Dünya Basını
Economist: Temiz enerji, yeni emtia süper güçlerini ortaya çıkaracak

Çevirmenin notu: Petrol ve doğalgazın tüketim payının düşürülmesini amaçlayan “yeşil dönüşüm”, hidrokarbon ihracatçısı ülkeler için kötü haberdi. Bu dönüşüm, aynı zamanda elektrik üretiminde ve depolamasında kullanılan nadir toprak elementlerini daha da kıymetli hale getiriyor. Geçen yüzyılda petrol ve doğalgazın yükselmesiyle başına talih kuşu konanlar olmuştu. Önümüzdeki süreçte de lityum, kobalt, bakır ve alüminyum gibi madenleri elde edenler kazançlı çıkacak. Ancak bazı engeller de mevcut.
Temiz enerjiye geçiş yeni emtia süper güçlerini ortaya çıkaracak
The Economist — 26 Şubat 2023
Kimin kazanıp kimin kaybettiğine bakıyoruz
Rusya, şubat ayının ortalarında bariz biçimde kızılımsı tona sahip bir devrimin eşiğinde gibiydi. Oligark Alişer Usmanov, Sibirya’da bütün bir dağın tepesini kaldırmayı gerektiren bir bakır madeni olan Udokan’ı geliştiriyordu. Arktik tundradaki madencilik şirketi; kendi limanına, buzkıranına ve yüzen nükleer santraline ihtiyaç duyacak kadar uzakta olan rakip maden Kaz Minerals, Baymskaya’yı kurmak için gereken parayı toplamıştı. Projeler yüksek maliyetleri nedeniyle yıllardır bekletiliyordu. Ancak şebekelerden türbinlere kadar her şeyde kullanılan bakıra olan talebin artacağı beklentisi, kumral metalin fiyatlarını yükselterek madenleri geliştirilebilir hale getirdi.
Şimdi bakırın fiyatı daha da yüksek. Fakat projelerin başı dertte. İçeridekiler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra Batı tarafından bloke edilen hayati yabancı ekipmanlar konusunda sıkıntı çektiklerini ve kara listeye alınan Rus bankalarından bekledikleri bütçeleri alamadıklarını söylüyorlar. Usmanov da yaptırımlarla karşı karşıya. Udokan’dan bir sözcü, “İş sürekliliğini sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz” diyor. Fakat maden, planlandığı gibi bu yıl üretime başlasa bile ürettiğini kimin satın alacağı belli değil. Yabancılar, hatta Çinliler bile Rusya’nın ürettiklerinden kaçıyor.
Dünya fosil yakıtlardan kurtuldukça daha temiz enerji kaynaklarına yönelmek zorunda. Resmi tahmin kuruluşu olan Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), dünyanın 2050 yılına kadar sıfır karbon olma yolunda ilerlemesi halinde 2020 yılında elektrik üretiminin yüzde 9’unu oluşturan rüzgâr ve güneş enerjisinin 2050 yılına kadar yüzde 70’e gelebileceğini öngörüyor. Bu da elektrikli araçlardan yenilenebilir enerjilere kadar her şeyin temelini oluşturan teknolojiler için hayati önem taşıyan kobalt, bakır ve nikel gibi metaller için talebin artacağı anlamına geliyor; IEA, bu tür çevre dostu metallerin pazar payının 2030 yılına kadar neredeyse yedi kat artacağı hesabını yapıyor. Fosil yakıt rezervleri gibi bu emtialar da eşit olmayan bir şekilde dağılmış durumda [Bkz. 1. grafik]. Bazı ülkelerde hiç yok. Diğerleri ise geniş yataklara sahip.
Metallere hücum edilmesi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kral Kömür’ü deviren petrol ve doğalgaz gümbürtüsü kadar büyük olmayacak. Ama geçmişle bazı benzerlikler var. 1940 ve 1970 yılları arasında zengin ülkelerin enerji arzında hidrokarbonların payı yüzde 26’dan yaklaşık yüzde 70’e yükseldi. Ortadoğu’da bir zamanlar marjinal olan ekonomiler, aşırı zengin petrol devletlerine dönüştü. 1970 ve 1980 yılları arasında Katar ve Suudi Arabistan’da kişi başına düşen gayrisafi milli hasıla sırasıyla 12 ve 18 kat arttı. Bedevi köyleri yükselen kentler haline geldi, balıkçı yelkenlileri yerlerini süper tankerlere ve lüks yatlara bıraktı.
Bu kez geçiş, “yeşil emtia süper güçleri” adını verdiğimiz ülkelere rüzgâr getirecek. Birçoğu yoksul ekonomiler ve otokrasilerden oluşan bu kulübün 2040 yılına kadar enerjiyle alakalı metallerden yıllık 1,2 trilyon dolardan fazla gelir elde edebileceğini hesaplıyoruz.
Ancak bu fırsat, riskleri de beraberinde getiriyor. Rusya’daki sorunlu madencilik projelerinin de gösterdiği üzere büyük yatırımlar yerel koşulların ve jeopolitiğin kurbanı olabilir. Büyük rantlar iç piyasaları ve siyasi kurumları erozyona uğratabilir; elektrodolarla zenginleşen otokratlar sınırlarının ötesinde fesat çıkarabilir. Ticaret firması Trafigura’dan Saad Rahim, temiz yakıtlara geçişin “enerji geçişinden ziyade emtia geçişi” olduğunu söylüyor. Bu çalkantılı bir geçiş olacak.
Yeşil yükselme, uzun vadeli olarak yüksek emtia fiyatları dönemleri olarak bilinen bir başka “süper döngü” anlamına gelmiyor. Bu yüzyılın başlarında yaşanan bu türden son döngü, Çin’deki hızlı kentleşme ve sanayileşmeyle beslenmişti. Kaymak zengini iki ekonomi olan Brezilya ve Rusya’nın toplam reel GSYH’si 2000 ile 2014 yılları arasında üçte iki oranında büyüdü. Fakat bu yükseliş, büyük ölçüde tek başına Çin’den kaynaklandı. Ülkenin liderleri daha az fabrika ve konut inşa etmeye karar verince emtia devleri bundan zarar gördü. Buna rağmen yeşil dönüşüm, tek bir hükümetin değil birçok hükümetin kararlarından kaynaklanıyor. Ve dünyayı karbondan arındırmak muhtemelen on yıllar alacak.
Bir diğer büyük nüans da talep edilen malzemelerde yatıyor. Çin’in savurganlığı kömür, demir ve çelik yığınlarını tüketti. Yeşil yükseliş ise daha niş olan demir dışı metallere odaklanıyor. Bugün 600 milyar dolar olan toplam yıllık gelirleri, Çin’in tercih ettiği dökme malzemelerin sadece beşte birine denk geliyor. Önümüzde daha geniş bir büyüme olabilir.
Yeşil geçişten hangi emtia üreticilerinin kazançlı çıkacağı ve/veya kaybedeceğini anlamak için 2100 yılına kadar küresel ısınmanın 2 derecenin altında kalacağını varsayarak, 2040 yılında on “enerjiyle alakalı” emtianın kullanımı için basit bir senaryo oluşturuyoruz. Çeşitli endüstri kaynaklarından elde edilen verilere dayanarak elektriğe dayalı bir ekonomi inşa etmede kritik öneme sahip üç fosil yakıta [petrol, doğalgaz, kömür] ve yedi metale [alüminyum, kobalt, bakır, lityum, nikel, gümüş ve çinko] talep ve gelir öngörüyoruz. Fiyatların bugünkü yüksek seviyelerde kalacağını ve bunun da madencileri kullanılmayan yatakları işletmeye teşvik edeceğini ve üreticilerin 2040 yılındaki pazar payının bilinen rezervlerdeki payına paralel olduğunu varsayıyoruz.
Bulgularımız, dünyanın 2040 yılında enerjiyle alakalı kaynaklara bugünkünden daha az bağımlı olacağını gösteriyor; bunun en büyük nedeni geleceğin kaynakları olan rüzgâr ve güneş ışığının bedava olması. On emtiadan oluşan sepetimize yapılan toplam harcama, 2021’de küresel GSYH’nin yüzde 5,8’inden yüzde 3,4’üne düşüyor. Fosil yakıtlara yapılan harcamalar, küresel GSYH’ye oranla yarı yarıya düşüyor [ve doğalgaz olmasaydı daha da azalacaktı]. Yeşil metallerden elde edilen gelir daha düşük kalsa da GSYH’nin yüzde 0,5’inden yüzde 0,7’sine yükseliyor. Mutlak koşullarda neredeyse üç katına çıkıyor.
Enerjiyle alakalı emtiaların büyük üreticilerinin sayısı zaman içinde azalıyor; 2021’de bu rakamın 58 olması, 48’inin GSYH’lerinin yüzde 5’inden fazlasına denk gelen satışları cebe indirmesi anlamına geliyor [Bkz. 2. grafik]. Toplam harcamaların yarısından fazlası otokrasilere gidiyor.
Üreticileri, enerji ile alakalı on emtiadan elde ettikleri gelirlerde bugün ile 2040 arasında beklenen değişme göre üç grupta toplayabilirsiniz. İlk grup kazananlardan, yani yeşil süper güçlerden oluşuyor. Bu elektriğe bel bağlayan ülkeler, bazı müreffeh demokrasileri de içeriyor. Avustralya, örneğimizde yer alan her metalin hazinesine sahip. Şili, dünya lityum rezervlerinin yüzde 42’sine ve çoğu Atama çölünde bulunan bakır yataklarının dörtte birine ev sahipliği yapıyor. Diğerleri ise otokrasi. Kongo küresel kobalt rezervlerinin yüzde 46’sına sahip [ve bugün dünya üretiminin yüzde 70’ini karşılıyor]. Çin; alüminyum, bakır ve lityuma ev sahipliği yapıyor. Asya ve Latin Amerika’daki daha yoksul demokrasiler de turnayı gözünden vurabilir. Endonezya nikel dağlarının üzerine kurulu. Peru, dünyadaki gümüşün neredeyse dörtte birine sahip.
İkinci sepet, gelirleri sabit kalan ya da az düşen ülkeleri kapsıyor. İran, Irak ve Suudi Arabistan dahil Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) gideri az olan üyelerini ve Rusya’yı içeriyor. Petrol gelirleri azalsa da bugün yüzde 45 olan payları 2040 yılında yüzde 57’ye çıkacak. Amerika, Brezilya ve Kanada gibi diğer ülkeler fosil yakıt gelirlerini kaybetseler de geniş maden yataklarından faydalanabiliyorlar.
En çok kaybedenler gideri çok petrol ülkeleri. Kuzey Afrika [Cezayir ve Mısır], Sahraaltı Afrika [Angola ve Nijerya] ve Avrupa’daki [Britanya ve Norveç] pek çok petrol zengini ülke, gelirlerinin azaldığına şahit oluyor. Güney Sudan, Timor Leste ve Trinidad gibi küçük ülkeler de ağır darbe aldı. Bu sancı bazı Körfez ülkelerini de es geçmiyor; örneğin Bahreyn ve Katar’ın elde ettiği gelirler beşte bir ya da daha fazla azalıyor.
