Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Kültür nereden geldi?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Kültür ve sanat, toplumsal değişimlerin ve mücadelelerin bir parçası olarak varlığını sürdürür. Son dönemde, şiddetli çatışmaların, emperyalist genişlemenin etkisiyle, sanat ve kültürün gerici politik gündemlerle yakın ilişkilere girdiğine dair yeni farkındalıklar doğdu. Sanat, kültür ve edebiyatın toplumsal eleştiri araçları olarak değil, sansürcülükle yeniden tanımlandığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla kültür kavramı, bu sayfalar için, biraz daha yakından bakılmayı hak ediyor.


Kültür nereden geldi?

Terry Eagleton

London Review of Books

25 Nisan 2024

Jude Fawley, Jude the Obscure romanında, Oxford’un Jericho olarak bilinen ve o zamanlar üniversitenin dokusunu koruyan zanaatkâr ve esnaf topluluğuna ev sahipliği yapan Beersheba’da kendini bulur. Jude, kendisi ve diğer zanaatkâr arkadaşlarının, üniversitelerin entelektüel yapısının onsuz var olamayacağını anlaması uzun sürmez: Jude’un ifadesiyle, onların çalışmaları olmadan, “ne sıkı okurlar okuyabilir ne de yüksek düşünürler yaşayabilirdi”. Özetle, kültürün temelinin emek olduğunu kabul eder. Bu etimolojik olarak da doğrudur. Kültür kelimesinin orijinal anlamlarından biri doğal büyümeyi ifade eder, yani tarımı içerir ve soydaş bir kelime olan “coulter” ise saban bıçağı anlamına gelir. Kültür ile tarım arasındaki bağlantı, birkaç yıl önce ABD’deki bir devlet üniversitesinin sanat dekanıyla birlikte verimli tarlaların yanından geçerken aklıma geldi. Dekan, “Bundan birkaç profesörlük elde edebiliriz,” dedi.

Kültür genellikle bu tavrı benimsemekten kaçınır. Ödipus’un oğlu gibi, mütevazı ebeveynliği reddeder ve kendi köklerinden, kendi varoluşunu yarattığına ve şekillendirdiğine inanma eğilimindedir. İdealist filozoflar için düşünce kendine bağımlıdır. Gerisinde daha temel bir şeye ulaşamazsınız, çünkü bunun kendisinin bir düşüncede yakalanması gerekir. Geist sonuna kadar gider.

Burada bir parça ince mizah var; çünkü sanatın maddi bağlamına ve ondan bağımsız durma iddiasına sıkı sıkıya bağlı olan pek az şey vardır. Bu, 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir fikrin, özerk ve kendi kaderini tayin eden sanat eserinin, gerçek hayatta hızla yükselen insan öznesi versiyonu olmasından kaynaklanıyor. Liberalizmin ve bireyciliğin giderek artan etkisi ve —klasik bir klişeye başvuracak olursak— orta sınıfların yükselişiyle birlikte, artık erkekler ve kadınlar kendi kaderlerinin yazarları olarak görülüyorlar (Rastgele bir tarih kitabını açarsanız, o dönem hakkında size üç şey söyleyecektir; geçiş dönemiydi: hızlı bir değişim dönemiydi ve orta sınıfların yükselişi devam ediyordu. Tanrı’nın orta sınıfları dünyaya gönderme nedeni budur: Güneş gibi parlasınlar, ama hiç batmasınlar.)

