Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Foreign Affairs: İsrail’in İran’la tehlikeli gölge savaşı

Yayınlanma

Washington’un bahsi, İran’la çatışmanın düşük yoğunluklu kalabileceği ve daha geniş bir ikili veya bölgesel çatışmadan kaçınılabileceği yönünde. ABD hükümeti ayrıca diplomasinin yokluğunda Tahran’ın askeri ve nükleer ilerlemesini önlemek ve yavaşlatmak için caydırıcılığın gerekli olduğuna inanıyor. İsrail’in hesabı, İran’ın iç kırılganlıklarının ve bölgesel izolasyonunun yanı sıra koordineli İsrail ve Amerikan askeri caydırıcı önlemlerinin İran’ın tepkilerini sınırlayacağı yönünde. Ancak devam eden jeopolitik sarsıntı, bu hakim görüşlere meydan okuyabilir.”

ABD merkezli Foreign Affairs‘te İsrail’in İran’a karşı sertleşen askeri politikasına ABD’nin yaklaşımı ele alındı. Dalia Dassa Kaye imzalı makalenin temel iddiası, İran’la yürütülen diplomasinin yerini artık askeri caydırıcılığa bıraktığı yönünde. Makaleye göre, İsrail’in öncülüğünde ve ABD’nin teşviki ancak “düşük yoğunluklu” kalma umuduyla İran’la çatışma sürecine girildi. Yazar, “Askeri tırmanış, kontrol altına alınamayabilir ve çatışma süreci ülkelerin tahmin ettiğinden daha uzun ve daha acı verici olabilir” diyor ve olası bir çatışma riskine karşı Washington’a bazı önlemler öneriyor.

İsrail’in İran’a karşı giderek saldırganlaşan adımlarına bir süredir Biden yönetiminin bekle-gör yaklaşımı strateji değişikliğine gidildiğinin işaretini veriyordu. Söz konusu makalenin Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organında yayınlanmış olması bu strateji değişikliğini doğrular nitelikte.

***

İsrail’in İran’la Tehlikeli Gölge Savaşı

Gerginliğin Tırmanma Riski Neden Artıyor

İsrail, İran’ın nükleer ilerlemesini, silah ihracatını ve daha yakın zamanda insansız hava aracı (İHA) teknolojisi programını engellemek için askeri baskı uygulama eğilimini uzun süredir açıkça ortaya koyuyor. Ancak son birkaç ayda İsrail’in risk iştahı artmış görünüyor.

Ocak ayı başlarında, İsrail’in Suriye içindeki İran yanlısı militan grupları hedef alan saldırısı, Şam’daki uluslararası hava alanını hizmet dışı bıraktı. Aynı ayın ilerleyen günlerinde çıkan haberlere göre İsrail, İran’ın İsfahan kentindeki önemli bir askeri tesise İHA saldırısı düzenledi. İsrail, muhtemelen ülke dışındaki sivil hedeflere İran’ın misilleme saldırısı için hazırlandı. ABD’li yetkililere göre, İran Umman Denizi’nde İsrailli bir iş adamına ait ticari nakliye tankerine İHA saldırısı düzenledi. Ve daha geçen hafta, önemli bir İsrail saldırısının Şam civarındaki bir konutta toplanan İranlı yetkilileri hedef aldığı bildirildi.

Bu son saldırılar, İsrail ve İran arasında onlarca yıldır süren, karada, havada ve denizde cepheleri olan, “gölge savaşı” olarak tanımlanan ve büyük ölçüde sahiplenilmeyen, kısasa kısas saldırı modelinin devamı. 2013’te İran ile Batılı güçler arasındaki müzakereler kamuoyuna açıklandığında, İsrail, İran’ın nükleer programına yönelik saldırılarına kısa bir ara verdi. Bu ara, Trump yönetiminin 2018’de Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak bilinen nükleer anlaşmadan çekilmesine kadar sürdü. Buna rağmen, tüm tarafların KOEP’e bağlı olduğu dönem boyunca İsrail, İran destekli milisleri ve Irak-Suriye üzerinden Lübnan’daki Hizbullah gibi gruplara yapılan silah sevkiyatını hedef alan, askeri uzmanların ‘savaşlar arası harekat’ olarak adlandırdığı şeyi sürdürdü.

Ancak Trump dönemi, İsrail’in, İran içindeki nükleer ve nükleer olmayan daha fazla hedefe yönelik daha cesur eylemlerine yol açtı. İsrailli liderlerin çoğu, Trump yönetiminin “maksimum baskı” politikalarını övdü. Bu ortak şahin görüş, Joe Biden ABD başkanı olduğunda, yeniden gündeme gelen diplomasi ve İran nükleer anlaşmasını canlandırma arzusuyla azaldı. Ancak şimdi İran, İsrail ve ABD’de zemin kayıyor ve gerilimin tırmanma riskinin bir kez daha artmasına neden oluyor.

Vurmak için daha riskli bir zaman

Biden yönetimi, KOEP’e dönmeye odaklanarak göreve başladı. Ancak geçmişten farklı olarak, ABD ve ortakları diplomasiyi başlatmaya hazırlanırken İsrail, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarını durdurmadı. İlk başta, İsrail’in İran’a askeri yaklaşımı Amerikalı politika yapıcılara kontrol altına alınabilir hatta belki de İranlıları müzakere masasına dönmeye teşvik etmenin ve ABD’nin yenilenen bir anlaşmanın şartları üzerindeki etkisini artırmanın yararlı bir yolu olarak ele alındı. İsrail’in İran’la çatışması, bölgesel manzaranın olağan bir özelliği olarak görülmeye başlandı. Özellikle nükleer diplomasi yoluyla yaptırımların hafifletilmesi konusundaki çıkarı göz önüne alındığında İranlıların, İsrail saldırılarını pek umursadığı düşünülmediği için (Tahran’ın) misilleme riski yönetilebilir görünüyordu.

Ama tüm bunlar değişti. Diplomasi, sadece Biden ekibi için değil, geleneksel olarak İran’la ilişki kurmaya yatkın Avrupalı liderler için bile masadan kalkmışa benziyor. İran’ın mevcut liderleri, Tahran’ın nükleer kapasitesi artıkça diplomasiyle daha az ilgileniyor gibi. Askeri caydırıcılık artık sadece diplomasinin bir tamamlayıcısı değil; hızla Batı’nın yerine koyma stratejisi haline geliyor. Günün kazananı İsrail’in çatışmacı yaklaşımı oluyor.

