Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Gautam Adani ve Yeni Hint Kapitalizmi

Yayınlanma

Foreign Policy / Salil Tripathi

Hintli iş insanı Gautam Adani için işler çok iyi gidiyordu. 2022’de dünyanın en zengin ikinci adamı oldu. Bu yılın başında, India Today yaltakçı bir profille ona “büyüme kralı” adını verdi. Ocak ayında, Adani Group’un Holding’in borsada 2,4 milyar ABD dolarına varan halka arz yapması bekleniyordu. Adani yenilmez görünüyordu.

Adani, yılın haber odağı olmaya devam ediyor, ancak farklı nedenlerle. Borsa arzından bir hafta önce, New York merkezli yatırım firması Hindenburg Research, Adani Group’un hisse senedi fiyatını ve piyasa değerini “gidiş-dönüş” (kullanılmayan bir varlığı başka bir şirkete satarken aynı zamanda satın almayı kabul etmesi) yaparak şişirdiğini iddia eden bir rapor yayınladı. Rapor, Adani’nin “şirket tarihindeki en büyük dolandırıcılığı” yürüttüğünü söylüyordu.

Adani iddiaları yalanladı ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki potansiyel iddialara karşı holdingi temsil etmesi için New York’un en iyi hukuk firmasını tuttu. Ancak buna rağmen, halka açık pazarlarda holding gözden düşüyordu. Raporun ardından kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s Investors Service, dört Adani Group hissesine negatif görünüm verdi. Morgan Stanley Capital International, Adani Grubu hisselerine verdiği ağırlığı azaltarak hisse fiyatları üzerindeki aşağı yönlü baskıyı artırdı. S&P Dow Jones Endeksleri, hisse senetlerini sürdürülebilirlik endeksinden çıkardı, Norveç’in devlet servet fonu holdingdeki varlıklarını sattı. Credit Suisse ve Citigroup artık Adani Grubu menkul kıymetlerini teminat olarak kabul etmeyeceklerini söyledi.

Piyasa tepkisi manşetlere hakim olsa da siyasi tepki de bir o kadar sürükleyici oldu. Üst düzey bir Adani yöneticisi, raporu Hindistan’ın kendisine yönelik bir saldırı olarak nitelendirdi. Bu arada, muhalefetteki Hindistan Ulusal Kongresi partisi Hindistan Başbakanı Narendra Modi’den yanıt istedi. Kongre lideri Rahul Gandhi, parlamento’da Modi’nin daha sonra resmi kayıtlardan silinen Adani bağları hakkında açıklamalar yaptı.

Adani’nin Modi ile bağları güçlü ve derin. Hindistan gelişen bir özel sektöre sahip, ancak Modi’nin iktidara yükselişiyle aynı zamana denk gelen Adani’nin yükselişi özellikle dikkat çekici. Sık sık birbirleriyle rekabet eden oligopoller olan Japon veya Güney Koreli holdinglerin aksine, Adani’nin yükselişi, eski Filipinli gibi güçlü siyasi liderlerin desteğiyle kendilerine oydukları tekellerden yararlanan Güneydoğu Asya’daki kartellerin büyümesine benzer. Bunlar 1970’lerin sonu ile 1990’ların ortaları arasında görev yapmış olan Başkan Ferdinand Marcos, eski Endonezya Devlet Başkanı Suharto veya eski Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad gibi örneklerdir.

Adani Grup, Modi’nin iktidarda olduğu süre boyunca dikkat çekici bir şekilde büyüdü. Adani’nin kendisi, Modi’nin 2001 ile 2014 yılları arasında başbakan olarak görev yaptığı Gujarat eyaletindeki ölümcül isyanların iş dünyasının güvenini sarstığı 2002’den beri Modi’nin amigoluğunu yapıyor. Adani, Modi’nin imdadına yetişti ve Guceratlı iş liderlerini devletin direncine yatırım yapmaları için bir araya getirdi. Modi kendisini eleştirenleri unutmuyor ama yanında duranları da hatırlıyor.