Toplum, ekonomik artı üretebilme potansiyeline ulaşmadıkça, galeriler, müzeler ve yayınevleri gibi kültürel kurumlara sahip olamazsınız. Ancak bu noktaya ulaştığınızda, rahiplerden, ozanlardan, DJ’lerden, tefsircilerden, fagotçulardan, LRB stajyerlerinden, film setlerindeki kameramanlardan ve benzerlerinden oluşan bir sınıfı hayatta tutma zorunluluğundan kurtulabilirsiniz. Aslında kültürü, temel ihtiyaçların ötesinde bir lüks olarak tanımlayabiliriz. Yemek yememiz lazımdır ama Ivy League restoranlarında yememize de gerek yoktur. Soğuk iklimlerde giyinmemiz gerekebilir ama bu giysilerin Stella McCartney tarafından tasarlanmış olması gerekmez. Bu tanımın temel sorunu, lüksün insan doğasının bir parçası olmasıdır. İyi ya da kötü, sürekli olarak kendimizi aşmaktayız. Kültür, doğamızın bir parçasıdır. Kral Lear, bu belirsizlikle büyük ölçüde ilgilidir.

Maddi üretimdeki çatışmalar kültürün doğasını sarsarken, kültürün unsurları zaman zaman toplumsal düzeni meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik araçlar haline gelir. Her ne kadar kültürün tamamı herhangi bir zamanda ideolojik olmasa da soyut veya yüksek fikirli olabilecek herhangi bir parçası belirli durumlarda bu rolü üstlenebilir. Fakat kültür, egemen güçlere karşı güçlü bir direniş de gösterebilir. Bu direniş, ilginç bir şekilde, sanat pazarındaki bir başka meta ve sanatçı da bir başka küçük meta üreticisi haline geldiğinde daha belirgin hale gelir. Önceki dönemlerde, geleneksel veya modern öncesi toplumlarda kültür genellikle siyasi ve dinsel egemenliğin bir aracı olarak hizmet ederdi; bu da saray şairleri, soylular tarafından himaye edilen ressamlar ve mimarlar, prenslerin maaşlı bestecileri gibi sürekli işler sağlar. Bu tür durumlarda, kimin için yazdığınızı veya resim yaptığınızı genellikle bilirsiniz, ancak pazarda dinleyicileriniz anonimleşir.

Dünya artık kültür emekçisine geçim borcu ödemediği bir çağa adım attı. Ancak alaycı bir şekilde, sanatın piyasa ile iç içe geçmesi ona belirli bir özgürlük sunuyor. Meta haline geldiğinde, kültür kendi başına var olma gücünü bulur. Geleneksel niteliklerinden yoksun kaldığında, bazı modern sanat akımları gibi, kendi varoluşunu sorgulayarak kendine dönebilir; ayrıca ilk defa geniş çapta eleştirel bir rol üstlenme özgürlüğüne kavuşur. Meta haline gelmenin acı dolu yanı, aynı zamanda büyüleyici bir özgürleşme anını barındırır. Marx’ın vurguladığı gibi, tarih çoğu zaman olumsuz yönleriyle ilerler. Kenara itilmenin sürecinde, sanatçılar vizyoner, kehanetçi, bohem ya da yıkıcı bir statü talep etmeye başlarlar, zira kenardakiler bazen gerçekten de merkezdekilerden daha ileri görüşlü olabilirler ama aynı zamanda merkeziyetin kaybını telafi etmeye çalışırlar. Bu sürecin doğurduğu bir akım da Romantizm olarak adlandırılır.

Neredeyse eşzamanlı olarak, kültüre yüklediği sorumluluğun yanı sıra endüstriyel kapitalizm de dikkat çekici bir rahatlıkla, tam da cahil değirmen sahipleri tarafından kovulma tehdidi altındadır. Artık sembolik alan ile fayda dünyası arasında giderek derinleşen bir uçurum mevcut ve bu uçurum insan bedenine kadar nüfuz ediyor. Günlük yaşamın bedensel emeğine pek değer verilmeyen değerler ve enerjiler, sanat, cinsellik ve din gibi üç temel alana çekiliyor. Tehlikeye maruz kalanlardan biri, 18. yüzyılın sonlarında keşfedilen ve günümüzde sanat camiasında saygı gören yaratıcı hayal gücüdür; ancak aynı zamanda Gazze’de soykırım planlamak da oldukça yoğun bir yaratıcılık gerektirir.