Geçen yıl boyunca yaşanan çeşitli yerel ve jeopolitik çalkantılar yani geçen Eylül ayında İran’da başlayan yaygın rejim karşıtı protestolar, KOEP’i canlandırmak için yürütülen müzakerelerin çökmesi ve Ukrayna savaşında genişleyen İran-Rus askeri ilişkisi bu değişimi açıklıyor. Tüm bu faktörlerin İsrail ile İran arasındaki çatışmaları yoğunlaştırması ve çatışmanın daha geniş bir bölgeye sıçrama olasılığını artırması ve en savunmasız durumdaki Irak ve Suriye’de kalan Amerikan güçlerini daha büyük tehlikeye sokması muhtemeldir.

İsrail’in İsfahan saldırısı strateji değişikliğine işaret

Washington’un bahsi, İran’la çatışmanın düşük yoğunluklu kalabileceği ve daha geniş bir ikili veya bölgesel çatışmadan kaçınılabileceği yönünde. ABD hükümeti ayrıca diplomasinin yokluğunda Tahran’ın askeri ve nükleer ilerlemesini önlemek ve yavaşlatmak için caydırıcılığın gerekli olduğuna inanıyor. İsrail’in hakim hesabı, İran’ın iç kırılganlıklarının ve bölgesel izolasyonunun yanı sıra koordineli İsrail ve Amerikan askeri caydırıcı önlemlerinin İran’ın tepkilerini sınırlayacağı yönünde. Ancak devam eden jeopolitik sarsıntı, bu hakim görüşlere meydan okuyabilir.

İran hükümeti, İranlı genç bir kadın olan Mahsa Amini’nin Eylül ayında hükümet nezaretinde ölümüyle alevlenen benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya. Rejim, yüzlerce protestocuyu öldürerek, binlerce kişiyi hapse atarak ve keyfi infazlar düzenleyerek huzursuzluğu baskılıyor gibi görünse de, İslam Cumhuriyeti liderliğine karşı alta yatan şikayetler alevlenecek. Kötüleşen ekonomik koşullar ve az çok reform beklentisiyle, yeni bir protesto dalgasının başlaması an meselesi olabilir.

Böyle bir ortamda İran’ın sert liderliği, komşu ülkeler de dahil her köşede düşman görmeye devam edecek. İran, İranlı muhalif grupların tarihsel olarak örgütlendiği Irak’ın Kürt bölgelerine şimdiden saldırılar başlattı ve İsrail’in İsfahan’daki en son saldırısında Kürt unsurların yer aldığına inanıyor. Irak Kürdistanı’ndaki İran destekli saldırıların artması muhtemel ve bu durum istikrarın zaten kırılgan olduğu bir zamanda Bağdat ve Kürt başkenti Erbil’deki yetkililer üzerinde İranlı muhalif gruplara karşı sert önlemler almaları için giderek artan bir baskı yaratıyor.

Tahran ayrıca tahmin edilebileceği gibi İsrail’i, huzursuzluğu kışkırtmak için İran’ın iç işlerine karışmakla suçladı. İran, geçmişte İsrail’e, yabancı ülkelerdeki İsrail vatandaşlarını hedef alarak karşılık verdi. İsrail, geçen yıl Türkiye’deki İsrailli turistlere yönelik saldırı girişimi de dahil bir dizi komployu bozdu. Ancak gelecekteki bir saldırı çok sayıda İsrailliyi öldürürse, İsrail’in İran’a karşı büyük bir misillemesi kaçınılmaz olabilir. İran’ın nasıl ve nerede misilleme yapacağı belli değil, ancak İran liderliğinin bu tür saldırıları rejimin kendisine yönelik tehdit olarak görmesi muhtemel olduğu için bir yanıt vereceği kesin.

Yaklaşık 18 aylık çabaya rağmen KOEP’i canlandırma müzakerelerinin çökmesi, diplomatik çözümü ortadan kaldırarak daha tehlikeli bir bağlam da yarattı: İran’ın nükleer kapasitesi, ülkeyi nükleer eşiğe yaklaştıracak seviyelere yükseldi, o seviye; nükleer silah yapmaya karar vermesi durumunda teknik yeteneklere ve nükleer silah yapacak kadar zenginleştirilmiş malzemeye sahip olduğu nokta.

KOEP’in zorunlu, müdahaleci nükleer denetim rejimi çöktüğü için İran’ın programına ilişkin görünürlük de önemli ölçüde azaldı ve bu durum İran’ın sivil nükleer programını silahlandırmaya karar vermesi durumunda, uluslararası toplumun yeterli uyarıya sahip olup olmayacağı konusunda soru işaretleri uyandırıyor. İran’ın fiilen bir nükleer silah geliştirmesi yine de zaman alacaktır, ancak bu arada, yetenek ve niyetlerindeki belirsizlik İsrail’in daha önceki siber saldırıları ve sabotajlarından daha büyük ölçüde askeri seçenekleri göz önünde bulundurma teşvikini artırabilir. İsrail bir saldırı başlatmaya hazır olduğuna inandığında, ABD’nin bir bu saldırıyı kısıtlama kabiliyetine veya iradesine sahip olup olmayacağı belli değil.

Rusya’nın geçen yıl Ukrayna’yı işgali, gerilimi körüklemek için beklenmeyen yeni bir bileşen de ekledi. İran’ın Rusya ile gittikçe artan askeri ilişkisi, özellikle de Rusya’nın Ukrayna altyapısına saldırmak için kullandığı İHA’ları transfer etmesi, İran’ın yalnızca Washington’da değil, Avrupa’da da düşmanca bir aktör olduğu görüşünü güçlendirdi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İsrail’in İran’daki askeri tesisleri hedef almasını bile Batı’nın Rusya’ya karşı yürüttüğü savaş çabalarına İsrail’in yardım etmesinin bir yolu olarak sunuyor (gerçi bu tür önlemlerin İsrail’in Ukrayna’ya doğrudan askeri destek sağlama konusundaki tereddütlerine ilişkin Batı’nın endişelerini gidermesi pek mümkün değil). ABD, İsrail’in İran içindeki daha cüretkar saldırılarına yardım etmeyebilir ve İsfahan saldırısında parmağı olduğunu inkar ediyor, ancak mevcut ortamda Washington’un muhalefet sinyali vermesi daha az olası. Ukrayna’daki savaş uzadıkça, İran’a karşı iddialı bir caydırıcı duruşu benimsemek, Rusya’nın yeteneklerini aşağı çekmeye çalışan Washington ve Batılı müttefikler için daha çekici hale geliyor.