Yeni emtia süper güçlerinin ortaya çıkmasını ne engelleyebilir? Kilit unsur sermaye harcamaları. IEA’in tahminlerine göre geçen on yıl içinde faaliyete geçen büyük madenlerin inşası ortalama 16 yıl sürdü. Sektörün 2040 yılına kadar artan talebi karşılayabilmesi için yeni projelere şimdiden yatırım yapması gerekiyor. Gereken meblağlar büyük. Danışmanlık şirketi Wood Mackenzie’den Julian Kettle, 2040 yılına kadar yeşil metal arama ve üretimi (E&P) için 2 trilyon dolar harcanması gerektiğini düşünüyor. Son projeler, sadece bakır ve nikel çıkarmanın bile 2030’dan önce 250 ila 350 milyar dolar sermaye harcaması (capex) gerektireceğini gösteriyor.
Gazı köklemek
Harcamaların bir kısmı gerçekleşiyor. Maden üreticisi Anglo American, bakır üretimini 2030 yılına kadar yüzde 50 il 60 oranında artırmayı hedefliyor. Patronu Mark Cutifani, “Üzerimize düşeni yapacağız” diyor. Diğerlerinin çoğu bunu yapmayacak. 2010’ların ortasındaki emtia çöküşünden etkilenen madencilik devleri yatırımlarını azalttı. Yatırım bankası Liberum Capital, yıllık bakır üretim ve yatırım harcamalarının 2014’ten bu yana yarı yarıya azalarak 14 milyar dolara düştüğünü hesaplıyor. Fiyatlar yükseldikçe kârlar da artıyor. Fakat nakit yeniden dağıtılmak yerine yatırımcılara geri veriliyor. Girişim sermayesi şirketi Pala Investments’tan Stephen Gill, “Arz büyümesi neredeyse ayıp bir laf haline geldi” diyor.
Haddinden fazla harcama yapan sadece Çin var. Kongo’nun kobalt kuşağındaki Kolwezi’de yalınayak çocuklar tüm yabancıları “ni hao” diye seslenerek karşılıyor. Çinli gruplar, büyük ticari yatakların çoğunu ele geçirmiş halde; zanaatkar bir madenci olan Albert Abel, küçük madenlerin çoğunu da satın almalarından şikayetçi. Maceracı bir İsviçreli tüccar olan Glencore, ayağı yere basan tek Batılı firma. Çinli madenciler, Endonezya’da nikel çıkarmak için yağmur ormanlarını yok ediyor.
Yatırım harcamaları azlığı üç iç karartıcı sorunun neticesi: Sektörün sınırlı gücü, azalan yatırım getirileri ve artan siyasi risk. Sınırlı güç ile başlayalım. Madencilerin yirmi yıl boyunca harcaması gereken miktar, tipik bir petrol yatırım harcamasının sadece dört yılına eşdeğer olsa da nispeten küçük olan sektörün kapasitesinin ötesinde görünüyor. Büyük madenciler bile tek seferde sadece bir büyük projeyi finanse edebilir.
Bu durum, genelde büyük şirketleri temkinli olan halka açık piyasa yatırımcılarının ötesindeki sermaye sağlayıcılarından yararlanılarak çözülebilir. Bunlar arasında kıt mineralleri kullanan dikey entegre üreticiler de yer alabilir. Elektrikli otomobil üreticisi Tesla, Avustralya, Minnesota ve Yeni Kaledonya’daki madenlerin gelecekteki nikel üretimini satın alma sözü verdi. Özel sermaye şirketleri ve arzı güvence altına almakla görevli devlet destekli milli şampiyonlar da iştirak edebilir.
İkinci sorun ise maden yataklarının kalitesinin giderek kötüleşmesi. Udokan, bakır muhtevasının kayanın yüzde 1’inin üzerinde olan son potansiyel maden olduğunu söylüyor. Şili bakırının ortalama tenörü son 15 yılda yüzde 30 düşerek yüzde 0,7’ye geriledi. Düşük tenörler çıkarma ve işleme maliyetlerini [ve karbon emisyonlarını] artırıyor. Cutifani, “Bugün aynı kilo bakırı üretmek için 100 yıl öncesine göre 16 kat daha fazla enerji kullanıyoruz” diyor.
Burada inovasyon yardımcı olabilir. Geçen yıl bir başka maden şirketi BHP ve Norveç’in devlet destekli enerji şirketi Equinor, yeni yatakları bulmak için 20 milyon sayfalık devlet ve akademi arşivlerini tarayan bir yapay zekâ girişimine yatırım yaptı. Teknolojik atılımlar zamanla deniz tabanını keşfetmeyi kârlı hale bile getirebilir. Dünyanın 67 bin kilometre uzunluğundaki okyanus ortası sırtları fazla miktarda bakır, kobalt ve diğer mineralleri içeriyor. Bu da elektriğe dayalı ülkelere kazanç sağlayabilir: Fiji [yüzde 8] ve Norveç [yüzde 5,5] bu sırtlar üzerinde en fazla ekonomik hakka sahip ülkeler.
Ama inovasyon gelecekteki kârları da daha az net hale getiriyor. Madencilerin yatırım yapmak için ihtiyaç duydukları kalıcı yüksek fiyatlar, büyük alıcıları da en değerli metallere alternatifler aramaya teşvik eder. Tesla’nın pilleri yüzde 5’ten daha az kobalt içeriyor, bu oran yalnızca birkaç yıl önce üçte birdi. İnovasyon geri dönüşümü de kolaylaştırabilir. IEA, 2040 yılına kadar eski bataryalardan kobalt çıkarmanın toplam talebin yüzde 12’sini karşılamaya yardımcı olabileceğini düşünüyor.
Maden kavgaları
Belki de yatırımın önündeki en büyük riskin kaynağı siyaset. Maden çılgınlığı bazı yoksul ekonomileri bir gecede zengin edebilir. Hidrokarbonun başlara kondurduğu talih kuşu dahil yüzyıllardır var olan emtia patlamalarının öyküsü, bu kaynak nimetinin aynı zamanda bir lanet olabileceğini ve bunun da daha fazla yatırımı caydırabileceğini gösteriyor.
Devasa petrol rantları pek çok ülkeyi istikrarsızlaştırdı. Rakip gruplar zenginliği kontrol etmek için birbiriyle yarışıyor, eşitsizliği ve çekişmeyi körüklüyor. Büyük dolar girdileri yerel para birimlerini yükseltirken ihracatçıları eziyor. Yükseliş dönemlerindeki borç patlamaları, döngü tersine döndüğünde mali krizleri tetikliyor. Öfkeli halklar iç siyaseti daha da kırılgan hale getiriyor. Nijerya’yı ele alalım. 1965 yılında kakaodan kalaya kadar on farklı emtia ihraç ediyordu. Yirmi yıllık petrol keşiflerinin ardından petrol, ticari mal ihracatının yüzde 97’sini oluşturdu ve bu da siyasi istikrarsızlığı körükledi.
Şu anki endişe tarihin tekerrür etmesi. Bazı elektriğe dayalı ülkeler, talih kuşunu yönetmek için yetersiz donanıma sahip. Veri sağlayıcısı Global SWF’ye göre dünyadaki 96 emtia bağlantılı ulusal varlık fonunun çoğunluğu fosil yakıt satışlarıyla besleniyor; sadece yedi yeşil metal ihracatçısı kara gün fonu kuruldu. Bu fonlara büyük ihtiyaç duyulmasına rağmen metallere yapılan harcamaların çoğunun 2050 yılına kadar gerçekleşmesi bekleniyor, bu tarihten sonra talep alçalacak ve ihracatçılar daha zayıf olacağı dönemlerle karşı karşıya kalabilir.
İkramiye beklentisi bile devletleri firmalardan daha fazla rant elde etmeye teşvik edebilir. Bazı gerilimler şimdiden ortaya çıkmaya başladı. Dünyanın en büyük ikinci maden üreticisi Rio Tinto, Moğolistan’da uzun süredir askıda olan bir projeyi ancak hükümete verdiği 2,4 milyar dolarlık borcu silmeyi kabul ettikten sonra yeniden başlatabildi. Ocak ayında Sırbistan, büyük bir lityum madeni planına yönelik protestoların ardından firmanın arama izinlerini geri çekti. Peru’nun yeni solcu devlet başkanı vergileri artırmayı düşünüyor; en büyük bakır madenlerinden biri, kârdan pay talep eden yerel halk tarafından haftalarca abluka altında tutuldu. Şili yeni bir anayasa üzerinde çalışırken bakır ve lityumu kamulaştırmayı tartışıyor.
Bu istikrarsız ortam, yabancı firmaların kumar oynamaya değer bulması için metallerin daha da pahalanması gerekebileceğini gösteriyor. Şimdiye kadarki fiyat artışları bazı Batılı maden üreticilerini bir zamanlar keşfedilemeyecek kadar tehlikeli görülen sınırlara yöneltti bile. Kanadalı Barrick Gold, 20 Mart’ta Pakistan’ın İran ve Afganistan sınırındaki bir bakır madenine 10 milyar dolar yatırım yapmak üzere sözleşme imzaladı. BHP, Tanzanya’daki yatırımıyla Afrika’ya geri dönüyor.
Ama fiyatlar hala yeterince yüksek olmayabilir. Geçen yıl Glencore’un patronu Ivan Glasenberg, yeni arzı gerçekten teşvik etmek için bakırın tonunun bugünkü rekor seviye olan 10 bin dolardan 15 bin dolara çıkması gerekebileceğini söylemişti. Ancak fiyatlar ne kadar yükselirse, talebi azaltma ya da yerel politikaları daha da istikrarsız hale getirme riski de o kadar artar. Her iki durum da yatırımların tekrar durmasına neden olabilir.
Pek çok yeşil dev, iklim felaketini önlemeye yardımcı olabileceklerinin farkında. Şili’nin eski enerji bakanlarından Juan Carlos Jobet, “Madenciliği durdurursak emisyonları azaltamayız” diyor. Fakat süper güçlerinin farkına varmak için laneti bozmaları gerekecek.
Dünya Basını
Ray Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum

Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’de biriken kamu borçları ve harcama dinamikleri nedeniyle üç yıl içinde bir borç krizi yaşanabileceğini belirtti. Dalio, 40 trilyon doları aşan borç yükünün ve tırmanan faizlerin harcamaları baskıladığını kaydederek yapay zeka alanındaki aşırı risk yoğunlaşmasına karşı uyarıda bulundu.
Dünyanın en büyük serbest yatırım fonu yönetim şirketi olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’nin önümüzdeki üç yıl içinde bir borç kriziyle karşılaşabileceğini belirtti.
Uluslararası finans ve ekonomi yayın kuruluşu Bloomberg Televizyonu program sunucusu ve baş ekonomi muhabiri Haslinda Amin’in sunduğu mülakatta değerlendirmelerde bulunan Dalio, küresel piyasalar, jeopolitik gerilimler, yapay zeka yatırımlarındaki yoğunlaşma ve kamu borçlanma dinamikleri üzerine açıklamalarda bulundu.
Dalio, artan faiz oranlarının ve biriken borç yükünün sermaye piyasalarında kalıcı baskılar oluşturduğunu kaydetti.