Sembolik ile pratik arasındaki mesafe, kültürü toplumsal işlevinden mahrum bırakmanın yanı sıra eleştiri için gereken operasyonel mesafeyi sağlar. Kültür, Schiller’den Ruskin’e, Morris’ten Marcuse’a uzanan bir tema olarak, insan gücünün ve kapasitelerinin tam ve özgür ifadesiyle endüstriyel-kapitalist insanlığın kısıtlı ve sakatlanmış durumunu gün ışığına çıkaracaktır. Sanat veya kültür, sözlerinden çok, tuhaf, anlamsız ve yoğun bir şekilde libidinal bir varlık olduğu için toplumda güçlü bir etki yaratabilir. Artık giderek araçsallaşan bir dünyada, sadece kendi iyiliği için var olan az sayıdaki faaliyetten biridir ve siyasi değişimin amacı bu durumu insanlar için de mümkün kılar. Sanat, neredeyse insanlık da orada olacaktır.

Kişinin yeteneklerini keyifli bir amaç doğrultusunda uyumlu bir şekilde kullanması, estetiğin konusu ise, bu aynı zamanda Karl Marx’ın etiğini de içeren Romantik hümanizmin etiğidir. Estetik, sadece sanatla ilgili olmadığında önem kazanır. Marx’ın düşüncesi, herkes için yaşamı daha iyi hale getirecek maddi koşullarla ilgilidir; bu koşullardan biri de iş günlerinin kısaltılmasıdır. Marksizm, boş zamanla ilgilidir, emekle değil. Sosyalist olmanın tek haklı nedeni, sevmediğiniz insanları kızdırmak dışında, çalışmayı sevmemenizdir. Bu açıdan, Marx’a Morris’ten daha yakın olan Oscar Wilde’a göre komünizm, çeşitli ilginç keyiflerde bütün günü geçirerek, bol kırmızı giysiler içinde bir araya gelerek, birbirimize Homeros okuyarak ve absint içerek rahatlamaktı. Ve bu sadece iş günüydü.

Her etikte olduğu gibi, bu vizyon da sorunlarla doludur. Tüm güçlerimiz gerçekleşebilir mi? Mesela Tony Blair’a dayak atmak için beslenen saplantılı arzular ne olacak? Yoksa kişi sadece kendi benliğinin otantik özünden gelen içgüdülerini mi takip etmelidir? Ancak bunu neye göre değerlendireceğiz? Kendimi gerçekleştirmem sizinkine ters düşerse ne olacak? Ve neden çok yönlü bir ifade, Aleksey Navalnıy ya da Emma Raducanu gibi kendini tek bir amaç için adamaktan daha değerli olsun? İnsan yetenekleri gerçekten yabancılaşma, bastırma veya orantısızlaşma sonucu mu kötüleşir? Peki ya bizi yabancılaştıran ve bastıran güçler, insan öznesinin tamamen dışında değil de içinde yer alıyorsa ne olacak?

Hegel ve Marx’ın karşıt kendini gerçekleştirme sorununa yönelik cevaplarından biri, sadece diğerlerinin aynı hakkı kazanmasına olanak tanıyan yeteneklerin gerçekleştirilmesidir. Marx’ın bu karşılıklı kendini gerçekleştirmeye verdiği isim ise “komünizm”dir. Komünist Manifesto’da ifade edildiği gibi, her bireyin özgür gelişimi, herkesin özgür gelişiminin şartıdır. Bir kişinin kendi gerçekleşmesi, diğerinin gerçekleşmesinin zemini veya şartı olduğunda ve bu durumun tersi de geçerli olduğunda, buna sevgi denir. Marksizm, politik tutkuyla ilgilidir. Burada kast edilen sevgi, tabii ki gerçek anlamıyla —agape, caritas— geç kapitalist toplumun büyülediği cinsel, erotik, romantik formlar değildir. Bunun yerine, son derece rahatsız edici ve duygusal olmayan, bir duygu değil, toplumsal bir pratik olan ve öldürme tehdidi taşıyan bir aşktan bahsediyoruz.