Modi başbakan iken Adani, Gujarat Eyaleti’ndeki Mundra şehrinde Hindistan’ın en büyük özel limanı da dahil olmak üzere eyaletteki birkaç projeye yatırım yaptı. 2019’un başlarında Adani, Hindistan’ın liman kapasitesinin dörtte birini kontrol ediyordu ve devlete ait altı havalimanını yönetme hakkını kazandı. Daha sonra Hindistan’ın en işlek ikinci havalimanı olan Chhatrapati Shivaji Maharaj Uluslararası Havalimanı’nın yüzde 74 hissesini satın aldı. 2021’de Adani Group iddialı bir yeşil enerji projesini duyurdu. Modi’nin destekçileri, özel girişim ekonomik kalkınmada baskın bir rol oynadığı için sözde Gujarat modeline itibar ediyor. Fakat, devletin büyümesine yön veren yüzlerce yıllık bir özel sektör geleneği var.

İş zekasının kökleri Gujarat’ın kültürüne dayanmaktadır. Eyalet, Hindistan’ın en büyük kıyı şeridine sahiptir ve Gujarati tüccarları, Hint Okyanusu ve ötesine iş yapmak için uzun süredir yelken açmaktadır. Tipik Gujarati kartelleri hükümeti üzmeye çalışmazlar ama aynı zamanda devletin ticari işlere karışmasını da istemezler. Beşi Gujaratlı olmak üzere sekiz önde gelen iş insanı, 1944’te Hindistan ekonomisi için Bombay Planını yazmak üzere bir araya geldiklerinde, işletmeleri yabancı rekabetten koruyup devletin altyapı inşa etmesine izin vererek çıkarlarını koruma altına aldılar.

Bugünün Hint kapitalizmi geçmiştekinden farklıdır. Bağımsızlığı takip eden on yıllar boyunca, Hindistan ekonomisini serbestleştirdiğinde ve şirketler sermaye toplayıp faaliyetlerini genişletmek için hükümetin iznine ihtiyaç duyduğunda, bürokraside ustalaşmış performans sergilediler. Daha sonra, özel şirketlere katı sınırlamalar getirildi: örneğin, çalışanlarını işten çıkarıp çıkaramayacakları veya hangi sektörlere yatırım yapabilecekleri gibi. Ancak 1991’de, dönemin Hindistan Başbakanı Narasimha Rao ve Maliye Bakanı Manmohan Singh, Hintli işletmelerin kaslarını esnetmeye başlamasına izin veren ekonomik reformları başlattı.

Eski Gujarat modeli, işletmeleri hükümetin kollarından uzak tutarak başarılı kıldıysa da Modi ve Adani’nin benimsediği model, şimdi devlet ile özel sektör arasındaki çizgileri bulanıklaştırıyor. Bir habere göre Adani Group, Mundra Limanı’nı ve özel ekonomik bölgesini geliştirmek için metrekare başına 1 ila 32 rupi ödedi ve bu durum diğer şirketlerin benzer işlemler için ödediğinden çok daha düşük. Modi’nin 2014’te başbakan olmasından dört yıl sonra, Hindistan daha önce deneyimi olmayan bir şirketin havalimanları için teklif vermesine izin verecek şekilde ihale şartnamelerini değiştirdi. Böylece Adani altı ihaleyi alabildi. Hindistan, daha sonra yürürlükten kaldırılan pazar odaklı tarım reformlarını uygulamaya koyma planlarını açıkladığında, Adani tahıl silolarına yatırım yaptı.

