Görüş
Ortaklıktan ittifaka: neden şimdi?

Önceki yazımda Si Tsinpin’in Moskova ziyareti ve iki ülke arasındaki ilişkilere sadece Rusya açısından bakmıştım; bugün ana başlıklar halinde olsa bile bunu Çin açısından yapmak gerek.
* * *
Heyetlerden başlayalım. Rusya tarafından dar görüşmelere Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı D. Medvedev, Dışişleri Bakanı S. Lavrov, Savunma Bakanı S. Şoygu’dan başka Merkez Bankası Başkanı E. Nabiullina, Maliye Bakanı A. Siluanov (dar görüşmelerde yoktu, sadece genişletilmiş görüşmelere katıldı), özellikle askeri sanayi alanındaki devlet tekellerinin yöneticileri ve başta Aleksandr Novak olmak üzere hemen bütün başbakan yardımcıları katıldılar. Bütün görüşmelerde Çin tarafından da eşit sayıda delege hazır bulundu. Si Tsinpin ayrıca Başbakan Mişustin’i de ziyaret etti. Başka hiçbir şey olmasaydı bile karşılıklı heyetlerin bu kapsamı, Si Tsinpin’in Moskova ziyaretinin doğrudan doğruya batıya bir meydan okuma anlamına geldiğini göstermeye yeterdi.
* * *
İmzalanan belgeler, meydan okumadan çok daha fazlası olduğunu gösteriyor.
Toplam 12 belge imzalandı; bunlar arasında en önemli iki tanesi, “karşılıklı ortaklık ve stratejik işbirliği ilişkilerinin derinleştirilmesine dair ortak açıklama” ile “2030’a kadar Rusya-Çin iktisadi işbirliğinin temel istikametlerinin geliştirilmesi planı üzerine ortak açıklama”; geri kalanları ise somut alanlarda mutabakat belgeleriydi.
Her iki ortak açıklama da son derece kritik; ancak ikincisi hak ettiği ilgiyi yeterince görmedi. Oysa ilki uluslararası siyasi işbirliğinin çerçevesini çizerken, ikincisi de bunun maddi altyapısını oluşturuyor.
Açıklamaya göre sekiz “kilit” istikamette iktisadi işbirliğinin geliştirilmesi planlanıyor. Söz konusu istikametler şunlar:
1) özellikle elektronik ve diğer inovasyon araçlarının geliştirilmesinde ticaretin hacminin artırılması ve optimizasyonu (inovasyon işbirliği, dijital ekonomi);
2) karşılıklı lojistik sisteminin kapsamlı olarak geliştirilmesi (her türlü ulaştırma yol ve araçları, sınır bölgesinde altyapının aşamalı olarak iyileştirilmesi);
3) mali işbirliği seviyesinin yükseltilmesi (iktisadi işbirliğinin her alanında yerli para birimlerinin daha geniş kullanılması; üstelik aslında burada da kalmıyor, Rusya’nın sunduğu perspektif çok daha kapsamlı: Putin basın toplantısı sırasında Rusya’nın Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki diğer ticari ortaklarıyla da işlemleri yuan üzerinden yapabileceğini, dahası Rusya’nın bu ticari ortaklarının da üçüncü ülkelerle ticari ilişkilerinde “yuana dayalı bu hesap biçimlerinin gelişeceğinden emin” olduğunu söyledi);
4) enerji alanında kapsamlı ortaklığın güçlendirilmesi (karşılıklı ve küresel enerji güvenliği ve enerji sektöründe ortak stratejik projeler);
5) “metal, kimyasal gübre ve kimyasal sanayi ürünleri de dâhil temel emtia ve mineral kaynaklarının pazar ilkeleri temelinde karşılıklı tedariki alanında uzun vadeli ilişkilerin geliştirilmesi hedefiyle koordinasyonun temini”;
6) teknoloji ve inovasyon alanında işbirliğinin “Rusya ve Çin’in teknolojik liderliğinin temini hedefiyle” genişletilmesi;
7) çok daha yüksek sınai işbirliği (Çinli ve Rusyalı sanayi şirketlerinin katılımıyla yeni üretim zincirleri);
8) “her iki ülkenin gıda güvenliğinin temini amacıyla tarımda işbirliği seviyesinde ciddi bir artış”.
Bu durumda şunu söylemek mümkün: siyasi işbirliğinin çerçevesini çizen “karşılıklı ortaklık ve stratejik işbirliği ilişkilerinin derinleştirilmesine dair ortak açıklama” ortaklığı siyasi ittifaka vardırmayı amaçlıyor; iktisadi işbirliğinin çerçevesini çizen “2030’a kadar Rusya-Çin iktisadi işbirliğinin temel istikametlerinin geliştirilmesi planı üzerine ortak açıklama” ise aynı işi daha güçlü bir şekilde iktisadi alanda yapıyor.
* * *
Bu, bir gelecek planı; peki mevcut durum ne?
Rusya’nın dış ticaret hesaplamalarında yuanın rolü, sadece dış ticarette Çin pazarına sert bir kaymayı değil, aynı zamanda “dedolarizasyonun” boyutunu da gösteriyor. İhracatta yuanın payı (ülkeye giren döviz toplamına göre) 2022 başında yüzde 0,5’ti, yılsonunda yüzde 16’ya fırlamıştı; ithalatta yuanın payı ise (ülke dışına çıkan döviz toplamına göre) yüzde 4’ten 23’e çıkmıştı.
Hizmet ithalat-ihracat ilişkisi hacim olarak önemsiz, ancak ilişkinin niteliği açısından bir fikir verebilir. 2017’de Çin’in Rusya’ya yaptığı hizmet ihracatı 2,38 milyar dolardı, 2021’de 3,53’e çıktı; Çin’in Rusya’dan hizmet ithalatı ise aynı tarihlerde 2,39’dan 2,83’e yükseldi. 2019’da bir sıçramanın ardından tekrar düştüğü anlaşılıyor.
Rusya ve Çin arasındaki emtia ihracat-ithalat ilişkisi ise şöyle: 2013’te Çin Rusya’ya 45,59 milyar dolar ihracat yaptı; bu miktar 2022’de 114,15 milyar dolara çıktı. Çin’in Rusya’dan yaptığı ithalat ise aynı yıllarda 39,67 milyar dolardan 114,15 milyar dolara çıktı. İthalat ile ihracat arasındaki makas 2017’de döndü; 2020’den sonra ise hem ithalat hem ihracatta muazzam bir sıçrama oldu. Emtia ticareti bileşenleri tahmin edilebileceği gibi: Rusya doğal kaynak ihraç ediyor, Çin mamul madde.
Ancak Rusya’nın ihracatı, batı pazarındaki kaybını karşılamanın çok gerisinde.
Çin gümrük verilerine göre Rusya’nın geçen yıl 24 Şubat’tan beri Çin’e ihraç ettiği enerji kaynaklarının toplamı 88 milyar dolar. Bir önceki yıl bu miktar 57 milyar dolardı. Bunun içinde hampetrol ve petrol ürünleri, doğalgaz (sıkıştırılmış ve boru hattından) ve kömür var. Rusya’nın (BDT dışındaki ülkelere) toplam doğalgaz ihracatı geliri geçen yıl 127 milyar dolardı. Bu yıl doğalgaz fiyatlarının durumuna göre iyimser tahminle 61,6, kötümser tahminle 30,8 milyar dolara düşebilir. Geçen yıl (BDT dışındaki ülkelere) 128,3 milyar dolar olan toplam petrol ihracatı geliri ise bu yıl iyimser tahminle 87,8 veya kötümser tahminle 58,5 milyar dolara düşebilir. Sadece bu iki kalemden ihracat geliri kaybı en iyi tahminle bile 100 milyar dolardan fazla. Demek ki Rusya’nın Çin’e enerji ihracatında 2022’de bir önceki yıla göre 31 milyar dolar artış, Kuzey Akım 1 ve 2 sabotajından başka petrol ambargosuyla da kaybettiği geliri telafi etmenin çok uzağında. (Ayrıntılar için, bak. “Rusya’da yapısal değişim zorunluluğu: petrol-gaz ekonomisinden nasıl çıkılır?”)
Başka nedenlerin yanı sıra bu durum da içeride yapısal değişiklik için bir momentum yaratıyor, zira petrol-doğalgaz ekonomisi ve en genelde bağımlı ekonominin sadece istikametini değiştirerek varlığını koruması, aynı ölçüde yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Bu durum, iktisadi ittifakın çerçevesini çizen ortak açıklamanın ilk başta göründüğünden bile çok daha hayati önem taşıdığını gösteriyor.
* * *
Si’nin, Rusya’da gelecek yıl yapılacak başkanlık seçimlerini Putin’in kazanacağından emin olduğunu söylemesi, malûmun ilanı olmaktan başka şu üç noktanın altını çiziyor:
1) karşılıklı ilişkilerin ancak Rusya’da Putin’in önderliğinin devam etmesi durumunda gelişeceği iması;
2) Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini pervasızca aşarak çıkardığı tutuklama kararına karşı en üst seviyede bir tavır alış;
3) Rusya’da (neredeyse imkânsız bir ihtimal olsa bile) olası bir renkli “devrim” anlamına gelecek şekilde Kremlin yönetimini devirecek bir iktidar değişikliğinin meşru görülmeyeceği hatırlatması.
* * *
Rusya’nın Ukrayna harekâtında silah ve mühimmat sıkıntısı çektiği ve bu ihtiyacını Çin’den karşılamayı planladığı, Çin’le işbirliğinin aynı zamanda bunu desteklemeye yönelik olduğu çokça ileri sürülüyor. Bu afaki bir iddiadır. Batı basınında ne söylenirse söylensin, silah sanayisinde üretim ve kapasite sorunu yaşanmadığı çok açık.
Putin, Si’nin ziyaretinin hemen arifesinde, bugün ellerinde olan modern silahların önemli bir bölümünün 2014’te ellerinde olmadığını, o tarihten beri sektörde güçlü bir modernizasyona gittiklerini açıklamış ve hipersonik füzeleri örnek göstermişti. Bu, batının Minsk mutabakatlarını Kiev rejimine zaman kazandırmak için kullanmasına neden izin verildiği sorusunun gerçek cevabı değilse bile doğru.
Çin’in Rusya’ya silah ve mühimmat vereceği iddiaları ve ABD-AB’nin buna yönelik tehditleri sadece olası bir büyük çatışma öncesi Çin’in mümkün olduğunca kriminalize edilmesi veya hiç değilse troyka ve uydularının Çin’e yönelik kapsamlı bir yaptırım saldırısı için şimdiden siyasi hazırlık amacı güdüyor.
Gerçekte Çin’in Rusya’ya savaş malzemesi (mühimmat, silah veya araç) vermesi neredeyse kesinlikle söz konusu değil, çünkü zaten “Çin, kendi silah sistemlerini (güdümlü füze, havadan havaya füze, İHA, lazer güdümlü bomba, vb.) Rusya’nın sistemleri üzerinde geliştiriyor”. Bunu iki buçuk yıl önce, “Kırılgan dev…” yazı dizisinde yazmıştım. Bugün de aynı görüşteyim. İki ülkenin heyetler arası görüşmelerinde askeri sanayinin önemli isimlerinin de hazır bulunması, Çin’in Rusya’ya savaş malzemesi anlamına gelmez, tam tersi anlamına gelir. Zaten bu yüzden ileri sürülen afaki iddiadan daha fazla önem taşır, zira Çin’in batıya karşı askeri gücünü Rusya ile artık siyasi ittifak haline gelmiş kapsamlı ortaklık içinde geliştirme kararlılığını gösterir.
* * *
Görüşmelerin en önemli başlıklarından biri, Kuzey Okyanusu meselesidir.
Putin dün Si Tsinpin ile resmi görüşmesinin ardından yapılan basın toplantısında, Rusya ve Çin’in Kuzey Kutup Yolu’nun geliştirilmesiyle ilgili bir çalışma grubu kurmaya hazır olduklarını söyledi. Bunu görüşmelerin en önemli sonuçlarından biri saymak gerek, zira Çin Arktik Okyanusu’nda en azından 2021 sonlarına kadar ABD yanlısı bir tutum almıştı. İlk defa en yüksek seviyede Kuzey Okyanusu’nda Rusya ile çalışma grubu kurulması kararının alınmış olması, Çin’in ABD ile Rusya’yı şu veya bu şekilde karşısına alan herhangi bir siyasi angajmana girmekten artık kesinlikle kaçındığını gösteriyor olmalı; öte yandan Rusya’nın Kuzey Kutup Yolu’na dair kendi tutumunu Çin’le uyumlu kılmak istediği de anlaşılıyor.
* * *
İtiraf etmeliyim ki Si’nin Moskova görüşmelerinin kapsamı ve sonuçları benim beklentilerimin çok ötesine geçti.
Çin’le ilgili görüşlerimi üç bölümlük “Kırılgan dev…”de epey ayrıntılı biçimde özetlemiştim. Orada Si’nin “ülkenin orta ve uzun vadeli iktisadi ve sosyal gelişme stratejisinin temelleri” olarak formüle ettiği “altı ilkesinin” üzerinde önemle durmuştum ve bu ilkelerin aslında en genelde iç pazarın genişletilmesine yönelik olduğunun altını çizmiştim. Temel iddiam şuydu:
Çin’in dünyanın fabrikası rolü, onun dev bir cüsseye erişmesine yol açtı, ama aynı zamanda kırılgan kıldı. Bu sadece iktisadi değil (pazarın çoğu zaman kontrol dışı faktörlere bağlı olması) aynı zamanda siyasi bir kırılganlık yaratıyordu (kontrol dışı faktörlerin başında troykanın hegemonyasının gelmesi ve troykanın bunu bir siyasi baskı aracı olarak kullanması). Dolayısıyla, Çin’in kırılganlığını aşmasının tek yolu iç pazarda alım gücünü yükseltmekten geçiyor: “Si… tüketimi Çin’de iktisadi büyümenin en önemli motoru sayıyor ve bunu, orta gelir seviyesindeki 400 milyon insana tevdi ediyor. Keza, gelir seviyesinin yükseltilmesini ‘en önemli siyasi hedef’ sayıyor. Başka deyişle, alım gücü yüksek batılı tüketici için üretilen ihraç mallarının giderek daha büyük bir bölümü iç pazarda tüketilmeli, bunun için de orta gelir seviyesindeki insanların gelirleri artırılmalı. Ancak bunu sınıf ilişkilerine köklü müdahale yoluyla yapmayacağını da vurguluyor: ‘Daha fazla insanın kendi çabalarıyla ota gelir seviyesi grubuna girmeleri için insan sermayesine yatırımları genişletmek şarttır.’” Hedef bu olunca, üretim ve ikmal zincirinin stabilizasyonu ve bunun için de sosyalist altyapı hayati önem taşıyor. Si’nin ikinci ilkesine göre: “Devlet işletmeleri… sosyalizmin en önemli maddi esası ve siyasi temelidir. … Daha güçlü, daha iyi ve daha büyük olmalıdırlar. Elbette devlet işletmeleri de reforme ve optimize edilmelidir, ama onlardan vazgeçilemez veya onlar zayıflatılamaz.” Üçüncü ilke, “şehirleşme stratejisinin iyileştirilmesi”, doğrudan doğruya ilk ilkeyle ilgilidir; bu aynı zamanda işçi sınıfının siyasi olarak güçlendirilmesini gerekli kılar.
Özetle “altı ilke”, troykanın hegemonya tehdidine karşı yapısal bir dönüşüm öngörüyordu; ancak bu dönüşümün hiç değilse geri dönülemez noktaya varıncaya kadar gerçekleştirilmesi için en azından 6-7 yıl gerekiyordu. Ama bu sürecin çok sancılı geçeceği belliydi, zira: “Emperyalizmin sosyalizmle dost olmadığı’ eski dönemin geri dönmesi, öngörülemezliği ve külfetli oluşu yüzünden, Çinli siyasetçileri ürkütüyor.”
Oysa aradan sadece iki yıl geçmişken Çin, endişelerini ve ürküntüsünü koruyor ise bile (Tayvan meselesindeki aşırı ihtiyatlı tutumu bunu gösteriyor) batıya karşı meydan okumaktan çekinmedi ve troykanın bir numaralı düşman ilan ettiği Rusya ile “stratejik ortaklıktan” iktisat alanını da kapsayan bir ittifaka yöneldi.
Si’nin sınırsız yetkiler kazandığı kongrenin ardından atılan bu adım, Çin’de doğabilecek olası siyasi tehditlerin artık ciddi bir önemi kalmadığını da gösteriyor olmalı.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









