Bizi Takip Edin

Görüş

Rusya’da yapısal değişim zorunluluğu: Petrol-gaz ekonomisinden nasıl çıkılır?

Avatar photo

Yayınlanma

Bu yazıda Rusya’da devletin en büyük iki ihracat kaleminin dün, bugün ve yarınından yola çıkarak gelişmelerin bütçeye etkisi ve iktisat stratejisinde kaçınılmaz değişiklik ihtiyacı üzerinde duracağım.

İlkin, aşağıdaki en önemli kavramlardan birine, “uzak ülkelere” açıklama getirmek gerekli. Eski Sovyet ülkelerinin tamamı, BDT’de olup olmadıklarına bakmaksızın yakın yabancı ülkeler sayılır. Bunların dışında kalan bütün ülkeler de uzak yabancı ülkeler olarak değerlendirilir. Grafiklerimiz ve hesaplamalarımız sadece uzak yabancı ülkeleri kapsıyor. Bunun ezici çoğunluğunu ise Çin’i düştükten sonra Avrupa ülkeleri oluşturuyor. Dolayısıyla varacağımız sonuçlar, Rusya’nın iki ana ihracat ve bütçenin iki ana gelir kaynağında (petrol ve doğalgaz) batı yaptırımlarının sonuçlarını yansıtacak.

Uzun yazılardan hoşlanmayan okur için peşinen söyleyelim. Rusya, 2021’i baz alırsak eğer, bu yıl petrol ve petrol ürünleri ihracatının yüzde 35-40’ını, doğalgaz ihracatının da yarısını kaybediyor. Ama kayıp sadece bundan ibaret değil; enerji fiyatları 2022’nin ilk yarısındaki derin kriz yüzünden Rusya’nın gelirini hatırı sayılır şekilde artırmıştı, ama şimdi durum tersine döndü; petrol ve petrol ürünlerine yapılan indirimler ise piyasa fiyatının neredeyse yarısına yaklaşıyor.

Doğalgaz

Aşağıdaki grafiğin nasıl çizildiğine, hangi verilerin neden ve nasıl kullanıldığına ve tahminlere dair açıklamalarla başlayalım.

Federal Gümrük Hizmetleri (FTS) nisan ayından beri “yanlış değerlendirmelerden, spekülasyonlardan ve tutarsızlıklardan” kaçınmak için istatistikleri yayınlamıyor; dolayısıyla 2022’nin resmi verileri yok. 2023’te Avrupa’ya sadece (Ukrayna üzerinden transit olarak) 30 milyar metreküp gaz ihracatı bekleniyor. Mavi Akım’dan hâlihazırda yüzde 80 kapasiteyle gaz basılıyor; yani bu hat üzerinden azami 16 milyar metreküp geçebilir. Çin’e ise azami 23-24 milyar metreküp basılabilir.

Türkiye’nin Rusya’dan geçtiğimiz yıl ne kadar doğalgaz aldığı açıklanmadı. Ama Uşakov 18 Temmuz’da, yılın ilk yarısında 12,8 milyar metreküp gaz basıldığını (7,1 Mavi Akım, 5,7 Türk Akım) söylemişti. Bununla birlikte Çin’e ve (Baltık’ın da dâhil olduğu “yakın ülkeler” hariç) Avrupa’ya yapılan ihracat tutarı belli; bunlara dayanarak Türkiye’ye yapılan ihracatı 21,70 milyar metreküp olarak hesapladım. Bu, Kommersant’ın Türkiye gümrük idaresinden aktardığı rakamla da örtüşüyor: 21,50 milyar metreküp.