Erken dönem sanayi kapitalizminin kültürle ilgili başarılması gereken bir görevi daha vardı. Siyaset sahnesine yeni bir aktör çıkmıştı —endüstriyel işçi sınıfı— ve direnç gösteriyordu. Matthew Arnold’un başlığının diğer yarısı olan anarşiyi engellemek için sofistike ve medeni bir kültüre ihtiyaç vardı. Liberal değerler kitlelere yayılmadıkça, kitleler liberal kültürü bozabilirdi. Din geleneksel olarak sıradan insanlarda sorumluluk, saygı, fedakârlık ve manevi terbiye duyguları yaratmıştı. Fakat, endüstriyel orta sınıflar seküler faaliyetler aracılığıyla toplumsal varlığı mitolojiden arındırdıkça ve ironik bir şekilde, değerli bir ideolojik kaynak olan dini inanç azalmaya başlamıştı. Bu nedenle kültür, sanatçıların günlük hayatın dünyevi yönlerini ebedi hakikate dönüştürmesiyle kiliselerin yerini almak zorundaydı.

Romantizm ve sanayi devrimi döneminde Fransa’daki devrim gibi olaylar meydana geliyordu. Modern çağda, kültürün ön plana çıkması, devrime bir yanıt olarak ve siyasi çalkantıya bir çare olarak ortaya çıkıyordu. Siyaset, kararlar, hesaplamalar ve pratik rasyonalite içerir; şimdiki zamanda gerçekleşir. Oysa kültür, farklı bir boyutta yaşar; gelenekler ve görenekler genellikle kendiliğinden, bilinçsizce, neredeyse buzul yavaşlığıyla gelişir. Bu nedenle, barikatları kurma kavramına meydan okuyabilir. Fakat, modern çağın getirdiği zorluklar ve değişen koşullar altında, kültürün siyasi değişimlere etkisi de değişebilir.

Britanya’daki bu direnişin kaynağı, halkın sevgisini kazanamamış olan egemen güçlerin hüküm sürdüğü İrlanda gibi bir ülkeden gelen Edmund Burke’tür. Burke’e göre, bu kökler devrimci Fransa’da da meyve vermiyordu çünkü Jakobenler ve onların mirasçıları yasayı sadece korkutucu buldukları için değil, aynı zamanda sevdikleri için de anlamamışlardı. Burke’e göre, gereken şey, kendini erdemli bir kadının zarif giysileriyle donatacak bir yasadır, ancak maskülen olmalıdır. Gücün, Ödipal bir isyana dönüşmesini önlemek için baştan çıkarıcı olması gerekir. Eril olanın potansiyel korkunçluğu, dişil olanın zarafetiyle dengelenmelidir; Burke’ün A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful adlı eserinde ifade ettiği gibi, iktidarın bu estetikleştirilmesi, Fransız devrimcilerin trajik bir şekilde başaramadığı bir şeydir. Elbette, yasanın maskülen doğasını estetize etmek yanlış olurdu. Fallusunun çirkin dolgunluğu zaman zaman görünür olmalıdır ki vatandaşlar uygun şekilde korkutulabilsin ve itaat edebilsin. Ancak hukukun yalnızca terörle işlemesi mümkün değildir, bu yüzden bazen bir travesti olmak zorunludur.