Aynı zamanda, ABD’nin İsrail’le askeri koordinasyonu genişliyor, bu da Washington’un yalnızca İsrail’in İran’la çatışmasını kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda onu aktif olarak desteklediğinin bir başka işareti. Geçen ayın sonlarında, ABD ordusu İsrail ile uzun menzilli taarruz saldırılarını simüle eden ortak bir tatbikata girişti; bu, iki tarafın birlikte gerçekleştirdiği bu türden en büyük tatbikattı. Tatbikat, Orta Doğu’daki kalıcı kuvvet varlığını azaltmaya çalışırken bile ABD’nin bölgesel krizlere hızlı bir şekilde yanıt verme yeteneklerini sergilemek için tasarlanmış olabilir. Güç gösterisi, ABD’nin güvenlik taahhüdü konusunda ortaklarına güvence vermeyi amaçlıyordu. Ancak tatbikatı İran’a caydırıcı bir mesaj, ABD’nin askeri seçeneklerinin uygulanabilirliğini göstermek için bir deneme olarak yorumlamak da zor olmayacaktır. Biden yönetiminin üst düzey yetkilileri nükleer müzakerelerin artık bir öncelik olmadığının sinyalini verirken, tatbikatın zamanlaması caydırıcı politikalara açık bir dönüş olduğunu gösteriyor. Askeri seçenekler arzu edilmese de yeniden masaya dönmüş gibi görünüyor. Nükleer diplomasiyi destekleyen Marylandli Chris Van Hollen gibi demokrat senatörler bile kısa süre önce “Ortadoğu’da başka bir çatışmanın korkunç, korkunç bir durum olacağını” ancak bunun son seçenek olmasına rağmen hala “bir seçenek olduğunu” açıkladı.

Bu çok ters gidebilir

İsrail ile bazı Arap-Körfez ülkeleri arasındaki diplomatik normalleşme ve İran’ın füze ve İHA yetenekleri konusundaki ortak endişeleri göz önüne alındığında, Washington, Körfez’deki Arap ortaklarının ABD’nin İsrail ile askeri işbirliğini memnuniyetle karşılayacağını varsayabilir. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi İsrail ile normalleşme çabalarının ön saflarında yer alan ülkeler bile İran üzerinde artan askeri baskı konusunda hevesli değil. İran’ın Arap-Körfez ülkeleri, petrol tesislerine yönelik önceki saldırılarını göz önünde bulundurarak İran’ın misilleme hedefi olma konusunda kendilerini İsrail’den daha olası görebilirler. Örneğin, İsfahan’a yapılan saldırının ardından, etkili bir üst düzey BAE yetkilisi olan Enver Gargaş, olayın “bölgenin ve geleceğinin yararına olmayan tehlikeli bir gerilim” olduğunu söyledi. İsrail’in yeni liderliği, tarihinin en aşırı sağcı hükümeti ve şimdiden İsrailliler ile Filistinliler arasındaki şiddeti tırmandırarak İsrail politikalarına yaygın halk muhalefeti göz önüne alındığında normalleşmeyi benimsemiş Arap liderlerini zor duruma sokan adımlar attı.

Giderek daha değişken hale gelen ortam, yalnızca normalleşme anlaşmalarının Suudi Arabistan gibi ülkelerle de yapılma imkanını sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda ilişkileri zaten normalleştirmiş olan ülkeleri, özellikle BAE’yi, İsrail’i de kapsayan ABD ile ortak askeri ittifak anlaşmaları konusunda daha temkinli davranmaya itebilir. Gerçekten de Arap Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi devletleri, bölgesel füze savunması konusunda Washington’la çalışmaya hevesli olsalar ve çoğu İsrail’in İran’la ilgili endişelerini paylaşsa da, kapılarını Tahran’a da açık tutuyorlar. İran’ın bölgedeki faaliyetlerine karşı çıkan en güçlü Arap ülkeleri arasında yer alan Suudi Arabistan, son yıllarda zor da olsa İran’la doğrudan ikili görüşmelere yeniden başladı. Irak ve Ürdün, Fransa destekli “Bağdat süreci” aracılığıyla İran’ın da katıldığı bölgesel zirvelere ev sahipliği yaptı. BAE, altı yıllık bir aradan sonra geçen sonbaharda ilişkileri iyileştirme ve Tahran’a büyükelçisini geri gönderme konusunda Kuveyt’i takip etti. Ürdün ve BAE gibi ABD’nin en yakın ortakları bile İran’ın bölgesel müttefiki Suriye ile ilişkileri normalleştiriyor, bu Türkiye ve Suriye’deki trajik depremden sonra muhtemelen daha da hızlanacak bir yönelim.

En azından, İran’la artan askeri çatışmaya ilişkin bazı ABD ortakları arasındaki ihtiyatlı yaklaşım, İsrail’i veya ABD’yi rotayı tersine çevirmeye ikna edecek gibi görünmüyor. Buz üzerindeki diplomatik yol ve ekonomik yaptırımlar İran’ın giderek daha sert ve tehlikeli hale gelen nükleer ve bölgesel duruşunu değiştirmekte yetersiz kalırken Biden yönetimi, İran içinde askeri personele ve tesislere doğrudan saldırılar da dahil İsrail’in askeri eylemlerini desteklemeye daha meyilli görünüyor.