Gazprom verileriyle Federal Gümrük İdaresi (FTS) verileri tam olarak örtüşmez. Gazprom’un ihracat rakamları her zaman FTS’nin rakamlarından daha büyüktür. 2021’de de böyle oldu: Gazprom (Novak’ın 28 Aralık’taki açıklamasına göre) uzak ülkelere 185,1 milyar metreküp ihraç etti, ama FTS’ye göre boru hatlarından uzak ülkelere toplam ihracat 170 milyar metreküptü. Ben tabloda Gazprom verilerini esas aldım. Bununla birlikte doğalgazın yıllık ortalama fiyatlarında Merkez Bankası verilerini kullandım. Ancak Merkez Bankası da, tıpkı FTS gibi, 2022 ve sonrası ortalamalarını istatistiklerine girmedi. Bu nedenle 2022 doğalgaz fiyatları ortalaması olarak ICE verilerine dayanarak RİA’nın aktardığı hesaplamalardan yararlandım: 1000 metreküpü 1260,8 dolar.

2023 için ise iki ayrı fiyat seti seçtim. İlki, yıl boyunca fiyatların buna yakın belli bir istikrar kazanacağı varsayımıyla 2022’nin son günü fiyatları: 844,3 dolar. İkinci durumda ise Avrupa’da kış ve bahar boyunca havaların mevsim normallerinin çok üzerinde seyredeceği, rüzgârın rekor hızını sürdüreceği, Brüksel’in Katar’la uzun vadeli petrol anlaşması yapacağı, Cezayir’le ilişkileri düzelteceği, ABD’nin tekel kârı yerine makul fiyatlar koyacağı gibi bir dizi varsayımla (bunların tamamının gerçekleşmesi mümkün olmasa bile) fiyatların yarıya düşeceğini kabul edeceğim.

2023’e dair tahminlerimde ihracatın yüzde 30 kadar daha azalacağı ve 70-75 milyar metreküpe düşeceği öngörüsüne dayandım. Eğer böyle olursa bu yıl Avrupa ülkeleri ABD’den, Rusya’dan aldıklarından iki kattan fazla doğalgaz alacaklar.

Novak’ın 28 Aralık’taki açıklamasına göre gaz ihracatı geçen yıl 100,9 milyar metreküp oldu. Bu, tarihi bir diptir: 1990’da 110 milyar metreküptü. Miller 16 Ocak’ta, Çin’e ihraç edilen gaz miktarının 15,5 milyar metreküp olduğunu söyledi; ancak Neftegaz 2 Ocak’ta, sözleşme yükümlülüklerinin artmasına dayanarak 18,2 milyar metreküp olarak değerlendirilebileceğini açıklamıştı. Grafikte bu ikincisini esas alıyorum.

Miller, 2025’e kadar Çin’e gaz ihracatının yıllık 48 milyar metreküpü bulacağını da söyledi. Ama grafikten görüleceği gibi bu durumda bile (hiç değilse şimdilik) kaybedilen Avrupa pazarının doğuda telafi edilmesi mümkün değil.

Sıvılaştırılmış gazı tablolara dâhil etmedim. Bu ihracat kısmen artabilir. 2022’de Avrupa’ya toplam 15,7 milyon ton, Asya’ya da 16 milyon tona yakın sıvılaştırılmış gaz ihraç edildi. Bu, yaklaşık 44 milyar metreküp doğalgaza denk düşer. Önemsiz değil, ama batı teknolojisine bağımlılıktan başka nakliye ve tankerlerde sigorta-reasürans zorlukları yüzünden 2023’te bu seviyenin üzerine çıkması zor görünüyor, dolayısıyla ek bir gelir sağlaması beklenemez. Kaldı ki Rusya-Avrupa boru hatlarının toplam potansiyel kapasitesinin Kuzey Akım 1 ve 2 NATO operasyonuyla yok edilmeden önce 180-200 milyar metreküp seviyesinde olduğunu hatırlarsak, sıvılaştırılmış gaz ihracatındaki artışın yakın zamanda buna yaklaşması da mümkün değil.

2023’te Çin, Belarus ve Türkiye’nin toplam talebi, çok iyimser olunursa, 60 milyar metreküpü bulabilir; ama bu, Gazprom’un toplam arz kapasitesinin çeyreğinden daha az. Demek ki en iyimser tahminlerle tablo şöyle: Rusya 2021’de bütün dünyaya yaklaşık 240 milyar metreküp doğalgaz satışı yapmıştı, ama 2023’te sıvılaştırılmış doğalgaz ihracı azami 45, “dost olmayan” ülkelere boru hatları üzerinden satış 30 ve tarafsız ülkelere satış da 60 milyar metreküp olabilir.