Burke, kültürel alanın —gelenekler, alışkanlıklar, duygular, önyargılar ve benzerleri— ömrünü adadığı siyasetten bağımsız olarak temel bir öneme sahip olduğuna inanıyordu ve bu düşünce doğruydu. Kültürel olanın siyasi olandan üstün olduğunu savunmanın bazı tehlikeli yolları olmuş olabilir, ancak edebi kariyerine bir estetikçi olarak başlayan Burke, ne siyaseti yüksek kültürün yüce bakış açısından küçümser ne de siyaseti kültürel meselelerin içinde eritir. Bunun yerine, antropolojik açıdan kültürün, iktidarın etkili olabilmesi için kendisini yerleştirmesi gereken zemin olduğunu kabul eder. Eğer siyasi olan, kültürel olanın içinde bir yuva bulamazsa, egemenlik de sürdürülemez hale gelir. Bu gerçeği kavramak için Jakobenlere karşı bir nefret beslemek ya da Marie Antoinette’i yüceltmek gerekmez.

Jakobenizmden hoşlanmamasına rağmen, Burke, devrimci Birleşik İrlanda hareketine karşı duyduğu sempatiyle dikkat çekiyordu; bu, bir İngiliz Parlamento üyesi için oldukça alışılmadık bir duyguydu. Kendisi de bir milletvekili olan İrlandalı oyun yazarı Richard Brinsley Sheridan ise, Birleşik İrlanda davasına derin bir bağlılıkla yaklaşıyordu. Aslında, Sheridan gizlice bir destekçiydi; bu gerçek eğer yayılmış olsaydı, Londra’daki seyircilerin yüzlerindeki tebessümü dondurabilirdi. Birleşik İrlandalılar, Romantik milliyetçiler olmalarına rağmen, Aydınlanmacı sömürgecilik karşıtlarını temsil ediyorlardı; ancak 19. yüzyılın başlarında, Romantik milliyetçiliğin yükselişi, kültürü bir kez daha siyasi sahnenin merkezine taşıdı.

Milliyetçilik, tiranları deviren ve imparatorlukları parçalayan modern çağın en etkili devrimci akımıydı; estetik ve antropolojik açıdan kültürün bu projede ne denli hayati bir rol oynadığı kanıtladı. Devrimci milliyetçilik, dil, gelenek, folklor, tarih, din, etnik köken gibi kültürel unsurlarla birlikte insanların ölmeye değecek bir amaç bulduğu veya bulabileceği bir platform sunar. Balzac veya Bowie için pek çok kişi ölmeye istekli olmayabilir, ancak daha derinlemesine kültürel bağlamlarda milliyetçilik, siyasette kilit bir rol oynar. Yeats ve MacDiarmid’den Sibelius ve Senghor’a kadar sanatçılar için yeni bir görev belirir; kamusal figürler ve siyasi aktivistler olarak ortaya çıkarlar. Gerçekten de milliyetçilik, siyasetin en lirik biçimi olarak tanımlanmıştır. İngilizler 1916’da bazı İrlandalı milliyetçi isyancıları idam ederken, bir İngiliz subayının şöyle dediği rivayet edilir: “İrlanda’ya bir iyilik yaptık: onu bazı ikinci sınıf şairlerin elinden kurtardık.”

Ulus, özgün, bütünleşik, kendini kurmuş ve kendi varlığını yaratan bir sanat eserini andırır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, sanat ve ulus, modern çağın yüce tanrılarının temsilcileri arasında yer alır. Estetik kültür, toplumsal ritüelleri, sanatçıların rahipliğini, üstünlük arayışını ve dini olan duygunun bir taklididir. Eğer dinin yerini alamıyorsa, bunun nedeni, kültürün sanatsal anlamda çok az insanı içermesi ve kültürün ayırt edici bir yaşam tarzı olarak çok fazla çatışma içermesidir. Tarih boyunca, milyarlarca insanın günlük davranışlarını ve sonsuz gerçekler arasında bir bağlantı kuran dini inanca rakip olabilecek hiçbir sembolik sistem görülmemiştir. Bu, tarihin gördüğü en kalıcı, en köklü, en evrensel popüler kültür biçimidir, ancak Sydney’den San Diego’ya kadar tek bir kültürel çalışmalar dersinde bile bulunmaz.