Ancak caydırıcılık, güvenli bir strateji değildir ve Biden yönetimi ile Avrupalı ortaklarının, hedefli saldırıların istenmeyen yangınlara dönüşmesini önlemek için hazırlıklı olması gerekiyor. İranlı liderler, İsrail veya ABD’nin bazı caydırıcı eylemlerini rejimi devirme girişimi olarak görürlerse, İran’ın tepkisi sınırlı kalmayabilir. Ve Rusya’nın, Ukrayna’da Batı ile savaşırken İran’ı kısıtlamaya çalışmak için çok az nedeni var. Bölgesel bir savaş yakın olmayabilir, ancak askeri gerginlik hala tehlikeli ve uzun vadeli maliyetleri artırabilir.

Nükleer diplomasinin yokluğunda ve askeri tırmanışın ortasında İran’la iletişim kanallarının açık tutulması kriz yönetimi için kritik öneme sahip. İran içindeki iç baskının ölçeği ve hem Washington hem de Tahran’daki angajmana karşı güçlü siyasi muhalefet göz önüne alındığında, doğrudan temas şu anda mümkün değil, ancak Katar ve Umman gibi ABD’li ortaklar mahkum değişimi gibi konularda arabuluculuk yapmaya devam ediyor. Bu kanallar, istenmeyen bir çatışmadan kaçınmaya yardımcı olmak amacıyla belirli askeri saldırılarla ilgili niyetleri iletmek için kullanılabilir. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın İran için KOEP sonrası bir diplomatik strateji geliştirmesi de önemli olacaktır. Bu stratejinin yokluğunda askeri operasyonlar, boşluğu kendi başlarına İran, bölge veya Batı çıkarları için daha iyi sonuçlara yol açmayacak şekilde dolduruyor.

Sonuç olarak, Washington’un, baskıyı doğru seviyeye ayarlama yeteneğine çok fazla güvenmemesi gerekiyor. Askeri tırmanış, kontrol altına alınamayabilir ve çatışma süreci ülkelerin tahmin ettiğinden daha uzun ve daha acı verici olabilir.

DÜNYA BASINI

Biden “bunaklığında” yalnız değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisine verdiğimiz makale, Asia Times‘ta “Spengler” imzasıyla yayınlandı. Bunu özellikle vurguluyoruz; zira yazarıni iki dünya savaşı arasında hayli ünlenen ve daha sonra nazizmin de düşünsel “kanonu” içerisinde yer alan Oswald Spengler’e ve onun “Batının çöküşü” temasına yakın olduğu ve kendisine bu nedenle bu mahlası seçtiği anlaşılıyor. Yazara göre Biden’ın “bunaklığı” sadece ona ait değil, Batı medeniyetine ait bir fenomendir. Bunun esas belirleyeni ise demografidir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Biden’ın, ve bizim, bunaklığımız…

Spengler
Asia Times
13 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Yaşlılıkla tanıştık, o biziz.

Ağır bir şekilde yaşlanan sadece zavallı Joe Biden değil. Dünyanın zengin ulusları da yaşlanıyor ve bunun sonuçları bir Batılı liderin geçici süreliğine aşağılanmasından çok daha acı verici olacak.

Başkanın zihinsel yetkinliğini kanıtlama çabalarına dudak bükmek yerine, belki de aynaya daha dikkatli bakmalıyız. Dante bile Batı’nın ihtiyarlığını daha iyi istiare eden bir “Inferno” [İlahi Komedya’da adı geçen cehennem], sakini icat edemezdi.

Doğurganlıkta eşi benzeri görülmemiş (ve tabii pratikte imkânsız) köklü bir değişiklik olmazsa, dünyanın (kişi başına düşen milli geliri 16,000 ABD dolarının üzerinde olan) yüksek gelirli ülkelerinin çalışma çağındaki nüfusu, içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzde 20 oranında azalacak. Kuşkusuz bunun zaman içinde yıkıcı ekonomik sonuçları olacaktır. Hatta küresel stratejide şimdiden tayin edici sonuçlar doğurmaya başladı bile.

Çocuksuz ülkelere gelince, onlar da geleceklerine kayıtsız ve bugünlerine ilgisizler.

Law & Liberty için 10 Temmuz’da kaleme aldığım bir makalede, dünyayı çok kutupluluğa iten tektonik gücün tam da bu olduğunu savundum. Orta gelirli olarak adlandırılan ülkelerin çalışma çağındaki nüfusu, daha yavaş da olsa, yüzyılın geri kalanında artmaya devam edecek ve “Küresel Güney”, dünyanın en kıt kaynağından, yani modern bir ekonominin gereklerini yerine getirmek üzere eğitilebilecek çalışma çağındaki insanlardan, en büyük payı alacak.

Grant Newsham’ın 9 Temmuz’da bu sitede bildirdiği gibi, Japonya geçen yıl ihtiyaç duyduğu askeri personelin yarısını dahi işe alamadı. Albay Newsham konuya dair şunları yazıyordu: “Japon Öz Savunma Kuvvetleri (JSDF) hiçbir zaman gerçek bir savaşa girmedi, fakat geçen yıl ezici bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı- işe alım hedeflerini yüzde 50 oranında kaçırdı. Bir önceki yıl bu oran yüzde 35’ti. Yıllardır da yüzde 20 civarında eksiklik yaşıyor. Dolayısıyla, JSDF eski moda, yetersiz personele sahip ve aşırı çalışan bir güç.”

Japonlar savaşmak istemiyor. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana silahlı kuvvetleri git gide küçülen Almanlar da öyle. Avrupalılar ve Japonlar savaşmak istemiyor. Neden istesinler ki? Gelecek nesiller olmayacaksa, kim gelecek nesiller için hayatını ortaya koyar?

2015 yılında Gallup, 60’tan fazla ülkenin vatandaşına ülkeleri için savaşmaya ne denli istekli olduklarını sordu. Japonya sadece yüzde 11’lik olumlu yanıt oranıyla sonuncu sıraya yerleşti. Japonya’nın doğurganlık oranında son sıralarda yer alması bu bağlamda hiç de tesadüf değil. Kadın başına üç çocuk doğurganlık oranına sahip olan İsrailli Yahudiler, aşağıdaki grafiğin sağ üst çeyreğinde yer alan tek örnek.

Gerçekten de dünyanın sanayileşmiş ulusları arasında doğurganlık, savaş ve mücadele ruhu arasında güçlü bir ilişki var.