Haslinda Amin’in, Dalio’nun teorileştirdiği beş büyük güçten biri olan borç döngüsünü hatırlatarak, ABD borcunun 40 trilyon doların üzerine çıkmasını ve 30 yıllık tahvil getirilerinin yüzde 6 seviyesine yönelmesini sorması üzerine Dalio, sistemin işleyişine dikkat çekti.
“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür”
Mekanizmanın anlaşılmasının zorunlu olduğunu belirten Dalio, “Ülkelerin İflas Süreci kitabını tam olarak bu nedenle yazdım; çünkü ortada mekanik bir süreç var ve insanlar bunu anlamıyor, oysa gerçekten son derece yalın. Bu mekanizma bireyler için nasıl işliyorsa ülkeler için de aynı şekilde işliyor; tek fark, ülkelerin para basabilmesidir. Ancak bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür. Borçlar geri ödenmelerinden daha hızlı biriktiğinde, borç servis maliyetleri katlanarak büyür. Bu durum nakit akışının giderek daha yüksek bir yüzdesini oluşturur ve harcamaları dışlamaya başlar, işte o zaman sorun yaşarsınız” dedi.
ABD içindeki bütçe ve harcama dinamiklerinin bu dışlama sürecini somutlaştırdığını ifade eden Dalio, “Bir kişinin varlığı borç anlamında diğerinin yükümlülüğüdür. Bu yüzden insanların ellerinde ne tuttuklarını, bunun gerçekten bir servet olup olmadığını ve etkili kalıp kalmadığını düşünmelisiniz. Temel iki itici güç bunlardır. Bugün ABD borcunda gördüğümüz tablo şudur: Yılda yaklaşık 7 trilyon dolar harcıyoruz. Bunu bir işletme ya da birey gibi düşünün. Yedi harcıyorlar, beş topluyorlar. Aldıklarından yüzde 40 daha fazla harcıyorlar ve bunu uzun yıllardır yapıyorlar. Sonuç olarak borç ve borç servisi ödemeleri birikiyor, bu durum harcamaları sıkıştırıp dışlıyor” diye konuştu.
“Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var”
Dalio, arz ve talep arasındaki dengesizliğin varlık fiyatları üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına işaret ederek doğrudan tahvil piyasasındaki kayıpları aktardı.
Dalio, “Bir kişinin borcu başkasının varlığıdır. Bu arz-talep dengesizliği nedeniyle faiz oranlarının doğal biçimde yükseldiğini gördüğünüzde, bu varlıklarda kayıplar oluşur. Faizler yükselirken elde tutulacak bir varlık olarak tahvilleri ve bunların ne kadar kötü bir performans sergilediğini düşünün” ifadelerini kullandı.
Program sunucusu Haslinda Amin’in, Dalio’nun elli yıldır kamu borçlanma araçlarına yatırım yaparak getiri sağladığını hatırlatması ve bu döngüde yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceğini sorması üzerine Dalio, piyasaların yapısal sınırlarına ulaştığını kaydetti.
Dalio, “Döngünün niteliğine bağlı olarak her zaman uzun ya da kısa pozisyon alınır. Ancak şu anda karşı karşıya olduğumuz tabloda, borcun katlanma hızı ve ulaştığı muazzam büyüklük belirleyicidir. Piyasa neden düşüyor? Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var ve biz buna aynı hızla yenilerini ekliyoruz. Bu nedenle sınırlarımıza yaklaşıyoruz” dedi.
Jeopolitik kırılmaların bu süreci hızlandırdığını belirten Dalio, “ABD geçmişte büyük açıklar verebiliyordu. Fakat artık çatışmalar nedeniyle, ABD borcunu tutmak isteyenlerin ellerinde zaten çok fazla tahvil bulunan bir dinamik var. Kitabımda anlattığım büyük döngü hesaplandığında borç servisi ödemelerinin harcamaları nasıl baskıladığı açıkça görülüyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Gelecek üç yıl içinde borç krizi olasılığı görüyorum”
Amin’in 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 6 seviyesine doğru hareket ettiği bir ortamda ABD’de bir borç krizinin kapıda olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Dalio, “Gelecek 24 ay veya 36 ay içinde, yani gelecek üç yıl içinde bu olasılığı görüyorum. Karşı karşıya olduğumuz mesele, harcamaların baskılanmasıdır. Bunun ne anlama geldiğine, varlık fiyatları ile faiz oranları üzerindeki etkilerine baktığınızda tablo ortadadır. Eskiden öz kaynakla finanse edilen ancak artık yoğun biçimde borçla döndürülen, tek bir alanda yoğunlaşmış bir genişleme var. Döngü ilerledikçe borçlanmanın rolü giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.
Faizlerdeki yüzde 6 seviyesinin psikolojik bir eşik mi yoksa derin bir makroekonomik risk mi teşkil ettiğine dair tartışmayı değerlendiren Dalio, nihai göstergenin faiz oranının kendisinden ziyade sermaye dengesi olduğunu vurguladı.
Dalio, “Elbette faiz oranına bakarsınız çünkü bir etkisi olacaktır; ancak asıl bakılması gereken şey toplam tasarruf miktarı, toplam sermaye miktarı ve sermayeye olan taleptir. Bu arz-talep dengesizliği ortaya çıktığında, talep sınırlandırılana ve tayınlanana kadar paranın fiyatı yükselmek zorundadır” dedi.
“Daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor”
Kısıtlamaların ilk olarak kamu bütçesinde değil, reel ekonominin zayıf halkalarında hissedileceğini aktaran Dalio, şunları kaydetti:
“Kısıtlanacak olan şey hükümet açıkları olmayacaktır çünkü bu açıklar esnek değildir; nitekim ekonomi kötüleşirse daha da artarlar. O halde hangi sektörlerin dışlanacağını bulmanız gerekir. Konut sektörü mü? Konut sektörü hızla etkilenir. Zenginler ile yoksulların mali koşulları arasındaki devasa uçurum nedeniyle, bu baskının gelir dağılımının alt basamaklarında daha sert yaşandığını göreceksiniz. Önce taşıt kredileri ve benzeri tüketici kredileri dışlanır; veri merkezleri gibi alanlar ise daha sonra gelir. Döngünün bu aşamasında daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor, bu yüzden servet çatışması giderek derinleşiyor.”
Amin’in sermayenin eskisi gibi doğrudan ABD’ye yönelmediği yönündeki geçmiş açıklamalarını anımsatarak bu kaynakların nereye gittiğini sorması üzerine Dalio, küresel borç bağımlılığına işaret etti.
Dalio, “Muazzam bir büyüklükten bahsediyoruz. ABD büyük açıklar veriyor ve çok fazla sermaye çekiyor. Ancak yabancı sermaye, borç açısından bağımlı olduğumuz kaynağın neredeyse üçte birini temsil ediyor. Bu kaynak özellikle Çinlilerden ve Japonlardan geliyordu; borcun çok büyük bir yüzdesini onlar oluşturuyordu. Ardından diğer ülkeler, Ortadoğu ve diğerleri devreye girdi ancak onlar da baskılanmaya başladı” açıklamasında bulundu.
“Borçlu alacaklı ilişkisi ile hasım ilişkisi yan yana geldiğinde dinamik çok zorlaşır”
Dalio, uluslararası borçlanmada jeopolitiğin rolünü şu sözlerle dile getirdi:
“Çinliler artık ABD borcunu biriktirmeye devam etmek istemiyor. Ekonomik meselelerin yanı sıra jeopolitik engeller var. Bir yanda borçlu alacaklı ilişkisi, diğer yanda hasım ilişkisi yan yana geldiğinde, özellikle bu ölçeklerde dinamik çok zorlaşır. Japonya ise ekonomik politikalarını değiştirme arzusu nedeniyle çok büyük miktarda borç vermişti, şimdi bu paranın önemli bir bölümünü geri çekmek istiyorlar. Sadece borcun toplam boyutu ve bütçe açıklarımız devasa olmakla kalmıyor; tek mesele hükümetin mali açığı değil, yapay zeka ve diğer büyük harcamalar nedeniyle toplam finansman ihtiyacı da olağanüstü düzeydedir. Peki bu tasarruf nereden karşılanacak? Giderek daralan bu kaynaklardan sağlanacak. Faiz oranlarındaki değişimin temel sebebi budur. Faiz paranın maliyetidir ve arz-talep dengesizliği yaşandığında krediyi sınırlamak için yükselir.”
Avrupa ve özellikle Fransa piyasalarında yaşanan sert tahvil satışlarının bulaşma riski doğurup doğurmadığına ilişkin soruya Dalio, Avrupa’daki durumun ABD ile paralellik taşıdığını belirterek yanıt verdi.
Dalio, “Avrupa’daki durum da aynıdır. Borçlanarak yaşamaya alışıldı ve Fransa’nın yaptığı gibi borçlanma sınırına ulaşıldığında bir kilitlenme yaşanıyor. Artık buna ekleme yapamazsınız, bütçe açıkları vermek zorunda kalırsınız çünkü neredeyse geri ödeme noktasına gelirsiniz. Borç alırsanız geri ödemek zorundasınız. Bu gerçekleştiğinde benzer bir tablo doğar; daha fazla vergilendirme arzusu görülür, insanlar Fransa’dan ya da ABD’nin belirli bölgelerinden ayrılmaya başlar ve bu da yeni bir sorun doğurur. Bu yalnız Fransa’nın değil, tüm Avrupa’nın sorunudur” değerlendirmesini yaptı.
“Hisse senetlerinin beklenen getirisi ile tahviller arasındaki tampon daraldı”
Dalio, tahvillerin değer kaybetmesiyle hisse senetleri ile tahvil getirileri arasındaki makasın kapandığına dikkati çekerek, “Faizler yükseldikçe tahviller düşer. Tahviller ile hisse senetlerinin getirileri arasındaki farka bakın, birbirini olumsuz besleyen bir süreç yaşandı. Arz-talep dengesizliği çok büyüdüğünde paranın bu varlık sınıflarından çıkmak istediğini görüyorsunuz. Piyasalarda rekabet var ve tahvil tarafında kayıplar yaşandı” dedi.
Hisse senedi piyasalarındaki yükselişin devam edip edemeyeceğini analiz eden Dalio, “Hisse senetlerinin beklenen getirisi her zaman tahvillerden daha yüksektir, fiyatlarının artması normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki fiyatlar yükseldiğinde gelecekte beklenen getiriler düşer. Tahvillerde ise tam tersi geçerlidir; tahvil fiyatı düştüğünde faiz yani beklenen getiri artar. Şimdi bu iki getirinin birbirine yaklaştığını gördünüz. Değerleme çarpanları arttıkça hisse senetlerinin beklenen getirileri geriledi ve iki getiri birbirine oldukça yaklaştı. Başlangıçta hisse senetlerinin beklenen getirisi çok daha yüksekti; artık bu iki getiri arasındaki tampon daraldı. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesaplamak için bu faiz oranlarını kullandığınızda, çoğu ölçüte göre hisse senetlerinin pahalı olduğunu görebilirsiniz. Faiz oranlarındaki değişim diğer varlık sınıflarını, bilhassa hisse senetlerini daha hassas hale getirecektir” açıklamasını yaptı.
“Gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor”
Hisse senedi piyasalarında çöküş getirebilecek faiz seviyesine yönelik değerlendirmesinde Dalio, nakit akışlarının mevcut iskonto düzeylerine vurgu yaptı.
Dalio, “Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesapladığınızda, tahvillerle yaklaşık olarak eşit seviyelere çok yakın bir noktadayız. Nakit akışlarının tam olarak nereye evrileceğini kimse kestiremez ancak piyasada olağanüstü yüksek bir yoğunlaşma riski bulunuyor. Başta yapay zeka olmak üzere sınırlı sayıdaki şirketin hissesi belirleyici ana unsur haline geldi. Sorun sadece ortadan kalkan o tampon değil; gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor. Altyapı ölçekleyicisi dev şirketlerin sorunlarla karşılaşmaya başladığını görüyorsunuz. Eskiden öz kaynak topluyorlardı, şimdiyse daha fazla borca yönelmek zorundalar ve sınırlarına dayanıyorlar” dedi.
Gelecekte getirilerin bu dev altyapı üreticilerinden ziyade yapay zekayı iş süreçlerine entegre edebilen şirketlere kayacağını öngören Dalio, “Yapay zekayı üretmek ayrı bir konudur, yapay zekayı kullanarak büyük dönüşümler gerçekleştirmek ayrı bir konudur. Bugünkü değer açısından büyük etki yaratacak bu dönüşüm alanının büyük ölçüde gözden kaçırıldığını düşünüyorum” diye konuştu.
“Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız”
Yapay zekanın üretkenliğe katkısı kadar bir balon oluşturup oluşturmadığına ilişkin soruya Dalio, son beş yüz yıllık ekonomik tarihi incelediğini belirterek yanıt verdi.
Dalio, 1920’lerin sonundaki çöküş öncesini örnek göstererek teknolojik coşkunun yarattığı tuzakları aktardı:
“1920’lerin sonunu düşünün; evlere ilk kez elektrik bağlandı, buzdolapları, aydınlatma, otomobiller, uçaklar, sinema ve radyo hayatımıza girdi. Çevrenizde herkesin dünyayı değiştireceğini bildiği ve üzerine bahse girmek istediği muazzam yenilikler görüyordunuz. Herkes heyecanlanır ve ‘Bunu satın alacağım, almak için de borçlanacağım’ der. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Servet ile para aynı şey değildir. Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız. Varlıkları satın almak için yoğun şekilde borçlanıldığında ya da servet vergisi gibi nedenlerle serveti nakde dönüştürmek gerektiğinde balon patlar.”
Bugünkü koşullarda benzer bir sürecin işlediğini aktaran Dalio, “Yeni teknolojide geleceğin tam olarak bilinmemesi nedeniyle fiyatlara bakılmıyor. Rekabet edebilmek için yetersiz yatırım yapamazsınız, bu yüzden muhtemelen aşırı yatırım yaparsınız ve bu durum balonu besler. Bir balonun patlamasını sağlayan şey nakit ihtiyacıdır. Borçları geri ödeme zorunluluğu gibi geleneksel etkenler bu sonucu doğurur, bu tehdide karşı dikkatli olmalıyız” dedi.
“Balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız”
Güney Kore ve Tayvan gibi yapay zeka sermaye harcamalarını çeken pazarlarda sermayenin yanlış dağıtılıp dağıtılmadığına ilişkin Dalio, üretkenliğin arttığını ancak risklerin de büyüdüğünü belirtti.
Dalio, “Verimlilik açısından harika sonuçlar aldılar ancak kendi üretkenliklerinin ötesine geçerek tüm dünyadan kaynak çekip küresel çapta yatırım yapmaya başladılar, bu da problemler yaratıyor. Bunlar balon başlangıcının göstergeleridir; balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız. Ancak bu durum sistemik bir tehdit değildir. Asıl sorun, çok pahalı hale gelen ve gelecekteki nakit akışları belirsiz olan sınırlı sayıdaki şirkette yoğunlaşılmasıdır. İş modellerini dönüştürerek gelirlerini artıran ya da maliyetlerini kısan şirketler ise gözden kaçırıldı” ifadelerini kullandı.
ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetine de değinen Dalio, teknolojinin hem ekonomik hem askeri ve jeopolitik bir savaş alanı olduğunu ifade etti.
Dalio, “Bu teknoloji savaşının bir kazananı olmak zorundadır. Çinliler robotik gibi belirli alanları seçiyorlar; en gelişmiş modellerde biraz gerideler ancak açık kaynaklı modellerin yaygınlığı ve ucuzluğu sayesinde Çin’de yapay zeka kullanımı çok daha yüksektir. ABD’de ise gelişime fren koyulup koyulmayacağı tartışılıyor” dedi.
“Dünya etki alanlarına bölünüyor”
Küresel dengelerin değiştiğini vurgulayan Dalio, iki kutuplu ayrışmanın dünyaya yansımasını değerlendirdi.
Dalio, “Dünya etki alanlarına bölünüyor. Amerika kıtası kendi içinde bir etki alanı oluştururken, Asya’da Çin’in hakim güç olduğu ve ABD’nin geri çekildiği bir etki alanı beliriyor. Artık ABD’nin bölgede Çin’i dengeleyen bir güç olacağı inancı geride kaldı, çok daha fazla bölgeselleşme yaşanacak. Avrupa ve Ortadoğu gibi alanlarda ise iki güç rekabet etmeyi sürdürecek” değerlendirmesinde bulundu.
Teknoloji savaşının nihai kazananının kim olacağı sorusuna kesin bir yanıt vermekten kaçınan Dalio, iç dengelerin önemine işaret etti.
Dalio, “En önemli mesele kendi içimizde nasıl bir arada durduğumuzdur. Batı demokrasilerinde asıl soru zengin ile yoksulun, sol ile sağın bir arada iyi çalışıp çalışamayacağıdır. ABD büyük bir inovasyon kapasitesine sahiptir; Çin ise yüksek eğitimli nüfusuyla yenilikçi ve iç kontrolü çok yüksek bir yapı sunuyor. Çin’in yapay zekayı imalat sanayisiyle birleştirme başarısı devasa bir avantajdır ve Çin ihracatının tüm dünyada yayılmasını sağlamaktadır. Önemli olan bu sürecin barışçıl ve karşılıklı üretkenlikle yürütülüp yürütülemeyeceğidir” dedi.
Yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken tek bir varlığa aşırı odaklanmaması gerektiğinin altını çizen Dalio, “Yatırımcıların bugün dünyada olanları değerlendirirken bakması gereken en temel unsur risk yoğunlaşmasıdır; yapay zeka gibi son derece heyecan verici görünen tek bir alanda aşırı yoğunlaşma riskinden kaçınmak hayati önemdedir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Brezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz mülakat Flavio Bolsonaro’nun ilk turdaki seçim zaferinden önce yayımlandı. Lula’nın yükseldiği ilk dönem “sosyal politika” başarısını sınıfsal bir altüst oluştan ziyade 2000’li yılların başındaki emtia ticareti patlamasına bağlayan araştırmacı Nunez, Bolsonaroculuğun sınıfsal temelini ise “alt-üst-orta sınıflar” olarak tespit ediyor. Lula ve İşçi Partisi yönetimlerinin zaman içerisinde “mali disiplin”e yönelerek kapitalistleri memnun ettiğine de işaret eden araştırmacı, günümüzdeki “aşırı sağ” yükselişe ise “sınıflar arası bir olgu” olarak bakmak gerektiğini savunuyor. Sınıfsal mobilizasyonun mümkünlüğü azaldıkça, alt sınıfların “deregüle edilmiş piyasa” vaat eden sağın cazibesine kapılması çok daha mükün hale gelmiştir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Brezilya: Aşırı Sağın Geleceği
Carlos Pérez
Equator
30 Eylül 2026
Lulismo’nun sınırları, Bolsonaro’nun oğulları ve yeni parçalanma siyaseti
Brezilya 4 Ekim’de sandık başına giderken, anketler 80 yaşındaki görevdeki cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva’nın, 2022’de cumhurbaşkanlığını kaybettikten sonra darbe planlamak suçundan hâlâ hapiste olan babası Flávio Bolsonaro ile başa baş bir yarış içinde olduğunu gösteriyor.
Dışarıdan bakıldığında, Brezilya tarihinde yoksulları yoksulluktan kurtarmak ve sosyal yardım tedbirleri almak için diğer tüm partilerden daha fazlasını yapan Lula ve Partido dos Trabalhadores’a [İşçi partisi] (PT), Jair Bolsonaro’nun varisi tarafından nasıl meydan okunabildiğini anlamak zor olabilir; zira Jair Bolsonaro’nun iktidarı döneminde ülke genelinde şiddet, eşitsizlik ve suç oranları tavan yapmıştı. Fakat günümüz aşırı sağının cazibesi hiçbir zaman kolay açıklanır değildir.
Bu rekabeti anlamak için siyaset felsefecisi Rodrigo Nunes’ten daha uygun bir isim pek yoktur. Dünya Sosyal Forumu’nun ilk katılımcılarından biri olan Nunes, sol örgütlenmenin tuzakları ve imkânlarını inceleyen bir analist olarak adını duyurmuştu; bu konu, ilk kitabı Ne Dikey Ne de Yatay’ın (2021) konusudur. O zamandan beri Bolsonarizmin en keskin eleştirmenlerinden biri olarak öne çıktı; yeni kitabı Parçalanmanın Anatomisi: Brezilya’nın Küresel Aşırı Sağ Hakkında Ortaya Koydukları’nda bu olguyu daha geniş bir uluslararası bağlamda ele alıyor.
Carlos Pérez, Nunes ile yaklaşan seçimler, Lula’nın üçüncü dönemindeki başarıları ve hayal kırıklıkları ile Bolsonarizmi ortaya çıkaran ve cazibesini sürdüren güçler hakkında konuştu.
Carlos Pérez: Lula’nın üçüncü dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüz Lulismosu, onu yirmi yıldan fazla bir süre önce iktidara taşıyan siyasetten ne açıdan farklı?
Rodrigo Nunes: 2022 seçimlerinde, Brezilya tarihinin en iyi cumhurbaşkanı, en kötüsüyle yarıştı ve çok az bir farkla kazandı. Bu, Lula’nın göreve geri döndüğünde karşılaştığı zorlukları anlamanıza yardımcı olur. Günümüz Brezilya toplumu, 2003’tekinden çok farklı. PT karşıtlığı, hatta özellikle Lula karşıtlığı çok derinlere işlemiş durumda. Buna karşılık, Bolsonarista oylarının tabanı oldukça yüksek.
Dolayısıyla Lula iktidara geri döndüğünde, çok daha zayıf bir konumdaydı. Siyasi açıdan, genellikle tüm zamanların en sağcı Kongresi olarak tanımlanan bir yapıyla karşı karşıyaydı. İktisadi açıdan ise, 20 yıl önceki emtia patlamasına benzer bir durumdan yoksundu; o dönem, vergileri artırmadan sosyal programlara yönelik kamu harcamalarını artırmasına imkân vermişti; bu, zenginleri daha zengin, yoksulları ise daha az yoksul hale getiren bir kazan-kazan formülüydü.