Bu model, Japonya’nın sogo shosha’sı veya Güney Kore’nin chaebol’ü gibi, şirketlerini büyütmek için destekleyici iyilikler sağlayan bir politikacının, Doğu Asya’da hâl bulmuş ahbap-çavuş kapitalizmi gibidir. Ama önemli bir fark var. Japon sogo shosha, ölçek ekonomilerinin keyfini çıkarmak için birbirleriyle aracılık eden birbirine kenetlenmiş ticari kuruluşlardı; Güney Koreli chaebol’ler, savaş sonrası ulus kurucularıydı, sermayeden yoksun bir ülkede etkili bir şekilde risk sermayesi firmalarıydı. Her iki durumda da holdingler devlet korumasından ve himayesinden yararlandı, ancak çeşitli sektörlerde birbirleriyle rekabet ettiler. Adani Group’un yükselişi, grup için çeşitli sektörlerde neredeyse tekel statüsü yaratıyor.

Adani’nin yörüngesi bunun yerine Marcos, Suharto ve Mahathir döneminde hüküm süren kapitalizm türünü takip ediyor gibi görünüyor. Bu durumda, iktidardaki diktatörlerin seçkin işletmelerle son derece yakın bağları vardır. Marcos’un muz kralı Antonio Floirendo ve hindistan cevizi kralı Eduardo Cojuangco ile vardı. Suharto’nun Liem Sioe Liong , Mohamad Hasan ve çocuklarıyla iş ilişkileri kuran ve ortaklıkları karşılıklı olarak faydalı kılan diğer kartelleri vardı. Mahathir, Tajudin Ramli’ye sahipti. Bu iş insanları, gidişat iyiyken başarılı oldular ve patronlarının uzun siyasi saltanatını desteklediler. Dönemin iktidardaki hükümetlerine olan yakınlıklarının bir sonucu olarak Güneydoğu Asya kartelleri, genellikle himaye yoluyla tekeller yaratan ihalaler aldılar.

Modi ile Adani arasında doğrulanmış doğrudan bir ticari ilişki yok ve Adani Group’un muhalefet liderliğindeki eyaletlerde de operasyonları var. 2014 yılında Modi Gujarat’tan, yemin etmek üzere Yeni Delhi’ye doğru yola çıktığında, Adani’nin özel uçağıyla uçtu. Adani, başbakanla birlikte birkaç denizaşırı seyahate çıktı. Adani’nin oğlu 2013 yılında Goa’da evlendiğinde, Modi’nin törene iki tam gün katıldığı bildirildi. Bu arada siyasi muhalefet, Hindistan hükümetinin Sri Lanka ve Bangladeş de dahil olmak üzere komşularına Adani Grup’a avantajlı enerji anlaşmaları vermeleri için baskı uyguladığını iddia ediyor.

Adani’nin Hindenburg raporunun iddialarına karşı temel savunması, Hindistan yasalarına göre yanlış bir şey yapmadığıdır ancak yaklaşık on yıldır Hindistan kamu denetçileri Adani Group hakkında olumsuz yorumlarda bulundu. Modi, Adani Group aleyhindeki iddialar hakkında büyük ölçüde sessiz kaldı ve bakanları yalnızca ilgili düzenleyicilerin konuyu incelediğini söylediler. Birkaç istisna dışında, Hint medyası Adani’yi inceleme konusunda isteksiz davrandı. Bununla birlikte, Hindenburg raporunun yayınlanmasından bu yana, Hintli piyasa düzenleyicileri, Adani ile bağlantılı olduğu iddia edilen denizaşırı şirketleri incelemeye başladı.

Modi, Hindistan’ı yeniden yaratmanın peşinde olduğu gibi, Hindistan kapitalizmini de yeniden yaratmanın peşinde. Devlet yönetimine rehberlik edebilecek saygın bir kayyum yerine, iş insanı, genellikle politikacıların emirlerini yerine getirmekten ve sözleşmeleri güvence altına almaktan mutlu olan korkunç bir müttefik haline geldi. Bu değişim, Mahatma Gandhi’nin savunduğu kamu ruhuna çok uzak. Bu süreç plütokratik bir topluma yol açacaktır.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English