Elbette doğurganlık oranı her şeyi açıklamıyor; 2015’te Gallup anketi yapıldığında Rusya ve Ukrayna’da doğurganlık oranı düşük olmasına rağmen savaşma isteği göreli olarak yüksekti.

Ukrayna savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonların savaştığı aynı topraklarda bugün sadece birkaç yüz bin muharip askeri tutabiliyor. Sovyetler Birliği 1943’te Harkov’u geri aldığında kente 1,2 milyon asker yığmış, bunların 200.000’ini ise savaş meydanında kaybetmişti. Bugün bu kentin etrafında Rusya’nın belki de bu sayının yüzde biri kadar askeri anca var.

Amerika’nın (NATO) müttefiklerinden ulusal ordularını güçlendirmeleri yönünde çağrılar yapılırken, olan şey bunun tam tersi. Savunma harcamalarında fark yaratacak kadar büyük ekonomilere sahip Amerikan müttefikleri olan Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını arttırma taahhütlerinden sessiz sedasız vazgeçiyorlar.

Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamaları için 43 trilyon yenlik (yani yaklaşık 272 milyar ABD doları) bir taahhütte bulunmuştu, bunun büyük bir kısmı ise ABD F35’leri ve diğer pahalı yabancı donanımların tedariki şeklinde olacaktı. Ne var ki Japonya tedarik maliyetlerini, dolar başına 108 yenlik döviz kuru üzerinden hesapladı, ancak bu oran şu anda yaklaşık 160 yen civarında. Bu da fiili alımlarda ciddi bir kesinti anlamına geliyor.

Bu arada Almanya’nın geçen haftaki bütçe müzakereleri, Alman savunma bütçesinde planlanan artışın pek çoğunu ortadan kaldırdı. Savunma Bakanı Boris Pistorius, “İmzaladığımdan çok daha azını aldım ve bu beni gerçekten kızdırıyor” diye yakınıyordu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Almanya’nın silahlı kuvvetleri küçüldü. 1989 yılında ülkenin savaşa hazır 12 tümeni var iken bugün ise tek bir tane bile yok.

Doğurganlık düştükçe Çin de ordusunu küçülttü. Yedek askerler ve paramiliter polis güçleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerinin toplam sayısı 4 milyon iken, Çin’in dörtte biri kadar nüfusa sahip olan ABD’de bu sayı 3,4 milyon aktif görev, yedek asker ve sivil çalışandan oluşuyor.

Fakat Çin, kara ordusunun büyüklüğünü yarıya indirirken, füze kapasitesini, donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye devam etti. Çin bir daha asla Kore Savaşı sırasında olduğu gibi kitlesel piyade gücüyle taarruza geçmeyecek. Epey az sayıda “oğlu” var ve bugün onları harcama lüksünü göze alamaz. Bunun yerine, bugün bir sığınaktaki bilgisayar kontrol odasında yürütülecek türden bir savaşı tercih edecektir.

Bu durumda Çinliler haklı gibi görünüyor. Avrupalıları tükenmiş genç nüfuslarını kara savaşlarında feda etmeye ikna etmek pek de mümkün olmayacak. Amerika’nın NATO müttefikleri daha fazla askeri harcama yapma ve daha fazla asker toplama sözü verecekler ama bu vaatler daha mürekkep kurumadan unutulacak.

Yine Rusya’nın Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istediği düşüncesi aritmetiğe aykırı duruyor. Stalin Doğu Cephesi’ne 29,5 milyon asker göndermişti; Putin ise yarım milyonluk bir gücü zar zor idare edebiliyor. Bu Donetsk, Luhansk, Kırım ve diğer birkaç toprak parçasını geri almak için yeterli olabilir ama bırakın Polonya’ya yürümeyi Batı Ukrayna’yı işgal etmek için dahi yeterli değil.

Japonya’nın halihazırda yaşlı bağımlılık oranı 50. Bu da demek oluyor ki, çalışma çağındaki her 100 Japon vatandaşına karşılık 50 yaşlı var. Avrupa 2035’te, Çin 2055’te, Amerika Birleşik Devletleri ise 2075’te bu orana ulaşacak. Bunun için Japonya, tasarruflarını yurtdışına aktararak ve 3,5 trilyon dolarlık net uluslararası varlık oluşturarak kolektif yaşlılık dönemine girişini kolaylaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlardan daha planlı ve daha öngörülü olan Çin ise altyapı inşa ederek ve teknoloji ihraç ederek Küresel Güney’deki yüz milyonlarca genç işçinin emeğinden faydalanmayı hedefliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise halen hiçbir planı yok.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çabahar anlaşması Orta Doğu ve Orta Asya’ya yeni bir gelecek sunuyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hindistan ile İran arasında imzalanan Hindistan’ın İran’daki Çabahar limanını geliştirmesi ve 10 yıllığına işletmesini öngören anlaşmaya odaklanıyor. Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun kilit noktasındaki Çabahar limanının hangi ülkelere nasıl fayda sağlayabileceğini ele alıyor.

***

Hindistan’ın İran’daki Çabahar Limanı’nı işletme anlaşması, Orta Doğu’nun yeni bir geleceğe yönelmesine nasıl yardımcı olabilir?

Rusya’yı Orta Doğu ile bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun baş tacı, yeni işbirliği biçimlerinin ticarette nasıl atılımlar getirebileceğini gösteriyor.

NAZARETH SEFERIAN

Hindistan, İran’ın Çabahar kentindeki limanı işletmek üzere 370 milyon dolarlık resmi ve uzun vadeli bir anlaşma imzalayarak bölge ve dünya çapında jeopolitik yankı uyandıracak bir gelişmeye imza attı.

10 yıllık yönetim anlaşması, bir dizi kısa vadeli öncül anlaşmanın ardından geldi ve büyük dünya güçlerinin kilit küresel ticaret yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak için yarıştığı bir dönemde limana yeniden yatırım yapılmasına yol açması bekleniyor.