Bu yeni ve gergin koşullar altında, hükümeti birbiriyle bir ölçüde çelişen iki önemli başarıya imza attı. Birincisi, vergi yükünü üst gelir gruplarına kaydıran bir vergi reformunu hayata geçirdi; fakat bu reformun etkileri yıllar sonra hissedileceği için halkın kalbini ve zihnini kazanmayı başaramadı. İkincisi, devleti harcama sınırlamalarına tabi kılan yeni bir mali çerçeve benimsedi; bu, kapitalist sınıfla ittifakını güçlendirdi ama sosyal programları finanse etme kapasitesini zayıflattı. André Singer ve Fernando Rugitsky, bu sonucu “Yavaş çekimde Lulismo” olarak tanımladı. Bu arada, Başkan [Joe] Biden yönetimindeki ABD’de olduğu gibi, makroiktisadi göstergeler iyileşti ama halk bunu hissetmiyor; çünkü özel sektör borcu hızla yükseldi ve çevrimiçi kumar salgını yaşanıyor.
Bu hükümet, on yıllık kurumsal kargaşadan sonra hoş bir nefes alma fırsatı oldu; fakat salt normallik, Bolsonarismonun toplumsal çekiciliğine karşı koymak için asla yeterli olmayacaktı. İşte bu nedenle, Jair [Bolsonaro] hapiste olsa bile, ondan daha yetersiz oğlu Flávio, geçen yüzyılın ortasından bu yana dünyanın tanıdığı en büyük siyasi liderlerden birini yine de yenebilir.
Anketler, Lula ile Flávio arasında teknik olarak bir beraberlik olduğunu gösteriyor. Flávio’nun zaferi Brezilya için ne anlama gelir?
Jair’in dört oğlundan Flávio en aklı başında olanı, en az göze çarpan ve en geleneksel sağcı görüşlere sahip olanı; bu bakımdan, kardeşleri Eduardo, Carlos ve Jair Renan’a kıyasla MAGA tarzı tavırlara daha az zaman ayırır. O, eski usul bir siyasetçi. Anlaşma yapma konusunda usta: “Ne kadar istediğini söyle, biz hallederiz.” Diğer eski usul siyasetçiler gibi o da, şu anda ortaya çıkan ve milyarlarca real tutarındaki bir banka dolandırıcılığı olan Banco Master davası da dahil olmak üzere birçok yolsuzluk skandalına karıştı (Bu komplonun merkezinde yer alan isimlerden biri, Jair Bolsonaro’nun 2022 seçim kampanyasının en büyük bağışçısıydı).
Skandala karışanların neredeyse tamamı sağcı fakat skandal Yargıtay’a ulaştığından beri bir şekilde solu daha fazla etkiledi; beş yargıç, suçlu bankacıyla bağlantılı bulundu. Bolsonaro davasından bu yana, Yargıtay sol ile ilişkilendiriliyor ama hiçbir şekilde sol görüşlü değil. Her zamanki gibi, yolsuzlukla mücadele söylemi seçici bir şekilde işliyor.
Flávio’dan birkaç şey bekleyebiliriz. Bunlardan ilki ve en önemlisi, babasının başkanlığı döneminde olduğu gibi ABD ile yeniden yakınlaşma olacaktır. Washington ile Bolsonarista kampı arasında mekik dokundu; bunların çoğu, görevinden istifa edip ABD’ye taşınan eski Kongre üyesi Eduardo aracılığıyla gerçekleşti. Eduardo, kıskanılacak bir özveriyle Trump yönetimine lobi yaparak kendi ülkesine yaptırım uygulanması için çaba harcadı. Haziran ayında Marco Rubio’nun Flávio’ya yazdığı açık mektup, Flávio’nun kazanması halinde geçiş ekibini Washington’un emrine sunmayı teklif ettiğini dolaylı olarak ima ediyordu.
Trump’ın desteği karşılığında Flávio, nadir toprak elementleri, enerji ve tarım sektörü gibi alanlarda ABD’nin çıkarlarına boyun eğme niyetini ortaya koydu. Fakat Trump’ın müdahalesi iktisadi alanın ötesine geçiyor. Bu yılın başlarında, yine Brezilya sağının yoğun lobi faaliyetlerinin ardından ABD, Brezilya’nın en büyük iki suç örgütü olan PCC ve Comando Vermelho’yu terör örgütü ilan etti. Bu hamle, Kolombiya, Ekvador ve daha yakın zamanda Venezuela’da olduğu gibi, genellikle sonraki siyasi ve askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılır. “Uyuşturucuya karşı savaş”ın amacı, suçla mücadele etmek değil, genellikle yerel siyasi gruplar ve suç örgütleri arasında taraf seçerek bölgedeki ABD çıkarlarını sağlamak.
İç politikada ise, Amazon’da yasadışı madencilik, arazi gaspı ve orman tahribatının patlama yaşadığı; yerli halk ve çevre aktivistlerine yönelik cinayetlerin arttığı; ve organize suçun yoğunlaştığı Jair döneminde olduğundan daha da yırtıcı bir kapitalizm yaşanacaktır: Flávio ve yakın çevresi, hem uyuşturucu ticaretiyle hem de aktif veya emekli polisler tarafından yönetilen ve şu anda Rio de Janeiro’nun bütün bölgelerini kontrol eden özel milislerle iyi belgelenmiş bağlara sahip.
Dolayısıyla Flávio döneminde organize suçun siyasete çok daha derinlemesine sızacağını bekleyebiliriz. Bu durum, demokrasideki gerileme ve eğitim ile kamu hizmetlerine yönelik saldırılarla birleştiğinde, Flávio göreve gelirse ondan kurtulmak zorlaşacaktır. Brezilya, önümüzdeki on yıl içinde neredeyse çökmüş bir devlete bile dönüşebilir.
Peki, Lula 4.0 yeniden seçilirse ondan ne bekleyebilirsiniz?
Bu, herkesin aklındaki soru. Şöyle mi düşünecek: “Kahretsin, madem bu benim son şansım, elimden geleni yapayım.” Yoksa şöyle mi: “Aşırı sağın iktidara gelmemesini sağlamak için geleneksel sağla ittifakımı sağlamlaştırmam gerekiyor?” İkinci yol pek çok taviz gerektirecek; esasen daha da merkezci bir halefin önünü açacak. Lula’nın doğal eğilimi her zaman müzakereye doğru olmuştur. Ama şimdi mirası söz konusu ve bu, kararlarını etkileyebilir.
Bir adım geriye gidip Bolsonarismonun kökenlerini ele alalım. Bazı yorumcular, bunun milyonlarca Brezilyalının artan otobüs ücretlerine karşı çıkmak için sokaklara döküldüğü, dönüm noktası niteliğindeki Haziran 2013 protestolarına bir tepki olduğunu iddia etti. Bu hareket, sonunda PT için daha büyük bir meydan okumaya dönüştü. Bu yoruma katılıyor musunuz? İlk elden tanık olduğunuz bu protestoların gerçek önemi sizce nedir?
2013’ün siyasi güç dengesini değiştirdiği yadsınamaz. Protestolar, on yıldır son derece popüler olan PT’nin imajında ilk gerçek çentiği açtı. Bununla birlikte, protestocular hükümetin kendisine karşı değillerdi. Daha çok, PT’den reformlarını daha da ileriye götürmesini talep ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Evet, satın alma gücümüz arttı; evet, yükseköğretime erişim genişledi; evet, hayatımızda niceliksel bir iyileşme oldu. Ama kamu hizmetleri, kurumsal hesap verebilirlik ve şehre erişim konusunda durum hâlâ kötü.” En acil hedefleri olan toplu taşıma buna iyi bir örnek: kalitesi düşüktür, pahalıdır ve özel sektör mafyaları tarafından kontrol edilmektedir.
PT, protestocuların yanında yer alıp şöyle diyebilirdi: “Bu ilk on yılda çok şey başardık ama bu yeterli değil, şimdi uzun zamandır ertelenen yapısal reformları hayata geçirmeliyiz.” Bunun yerine tam tersini yaptı: siyasi koalisyonundaki geleneksel sağ ve merkez sağ unsurları rahatsız etmemek için protestoları bastırdı.
Böylece protestocuların en kötü şüphelerini doğruladı: Partinin ilerici ivmesi tükenmişti.
Ertesi yıl, “Araba Yıkama Operasyonu” adlı polis soruşturması, hemen hemen tüm büyük siyasi partileri içine alan devasa bir yolsuzluk skandalını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, küresel finans krizinin gecikmiş bir sonucu olan Çin’deki büyümedeki ani yavaşlama, emtia patlamasına ani bir son verdi. Birçok insanın zihninde bu iki olgu birbiriyle iç içe geçti: Eğer bir iktisadi gerileme varsa, bunun nedeni PT’nin önceki on yıl boyunca kamu parasının keyfi bir şekilde harcanmasına göz yummasıydı.
PT ve muhalefetin bu ikili krizden eşit derecede lekelenmiş olması nedeniyle, yükselen aşırı sağ, kendisini 2013’teki öfkenin mirasçısı olarak konumlandırabilen tek güç oldu.
Yani evet, 2013 protestoları Bolsonarizme yol açtı diyebilirsiniz. Fakat bu, en iyi ihtimalle kısmi bir gerçek olur. Aslında bu argüman, siyasi yelpazenin yalnızca iki kesiminde yankı buluyor. Bir grup, partiye karşı hiç de eleştirel olmayan, hatta sokağa çıkan protestocuları, aşırı sağı sorumsuzca güçlendirdikleri için suçlayacan Petista sol. Diğer grup ise elbette aşırı sağın kendisidir; onlar da mantıklı bir şekilde şu sonuca varmıştır: “Madem sol, halkı bizi desteklemekle suçluyor, o zaman kabul edelim – elbette ki, başından beri bizi desteklediler!” Bu tür bir söyleme girmek, PT açısından inanılmaz bir kendi kalesine gol atma örneğiydi.
Bolsonarismonun toplumsal ve siyasi tabanı nedir?
Paradoksal görünebilecek bir iddiayla başlayayım: Jair Bolsonaro adlı kişi ile Bolsonarismo adlı siyasi hareket arasında zorunlu bir bağlantı yok. Aslında, Brezilya tarihinde onun gibi bir figürün kazanabileceği belki de sadece iki seçim olduğunu düşünüyorum: 1960’da, başka bir dışardan gelen aday olan Jânio Quadros’un popülist, yolsuzlukla mücadele platformuyla yarıştığı seçim ve 2018. PT, beş yıl boyunca siyasi kargaşa ve yolsuzluk skandallarıyla sarsılmış ve cesaretlenen sağa bir taviz üstüne taviz vermişti; ta ki taviz verecek sol bir zemin kalmayana kadar. Bu süreçte kurumsal itibarının büyük bir kısmını yitirmişti. Geleneksel sağ ve merkez sağdaki müttefikleri de “Araba Yıkama Operasyonu” nedeniyle itibarlarını yitirmişti.