Petrol

Petrole bakalım.

Grafiği aynı dönem için (2013-2023) hazırlayacağım; ancak Çin, Türkiye ve Hindistan verilerini almayacağım. Şu üç nedenle:

1) Veri seti eksik. Bununla birlikte hiç değilse Çin’in 2022’ye kadar istikrarlı bir alıcı olduğu belli (70-72 milyon ton arasında).

2) Türkiye’nin alımına dair rakamlarda, en azından 2020 itibariyle Rusya ve Türkiye kaynakları arasında uyumsuzluk var.

3) Hindistan 2022’ye kadar görece önemsiz bir alıcıydı; ama 2022’de Rusya petrolünün yurtdışına çıkarılmasında en önemli duraklardan biri haline geldi; Rusya’nın Hindistan’a petrol ihracatı da 24 Şubat’tan önce yüzde 1’den mayıs ayında yüzde 18’e fırladı. Hindistan, Türkiye, Singapur, hatta BAE bile Rusya petrolünü işleyip başka ülkelerin petrolüyle karıştırarak menşeini belirsizleştirip satıyorlar. Ancak bunların, Rusya’nın karşı yaptırım kararının uygulanmaya başlanacağı 1 Şubat’tan sonra nasıl davranacakları meçhul. Dolayısıyla, verileri bu üç ülkeye göre tanımlamak hiçbir somut fikir vermeyecek.

Bununla birlikte hampetrol ihracatı rakamları ve yıllık ortalama petrol fiyatı üzerinden toplam gelir, bizi aydınlatacak.

Tabloyu tıpkı doğalgazda olduğu gibi “uzak ülkelerin” verilerine ve kendi tahminlerime göre tamamladım. 2023’te, doğalgazda olduğu gibi, Ural petrolünün varil fiyatı için iki ayrı tahminde bulundum: 40 dolar ve 60 dolar. Bunlar Merkez Bankası’nın mayıs ayında açıkladığı senaryolara uygun. Ural petrolünün fiyatı, 60 dolarlık tavan fiyat da dikkate alınırsa, muhtemelen bu ikisi arasında gerçekleşecektir. 2023’te “uzak ülkelere” petrol ihracatını da 200 milyon ton olarak tahmin ettim. Buna göre Rusya, Avrupa’ya yapılan hampetrol ihracatının yüzde 90’ını yaptırımlarla birlikte kaybedecek; bu ihracattan nakdi kaybı ise 40 ile 70 milyar dolar arasında olabilir.

Yaptırımların ve ambargonun uygulanmasına dair teknik ayrıntılara girmeyeceğim; ancak en genel haliyle (kara ve deniz ticareti için) 6-8 aylık dönemde aşamalı olacağını belirtmek gerek. Neden Avrupa pazarının yüzde 100’ünü kaybetmediğinin cevabı da burada yatıyor: Avrupalı think-tank kuruluşu Bruegel’in verilerine göre Rusya’nın Avrupa’ya petrol ve petrol ürünleri ihracatının dörtte üçü deniz yoluyla, sadece dörtte biri boru hatları üzerinden yapılıyor. Bu ikincisinde en büyük alıcılar arasındaki Almanya ve Polonya ithalatı kestiler; Macaristan hükümeti ise tam bir yasağı bloke etti. Slovakya ve Çekiya, Orbán’a minnettar olmalılar, zira onun sayesinde Macaristan’dan başka bu iki ülkenin de Rusya’dan petrol boru hatları açık kalacak.

Öte yandan sigorta ve reasürans yasağı, Hindistan ve Çin’e ihracatı doğrudan doğruya vuruyor; dolayısıyla eğer bu soruna istikrarlı bir çözüm bulunmazsa (şimdilik bulunan kısmi çözüm, reasüransları Rusya Milli Reasürans Şirketi’nin yapması) toplam ihracatın daha da düşmesi olası. Demek ki tıpkı doğalgazda olduğu gibi petrolde de Avrupa’da kaybedilen pazarın Asya istikametine çevrilmesi, bugünden yarına gerçekleşmeyecek bir şey.