Yeni Delhi, Çabahar’ın büyük güçler ve hızla yükselen devletler arasındaki rekabeti hafifletmesini ve ülkeler arasında işbirliği ve ortak yatırımın neler başarabileceğinin bir örneği olmasını umuyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar, mayıs ayında imzalanan anlaşmayla ilgili soruları yanıtlarken gazetecilere bunu açıkça ifade etti: “Bu aslında herkesin yararına, insanların buna dar bir bakış açısıyla yaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum… ABD’nin geçmişte Çabahar’a yönelik kendi tutumuna bile baksanız, ABD Çabahar’ın daha büyük bir öneme sahip olduğu gerçeğini takdir etmiştir.”

Ayrıca, yeni anlaşmanın daha geniş bölge için de ek faydalar sunduğunu, bu tür anlaşmaların nasıl çalışabileceğini ve Çabahar’ın daha da geliştirilmesine yardımcı olacağını belirtti.

Bu anlaşmadan en çok faydalanacak ülkeler Hindistan, İran ve Rusya olsa da başka ülkeler de kazançlı çıkabilir. Majalla, Çabahar’daki uluslararası anlaşmayla ulaşılan dönüm noktasını ve bunun nelere yol açabileceğini inceliyor.

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru

Çabahar limanı, Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) olarak bilinen 7.200 km’lik güzergâh üzerinde kilit bir nokta yer alıyor.

İlk olarak 2000 yılında Rusya, İran ve Hindistan arasında yapılan bir anlaşmayla açılması öngörüldü. INSTC anlaşması daha sonra Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Tacikistan, Kırgızistan, Umman, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletildi ve Bulgaristan da gözlemci olarak katıldı.

Hindistan ve Baltık arasında bir ticaret yolu olan INSTC, mevcut alternatiflere göre yaklaşık %30 daha ucuz ve %40 daha kısa. Transit süresi 25 ila 30 gün arasında. Süveyş Kanalı’ndan geçen eşdeğer yol ise 45 ila 60 gün arasında sürüyor.

Başka avantajları da var. İran’ın Bender Abbas Limanı ile Çabahar arasındaki hat Hindistan’a 600 km’den fazla daha yakın ve derin su limanı olması nedeniyle tam boyutlu konteynerleri barındırabilir.

Hindistan’ın Çabahar’daki Şehid Beheşti Terminali’ne yaptığı yatırımlar bu limanı daha verimli hale getirerek Hindistan ve limanı kullanmak isteyen diğer ülkeler için zaman ve para tasarrufu sağlayacak.

Daha hızlı ticaretin tüm avantajlarına ek olarak, INSTC’nin Hindistan için stratejik jeopolitik önemi de var. Bu koridor, Hindistan’ın Pakistan’dan kaçınmasına olanak tanırken bölgedeki Çin’in etkisine karşı da bir denge sağlayacak.

Karayla çevrili ülkeler

Muhtemelen bölgedeki en büyük ilgi, denize kıyısı olmayan ve bundan büyük fayda sağlayabilecek iki ülkeden geliyor: Ermenistan ve Afganistan.

Ocak ayında İran, Hindistan ile ticareti kolaylaştırmak için Ermenistan’a Çabahar ve Bender Abbas limanlarına erişim izni verdi. Ermenistan, Rusya’ya daha hızlı bir kara yolu sunan bölgesel rakibi Azerbaycan ile INSTC’nin sözde “batı rotası” için rekabet halinde.

Yine de Ermenistan’da INSTC’ye sunabileceği bir şeyler olduğuna dair güven var. Ekonomi Bakanlığı Genel Sekreteri Haykaz Nasibyan, “Ermenistan, alternatif bir yük güzergahı oluşturmada önemli bir katılımcı ve uygulayıcı olabilir; Hindistan ve İran’ı Gürcistan ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ve Avrupa’yı Hindistan’a bağlayan alternatif bir koridor sunabilir” dedi.

“Bu koridor kara yolu ile Rusya Federasyonu’na bağlanabilir. Bu süreçte Ermenistan’ın Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) imzalayan tek ülke olması ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi olması büyük önem taşımaktadır.”

İki güzergahtan birinin tam olarak faaliyete geçebilmesi için hem Ermenistan hem de Azerbaycan’daki altyapının güncellenmesi gerekiyor.

Hindistan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler son zamanlarda savunma alanındaki önemli anlaşmalarla ısınırken, Azerbaycan şimdiye kadar Güney Asya’nın güçlü ülkesi için daha büyük bir ticaret ortağı oldu. Ayrıca, Hindistan’ı Rusya’ya bağlayan mevcut rota üzerinde yer alıyor; Mumbai’den deniz yoluyla İran’daki Bender Abbas’a, oradan Tahran’dan demiryoluyla Bender Anzali’ye, oradan da demiryoluyla Azerbaycan’a ya da deniz yoluyla Rusya’daki Astrahan’a gidiyor.

Ancak Yeni Delhi’de Azerbaycan’ın Pakistan’la artan ortaklığı konusunda endişeler var ve bu durum en son temmuz ayında Astana’da düzenlenen Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki toplantıda ortaya çıktı. Rotayı Ermenistan’a çevirmek Yeni Delhi için stratejik bir önem taşıyabilir.

Afgan yatırımı

Bu arada Afganistan da Çabahar’a yatırım yapma taahhüdünde bulundu. Taliban Hükümeti bu girişime yaklaşık 35 milyon dolar taahhüt ederek kendileri için öneminin altını çizdi. Afganistan şu anda Karaçi ve diğer yerlerdeki limanlar aracılığıyla uluslararası pazarlara erişim için Pakistan’a bağımlı durumda.

Dünya Bankası verilerine göre Afganistan’ın Hindistan ile ticareti 2023 yılında %43 artarak 570 milyon dolara ulaştı. Pakistan’ın bu hayati ortaklık üzerinde herhangi bir baskı kurmasına izin vermek oldukça riskli olabilir. Yeni Delhi, Taliban yönetimini resmen tanımasa da Hindistan’ın ekonomik aygıtı İslamabad’a fazla yaklaşmadıkları sürece Kabil’deki herkesle çalışmaya istekli görünüyor.

Kasım 2023’te Afgan yetkili Abdulgani Birader limanı ziyaret etti ve İran tarafını hızlı hareket etmeye çağırdı.