Bu, tamamen istisnai bir durum yarattı ve bu durum da tamamen istisnai bir aday gerektiriyordu. Bolsonaro, tam da doğru zamanda orada bulunuyordu; üç yıl önce başlamış olan bir halk hareketinden yararlandı. Onun başarısı, bu halk hareketine bir liderlik ve kimlik kazandırmak oldu.
Şimdi, sorunuza gelelim. Brexit ve Trump’tan bu yana, siyasi rüzgârın bu kadar dramatik bir şekilde değiştiği dönemde, sol iki anlatıyla yanıt verdi: Ya aşırı sağı, gerçek bir halk tabanı olmayan elitlerin isyanı olarak resmediyoruz, ya da geride bırakılanların, liberal elitizm tarafından ihanete uğramış işçi sınıfının isyanı olarak.
Bu anlatıların hiçbiri beni ikna etmiyor. Aksine, günümüz aşırı sağına sınıflar arası bir olgu olarak bakıyorum. Bunu anlamanın bir yolu, modernleşmenin vaatlerini –formel istihdam imkânları, hesap verebilir kurumlar, kanun önünde gerçek eşitlik– beklemekten vazgeçmiş bir alt sınıf [underclass] ile, bu vaatlerin hâlâ geçerli olduğunu iddia etmeyi bile bırakmış elit bir kesimi bir araya getiren bir hareket olarak görmek.
Bu ikisi arasında, gerçek inananların en sert çekirdeği yer alıyor –istatistiksel olarak en büyük grup değil ama en tutkulu olanı– ki ben buna, Orwell’den bir ifade ödünç alarak, “alt-üst-orta sınıf” diyorum.
Bunlar iki cami arasında binamaz kalmış insanlar: İyi bir yaşam standardına sahiptirler ama gerçek elitin sahip olduğu varlıklara ya da sosyal sermayeye sahip değiller. Onları sadece sosyal statü kaybı korkusu rahatsız etmekle kalmaz, aynı zamanda alt sınıftan gelenlerin elde ettiği en ufak bir yukarı doğru hareketlilik de tehdit olarak algılanır; tıpkı Latin Amerika’daki Pembe Dalga döneminde olduğu gibi, o dönemde yoksullar daha az yoksul hale gelmiş, üniversiteye gitmeye, yurtdışına seyahat etmeye vb. başlamışlardı. Bu durum, kolayca istismar edilebilen bir kin duygusu yarattı.
Günümüz aşırı sağının cazibesi, hangi tarafta durduğunuza göre değişir. Egemen sınıf, aşırı sağı kapitalizmin en yırtıcı biçimini sunan ve alttan gelen tüm meydan okumaları etkisiz hale getiren bir güç olarak görür. Halk tabanı ise kanun ve düzen söylemine ve “devletin sırtlarından inmesini” sağlayarak piyasada daha verimli bir şekilde rekabet etmelerine imkân verecek, daha az regülasyonlu bir ekonomi umuduna çekilir. Her iki kamptan da gelen düzensiz bir grup için bu aynı zamanda bir kariyer fırsatıdır: Artık aşırı sağcı bir kışkırtıcı olarak iyi para kazanabilirsiniz.
Bolsonarismo örgütsel düzeyde nasıl işliyor?
Aşırı sağ hareketi olarak Bolsonarismo’nun üç yapısal avantajı var.
Birincisi, sermayenin çıkarlarıyla çok daha uyumlu; bu nedenle solun asla elde edemeyeceği şekilde büyük iş dünyası ve kurumsal medyanın desteğine güvenebilir.
İkincisi, toplumu değiştirmek yerine mevcut iktidar farklılıklarını korumak, hatta bunları daha da yoğunlaştırmak ister; bu da koalisyon kurmayı çok daha kolaylaştırır. Her ortağın kendi alanı vardır –toprak sahibi oligarşinin toprağı, finans oligarşisinin iktisadi kaldıraçları– ve herkesin çıkarları karşılanıldığı sürece birlikte çalışabilirler. Genellikle ihtiyaçlar hiyerarşisi ya da stratejik farklılıklar konusunda tartışmazlar – tam da solun başını ağrıtan sorunlar.
Üçüncü avantaj ise sosyal medyadan kaynaklanır; sosyal medya, kamusal alanı, insanların dikkatin simgeleri olan “beğeniler” ve “paylaşımlar” için bireysel olarak rekabet ettikleri bir pazar olarak yapılandırıyor. Bu durum, hem siyasetin aşırı bireyselleşmesine hem de çevrimdışı örgütlenmeye kıyasla çevrimiçi katılımın ön plana çıkmasına yol açıyor. Bu durum, günümüz aşırı sağının büyük bir kısmının örgütlenme biçimini derinden şekillendirir: yapı taşları “siyasi girişimciler” olan bir tür piramit şeması olarak: Sosyal veya geleneksel medyada öne çıkan konumlarından, aynı anda dikkat, sosyal ve siyasi sermaye biriktiren içerik üreten kişiler.
Dikkat çeken içeriklerin sürekli akışı sayesinde, tabanlarını sürekli meşgul tutarlar ama aynı zamanda atomize ederler ve dijital olmayan katılım kanallarından mahrum bırakırlar. Bu sayede taban, neredeyse isteğe bağlı olarak seferber edilebiliyor ve seferberlikten çekilebiliyor. Bolsonaro’nun kendi adına gerçek bir parti kurmaya hiç zahmet etmemesi –Farage ya da Trump’ın da öyle– çok anlamlı. Onlar parti yapısını başlı başına bir hedef olarak değil, asıl başka yerlerde yürütülen siyasetin sadece bir aracı olarak görürler.
Siyaset dikkat ekonomisi tarafından istila edildiğinde, kamusal söylem sürekli değişen bir öfke denizine dönüşür. Bugün bu, yarın o. Bu durum, insanların kolektif kaderleri hakkında karar alma ve statükoyu değiştirmek için sürdürülebilir çabalara katılma kapasitelerini güçlendirmeye dayanan özgürleştirici siyasete tamamen aykırı. Trump bizi manşetlerle ve gece geç saatlerdeki paylaşımlarla meşgul ederken, asıl yıkım işi arka planda devam eder.
İdeolojik düzeyde, Bolsonarizm neyi temsil ediyor? Geleneksel sağdan ne farkı var?
Aşırı sağın söylemlerini dış görünüşüne göre değerlendirerek yanlış yorumluyoruz. Trump, Bolsonaro ve benzerlerinin “küreselleşmeden” bir adım geri çekilmekten, sanayi istihdamının Fordist rüyasına dönmekten, cinsel devrimi geriye sarmaktan ve çekirdek aileyi ve geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kutsallaştırmaktan bahsettiklerinde onlara inanmak bir hata. Bu fikirler belirli seçmenler üzerinde bariz bir psikolojik çekiciliğe sahip ama çağdaş aşırı sağın eylemleriyle doğrulanmıyor. Aksine, bu hareket, on yıllardır süren neoliberalizmin yarattığı toplumsal parçalanmadan besleniyor ve bu süreci belirli bir ufka doğru hızlandırıyor.
Kitabımda bu ufku “özel sektör tarafından yönetilen, eşitsiz bir şekilde dağıtılmış bir doğa durumu” olarak tanımlıyorum: Devletin toplumsal çatışmaları arabuluculuk yapma sorumluluğunu giderek daha fazla terk ettiği ve bunun yerine kaba kuvvetin egemenliğini kutsallaştırdığı bir durum.
Bunu açıklayan bir örnek vereyim. 2019’da, Amazon bölgesindeki Rondônia eyaletinde yasadışı ağaç kesenler, federal bir uygulama operasyonuna hizmet eden bir yakıt kamyonunu ateşe verdiler; bu nedenle operasyon iptal edilmek zorunda kaldı; iki hafta sonra çevre bakanı, ağaç kesicileriyle görüşmek ve taleplerini dinlemek üzere kasabaya gitti. Açıkça verilen mesaj şuydu: “Ben sizin tarafınızdayım. Devlet malını yakmanız, ormanlarını kestiğiniz yerli halkı öldürmeniz ve aynı rotaları kullanan uyuşturucu kaçakçılarıyla işbirliği yapmanız sorun değil: Bunların hepsi özel girişim ve biz özel girişime müdahale etmiyoruz.” Aynı mantık, Trump’ın büyük teknoloji şirketleriyle olan ilişkisini de şekillendiriyor.
Bu, benim “kahya kapitalizmi” [overseer capitalism] olarak adlandırdığım şekli alabilir. Brezilya ve Amerika’nın Güneyi gibi plantasyon ekonomilerinde, polislik, özel bir işlevden doğan kamu işleviydi. Plantasyon işçilerini disipline etmek için işe alınan kahya, köleliğin kaldırılmasından sonra, özgürleşen erkek ve kadınları hizada tutan polis memuru haline geldi. Günümüzde bu kamu işlevi yeniden özelleşiyor. Wagner ve Blackwater, Meksika’daki uyuşturucu kartelleri, Rio’daki milisler; bu tür devlet dışı aktörler, kontrol ettikleri bölgelerde güç tekelini giderek daha fazla kullanıyor. Kahya kapitalizmi, sermaye ile bu özgür baskı ajanları arasındaki ittifakı gerektirir; bu ajanlar koalisyona sadece kiralık silah olarak değil, eşit siyasi ortaklar olarak katılırlar. Böyle bir yakınlaşma, ilk Bolsonaro hükümetinde önceden işaret edilmişti ve Flávio döneminde kolaylıkla yerleşebilir.
Güçlülerin, kendilerine sınırsız iktidar keyfi vaat eden böyle bir modele neden ilgi duydukları açık. Peki, en güçsüzler neden buna oy veriyor? Çünkü bu pakette psikolojik telafiler de yer alıyor. Vaat şu: “İş yerinde aşırı sömürüye maruz kalsanız bile, yaşam beklentileriniz her geçen gün azalsa bile, en azından hayatınızın bir alanında gücünüzün sınırsızca işleyebilmesini sağlayacağız. Evde, öfkenizi eşinize ya da çocuklarınıza yöneltebilirsiniz, kimse müdahale etmez; ve kimse size Siyahlar ya da eşcinseller hakkında şaka yapmamanızı söyleyemez.”
Yeni kitabınız, “Brezilya’nın küresel aşırı sağ hakkında neler ortaya koyduğunu” açıklamayı vaat ediyor. Dünya sistemine çevreden baktığımızda ne görüyoruz? Dünya hangi anlamda Brezilyalaşıyor?
Latin Amerika ve özellikle Brezilya’daki sosyal düşünce, merkez-çevre ilişkisine dair Batı kavramlarını yeniden şekillendirmekle ilgilenegeldi. Bu gelenek, 1960’larda “bağımlılık teorisi” ile başlar; bu teori, modernleşme teorisine yönelik bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştı: Walt Rostow ve Seymour Martin Lipset gibi isimler tarafından yaygınlaştırılan, çevre ülkelerin kartlarını doğru oynadıkları takdirde gelişmiş ülkelerle aynı mutlu noktaya ulaşabilecekleri, yani geri kalmışlıktan tam modernliğe geçebilecekleri fikrine yönelik bir eleştiri.