Liberal hümanist miras için kültür, büyük önem taşıyordu; çünkü aksi takdirde bölünmüş olanlar arasında ortak bir payda oluşturabilecek bazı temel, evrensel değerleri yansıtıyordu. Bu, yalnızca ortak insanlığımızla sağlanabilen bir zemin idi ve herhangi bir sınıf veya unvana sahip olmanız gerekmiyordu. Fakat, ortak insanlığımızın soyutluğu göz önüne alındığında, bunu somut bir deneyime dönüştürecek, görebileceğiniz, dokunabileceğiniz ve tartabileceğiniz bir şeye ihtiyaç vardı: sanat ve edebiyatın gücüne. Eğer size yaşamınızla ilgili neyin önemli olduğu sorulursa, cevap olarak dini bir vaaz veya siyasi bir broşür yerine, Shakespeare’in eserlerinden bir cildi verirdiniz. Bu proje, Marx için olduğu gibi, kendi çıkarını net bir şekilde gösterir: Kültür, burjuva devlet gibi, gerçek çatışmaları ve eşitsizlikleri dengeleyen soyut bir topluluğu ve eşitliği temsil eder. Temel ve evrensel olanın varlığına dayanarak, sınıf, cinsiyet, etnik köken gibi yüzeysel ayrımların ötesine geçmemiz istenir. Ancak liberal hümanizm, kendine özgü bir şekilde, insanların farklılıklarından ziyade ortak noktalarının daha önemli olduğunu kavramıştır. Ancak, politik olarak konuşursak, bu anlayışın yayılması zaman aldı.

Kültür vizyonu, 1960’ların sonlarından itibaren bir dizi evrimle sarsılmaya başladı. Öğrenciler, yüksek öğretime girişte, geçmişlerinin etkisi altında kalmakla birlikte, bu yeni anlayışa katılmakta isteksizdiler. Masumiyetini yitiren kültür kavramı, zaten 19. yüzyılda ırkçı ideoloji ve emperyalist antropolojiyle ilişkilendirilerek tehlikeye atılmış ve devrimci milliyetçilik çekişmeleriyle kirletilmişti. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, kültürel üretimin genel olarak üretim sürecine giderek daha fazla entegre olması ve kitlesel fantezi üretiminin son derece karlı hale gelmesiyle, kültür bir endüstri haline geldi. Ancak bu henüz postmodernizmin doğuşu değildi. Postmodernizm, yalnızca kitle kültürünün yükselişiyle değil, tasarımdan reklamcılığa, markalaşmadan politikanın gösterişine, dövmelerden mor saçlara ve gülünç derecede büyük gözlüklere kadar toplumsal varoluşun estetize edilmesiyle gerçekleşir. Eskiden maddi üretimin karşıtlığı olan kültür, artık üretim sürecine dahil oldu.

Modernizm, artık bir asır geride kalmış olmasına rağmen, kültürü toplumun sert eleştirisini sunan son dönemdi ve bu eleştiri özellikle radikal sağ tarafından başlatılmıştı. Ancak eğer artık bu eleştiriyi yapmıyorsa, belirli bir yaşam tarzı olarak kültür de bu eleştiriyi yapmıyor demektir. Günümüzde bu tür yaşam tarzlarının çoğu, modern uygarlığı sorgulamak için değil, onun içine dahil olmak için yöneliyor gibi görünüyor. Ancak kapsayıcılık veya çeşitlilik de kendi başına iyi bir şey değildir. Samuel Goldwyn’ün ünlü sözü akla gelir: “Beni de alın!” Tüm bunlar bazen kültürel politika olarak adlandırılır ve günümüzde sözde kültür savaşlarına yol açmıştır. Schiller ve Arnold için “kültür savaşları” terimi, örneğin “iş etiği” gibi bir çelişki olurdu (Beckett’in çelişkilere karşı güçlü bir zaafı olduğu söylenir). Onlar için kültür, çatışmanın bir örneği değil, çözümün ta kendisiydi. Ancak artık kültür, politik olanı aşmanın bir yolu değil, bazı temel politik taleplerin çerçevelendiği ve mücadele edildiği bir dil haline gelmiştir. Manevi bir çözüm olmaktan ziyade sorunun bir parçası haline gelmiştir. Ve bu süreçte kültürden kültürlere geçiş yapmış bulunmaktayız.