Birader, “Çabahar limanına bağlanmak Afganistan’ın Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki pazarlara erişimini sağlayacak ve böylece Afganistan’ın küresel ilişkilerini güçlendirecektir. Çabahar limanı, Bender Abbas’tan onlarca kilometre daha yakın ve Karaçi’den yüzlerce kilometre daha kısa olması nedeniyle daha verimli bir güzergâh sunarak ihracat maliyetlerinde ve transit sürelerinde benzeri görülmemiş bir azalma sağlayacaktır” dedi.

Orta Asya

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin de deniz ticaretine doğrudan erişimi yok.

Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar Denizi’ne kıyısı var ancak bu deniz açık denizden ziyade büyük bir göl.

Kazakistan ve Türkmenistan nisan ayında Afganistan’ın da dahil olduğu üçlü bir toplantı yaptı. Kazak Başbakan Yardımcısı Serik Jumangarin ve Özbekistan Ulaştırma ve İletişim Ajansı Genel Müdürü Mammethan Chakiev, INSTC’nin bu “doğu rotasının” bölgeleri için büyük potansiyel taşıdığını belirttiler. İran-Türkmenistan sınırındaki Çabahar ve Serahs arasındaki demiryolu bağlantısı bu rotanın hayati bir parçası.

Kırgızistan daha küçük bir devlet olmasına rağmen Çabahar limanı çevresindeki gelişmelere ilgisi az değil.

2022’de Hindistan Büyükelçisi Asein Isayev şöyle demişti: “Çabahar limanını kullanırsak, Hindistan’dan Kırgızistan ve Orta Asya’ya mal ulaştırmak sadece iki hafta sürecek. Şimdi farklı limanlar ve diğer ülkeler üzerinden 30-45 gün sürüyor.”

Malların İran üzerinden Kırgızistan’a ulaşması için Türkmenistan ve Özbekistan’ı da geçmesi gerekecek.

Özbekistan’ın Hindistan büyükelçisi Ferhad Arziyev, birkaç yıl önce verdiği bir röportajda, “Çabahar projesinde büyük pratik bir değer görüyoruz ve şüphesiz tam olarak uygulandığında, Hindistan ve Özbekistan için ve genel olarak Orta Asya için kapsam ve fırsatlar genişleyecektir. Bu sadece olumlu bir rol oynayacaktır” demişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 2023 yılında İran’a tarihi bir ziyarette bulundu; bu son 20 yılda bir Özbek cumhurbaşkanının İran’a yaptığı ilk ziyaretti.

Bu diplomasi akışı, Hindistan’ın Çabahar’da daha derin bir rol oynamasından kazançlı çıkacak bölgedeki büyük oyuncuların sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde şüphesiz bu konudan bahsedilecektir.

Kremlin “tüm konuların gündemde olduğunu” söyledi ve Çabahar’da öncülük edilen ticari bağlantıların gelecekteki gelişimi ve bunların ticaret ve jeopolitiği yeniden şekillendirme potansiyeli, dünya zirveyi izlerken ele alınan konular arasında yer alacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çin-İsrail ilişkileri bozulmaya devam edecek

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Çin-İsrail ilişkilerinin geçmişi, bugünü ve geleceğine odaklanıyor. Makale, iki ülke ilişkilerinde ekonomik çıkarın ikinci planda olduğu dolayısıyla ne Çin ne de İsrail’in istese bile ilişkileri ivmelendirebileceğini savunuyor. Makalede “Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek” tespiti yapılıyor.

***

Çin-İsrail ilişkileri Gazze savaşından çok önce zayıflamaya başlamıştı

Ticaret ve yatırımlardaki düşüşün ardında daha geniş jeopolitik değişimler yatıyor ve Tel Aviv’in Pekin’le olan bağları Washington’a oranla her zaman ikinci planda kalacak.

SHIRLEY ZE YU

İsrail’in Gazze’ye açtığı savaş sırasında Çin’in Filistinlilere verdiği güçlü destek, Pekin’in Tel Aviv ile ikili ilişkilerine zarar verirken Arap dünyasındaki konumunu güçlendirdi. Çin, Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olma konusundaki “vazgeçilmez haklarını” dile getirirken, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşını meşru müdafaa değil Filistinlilere yönelik “toplu cezalandırma” olarak nitelendirdi.

Çin’in bu tutumu İsrail’le olan ilişkilerine zarar verirken, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler, 2018’den bu yana zaten düşüşteydi. Bu da Pekin’in Gazze konusundaki tutumunu ve İsrail’den uzaklaşmasını göründüğünden daha az önemli kılıyor. Yine de Çin-İsrail ilişkilerinin uzun süreli bir düşüşe doğru gittiği yönündeki şüpheleri doğruluyor.

Genç ilişki

Pekin, 1992 yılında İsrail ile resmi bir diplomatik ilişki kurmadan otuz yıl önce Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) resmen tanıdı. O zamandan beri iki ülke arasındaki ilişkiler hem pragmatik hem de karmaşık oldu.

Çin’in Yahudilerle düşmanlık geçmişi yok, hatta baskı dönemlerinde onlara sığınak bile sundu. Şangay Yahudi Mülteci Müzesi, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dünyada çok az yer onları kabul ederken Yahudilerin şehre nasıl sığındığını anlatıyor. Antisemitizm dünya çapında pek çok toplumda ortaya çıkmış olsa da Çin’de bu sorun hiçbir zaman yaşanmadı.

İlişkilerin kısa tarihi boyunca Çin ve İsrail’in sıcak dönemleri oldu. Başbakan Binyamin Netanyahu bir keresinde ilişkilerden “kusursuz evlilik” olarak bahsetmişti. Ancak bu durum Filistin devleti, İsrail’in Gazze savaşı, İran’ın nükleer çalışmaları ve Orta Doğu’nun geleceği gibi konulardaki jeopolitik değişimler ve farklılıklar nedeniyle açıkça değişti.

Kovid-19 salgınına rağmen, 2022 yılında yayınlanan bir Pew anketine göre, ankete katılan İsraillilerin neredeyse yarısı Çin’i olumlu algılarken, bu oran ABD’de sadece %20’ydi. Pekin’in İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına eleştirel bakışı nedeniyle bu olumlu görüş şüphesiz azalacak. Ancak İsrailliler için Çin’in Filistin davasına verdiği destek sürpriz olmamalı. Çin’in Filistin meselesindeki tutumu yeni değil; son on yıldır BM’de İsrail’in önerilerine karşı oy kullanıyor.