Eleştiri şöyle diyordu: “Bu fikir yanlıştır, çünkü biz kapitalizmin dışında ya da gerisinde değiliz; her zaman bir çevre olarak kapitalizmin içinde yer aldık. İşlevimiz her zaman merkez ekonomilere doğal kaynaklar ve ucuz işgücü sağlamak olmuştur; dolayısıyla, elde edebileceğimiz her türlü gelişme her zaman onlarınkine tabi olacaktır.” Dolayısıyla 1960’lar ve 70’lerdeki argüman şöyleydi: “Merkezi, çevrenin geleceği olarak görmek yanlıştır; çevresel durum, modern ile geri kalmışlığın her zaman bir arada olduğu bir durumdur ve bu birleşim, kapitalist gelişme için araçsal bir öneme sahiptir.”
1980’lerde ve 1990’larda durum tersine döndü; ABD ve Avrupa ülkeleri, artan eşitsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve “favelizasyon” (Brezilya’daki favelas gibi gecekondu mahallelerinin artması) ile bazı yönlerden çevreye benzemeye başladı. Böylece hem Brezilya’daki hem de Küresel Kuzey’deki insanlar bu ülkeleri “Brezilyalaşmış” olarak tanımlamaya başladı.
Bu tersine dönüşü ne açıklıyordu? Bağımlılık teorisinin mirasçıları, artık modernleşme teorisinin kendisini tarihsel bir çerçeveye oturtuyorlardı; modernleşme teorisinin, beklentilerin ufkunun kalıcı büyüme olduğu bir kapitalist genişleme döneminin ideolojisi olduğunu savunuyorlardı. Artık, daralma ve ufukların küçüldüğü bir dönemde, Küresel Kuzey giderek çevreye benzemeye başlayacaktı.
Bu fikir siyaset alanına da genişletilebilir. Aşırı sağın parçalanmanın hızlanmasına karşılık geldiği fikri, Bolsonaro yönetimindeki Brezilya’da, Milei yönetimindeki Arjantin’de ya da Bukele yönetimindeki El Salvador’da, Trump’ın ilk döneminde, Almanya’daki AfD’de veya Fransa’daki RN’de olduğundan çok daha net bir şekilde görülüyor.
“Sadece normallik”in Bolsonarismo’yu yenemeyeceğini söylediniz. Peki, günümüz aşırı sağına yönelik radikal bir tepki nasıl olabilir?
Bilgi teorisinden bir paradoksla başlayayım: Bir sinyalin bilgi olarak algılanabilmesi için arka plan gürültüsünden yeterince farklı olması gerekir, ama o kadar da farklı olmamalıdır ki sinyal olarak algılanamaz hale gelmesin. Bu fikri siyasete uyguladığımızda, radikalizmin en saf, en soyut haliyle bir ilkeye sadakat olmadığını anlarız; daha ziyade, hâlâ anlaşılabilir olan normdan bir sapmadır.
Sizi mevcut durumdan en uzağa götüren –ama yine de o duruma dahil edilebilen– bir taktik bulursunuz: insanların güvenini kazanan, onları katılım için ikna eden, gerçek bir etki yaratan bir taktik.
Günümüzün sorunu, aslında yapılması gereken her şeyin son derece radikal görünmesi. Güç yoğunlaşmasını ele alalım. Elon Musk’ın 2022’deki karşı taarruzun ortasında Ukrayna güçlerine Starlink hizmetini kesmesi gibi, bir iş adamının bir ülkenin ordusunun bir kısmını devre dışı bırakabildiği bir dünyada yaşıyoruz – bu, 1970’lerde bir James Bond filminin konusu olabilirdi. Mantıklı tepki, özel şahısların bu tür bir gücü kullanmasını engelleyen bir hükümet politikası çıkarmaktır. Fakat bugün böyle bir politika önerirseniz, kamulaştırma çağrısı yapmakla ya da kişisel hakları ihlal etmekle suçlanacaksınız. Bir yönde o kadar ileri gittik ki, artık ancak diğer yöne çok sert bir şekilde çekerek müdahale edebilirsiniz.
Bu konuda aşırı sağdan bir şeyler öğrenebiliriz. Bugün, kısa bir süre önce düşünülemez olan şeyler söyleniyor. Örneğin, yanlış ten rengine sahip vatandaşların sınır dışı edilmesi gerektiği gibi. 2016’dan beri düşünülemez olan şeyler yaşanmaya devam ediyor ve söylenemez olan şeyler artık genel kabul görmüş hale geldi. Aşırı sağ, mümkün olanın sınırlarını, gerçekten yapılması gerektiğine inandığı yönde zorladı.
Belki de gerçekten yapmamız gerekenlerin hiçbiri bugün mümkün değil ama şimdi koşulları oluşturmaya başlamazsak, yarın da yapamayacağız. Hedeflerimiz için bir toplumsal taban oluşturmalıyız. Sadece rasyonel argümanlar ve inandırıcı politikalar sunmakla yetinemeyiz; insanların gündelik deneyimlerine dayanan, o başka, daha iyi bir dünyaya duyulan arzuyu aşılamalıyız. İnsanlar, yeniden şekillendirilmiş bir dünyada daha iyi yaşayacaklarını hissetmekle kalmamalı, oraya ulaşmak için harekete katılarak daha iyi yaşamaya başladıklarını da hissetmeli.
Dünya Basını
Nükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır

Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Ivana Nikolić Hughes, yapay zekanın askeri komuta ağlarına entegre edilmesinin ve tırmanan nükleer gerilimlerin insanlığı yok oluşun eşiğine getirdiğini açıkladı. Yapay zeka savaş oyunlarında taktik nükleer silah kullanım oranının yüzde 95’e çıktığına işaret eden Hughes, sınırlı bir bölgesel çatışmanın dahi üç milyardan fazla insanı açlıktan ölüme mahkum edeceğini vurguladı.
Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı ve Columbia Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ivana Nikolić Hughes, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programında nükleer silahlanma ve yapay zeka entegrasyonunun yarattığı varoluşsal tehditleri değerlendirdi.
Hughes, nükleer caydırıcılık doktrininin tükenişinden taktik nükleer simülasyonlara, nükleer kış tehlikesinden silahsızlanma antlaşmalarının çöküşüne kadar pek çok başlıkta kapsamlı uyarılarda yer verdi.
Diesen’ın nükleer başlıklar ile yapay zekanın kesişimine dair sorusunu yanıtlayan Hughes, nükleer meselelere yaklaşık 15 yıl önce Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken ilgi duymaya başladığını belirtti.
O dönemde nükleer silahların Soğuk Savaş’tan kalma, etkisini yitirmiş bir başlık gibi görüldüğünü hatırlatan Hughes, günümüzde bu tehdidin her geçen gün daha yakıcı hale geldiğini vurguladı.
Yapay zeka modellerinin askeri karar alma mekanizmalarına dahil edilmesinin muazzam riskler barındırdığını dile getiren Hughes, nükleer silahsızlanma uzmanlarının son yıllarda bu entegrasyondan ciddi endişe duyduğunu aktardı.
Hughes, yapay zekanın halüsinasyon görme ve hatalı kararlar üretme potansiyeline işaret ederek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük dil modellerinin komuta ve kontrol sistemlerine dahil edilmesi durumunda nükleer silahların kazara veya istemsizce ateşlenmesi ihtimali herkesi kaygılandırıyor. Washington’da düzenli yürütülen savaş oyunları, tek bir nükleer silah kullanımının dahi derhal topyekun bir nükleer savaşa dönüşeceğini açıkça ortaya koyuyor.”
“Yapay zeka modelleri kriz anında gerilimi tırmandırmayı seçiyor”
King’s College bünyesinde yürütülen ve yapay zeka modellerine askeri kriz senaryolarının verildiği araştırmaya değinen Hughes, sonuçların ürkütücü olduğunu söyledi.
Hughes, 21 farklı çatışma senaryosunun önde gelen teknoloji şirketlerinin geliştirdiği üç ayrı modele yöneltildiğini aktararak elde edilen verileri paylaştı.
Hughes, “Yapay zeka sistemleri kriz senaryolarının yüzde 95’inde taktik nükleer silah kullanma kararı verdi. Simülasyonların yüzde 76’sında ise stratejik nükleer güç gösterisine yöneldiler. Üstelik bu sinyaller gerilimi yatıştırmak yerine krizi daha da tırmandırdı. Bu tür kararları yapay zekaya devretme fikri başlı başına yıkıcı bir kumar niteliği taşıyor” dedi.
Yapay zeka modellerinin güvenlik açıklarını aşarak kendi başlarına hareket etme eğilimi gösterdiğine de değinen Hughes, son aylarda yaşanan siber hadiselerin tehlikenin boyutunu büyüttüğünü kaydetti.
Hughes, modellerin insan denetimindeki kısıtlamaları deldiğini ve sistemlere sızdığını anlattı.
Hughes, “Avustralya’da yapay zeka modellerinin kamu sağlık veri tabanına sızması gibi örnekler, bu sistemlerin insanların koyduğu sınırların etrafından dolaşabildiğini ve kendi aralarında eşgüdüm kurabildiğini gösteriyor. Bu durum, yapay zekanın kasti ya da kazara nükleer komuta kontrol ağlarına sızabileceği ihtimalini somutlaştırıyor” uyarısında bulundu.
Hughes, kıtalararası balistik füzelerin fırlatma rampalarında sabit olduğunu ve olası bir saldırı ihbarı alındığında karar vericilerin yalnızca birkaç dakikası kaldığını belirtti.
Hughes, “Erken uyarı anında fırlatma doktrini nedeniyle bir saldırıyı sineye çekip bekleyemezsiniz; birkaç dakika içinde karar vermezseniz füzelerinizi kaybedersiniz. Yapay zeka bir kıvılcım çakarsa, insanlar topyekun savaşı kendi başlarına tamamlamaya zaten hazır bekliyor” diye ekledi.
Gelişmiş süper yapay zekanın insanlığı yok etmek istemesi halinde en kestirme yolun nükleer cephanelikleri ateşlemek olacağını söyleyen Hughes, “Gezegeni ele geçirmek isteyen bir yapay zeka için en basit yöntem, mevcut 12 bin 500 nükleer başlığı kullanarak savaşı başlatmak olur. Yüz milyonlarca insan anında ölür, milyarlarca insan ise açlıktan kırılır” şeklinde konuştu.
“Küçük çaplı bir nükleer savaş dahi üç milyardan fazla insanı açlığa iter”
Programda söz alan Glenn Diesen, yapay zeka sistemlerinin insan muhakemesinin aksine uzlaşma yerine tırmanmayı tercih ettiğini, geçmişte kimyasal silahların dahi dönem dönem daha temiz bir yöntem sayılarak meşrulaştırılmaya çalışıldığını hatırlattı.
Hughes ise nükleer silahların doğurduğu çevresel felaketin geleneksel silahlardan bütünüyle farklı olduğunu ifade etti.