Günümüzde hem estetik kültür hem de maddi kültür, farklı düzeylerde seviyelendirilmeye maruz kalarak tehdit altında. Estetik kültür, artan bir şekilde tüm ayrımları silen ve değerleri bir düzeye indiren meta formların etkisi altında biçimleniyor. Bu durum, bazı postmodern çevrelerde elitizm karşıtı bir yaklaşım olarak algılanıyor olsa da değer ayrımları sadece Dryden ve Pope gibi klasik figürler arasında değil, aynı zamanda Morrissey ve Liam Gallagher gibi günümüz sanatçıları arasında da varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla, elitizm karşıtı kesimlerin kendilerini eşitlikçi bir şekilde yaşamaya yakın görmesi yanıltıcı olabilir. Öte yandan, kültürlerin farklı yaşam tarzları, gelişmiş kapitalizm tarafından giderek daha fazla düzleştiriliyor; dünyanın dört bir yanındaki kuaför salonları ve Kore restoranları, çeşitlilik ve farklılık söylemlerine rağmen, birbirlerine benzer hale gelmeye başlıyor. Kültür endüstrisinin gücünün en yüksek olduğu bir dönemde, kültür hem estetik hem de maddi açıdan krizle karşı karşıya kalıyor.

Çağımızda, kültür genellikle tam anlamıyla bir ideoloji olan kültüralizm haline gelmiştir. Biyolojizm, ekonomizm, ahlakçılık, tarihselcilik ve benzerleriyle birlikte, günümüzün önde gelen entelektüel indirgemeciliklerinden biridir. Bu teoriye göre, kültür her şeyin önünde gelir ve insanlığın doğası kültürle belirlenir. Bu doktrinin arkasında, doğaya karşı direnç gösteren, katı, esnek olmayan ve değişime karşı dirençli bir nefret yatar; ki bu, kültürün geleneksel antitezlerinden biridir. Doğanın belirsiz, öngörülemeyen ve endişe verici bir hızda değiştiği noktada, kültüralizm onu durağan ve değişmez olarak görmekte ısrar eder.

Kültür, sadece doğamızın bir unsuru değil, aynı zamanda parçasıdır. Bedenlerimizin benzersiz özellikleri nedeniyle hem mümkün hem de gereklidir. Gereklidir çünkü fiziksel bakımın kültür tarafından hızla doldurulması gereken bir boşluğa sahibiz, özellikle de bebeklik çağında hayatta kalabilmemiz için. Ayrıca mümkündür çünkü bedenlerimiz, dilin ve soyut düşüncenin gücü kadar dünyayla etkileşim kurma yeteneğine sahiptir; bu da bizi salyangozlar veya örümcekler gibi sınırlamaz, tam tersine dünyada etkileşime girmek için özel olarak tasarlanmıştır. Bu şekilde, bedenlerimize eklediğimiz kültür, bir tür protez gibi işlev görür ve uygarlık oluşturur. Ancak, Yunan trajedisinin de öngördüğü gibi, kendimizi sonsuz bir şekilde genişletebilme yetimiz, duyusal ve içgüdüsel varlığımızla bağlantı kurma yetimizi kaybetmemize yol açabilir, kendimizi aşmamıza ve varoluşumuzun anlamını yitirmemize sebep olabilir. Ancak, bu başka bir hikâye.

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Yayınlanma

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.

Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”

Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.

Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”

Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:

“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”

“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”

Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:

“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”

Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”

“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”

Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:

“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”

Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.

Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”

“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”

Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.

Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:

“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”

“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”

Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:

“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”

Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:

“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”

“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”

Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:

“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”

Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English