Amerikan etkisi

Pekin ve Tel Aviv arasındaki ikili ilişkiler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile olan ilişkisiyle yakından bağlantılı. Washington ve Pekin’in Ocak 1979’da diplomatik ilişkiler kurması, Çin’in İsrail ile ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı. Washington’un zımni desteğiyle İsrail’den Çin’e savunma teknolojisi ve hizmetleri transferi başladı ve otuz yıl boyunca devam etti.

Doğrudan ilişkilerin resmileştiği 1992 yılında iki ülke birbirleriyle ticaret ve yatırımı artırdı. Bu dönemde, 1992’de 50 milyon dolar olan karşılıklı ticaret 2022’de 24,45 milyar dolara yükseldi. O zamana kadar Çin; Avrupa Birliği ve ABD’den sonra İsrail’in üçüncü büyük ve Asya’daki en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Ancak bu artış esas olarak Çin’in İsrail’e yaptığı ithalattan kaynaklandı ve ticaret dengesizliğinin artmasına neden oldu. İsrail’in Çin’e ihracatı 2018’de zirve yaparken, Çin’in İsrail’e ihracatı 2022’de durakladı. Son on yılda Çin’in İsrail’e ihracatındaki istikrarlı artış, Alibaba’nın AliExpress’i ve çevrimiçi moda mağazası Shein’in göze çarpan başarısı da dahil e-ticaretteki büyümeden kaynaklandı.

Elektrikli araç satışları da arttı. En büyük iki Çinli elektrikli araç markası -YDYD ve Geely- 2023 yılında İsrail’deki toplam elektrikli araç satışlarının %45’ini oluşturdu. Bozulan siyasi ilişkilere rağmen, 2024’ün ilk dört ayında İsrail’de satılan tüm yeni otomobillerin %22’si Çinlilere aitti ve bu oran Batılı emsallerinden çok daha yüksek.

İsrail’in Çin’e ihracatına gelince, Intel mikroişlemcileri toplam ticaretin neredeyse %40’ını oluşturuyor. İsrail’de üretilen çipler, Çin’in büyük ölçekli üretim kapasitesini ve genişlemesinin çoğunu destekleyerek 2017’den 2018’e ihracat artışının temelini oluşturdu.

ABD’nin Çin ile yüksek teknoloji ticaretine getirdiği ve hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki Amerikan şirketlerine uygulanan kısıtlamalar İsrail’deki üretimi de etkiledi. Hızla değişen dünyada veri ve bulut hizmetleri güvenlik endişelerinin merkezi haline geldikçe Çin e-ticaret platformlarının İsrail pazarlarında durgun bir büyüme göstermesi muhtemel. Ticaretteki bu azalma 7 Ekim saldırıları ve ardından Gazze’de yaşanan savaştan bağımsız olarak gerçekleşecekti.

Jeopolitik değişimler

Daha geniş küresel akımlar, Çin-ABD ticaretini soğuttu ve bunun Çin-İsrail ticaretine domino etkisi oldu. İşleri siyasetin önüne koyma çabalarına rağmen bu düşüş muhtemelen devam edecek.

Çin’in İsrail’deki yatırımları 2014’ten itibaren hızlanan büyümenin ardından 2018’de zirveye ulaştı. Bu genişleme Pekin’in ikiz, uzun vadeli stratejilerini yansıtıyordu: Avrasya’yı altyapı yoluyla birbirine bağlayan Kuşak ve Yol Girişimi ve Made in China 2025 planı. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün verileri Çin’in İsrail’deki yatırımlarının en güçlü olduğu alanların altyapı ve teknoloji sektörleri olduğunu gösteriyor.

Yatırımların 2018’den itibaren azalması Çin’in hırslarında bir azalma değil, ABD’nin endişelerinde bir artış olduğunu gösteriyor. 2019’da ABD’nin talebi üzerine İsrail, Washington’un İsrail’in kritik altyapısındaki Çin yatırımlarının potansiyel etkileri konusundaki endişelerini gidermek için bir yabancı yatırım gözetim mekanizması kurdu. Aslında Çin, İsrail’in Sorek Two deniz tuzu arıtma tesisi ihalesini, dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından kritik altyapıdaki Çin yatırımlarına karşı bir uyarı yapmasından sonra kaybetti.

Çin’in son on yılda İsrail’de gerçekleştirdiği çeşitli altyapı projeleri arasında en tartışmalıları iki liman oldu. Çin’in Şangay Uluslararası Liman Grubu (SIPG) 2021 yılında, ABD Donanması’nın Altıncı Filosu’nun sıkça uğradığı Hayfa limanını işletmek üzere 25 yıllık bir kira sözleşmesi imzaladı. 2014 yılında Çin Liman Mühendisliği Şirketi (CHEC), şu anda İsrail hükümeti tarafından işletilen Aşdod limanını inşa etme ihalesini kazandı.

O dönemde İsrail, ABD’nin limana bakan bir daire kiralayarak bölgeyi gözetleyebileceğini söyleyerek Amerika’nın güvenlik endişelerini yatıştırdı. O zamandan bu yana ABD burada faaliyet göstermeye devam ediyor ki bu da güvenlik endişelerinin giderildiğinin bir işareti.

Çin yatırımları 2018’de İsrail’in teknoloji sektöründe aldığı toplam doğrudan yabancı yatırımın sadece %5’ini temsil etse de ABD, İsrail’in inovasyon ve teknoloji start-up’larına yapılan Çin yatırımlarından hala memnun değildi. İsrail için ABD ile stratejik ittifakını sürdürmek her şeyden önce geliyor, bu nedenle Washington’u memnun etmek için Çin yatırımlarına muhtemelen daha fazla kısıtlama getirecek.

Özetle, Çin-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın ekonomiden çok jeopolitikle ilgisi var. Kırk buçuk yıl önce ABD-Çin ilişkilerinin ısınmasından doğan ikili ilişki şu anda aşağı doğru bir seyir izliyor ve ne Çin ne de İsrail bu konuda fazla bir şey yapabilir. Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English