrinin arkasında, doğaya karşı direnç gösteren, katı, esnek olmayan ve değişime karşı dirençli bir nefret yatar; ki bu, kültürün geleneksel antitezlerinden biridir. Doğanın belirsiz, öngörülemeyen ve endişe verici bir hızda değiştiği noktada, kültüralizm onu durağan ve değişmez olarak görmekte ısrar eder.
Kültür, sadece doğamızın bir unsuru değil, aynı zamanda parçasıdır. Bedenlerimizin benzersiz özellikleri nedeniyle hem mümkün hem de gereklidir. Gereklidir çünkü fiziksel bakımın kültür tarafından hızla doldurulması gereken bir boşluğa sahibiz, özellikle de bebeklik çağında hayatta kalabilmemiz için. Ayrıca mümkündür çünkü bedenlerimiz, dilin ve soyut düşüncenin gücü kadar dünyayla etkileşim kurma yeteneğine sahiptir; bu da bizi salyangozlar veya örümcekler gibi sınırlamaz, tam tersine dünyada etkileşime girmek için özel olarak tasarlanmıştır. Bu şekilde, bedenlerimize eklediğimiz kültür, bir tür protez gibi işlev görür ve uygarlık oluşturur. Ancak, Yunan trajedisinin de öngördüğü gibi, kendimizi sonsuz bir şekilde genişletebilme yetimiz, duyusal ve içgüdüsel varlığımızla bağlantı kurma yetimizi kaybetmemize yol açabilir, kendimizi aşmamıza ve varoluşumuzun anlamını yitirmemize sebep olabilir. Ancak, bu başka bir hikâye.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?
Görüş1 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?