Benim hesaplarımdaki kayıp beklentisi genel tahminlerle de örtüşüyor: AlfaBank 50 milyar, Reuters 40,8-54 milyar, Energy Aspects ise 60 milyar dolar kayıp beklediğini duyurmuştu. İhraç edilen petrol hacmini artırılırsa bu daha iyimser bir noktaya çekilebilir, bu da yaptırımların etrafından dolanmak için kullanılan yollar çeşitlendirilirse pekâlâ mümkün. Ne var ki Ural petrolü satış fiyatının 40-60 dolar dolayından yukarı çıkması pek olası görünmüyor.

Bu iki tablo 2023’le ilgili çok kritik bir duruma işaret ediyor: Rusya’nın petrol ve doğalgaz gelirlerinin, petrol ürünleri ve sıvılaştırılmış gazı katmadan, 89,3 milyar dolarla 149,4 milyar dolar arasında olmasını bekleyebiliriz. Bu, bir önceki yıla göre 106-166 milyar dolar arasında daha az gelir demektir.

Bütçe

2022 bütçe kanunuyla belirlenen bütçe gelirleri 25 trilyon rubleydi; ama geçen yıl hazineye yaklaşık 2,5 trilyon ruble fazla gelir girdi. Gene de bütçe harcamaları bu artışın üzerindeydi; Maliye Bakanı Siluanov yılsonu basın toplantısında “30 küsur trilyon ruble” harcama yapıldığını duyurdu. Gelir artışı, Ural petrolündeki büyük indirime rağmen (üçüncü grafik bize bunu gösteriyor) 5 Aralık’a kadar petrol fiyatlarının geçen yılın çok üzerinde, doğalgaz gelirlerinin de yüksek fiyatlar yüzünden rekor seviyede olmasından kaynaklanıyordu. Giderdeki daha büyük artış ise Ukrayna harekâtının doğrudan (askeri harcamalar) sonucu olmaktan başka harekâta katılanlara, ailelerine ve en genelde de düşük gelirlilere devlet sübvansiyonunun artmasından kaynaklandı. (Geleneksel olarak fazla veren bütçe, nisan ayında ilk defa açık verdi; yıl boyunca açıkları Gazprom ve Rosneft kapattı.)

Maliye Bakanlığı 2023-2025 bütçesini Ural petrolünün varil fiyatının bu yıl 70,1, 2024’te 67,5 ve 2025’te de 65 dolar olacağı varsayımına göre hazırlamıştı. Ancak beklentinin en azından bu yıl gerçekleşmeyeceği neredeyse kesin. Ural petrolü hemen her zaman indirimli satılır zaten, ama indirim miktarı genellikle birkaç doları aşmazdı. Oysa 24 Şubat’tan sonra muazzam farklar ortaya çıktı; o tarihten yılsonuna kadar ortalama indirim yüzde 30 civarında. Temmuz-ekim aralığında indirim oranı (yüzde 20-25) belli bir istikrar yakalamıştı, ama 5 Aralık’ta tavan fiyat ilanının ardından hızla tekrar yükseldi; 30 Aralık’tan beri de (bugün 20 Ocak) günlük yüzde 45-55 arasında. Üstelik halen 60 dolarlık tavan fiyatın altında seyrediyor. Oysa geçtiğimiz yılın Ural fiyat ortalaması 76,09 dolardı.

Doğalgazda da benzer bir durum var. 2023-2025 bütçe tasarısına düşülen açıklama notuna ve 2024-2025 planlama dönemine ilişkin resmi tahmine göre 2023’te doğalgaz ihracatı (uzak ve yakın ülkeler toplamı) bir önceki yıla göre yüzde 31 düşerek 142 milyar metreküp, önümüzdeki iki yıl boyunca da yıllık 125 milyar metreküp olacak. Ancak bu rakamlar fazla iyimser kabul edilmeli, zira eğer uzak ülkelere yapılacak ihracat tahminlerdeki gibi 70-75 milyar metreküp olursa, bu yıl boru hatlarından toplam doğalgaz ihracatı 90-93 milyar metreküpe kadar düşebilir.

Maliye Bakanlığı’nın en makul tahminlerine göre 2023’te Ural petrolünün varil fiyatı 50 dolar kalır ve günlük 10 milyon varil üretiminin üzerine çıkılmazsa bütçeye en az 2,1 trilyon ruble daha az petrol ve gaz geliri girecek; bütçe açığı ise planlanan 2,9 trilyon (GSYH’nın yüzde 2’si) yerine 5 trilyon rubleyi bulabilir. (Bu açığı hampetrolden başka petrol ürünleri, doğalgaz, kömür vb. de etkileyecek.)

Maliye Bakanlığı açığı, eğer Ural petrolü fiyatları 62-63 dolar seviyesinde olursa, burjuvazinin vergi yükünü artırmadan, Milli Varlık Fonu’ndan yuan satışlarıyla ve tahvil basarak kapatmayı planlıyor. Başaramaz veya indirimli petrol fiyatı daha da düşerse, alternatifleri şunlar: karbon ve gübrede “aşırı kâra” el koymak (Kremlin’in optimal çözümü bu; Putin’in 7 Eylül’de Doğu Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmayı yorumlarken daha ayrıntılı incelemiştim); devlet şirketlerinin temettülerinde bütçenin payını artırmak (“mali bloğun” optimal çözümü bu); yeni vergi düzenlemesi yapmak. Bu sonuncusunda Kremlin, büyük burjuvazinin yükünü artırarak kitlelerin refah seviyesini dengede tutmayı veya mümkünse devlet yardımlarıyla yükseltmeyi optimal çözüm sayar; “mali blok” ise dolaylı vergileri artırarak halkın sırtına yüklemeyi tercih eder. Başka deyişle, bütçe açığını kapatmanın yolu ya burjuvaziden geçer ya da halktan. Böylece “gücü yetenlerle gücü yetmeyenler” arasındaki “çatışmalı ittifak” devam eder.

Sonuç

Kuşkusuz bunlar gene de sadece tahmin. Ancak yeterince açık olan tek bir şey var: geleneksel iktisat modelinin (petrol ve doğalgaz ekonomisi) işlemesi giderek imkânsız hale geliyor. Ekonomide yapısal bir değişiklik kaçınılmaz. Bu iki kanaldan yapılabilir: ya devlet iktisadi faaliyetin giderek daha geniş bir alanını kontrol eder, ya da orta ve büyük özel sermaye üretken olmayan ticaretten veya ihracata yönelik hammadde üretiminden iç pazara yönelik sınai üretime kayar.

İkinci kanal, kapitalizmin konsolidasyonuna yardımcı olabilir, ama Rusya’da özel sermayenin komprador niteliği dikkate alınırsa anayolun bu olması beklenemez. Bir yan yol olarak kalacaktır; nitekim yabancı sermayenin Rusya dışına çıkarak bıraktığı boşluk burjuvazi için iştah açıcı. Bunlar kapanan veya satış bekleyen yabancı finans ve sınai kuruluşlarını ele geçirmek için refleks geliştiriyorlar, nitekim rublenin son bir aydır değer kaybının bir nedeni de satın almalar için döviz ihtiyacının doğması. Ama sermayenin komprador niteliği gene de ağır basıyor; büyük burjuvazi, arkasına “mali bloğun” desteğini alarak, geçen yılın ilk üç çeyreğinde bütçe gelirlerinin yüzde 10’u kadar bir tutarı, 2,5 trilyon rubleyi yurtdışına çıkarmayı başardı. Öte yandan, yapısal değişiklik için ikinci kanalın kullanılması, burjuvazinin siyasi gücünün tahkim ve takviyesine de yol açar; bu ise bonapartizme tehdit anlamına gelir. Ve son olarak, ikinci kanal, en büyük hammadde ihracatçısı olan devletin gelirlerini artırmaz; bu da yapısal problemi büyütür. Dolayısıyla devletin yapısal değişikliğin motoru olmaktan başka seçeneği yok.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English