Tarih boyunca çöller ve adalar gibi yanıcı olmayan sahalarda 2 binden fazla nükleer deneme yapıldığını anımsatan Hughes, bu silahların yerleşim yerlerinde infilak etmesi halinde yaşanacak nükleer kış sürecini şu sözlerle açıkladı:
“Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalar bugünkü cephaneliklerin yanında ufacık kalır. Bir nükleer patlama devasa bir ateş topu yaratır ve enerjisinin yüzde 35’i doğrudan ısıya dönüşür. Şehirler yandığında atmosfere yoğun miktarda kurum yükselir. Bu kurum tabakası güneş ışığını keserek küresel çapta sıcaklıkları düşürür.”
Hindistan ile Pakistan arasında yaşanabilecek bölgesel bir çatışmanın dahi dünya çapında kıtlığa yol açacağını vurgulayan Hughes, araştırmaların vardığı sonuçları dile getirdi.
Hughes, “Hindistan ve Pakistan arasında patlak verecek sınırlı bir nükleer savaş bile gökyüzünü kapatacak miktarda duman üreterek iki yıl içinde üç milyardan fazla insanın açlıktan ölmesine neden olur. Küresel nüfus sekiz milyarı aştı ve bu boyuttaki bir iklim çöküşünde insanlığı besleyecek ek gıda bulunamaz. İki ülkenin savaşıp kenara çekileceği bir senaryo imkansızdır; medeniyetin sonundan ve canlı türlerinin yok oluşundan bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.
ABD ile Rusya arasında 4 bin 400 nükleer başlığın kullanıldığı bir çatışmada ozon tabakasının yüzde 70 oranında yok olacağını bildiren Hughes, zararlı morötesi ışınların tarımsal üretimi sıfırlayacağını söyledi.
Hughes, nükleer denemelerden yayılan plütonyum 239 izotopunun gezegenin her köşesine yayıldığını ve insan çağının tehlikeli bir jeolojik izine dönüştüğünü sözlerine ekledi.
“Soğuk Savaş’ı liderlerin aklı değil, şans ve sağduyulu subaylar kurtardı”
Diesen, günümüzde nükleer silah tehdidinin hafife alındığını, Avrupa’da caydırıcılık kavramının doğrudan nükleer şantaj yaftasıyla bir kenara itildiğini ve Moskova ile doğrudan savaşa girme söyleminin yaygınlaştığını belirtti.
Diesen’ın geçmişteki anlaşmaların ve nükleer korkunun buharlaşmasına dair tespitine katılan Hughes, mevcut siyasi söylemlerin vahametini şu sözlerle dile getirdi:
“Bir tarafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Baltık kıyılarındaki askeri tatbikatlara karşı tüm silahları kullanmaya hazır olduklarını bildirmesi var. Diğer tarafta ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul kürsüsünden İran’ı hayatta kalma şansı bırakmaksızın cehenneme sürme tehdidi yer alıyor. Dünya liderlerinin gözü önünde 93 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkeyi haritadan silmekle tehdit etmek hem ahlak dışıdır hem de uluslararası hukuka göre açık bir suçtur.”
Geçmişte Savunma Bakanlığı belgelerini sızdıran Daniel Ellsberg’in analizlerine atıfta bulunan Hughes, dokuz nükleer gücün bu silahları her an kullandığını söyledi.
Hughes, “Ellsberg’in belirttiği gibi, bir soyguncunun kafanıza silah doğrultması silahı fiilen kullanması demektir; tetiği çekmesine gerek yoktur. Nükleer güçler de bu silahları sürekli bu şekilde kullanıyor. Kendi eylemlerini caydırıcılık, başkalarınınkini ise nükleer şantaj olarak adlandırıyorlar” dedi.
Soğuk Savaş döneminde nükleer felaketin eşiğinden kıl payı dönüldüğünü hatırlatan Hughes, dönemin sağduyulu isimlerini andı.
Küba Füze Krizi sırasında Sovyet denizaltısında görevli Vasili Arhipov’un nükleer torpidoyu ateşlemeyi reddederek insanlığı kurtardığını anlatan Hughes, 1983 yılında yaşanan iki kritik hadiseye dikkat çekti.
Hughes, “1983 yılında Sovyet erken uyarı sistemindeki bir bilgisayar arızası, Moskova’ya doğru gelen beş kıtalararası füze tespit etti. Nöbetçi subay Stanislav Petrov, ABD’nin gerçek bir saldırıyı yalnızca beş füzeyle başlatmayacağını akıl ederek durumu üstlerine iletmedi ve muhtemel bir karşı misillemeyi durdurdu. Aynı yıl icra edilen Muktedir Okçu kod adlı tatbikatta ise Sovyetler Birliği gerçekten vurulacağını zannederek nükleer bombardıman uçaklarını hazır hale getirdi. Soğuk Savaş’ı hatasız stratejiler değil, bu insanların basireti ve talihimiz kurtardı” ifadelerini kullandı.
Hughes, süregelen savaş ortamlarında bir siber saldırının ya da yapay zeka yanılgısının gerçek bir saldırı zannedilme riskinin barış dönemine kıyasla katbekat yüksek olduğunu dile getirdi.
“Nükleer silahları koruyarak yayılmayı önleyemezsiniz”
Avrupa kıtasında nükleer silah konuşlandırılmasının akıl dışı olduğunu vurgulayan Hughes, İngiltere ve Fransa’nın kendi cephanelikleri dışında Belçika, Hollanda, İtalya, Almanya ve Türkiye’de Amerikan nükleer başlıklarının konuşlu olduğunu hatırlattı.
Hughes, “Belçika ve Hollanda gibi coğrafi olarak ufacık ülkelerde nükleer silah tutulması akıl almaz bir durum. Birkaç nükleer başlık bu ülkeleri bütünüyle haritadan silmeye yeter. Avrupa’nın tamamı dünya haritasında küçük bir yer kaplıyor. ABD ile Rusya arasında çıkacak bir nükleer savaşta tüm Avrupa dümdüz olur ve yok edilir” dedi.
Nükleer silahların yayılmasını önleme yaklaşımının mevcut güçler için bir paravan olarak kullanıldığını belirten Hughes, nükleer silahların varlığının meşrulaştırılmasını eleştirdi.
Hughes, “Kendi güvenliğiniz için nükleer silaha mecbur olduğunuzu söylerseniz, diğer tüm ülkelerin de nükleer silah edinerek güvenliğini sağlama arayışına girmesi kaçınılmaz hale gelir. Nükleer caydırıcılık fikri ile yayılmanın önlenmesi hedefi birbirine taban tabana zıttır. Şu anda dokuz ülkenin elinde 12 bin 500 nükleer başlık bulunuyor. Benim asıl endişem İran’ın bir ya da birkaç nükleer silaha ulaşmasından ziyade, fırlatma rampalarında dakikalar içinde ateşlenmeye hazır bekleyen bu devasa cephaneliktir” şeklinde konuştu.
Hughes, nükleer silahların modernizasyonuna dayalı yeni bir silahlanma yarışının başladığını, oysa asıl tartışmanın genel silahsızlanma zeminine çekilmesi gerektiğini vurguladı.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın nükleer sahibi beş daimi üyeye cephaneliklerini tamamen tasfiye etme ve iyi niyetle müzakere yürütme yükümlülüğü getirdiğini hatırlatan Hughes, bu taahhütlerin yerine getirilmediğini kaydetti.
“Tek bir megatonluk bomba Tahran’da iki buçuk milyon insanı anında katleder”
Amerikan kamuoyunun nükleer silahların tehlikeleri konusunda yeniden bilinçlenmesi gerektiğini belirten Hughes, 1980’li yıllarda New York’taki Central Park’ta bir milyon insanın katıldığı nükleer karşıtı yürüyüşün Sovyet lideri Mihail Gorbaçov üzerinde derin etkiler bıraktığını anımsattı. Halkın silahsızlanma talebinin liderleri harekete geçirebilecek en güçlü dinamik olduğunu ifade etti.
Tarihçi Peter Kuznick ile birlikte kaleme aldığı makaleden detaylar paylaşan Hughes, nükleer tehditlerin kamuoyunda kanıksanmasını sert bir dille eleştirdi:
“Tahran üzerine bir megatonluk tek bir nükleer bomba atıldığını hayal edin. İki buçuk milyon insan anında yaşamını yitirir. 3,7 milyon insan ise uzuvlarını kaybetmiş, derileri vücutlarından dökülen ağır yanıklar içinde dehşet verici acılar çeker. Bu sadece tek bir nükleer başlığın yaratacağı tablodur. Bizler siyasetçilerin bu dehşeti sıradanlaştırmasına göz yumuyoruz. İnsanların korkudan felç olmak yerine neyle karşı karşıya olduğumuzu idrak edip harekete geçmesi gerekiyor.”
Hiroşima ve Nagasaki saldırılarının insan hayatını kurtardığı ve savaşı bitirdiği yönündeki resmi anlatının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Hughes, bu kentlerin bombalanmasından önce sivillerin tahliyesine dahi izin verilmediğini belirtti.
“Çözüm yeni mekanizmalarda değil, Birleşmiş Milletler kurallarını işletmekte”
Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf olan 100 devletin küresel güney ağırlıklı olmak üzere nükleer silahsızlanma mücadelesini büyüttüğünü kaydeden Hughes, Avusturya ve İrlanda gibi Avrupa ülkelerinin de bu çabaya destek verdiğini anlattı.
Hughes, nükleer silaha sahip dokuz ülkeye yönelik baskının hem dışarıdan hem de kendi halkları tarafından içeriden kurulması gerektiğini belirtti.
Diesen’ın silahsızlanma için diplomatik bir uzlaşma zemini bulunup bulunmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Hughes, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mimarisinin canlandırılması gerektiğini söyledi.
Columbia Üniversitesi’nden Profesör Jeffrey Sachs’ın çok kutuplu diyalog tezlerini desteklediğini belirten Hughes, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan barış çerçevesinin yeniden işletilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.
Hughes, “Silahsızlanma için yepyeni kurumlar icat etmemize gerek yok; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından felaketleri önlemek için kurulan mekanizmaları layıkıyla kullanmamız yeterli. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması aslında bir barış metnidir. Devletler egemenlik haklarına saygı gösterilen bir güvenlik düzenine kavuşursa, nükleer silahlara sığınma ihtiyacı ortadan kalkar” dedi.
Görüşmenin kapanışında Nepal Başbakanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulunan Hughes, küresel kaynakların savaş yerine insanlığın ortak sorunlarına yönlendirilmesi çağrısında bulundu.
Hughes, “Nepal Başbakanı’nın kürsüde dile getirdiği gibi, savaş için kusursuz lojistiğe sahip olan dünya gıda dağıtımı ve afet yardımı için çökmüş bir lojistik işletiyor. Nükleer silahlara ve savaşa ayrılan devasa bütçelerin küresel ısınmaya, kuraklığa ve iklim felaketlerine ayrıldığı bir dünyada bambaşka bir geleceği konuşuyor olurduk. İnsanlığın hayatta kalabilmesi, yıkım araçlarına yatırımı durdurup kolektif varoluş krizlerine odaklanmasına bağlıdır” diyerek sözlerini tamamladı.
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Dünya Basını5 gün önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor








