Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Rusya Çin’den ne bekliyor?

Yayınlanma

Çin-Rusya ilişkileri genellikle sadece jeopolitik açısından değerlendiriliyor. NATO yanlısı jeopolitikçiler şöyle bakıyorlar: felaket, Rusya ve Çin arasında bir blok kuruluyor, durdurmalıyız. Asyacı jeopolitikçiler de şöyle bakıyorlar: yaşasın, Rusya ve Çin arasında bir blok kuruluyor, desteklemeliyiz.

Her ikisi de yanlış. Nesnelliği olmayan bir disiplin olarak jeopolitik, tamamen siyasidir, ama siyasetin kendisi de tamamen sınıfsaldır.

Dış ilişkiler içerideki sınıf kompozisyonunun eseridir ve ona etkide bulunur; ama bir ülkeyle (Çin) sürdürülen dış ilişkilerin içerideki sınıf kompozisyonunu böylesine doğrudan ilgilendirdiği Rusya’dan başka bir ülke daha zor bulunur.

Dört başlıkta bakalım: işçi sınıfı, küçük ve orta burjuvazi, büyük burjuvazi, Kremlin.

İşçi sınıfının büyük bir bölümünün temsilcisi olma niteliğini koruyan Komünist Partisi için Çin, küresel bir NEP anlamına gelmekle kalmaz, Rusya’da kapitalist restorasyona yol açan problemlerin ideal çözümünü de temsil eder. Bu öyle büyük önem taşıyor ki, Komünist Partisi geçen kasım plenumu raporunda “Çin Deniz Feneri” başlığıyla özel bir bölüm açmıştı. RFKP Merkez Komitesi orada, (Çin’de) “hızlı iktisadi büyümenin kapitalist sınıfların iştahına değil bütün halkın menfaatlerine hizmet ettiğini” vurgulamış, Si Tsinpin’in şu sözlerini hatırlatmıştı: “Biz reformları hiç de Çin’in özgüllüklerini taşıyan bir sosyalizm kötü olduğu için değil, bu sosyalizm daha da iyi olsun diye derinleştiriyoruz.” RFKP aynı yerde, ÇKP’nin yönetici rolünün de altını çizmişti: “SSCB’nin trajik tecrübesi, komünist partisinin yönetici rolünden vazgeçilmesinin kaçınılmaz olarak toplumu kaosa sürüklediğini ve kapitalist restorasyona yol açtığını gösterdi.” Dolayısıyla RFKP’ye göre ÇKP’nin iktidarda kalması ülkenin sosyalist geleceğinin de garantisidir. RFKP, Çin yönetiminin en temel ideolojik-siyasi ilkelerinin savunulmasını görev sayıyordu: “Çin’in özgüllükleri”, “sosyalist devletin çokyönlü modernizasyonu”, çevre meselesine yapılan güçlü vurgu; Çin’in “jeopolitik” stratejisinin ana kavramları: “insanlığın ortak kaderi”, “tek kuşak tek yol”; bu stratejinin teşkilat organları: “emperyalist küreselleşmeye karşı sağlam bir denge” oluşturma potansiyeli sunan ŞİÖ, BRICS, vb.

Plenum raporunun ilgili bölümünün en dikkat çekici ifadesi ise, son cümleleriydi: “Çin Halk Cumhuriyeti’nin tecrübesi evrensel bir önem kazanmış bulunuyor. Bu tecrübe derin bir inceleme ve yararlanmayı hak ediyor. Rusya yetkililerinin Çin’deki iktisadi, sosyal ve bilimsel-teknolojik gelişmeden öğrenecekleri işte bunlardır. Gerçek bir egemenliği sadece bu garanti eder.”

Küçük ve orta burjuvazi için NEP, “azami iktisadi hürriyetten” (bu, Putin’in 24 Şubat’tan beri ekonomiyle ilgili hemen bütün konuşmalarında kullandığı bir postüladır) başka Rusya tarihinin en demokratik kesitine, Rusya aydınının asr-ı saadetine geri dönüş demektir. Bu, küçük burjuvazinin yükselmesinin önüne hiçbir engel konulmadığı bir dönemdir.

NEP’in önemi nedir? Lenin’in RKP(b) 10’uncu kongresinde NEP’i duyurduğu 15 Mart 1921’in arifesindeki durumu hatırlayalım: iç savaş Ukrayna’dan Sibirya’ya kadar devam ediyor, devrim için alarm zillerini çalan Kronştadt ayaklanması kısa bir süre önce bastırılmış, Petrograd ve Moskova fabrikaları çalışmıyor çünkü yakıt yok, kitlesel açlık kapıda, “savaş komünizmi” özellikle köylülük üzerindeki ağır yüküyle iktisadi bir felaket hazırlamış… Böyle bir ortamda NEP, devletin dış ticaret tekeli altında küçük ve orta burjuvazinin sermaye birikimine imkân sağlıyor, iç savaşın kazanılmasının maddi şartları hazırlanıyor, ülke 1914’ten beri ilk defa normalleşiyor. Aslında fiilen 1920’de uygulanmaya başlayan NEP hukuken 1931 sonunda yerini sanayileşmeye bıraktığında ülke tamamen başka bir görünümdeydi: savaşın deklase ettiği işçi sınıfının yerine yenisi doğmuş, sağda solda NEP zenginleri daha da yükselmenin yollarını arıyor; bütün Rusya tarihinin en demokratik dönemi.

Orta burjuvazi açısından mevcut durum daha ayrıntılı incelenmeli. 24 Şubat’tan önceki orta burjuvazi büyük oranda deklase oldu, geleneksel olarak Navalnıy vb. liberal muhalefeti destekleyen bu kesim, servetlerinin büyüklüğüne göre, yeterince varlıklı değilse eski Sovyet ülkelerine, biraz daha iyi durumdaysa Türkiye’ye, kendi sınıfının tepesindeyse de Birleşik Arap Emirlikleri veya Avrupa’nın güney sahillerine göçtü. Bunlar yanlarında, aynı siyasi programı savundukları, küçük burjuvazinin görece müreffeh ve daha az gelecek kaygısı duyan bir kesimini de (bilişim uzmanları) götürdü.

Gidenlerin bu ikinci halkası gerçekten de bir sorun teşkil ediyor, zira yaptırımların önemli bir bölümü Rusya’nın teknolojik gelişme altyapısını hedef alıyordu. Aslında aklıevvel “ultra-yurtseverler” (veya “urra-yurtseverler”) dışında hemen herkes bu durumun teknolojik gelişme potansiyeli açısından yarattığı tehdidin farkındaydı; Komünist Partisi’nin Birleşik Rusya’daki “urracılara” karşı çıkarak bu insanların geri dönüşü için şartları yaratmayı telkin etmesi dikkat çekicidir. Ama ilk halkanın, orta burjuvazinin ortadan kalkması bir sorun olmaktan ziyade büyük bir fırsat teşkil ediyordu, zira böylelikle yeni bir orta burjuvazi oluşturulmasının önü açıldı.

24 Şubat sonrası sürecin içeride sınıf kompozisyonuna yaptığı en önemli, en “devrimci” etki budur. Böylece liberal muhalefetin sınıfsal temeli ortadan kalkarken yeni orta burjuvazi tarafsız-bonapartist devlet talebiyle Kremlin’in neredeyse kayıtsız şartsız destekçisi haline geldi.

Putin’e verilen desteğin sınıfsal temeliyle ilgili somut bir araştırmaya rastlamadım. Anketler yapılırken gelir durumu sorulsa bile bunlar (mesela VTSiOM’un çalışmalarında) sonuçlara yansımıyor. Ancak 24 Şubat’tan sonra Putin’e olan destekteki muazzam artışın (5 Aralık 2021’de yüzde 63,5’ten 3 Nisan 2022’de yüzde 81,6’ya çıktı, o zamandan beri de sadece 2 defa yüzde 78’e düştü) bu yeni orta burjuvazinin tutumuyla ve küçük burjuvazinin artan desteğiyle de ilişkilendirilmesi gerektiğinden kuşku duymuyorum. Bu kesim, ister içeride küçük ve orta ölçekli sanayiyle, ister perakende veya toptan ticaretle, ister dış ticaretle uğraşsın, teknoloji, ithalat girdisi ve mamul madde ihtiyacında ve ihracatta Çin’e bağımlı. Çin, bu orta burjuvazinin gözünde, KP için olduğu gibi ideolojik bir “deniz feneri” değilse bile siyasi olarak ideal bir bonapartizm örneği olarak görülüyor.

Büyük burjuvazi için Çin’le ilişkiler hem potansiyel hem de tehdit anlamına gelir. Potansiyel çok açık: batıda yaptırımlarla kapanan dış pazarlar doğuda hâlâ açık ve eğer burjuvazi üretime devam edecekse bunu ancak doğuya açılarak yapabilir. Ama çok fazla “eğer” var. Birincisi, batı ile cepheleşme büyük burjuvazinin tercihi değildi; tersine, “eğer” Kremlin Ukrayna tehdidi yüzünden eyleme geçmeseydi, büyük burjuvazinin komprador niteliği desteklenirdi, böylece ne batı pazarı ortadan kalkardı, ne de istifçi eğilimleri üretkenliğinden çok daha fazla olan burjuvazi böylesine büyük kayba uğramaz, troyka kontrolündeki offshore hesapları sorunsuz işlemeye devam ederdi. Dolayısıyla, çatışmanın sona erdirilmesi ve troyka ile yeni bir sulh dönemine girilmesi büyük burjuvazinin tercihidir, ama iktidar mekanizmalarından büyük ölçüde dışlanmış olan ve dışlanmaya devam eden burjuvazi bu amacına ulaşabilecek güçte değil. İkincisi, doğu pazarı istifçi eğilimlere karşı devlet denetiminin artması anlamına da gelir. Doğru, bir yandan Rusya’nın bakirliği içinde (uluslararası şirketlerin uzaklaşması bu bakir niteliği güçlendiriyor) üretken burjuvazi için büyük imkânlar sunar. Ama diğer yandan bu imkânlar bağımsız değildir ve burjuvaziyi devlet denetiminden başka devlet planlamamasına da mecbur edebilir. Herhangi bir ülkede burjuvazinin üretken veya istifçi olması bir tercih değildir, bu onun niteliğini tayin eden tarihi şartların ve bu niteliği tahkim eden dünya kapitalist sisteminin gereği olarak öyledir. Tarihi olarak, Rusya’da büyük burjuvazinin ortaya çıkışı (Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyon) onu böyle şekillendirmiştir. Küresel olarak, neredeyse tamamen finanslaşmaya dayanan neoliberal dünya sistemi bugün gırtlağından nefes değil ölüm hırıltıları yükseliyor olsa bile herhangi bir çevre ülkesinin burjuvazisine mali bağımlılıktan başka imkân vermiyor.

Gene de büyük burjuvazinin bir bölümü bu çoklu denklemden, Kremlin’le çatışmaya girmeksizin, ama mümkün olduğunca siyasi bağımsızlık elde ederek çıkmaya çalışıyor.

Deripaska’nın Credit Suisse kriziyle ilgili söyledikleri çok dikkat çekicidir. Bu kurnaz ve zeki (iki niteliğe nadiren birlikte rastlanır) oligark, Credit Suisse’in arkasından UBS’nin de tepetaklak yuvarlanacağını, çünkü Amerikan Merkez Bankası’nın faizleri “delice” artırarak “çok ileriye gittiğini” söylüyor. Deripaska’ya göre batı ekonomisi “fazlasıyla pazar ekonomisi” ve ciddi bir dengesizliğe tahammülü yok; ama Moskova’nın da “sevinmesi için erken”. Çin’e gelince, tam da bu süreçte Amerikan Maliye Bakanlığı’nın hazine kâğıtlarını satmaya başlayarak “Amerikan ekonomisine bıçağı saplayabilir”. Bu yüzden batının (ifadenin kabalığından ötürü bağışlayın) “donunu indirip Çinlilerin önünde eğilmesi gerek”.

Bu sözlerin meali şöyle yapılabilir: biz de “fazlasıyla pazar ekonomisi” olmaktan çıkmak istiyoruz (büyük burjuvazinin sınırsız tekelleşme eğilimini yansıtıyor; böylelikle orta burjuvazinin yükselişini de engeller), bunun için devlete katılmalıyız. Demek ki Deripaska, ısrarlı talebini (devletin burjuvaziye açılması) devam ettiriyor. “Offshore istifçisi kötü burjuvalar gibi değil, iyi ve üretken burjuva” rolü oynamaya çalışıyor ve bunu iktidar katında itibar ve ikbal kazanmak için yapıyor. Ama uluslararası ilişkiler açısından da sunduğu çözüm, bütünüyle sistem içi bir çözüm: bizim de Çin gibi bolca Amerikan hazine tahvilimiz olsaydı onları felç edebilirdik!

Kremlin’in durumu son derece özgün, zira (devamlı vurguladığım gibi) bonapartist nitelikleri belirleyici. Jeopolitikle karşılaştığımız ve bu yalancı disiplinin sınıf çatışmalarının gerçek muhtevasını örttüğü yer de burası: mesele sadece Kremlin’in jeopolitik tercihlerinden veya jeopolitik mecburiyetlerinden ibaretmiş sanılıyor. Bütün bunları tetikleyen ülke içi ve uluslararası sınıf ilişkileri (içeride sınıf kompozisyonu, dışarıda troykanın hâkim olduğu neoliberal dünyada gelişme imkânlarının tamamen silinmiş olması) gölgede kalıyor.

Bu, yalancı disiplinin işlevsiz olduğu anlamına gelmez. Jeopolitik küçük devletler için bütünüyle yıkıcı sonuçlar doğurur, ama büyük devletler için gayet işlevsel olabilir, zira uluslararası meselelerde kararlar almak için uluslararası ilişkilerin gerçek muhtevasına (sınıflara) bakmaya gerek yok. Bu anlamda, Kremlin açısından mesele “ideolojik” değil, bütünüyle işlevseldir. Sosyalizmin de Kremlin için bir yönetme kültüründen, özgül bir yönetim biçiminden ibaret olması, bu işlevselliği besler.

Çin, bu işlevselliği temsil ediyor.

Putin’in dün Si Tsinpin’i Kremlin’deki gayriresmi kabulünde söylediği şu sözleri, Kremlin’in yaklaşımının son derece samimi bir ifadesi saymak gerek:

“Çin’de gayet etkin bir iktisadi kalkınma ve devleti güçlendirme sistemi kuruldu. Bu, başka ülkelerde olduğundan çok daha etkin. Bu aşikâr bir olgu.”

Belli belirsiz bir hayranlık da seziliyor. Tıpkı Komünist Partisi’nin Çin’de, Sovyetler Birliği’nde kapitalist restorasyona yol açan şartlardan çıkış yolunu görüyor olması gibi, Kremlin de iktisadi kalkınma, güçlü devlet ve işlevsel yönetim görüyor. Bu, tıpkı Komünist Partisi için olduğu gibi Kremlin için de bir ideal çözüm formülüdür. İstikrarlı bir kalkınmayı garanti eden, içeride sosyal çatışmayı önleyen, devletin tayin edici rol oynadığı bir model: Kremlin için Çin’in özü budur. Bu modelin adının ne olduğu, hangi ideolojik ilkelere dayandığı bir önem taşımıyor. Bu model ancak küçük ve orta burjuvazinin “azami iktisadi hürriyete” sahip olması, işçi sınıfının gelir ve refah seviyesinin korunması ve mümkün olduğunca yükseltilmesi, büyük burjuvazinin de dizginlenmesiyle mümkün olur. Modelin kilidi, siyasetin tayin ediciliğinde yatar. Bu, Kremlin’in Sovyet tecrübesinden öğrendiği şeydir aynı zamanda: Putin birçok yerde, Sovyet sistemini dağıtan şeyin Komünist Partisi tekelinin ortadan kalkması olduğunu vurgulamıştı. Bu doğru vargının, Komünist Partisi’nin yukarıda alıntıladığım görüşüyle bütünüyle örtüşmesi tesadüf değildir.

Diğer sınıflar açık ve kesin bir şekilde Kremlin’in arkasında durduklarına göre burada sorun, büyük burjuvazinin nasıl dizginleneceğidir.

“Rusya…”da Rotenbergler üzerinde önemle durmuştum. Bu, özel bir durum olmaktan ziyade yeni bir eğilimi temsil eder; Deripaska’nın (ve başkalarının da) devlet adamlığı hülyalarının tatmini için bir yol olabilir ama bundan memnun kalmayacakları da açık. Özetle, formül şudur: büyük şirketler devletin büyük hissedar olduğu, “stratejik sektör” olarak tanımlanan konsorsiyumlara katılmaya zorlanır; bu, şirket sahibi oligarkın hareket serbestliğini ortadan kaldırır ve devlet planlamasına uymak zorunda bırakır; bir çeşit rüşvet olarak da oligarkın kendisine sadece yetkileri daraltılmış bir tür CEO işlevi yüklenir. Mülkiyet ilişkisine hukuken dokunulmaz, ama kontrol ve planlama derinleştirilir.

GÖRÜŞ

Filistin için tek ses, milli bir zorunluluk ve bölgesel bir ihtiyaç

Yayınlanma

Son günlerde, Türkiye ve Mısır gibi bölge ülkelerinden İsrail ile gerilimin tırmandırılması yönünde bir adım geldi. Bu, Orta Doğu’da yeni bir savaş veya çatışma döneminin başlangıcına işaret ediyor. Bu durum, Filistin meselesini tartışma ve çözümlerde önceliklendirmenin farklı yollarını araştırmayı gerekli kılıyor. Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde Filistinliler açısından uygun bir hizalama oluşturmaya yardımcı olmak üzere çeşitli konumların genel niteliklerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışıyoruz.

İsrail tarafında, hükümet Gazze Şeridi’ne yönelik saldırganlığını sürdürme konusundaki iç ihtilafların üstesinden gelmeye ve Hamas’ı imha etme gerekliliği ile bölgenin durumunu Batı Şeria’dan (Filistin Otoritesi) ayıran bir güvenlik teorisi içinde yeniden tanımlamaya çalışıyor. ABD, bu yaklaşımla hemfikir zira bu, kuzeyde ve güneyde İsrail ordusunun hareketini kolaylaştırıyor.

Bu noktada ABD, İsrail’in stratejik garantörü rolünü oynuyor ve bölgede fiilen bir ‘vurucu güç’ olarak hareket ediyor. Bunu, direnişin azami derecede tüketilene kadar Mısır ile çatışmayı geciktirmeye çalıştığı Refah krizindeki tutumunda görmek mümkün. Burada ABD’nin izlediği politika açık: İsrail’e uzun süreli ve geniş çaplı bir savaş için gerekli silahları tedarik etmek ve uluslararası iradenin karşısında siyasi himaye sağlamak.

Bu aşamada, İsrail ve ABD’nin söylemi arasındaki uyum, yürütme ya da yasama düzeylerinde açıkça görülüyor. Söylem, Siyonist varlığı korumaya yönelik tedbirlerin genişletilmesi etrafında dönüyor. Bir yandan kitle imha silahlarını kullanma tehdidi artıyor ve bunlar sadece lafta kalsa da İsrail’in Gazze Şeridi’nin kalanını yok etme savaş anlatısıyla uyumlu. Diğer yandan ABD’nin politikası bölgedeki ortak tavrı bozmaya ve ülkelerin kolektif hareket etmelerini mümkün olduğunca engellemeye odaklanıyor. Bu, Suudi Arabistan ile savunma sistemi konusunda normalleşme karşılığında pazarlık yapılmasında ve Mısır’ın endişelerine duyarsızlığın azalması ve Türkiye’ye karşı kampanyalara destek verilmesinde görülebilir. Bu politika, her ülkeyi farklı önceliklendiriyor ve onları devam eden savaşa karşı farklı politikalar benimsemeye sevk ediyor.

Bölgesel düzeyde, Filistin davasını açıkça destekleyen siyasi duruşlara rağmen ABD’nin politikasına verilen yanıt, zayıf bölgesel koordinasyonda kendini gösteriyor. Fakat bu ülkeler, temkinli bir biçimde ulusal güvenliklerini savunma yönünde ilerliyor. İsrail’in Refah bölgesindeki askeri operasyonlarının ve askeri varlığının genişlemesiyle Mısır, gerilimi tırmandırmaya doğru kayıyor; Sina’da teyakkuzu artırma ve ilişkileri kesme tehdidi de buna dahil. Güvenlik koordinasyonunun durdurulması, İsrail ordusunun Refah sınır kapısının Filistin tarafını ele geçirmesinden sonra alınan acil bir tedbirdi ve Filistin varlığı diğer tarafa yeniden konuşlandırılana kadar devam edecek. Mısır politikasının, barış antlaşmaları ve ordunun Sina’da yeniden konuşlandırılması da dahil, İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmeye daha fazla önem verdiği görülüyor.

Aynı doğrultuda Mısır Dışişleri Bakanlığı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davasıyla dayanışma bildirdi. Bu, ilişkilerin kesilmesine yol açabilecek bir tırmanmaya işaret eden bir gelişme. Bu hamlelerin sadece dayanışmayı teşvik etmekle kalmayıp savaşın çözülmesi ve Amerikan çabalarının geçici limana deniz kuvvetleri gözetiminde ayak basmasıyla İsrail ile ABD’den gelen tehdidin ele alınışında bir değişimi de yansıttığı görülüyor.

Benzer şekilde, Türkiye de tutumunda önemli bir kayma yaşadı ve ateşkese arabuluculuk yapmaktan ve destek vermekten Filistinlileri kayıtsız şartsız destekleyen net bir duruşa geçti. İsrail’i ticari olarak boykot etmeyi de içeren ilk adımlar, Türkiye’nin çatışmanın ön saflarındaki konumunu ortaya koyan dış politikasının temellerini oluşturuyor. Bu yaklaşım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın defalarca Hamas ve Filistin Otoritesi’ne destek ve koruma bildirmesiyle daha da yoğunlaştı ve meselenin etkin uluslararası söylemin içinde kalmasını sağlıyor.

Lübnan cephesinde ise ‘Direnişin Ekseni’, siyasi baskıyı planlı çatışmalarla birleştiriyor. Bu model, Lübnan’daki iç karmaşıklıkları göz önüne alarak gerginlikleri sürdürüyor ancak açık bir savaşa dönüşmüyor. Son aylardaki bu durum sürerken, kapsamlı bir savaş ihtimali azalıyor ve operasyonlar hesaplanmış tahminler dahilinde kalıyor. Bunun da Gazze’deki savaş üzerindeki etkisi minimal görünüyor.

Bu gelişmelere rağmen Filistin safları dağınık. Siyasi olarak, doğrudan veya dolaylı müzakereler için birleşik bir gündem yok. Bununla birlikte asıl mesele, Filistinlilerin uluslararası müzakere masasından uzak tutulması ve girişimlerin sadece mahkumların serbest bırakılması ve geçici askeri düzenlemeler gibi kısmi konularla ilgilenmesi, Filistin taraflarını kapsamayan bir algıyla birlikte gelmesidir. Önceki aşamada, direnişin arabuluculara güveni arttıkça, Filistin danışma çerçevesi oluşturma konusundaki ilgisi azaldı. Bu durum, Filistin tarafının siyasi duruşunu şekillendirememesine yol açtı, çünkü müttefik ülkeler/arabulucular ile toplu iletişim için bir kanal sağlamadılar, bölgesel etkilerini ve küresel imajlarını zayıflattılar. Bu davranış ayrıca bu ülkeler arasındaki koordinasyonu da zayıflattı. Bu uygulamaların açık etkisi, sahadaki durum ile müzakere süreci arasındaki uyumsuzlukta yatıyor ve hüsranın büyümesine katkıda bulunuyor.

Kendi aralarındaki ton farklılığı ve çelişkilere rağmen tek bir sesle konuşmak için çalışmak, Filistin meselesi etrafında dayanışmayı yeniden inşa ettiği ve aralarındaki koordinasyonu geliştirmek için bölgesel çabaları bir araya getirdiği ve bölgesel taraflara açıldığı için Filistin müzakere pozisyonunu güçlendirmeye yardımcı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Avrupa’yı ziyaret edip Putin’i ağırlayan Xi, kıtayı bölüyor mu?

Yayınlanma

Yazar

Xi, beş yıl aradan sonra Avrupa’ya ilk ziyaretini gerçekleştirerek Çin ve Avrupa ülkeleri arasında önemli bir diplomatik angajmana imza attı. Ancak son dönemde yapılan tartışmalar ziyaretin Avrupa içindeki bölünmeleri daha da derinleştirebileceği yönünde. Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Ravi Agrawal, Çin’in Avrupa’yı ‘bölmeyi ve fethetmeyi’ amaçladığını yazdı. Brookings Enstitüsü, Xi’nin ziyaretinin Avrupa birliğindeki fay hatlarını ortaya çıkardığını belirten bir yorum yayınladı. Almanya’dan DW News ‘Avrupalı liderler Çin Devlet Başkanı’nın ziyareti konusunda neden bölünmüş durumda’ diye sordu.

Putin 16 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etti. Avrupa, Ukrayna Savaşı ile ilgili konularda yine bölünmeler yaşadı: Rusya ve Çin arasındaki ilişkiler nasıl değerlendirilmeli? İki ülke arasındaki ‘normal’ ticaret Rusya’nın savaş çabalarına ne ölçüde katkıda bulundu? Bu ticarette yer alan bazı Çinli şirketlere yaptırım uygulanması makul müdür? Çin’in barış planına nasıl tepki verilmelidir?

Çin’in birleşik bir Avrupa’ya ihtiyacı var

Avrupa zaten oldukça bölünmüş durumda. ÇKP neden bu bölünmeleri daha da derinleştirmekle uğraşsın? Ne de olsa “Yeni Avrupa” ya da “Eski Avrupa” terimlerini Çin icat etmedi. Yirmi yıl önce bu terimleri kamuoyuna kazandıran kişi dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’di.

Avrupa ülkeleri göç krizinde yük paylaşımı, sınır kontrolleri ve iltica politikaları üzerinde tartıştı. Çin’in ise krizle hiçbir şekilde ilgisi yoktur.

Polonya, yargı reformları konusunda Avrupa Komisyonu ile mücadele etti. Aslında Çin her zaman uluslararası sahnede ulusal egemenliğin önemini vurgulamış, ancak Polonyalı siyasetçileri AB’ye karşı hiçbir zaman özel olarak kışkırtmamıştır. Aksine Çin, Avrupa entegrasyon sürecini desteklediğini defalarca ifade etmiştir.

Neden peki? Bu sadece diplomatik bir dil mi? Teorik olarak, bölünmüş bir Avrupa’daki uluslar etkilenebilir, manipüle edilebilir ve zorlanabilir, ancak korkarım ki Çin bundan hiçbir şekilde faydalanamaz.

En azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin Avrupa’da derin kökleri var. Eğer Avrupa bölünürse, ABD medya, akademisyenler, düşünce kuruluşları, danışmanlar ve politikacılar üzerindeki ezici etkisi nedeniyle Avrupa uluslarını etkili bir şekilde manipüle edebilecek tek varlık haline gelecektir. Çin benzer bir yaklaşım sergilemeye kalkışsa bile ABD, Çin’in çoğu Avrupa ülkesindeki çabalarını kolaylıkla engelleyecektir.

Putin Rusya’sı, Avrupa’daki sözde sağcı partilerin takdirini kazanmak için bir şekilde başka bir yaklaşım bulmuş gibi görünüyor. Ancak bu yaklaşım savunmacı bir nitelik taşıyor. Amerika’nın etkisi bir ya da iki seçim döneminde dengelenebilir, ancak mesele temelden çözülemez. Dahası, Çin bunu yapacak kaynaklardan yoksundur.

Daha birleşmiş bir Avrupa’ya ne dersiniz? İyimser bir tahminle Avrupa’da bağımsızlık ve özerklik duygusunun daha da uyanacağını düşünüyorum. ABD ve Avrupa arasındaki çatışmalar daha belirgin hale gelecek ve Avrupa ülkeleri ABD müdahalesine direnmek ve bağımsız olarak daha fazla karar almak için daha güçlü istek ve yeteneklere sahip olacaktır.

Bazı insanlar ‘Çin tehdidi teorisini’ abarttıklarında, Çin’e boyun eğmekten bahsedebilirler, ancak bu asla gerçekleşmeyecek. Avrupa birçok konuda Çin’e ‘hayır’ demeye devam edecektir. Ancak Çin için daha bağımsız bir Avrupa, ABD’nin neredeyse serbestçe manipüle edebildiği bölünmüş bir Avrupa’ya kıyasla nispeten daha adil bir rekabet ortamı sunacaktır.

Ukrayna Savaşı Avrupa’nın birleşmesine yardımcı olabilir mi?

Putin’in Çin ziyaretinin Çin-Rusya ikili ilişkilerini daha da sağlamlaştırdığına ve bir dizi yeni işbirliği girişimi başlattığına şüphe yok. Ancak Xi Jinping’in Putin’i sıcak bir şekilde karşılaması, savaşın dengelerini Rusya’nın lehine çevirecek bir “tehdit” olarak değil, egemen devletlerin uluslararası sahnede oynayabileceği proaktif rolün bir göstergesi olarak görülmelidir.

Avrupalılar için bu, daha fazla düşünmek için bir fırsat. Avrupa neden Rusya ile işbirliği alanını kaybetti? Avrupa neden ucuz enerjiye erişimini kaybetti? Avrupa’nın çok sayıda Ukraynalı mülteciyi kabul etmesi ve insanlığa önemli yardımlarda bulunması doğrudur, ancak tüm bu trajediler önlenebilirdi.

Putin ‘özel askeri operasyonu’ başlattı ama NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin temsil ettiği sürekli provokasyon gerçekten Avrupa’nın çıkarına mıydı? Avrupa’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek, ABD’nin Rusya üzerindeki baskısını artırmasına yardımcı olurken, kendi stratejik tamponunu zayıflattı. Gözlemciler açısından bakıldığında, sadece Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından verilen sözlere ihanet etmek bile Avrupalılara ciddi bir manevi zarar vermek için yeterlidir.

Büyük bir Avrupa gücünün lideri olarak Macron, stratejik özerklik konusunda bir vizyona ve farkındalığa sahip ancak aynı zamanda Ursula von der Leyen gibi Amerikan yanlısı olarak görülen siyasetçilerle ilişkilerini de yürütmek zorunda. Bu arada Sırbistan ve Macaristan, nispeten daha küçük ülkeler olmalarına rağmen, Avrupa içinde benzersiz siyasi nişlere sahipler.

Xi Jinping’in bu üç ülkeyi ziyaret etme tercihi kuşkusuz anlamlı bir diyaloğun temelini oluşturan özerkliklerini dikkate almaktadır. Ancak Çin’in beklentisi, Avrupa’yı “bölmek” için onların diğer Avrupa ülkelerinden farklılıklarını vurgulamak değil. Bunun yerine uzun vadeli hedef, daha fazla Avrupa ülkesinin bu üç ülkenin sergilediği özerkliğe uyum sağlamasıdır.

Rusya da bu noktayı Avrupa’ya defalarca vurgulamış, Çin, Hindistan ve hatta Brezilya ve Endonezya’yı Avrupa’dan daha fazla egemenliğe sahip oldukları için övmüştür. Eğer Rusya daha bağımsız ve özerk bir Avrupa’nın kendi çıkarlarına zarar vereceğinden endişe etmiyorsa, o zaman Çin’in endişelenmesi için daha da az neden var demektir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Neocon’ların en büyük başarısı: Avrasya’nın kucaklaşması

Yayınlanma

Yazar

“Joe Biden verdiği yıkıcı zararın farkında mı?”

Bu cümle, İngiliz istihbaratı ve devlet mekanizmalarına yakınlığıyla bilinen Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan makalenin başlığı. Spotunda; “Amerika’nın gaflet içindeki başkanı, özgür dünyayı yok etme arayışındaki şer eksenini cesaretlendirdi” cümleleri dikkat çekiyor.

Makalenin sahibi Telegraph editörü Allister Heath’in yazarken sinirleri boşalmış olsa gerek. Demokrat Başkanı Biden’ın Jimmy Carter ile kıyaslandığı yazı, Anglo-Amerikan ittifakının belirleyicisi ABD’deki yönetimi Batı hegemonyasının her cephedeki çöküşünden sorumlu tutuyor. Doğrusu; Çin ve Rusya liderlerinin geçen haftaki zirvelerine asabi nazarlarla yaklaşan makale, ciddi bir analizden ziyade Batı’da kendilerini ‘en iyisi ve üstün’ gören kibrin tüm tezahürlerini taşıyor. Nedenler nasıllarla derdi zaten yok. Aksine ‘şahinlik’ peşinde koşuyor. Sonuçları itibarıyla Batı’daki büyük paniğin çarpıcı bir örneği.

Biden idaresi ve neocon’ların ‘iki büyük güçle aynı anda iştigal’ stratejilerinin görünümü gerçekten parlak değil. Rusya Federasyonu’na Ukrayna’yı kullanarak açılan vekalet savaşında iki yıldır dillerinden düşmeyen argüman; Moskova’nın askeri harekata girişerek ‘büyük bir hata’ yaptığı ve Batı bloğunu birleştirdiği oldu. Atlantik İttifakı içinde çatlaklar ve sancılar her gün hissedilirken, bu iddia görünüşte ‘tarafsız’ İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğinden hareketle temellendirildi.

Bugün Batı bloku ‘kimin hata yaptığını’ sorgulatacak gelişmelerle karşı karşıya. En başta Avrasya’nın iki büyük gücü Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırsız işbirliğinin pekişmesinin katalizörü oldukları için.

Batılı siyasi yorumcular ve hatta elitler artık Rusya’nın dünyada hedeflendiği gibi tecrit edilemediğini teslim etmekle kalmayıp ‘Küresel Güney’ diye anılan itaatsizler cephesiyle karşı karşıya. Ve Rusya ile Çin aralarındaki işbirliğini her alana yayarken, ‘Küresel Güney’i etkileyen mekanizmalarda başı çekmekte.

Esasında neoconlar, ABD’nin bugün artık ikisi de ‘toprak olmuş’ iki dış politika ustasının; Henry Kissinger ile Zbigniew Brzezinski’nin 20’inci yüzyılda küresel Amerikan hegemonyasını tesis ederken her ne yaptılarsa, tersine çevirmiş görünüyor. Sıra bir nevi ‘Büyük Satranç Tahtası’nın asıl ustalarında…

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 16-17 Mayıs’taki Çin ziyareti ve ürettiği sonuçlar, son iki senede iki ülke ilişkilerine temkinli nazarlarla yaklaşan gözlemcilerin şüphelerini topyekün dağıtacak cinsten. Aynı zamanda iki yıl önce Moskova’da açıklanan ve Rusya-Çin ilişkilerinin sınırının olmadığını’ vurgulayan bildirinin de ötesine geçtikleri rahatlıkla söylenebilir.

BIDEN’IN İKİ BAKAN GÖNDERİP ÇEKTİĞİ ÜLTİMATOMLAR

Rusya liderinin Beijing ziyareti, Biden yönetimi ile Avrupa’daki neocon ortaklarının görünür telaşlarına eşlik eden tehditlerinin hemen ardından gerçekleşti. Biden 2 Nisan’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i telefonla aramış ve iki önemli bakanının Pekin’de bir kez daha kabülünün yolunu açmıştı; Hazine Bakanı Jennett Yellen ile Antony Blinken. Önce 4 Nisan’da Yellen Çin’e gitti. Ardından Antony Blinken 24-26 Nisan’da.

Dokuz ay önceki ziyaretinde Çin’den Amerikan tahvillerinin alımı konusunda adeta ‘ricacı’ olmuş Yellen’ın dört gün süren ziyaretini, giderek tırmanan ticari anlaşmazlıkları belirledi. Çinliler Yellen’ın taleplerinin tam aksini yapıp hızla Amerikan tahvillerini ellerinden çıkarmaya devam ederlerken (2024 ilk çeyreğinde 53 milyar dolar) ABD Hazine Bakanı’nın Beijing’deki teması da ‘değişti’. Çin’le ekonomik ilişkilerde kurguladıkları yeni denklemin başlığı ‘kapasite fazlası’ olarak kondu. Yellen, Çin’in elektrikli araçlar, bataryalar, yeşil enerji teknolojisi gibi alanlarda Çin’in Amerikan kapitalizmini düşürdüğü durumdan yakındı. Rusya ile ticaretin devamından duydukları rahatsızlığı dile getirip bunun devamının ‘sonuçları olacağını’ söyledi

Çin Başbakanı Li Qiang’dan yardımcısı He Lifeng’e kadar Çinli yetkililer ise, Washington’un ekonomi ve ticaret konularını ‘siyasileştirmemesi’, ‘adil rekabet ve açık işbirliği gibi temel piyasa ekonomisi normlarına’ bağlı kalmasını salık verdiler. “ABD kapasite meselesine piyasa ekonomisi ve küresel vizyon perspektifinden objektif ve diyalektik olarak bakmalıdır” mesajı verilirken, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyduğunun altını çizdiler.

Rusya konusunda ise Çin Dışişleri ‘çeşitli alanlardaki normal işbirliğine müdahale edilmemesi ya da kısıtlanmaması gerektiğini’ söyleyerek yanıt verdi. Çinliler kiminle nasıl ticaret yapacaklarının dayatılmaya çalışılmasından hoşlanmadı ve şirketlerine yaptırım sopası sallanmasını reddetti.

Blinken’ın ziyaretinin hedef açıkça ‘dediklerimizi yapmazsanız bedelini ödersiniz’ ültimatomu için yapıldığı açıktı. Bu ziyaretin anlamıtı son Harici yazımda aktarmıştım. https://harici.com.tr/neoconlar-cocukluk-hastaligi-cin/

Bugün soldan sağdan Amerikalı Kongre üyeleri, askeri yetkililer ve düşünce kuruluşlarının uzmanları, ‘Rusya’nın işini halledip Çin’le hesabı görme’ temasını açıkça ‘2025’te Çin ile savaşa girme’ söylemlerine vardırıyor. Tıpkı yıllarca Rusya’nın yaptığı gibi sabırla ‘diplomasi kapısını açık tutan’ Çinlilerin artık neredeyse ‘kaçınılmaz’ gibi görünen Amerikan saldırısına hazırlanmakta olduklarını düşünmemek elde değil. Ve bu açıdan Rusya’nın Ukrayna harekatının önemli deneyime dönüştüğünü de…

8 BİN KELİMELİK ORTAK BİLDİRİ; YOK YOK

Rusya Devlet Başkanı’nın yeni görev döneminde yönetim ekibindeki taşları yerli yerine oturduktan sonra ilk olarak Çin başkentinin yolunu tutması önemli.

Çin-Rusya diplomatik ilişkilerinin 75’inci yıldönümü nedeniyle planlanan iki günlük ziyaretteki Rusya heyeti de çarpıcıydı. Putin’in yeni kabinesinin; Başbakan Mihail Mişutsin ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev haric neredeyse herkes heyetteydi. Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirilerek terfi ettirilen eski Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile onun yerine sivil ve askeri sanayiyi eşgüdümlü olarak güçlendirme ve inovasyon hedefiyle atanan yeni Savunma Bakanı ve önde gelen ‘planlamacı ekonomist’ Aleksey Belousov bilhassa dikkat çekiciydi. ABD’nin Rusya ile ilişkiler nedeniyle Çin bankalarına yaptırım sopası salladığı, BRICS’te alternatif para meselelerinin tartışıldığı bir dönemde, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabuillina ve büyük Rusya bankalarının yöneticileri de heyette yerlerini aldılar.

İki liderin yine saatlerce görüşmeleri, Putin’in Beijing’in ardından Çin’in kuzeyinde Rusya sınırında bir ‘Beyaz Rus’ azınlığın da yaşadığı Harbin’deki temasları, teknoloji enstitüsünü ziyareti, üniversitede öğrencilerle bir araya gelmesi dikkat çekiciydi.

8 bin kelimeden oluşan Ortak Bildiri ise Şubat 2022’deki meşhur ‘müttefiklik ilişkilerinin sınırı yok’ temalı bildiriyi de solladı, siyasi ve askeri ittifakın da ötesinde bir işbirliği zemini ortaya koydu. (*tamamını Mandarin dilinden DeepL çevirisiyle okumak isteyenler için hazırladım. Linki aşağıda)

Rusya-Çin Ortak Bildirisi

Ortak Bildiri, son derece detaylı; dış politika mesajlarında Batı’nın kendi kurallarını dayattığı hegemonyanın kabul edilmeyeceği, Rusya ile Çin’in BM kurallarını temel alan uluslararası ilişkiler sisteminde demokratikleşme ve çok kutupluluğa öncülük edeceği ve ‘Küresel Güney’in birliği ile gücünün pekiştirilmesi’ vurgusu dikkat çekiyor. Yine ‘kalkınmanın, kaynaklar ve fırsatların yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler lehine yeniden dağılımına’ atıf da öyle.

‘Yeni sömürgecilik ve hegemonyacılık’ içermeyen bir küresel düzende, tüm ülkelerin ‘ulusal koşulları ve halklarının iradesi temelinde kalkınma modellerini seçmesinin’ altı çizilirken, ‘egemen ülkelerin içişlerine müdahale’ ve ‘tek taraflı yaptırımlar’ ile BM dışı ‘yargı yetkilerinin’ kabul edilmediği belirtiliyor.

Metinde, ABD Asya-Pasifik’ten Avrupa’ya nükleer güvenlikle ilgili uyarılıyor. ABD’nin yapıcı olmayan ve düşmanca ‘çifte çevreleme’ politikasına yanıt vermek için Rusya ile Çin’in koordinasyon ve işbirliğini güçlendirileceğinin altı çiziliyor.

Kuzey Kore’den Afganistan’a istikrarsızlaştırma girişimlerine dikkat çekilen metinde Ukrayna konusunda ‘krizin istikrarlı çözüm için temel nedenlerinin ortadan kaldırılması’ vurgusu eşliğinde güvenliğin bölünmezliği ilkesi anımsatılıyor. Rusya ile Çin’e göre temel nedenler aşikar; NATO yayılmacılığı.

Ortak bildirinin, Çin’in ABD öncülüğündeki kolektif Batı’nın dondurulmuş Rusya varlıklarını çalarak Kiev’e aktarma hamlesine de açıkça itirazını kayda geçirmesi açısından önemli

Ve elbette Rusya-Çin ilişkilerinde ekonominin her alanda; uçak motorlarından, uzayda işbirliğine, tüketim ürünlerinden finansmana ve Kuzey Deniz rotalarına uzanan ortak projeler, bazıları detaylarıyla aktarılıyor. Medyadan kültüre değinilmedik alan yok. Ve esasında Avrasya’da yaratılan ortak ekonomik alanın yanında BRICS’le genişletilmesi hedeflenen egemen ulusların işbirliği çerçevesi konuyor. Bu kadar kapsamlı bir bildirinin önceden hazırlandığı aşikar.

KUCAKLAŞMA

Ziyaretin sembolü Çin’de adet olmadığı halde Xi Jinping’in yolcu ederken Putin’i hararetle kucaklaması oldu. Beyaz Saray Stratejik ilişkiler sözcüsü John Kirby’ye bu kucaklaşmanın mesajı sorulduğunda, “Kucaklaşma mı? Bu onlar için çok güzel” dedikten sonra bunun ABD’ye yönelik taşıdığı mesaja dair soruyu, “Oh, dostum. Kişisel insan bedeni sevgisi hakkında konuşmakta iyi değilim, bu yüzden sanırım birbirlerine sarılmanın neden iyi bir şey olduğunu düşündükleri hakkında konuşmayı bu iki beyefendiye bırakacağım” diye yanıtladı.

Kirby, Çin ve Rusya liderleri ile yöneticilerinin ‘birbirlerini tanımadıkları ve pek güvenmediklerini’ savunurken, “Ortak noktaları, uluslararası kurallara dayalı düzene meydan okuma, ABD’nin sahip olduğu ittifaklar ve ortaklıklar ağına meydan okuma ve birbirlerinin ulusal güvenlik çıkarlarını desteklemenin yollarını arama arzusudur” dedi. Ve Rusya ile Çin’in işbirliğinden kaygılandıklarını teslim etti.

Avrasya’nın iki büyük gücünün buluşturan Biden yönetiminin nihayet ‘gelmekte olanı’ gördüğü açık. Biden, Putin’in ziyaretinin hemen öncesinde Çin’i yarı iletken teknolojisinden men etme kararından sonraki ikinci büyük hamlesini de yaptı. Çin’de üretilen mallara gümrük duvarları çekildi; çelik ve alüminyumda %25, yarı iletkenlerde %50, elektrikli araçlarda %100, güneş panellerinde %50. Joe Biden, “Çin bu sektörlere hakim olmaya kararlı. Amerika’nın bu konularda dünyaya liderlik etmesini sağlamaya kararlıyım” diye buyurdu.

ABD’nin küresel pazarda liderlik bakımından işi kolay değil. Örneğin çelikte ABD’nin yüzde 4.3’lük payına karşı Çin’in payı yüzde 54, alüminyum’da ABD’nin yüzde 1.5’luk payına karşılık Çin’in yüzde 55, elektrikli araçlarda ABD’nin yüzde 8’lik payına karşılık Çin’in yüzde 60, güneş pillerinde ABD’nin yüzde 2’lik payına karşılık Çin’in yüzde 78. Sadece yarı iletkenlerde Çin’in yüzde 7’lik payına karşılık ABD yüzde 48 ile lider. Peki gümrük tarifeleri ‘liderliği’ getirir mi?

Çinlilere göre, ABD’nin bu hamlesi ‘yanlış üstüne yanlış eylem’.  Kararın sadece ABD işletmeleri ve tüketicilerine zarar vereceğini belirten Beijing, korumacı tedbirlerin tedarik zincirlerinin istikrarını tehlikeye atabileceğini söylüyor. Tabii Beijing’in çok sayıda Avrupa ülkesinin ek gümrük tarifelerini de eleştirdiğini belirtelim. Avrupa’da şimdilik Almanya kendisi için önemli bir pazar olan Çin ile ilişkileri gözetmeye çalışıyor ama ABD’nin sözünden çıkmaları pek olası görünmüyor..

Rusya ile Çin Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasını birlikte düzenlerken, Amerikan kapitalizminin ‘geriye düşme’ tedirginliğinin sonu hayırlı görünmüyor. ‘En iyi medeniyet biziz. Herkes bizim gibi olmalı ama üstünlüğümüzü kabullenmeli’ görüşündeki Batı aklı ile ‘Dünyaya biz hükmetmeyeceksek, yansın yıkılsın’ diyebilecek neocon’ların gerilimi daha da tırmandırmama olasılıkları yok. Avrasya’daki Çin-Rusya ortaklığı pekişirken, Amerika’daki 5 Kasım seçimlerinin, Biden yahut Trump’ın hiç fark etmediğini muhtemelen tarih gösterecek. Tek soru hangisinin daha beter olacağı…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English