Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Rusya’da yapısal değişim zorunluluğu: Petrol-gaz ekonomisinden nasıl çıkılır?

Yayınlanma

Bu yazıda Rusya’da devletin en büyük iki ihracat kaleminin dün, bugün ve yarınından yola çıkarak gelişmelerin bütçeye etkisi ve iktisat stratejisinde kaçınılmaz değişiklik ihtiyacı üzerinde duracağım.

İlkin, aşağıdaki en önemli kavramlardan birine, “uzak ülkelere” açıklama getirmek gerekli. Eski Sovyet ülkelerinin tamamı, BDT’de olup olmadıklarına bakmaksızın yakın yabancı ülkeler sayılır. Bunların dışında kalan bütün ülkeler de uzak yabancı ülkeler olarak değerlendirilir. Grafiklerimiz ve hesaplamalarımız sadece uzak yabancı ülkeleri kapsıyor. Bunun ezici çoğunluğunu ise Çin’i düştükten sonra Avrupa ülkeleri oluşturuyor. Dolayısıyla varacağımız sonuçlar, Rusya’nın iki ana ihracat ve bütçenin iki ana gelir kaynağında (petrol ve doğalgaz) batı yaptırımlarının sonuçlarını yansıtacak.

Uzun yazılardan hoşlanmayan okur için peşinen söyleyelim. Rusya, 2021’i baz alırsak eğer, bu yıl petrol ve petrol ürünleri ihracatının yüzde 35-40’ını, doğalgaz ihracatının da yarısını kaybediyor. Ama kayıp sadece bundan ibaret değil; enerji fiyatları 2022’nin ilk yarısındaki derin kriz yüzünden Rusya’nın gelirini hatırı sayılır şekilde artırmıştı, ama şimdi durum tersine döndü; petrol ve petrol ürünlerine yapılan indirimler ise piyasa fiyatının neredeyse yarısına yaklaşıyor.

Doğalgaz

Aşağıdaki grafiğin nasıl çizildiğine, hangi verilerin neden ve nasıl kullanıldığına ve tahminlere dair açıklamalarla başlayalım.

Federal Gümrük Hizmetleri (FTS) nisan ayından beri “yanlış değerlendirmelerden, spekülasyonlardan ve tutarsızlıklardan” kaçınmak için istatistikleri yayınlamıyor; dolayısıyla 2022’nin resmi verileri yok. 2023’te Avrupa’ya sadece (Ukrayna üzerinden transit olarak) 30 milyar metreküp gaz ihracatı bekleniyor. Mavi Akım’dan hâlihazırda yüzde 80 kapasiteyle gaz basılıyor; yani bu hat üzerinden azami 16 milyar metreküp geçebilir. Çin’e ise azami 23-24 milyar metreküp basılabilir.

Türkiye’nin Rusya’dan geçtiğimiz yıl ne kadar doğalgaz aldığı açıklanmadı. Ama Uşakov 18 Temmuz’da, yılın ilk yarısında 12,8 milyar metreküp gaz basıldığını (7,1 Mavi Akım, 5,7 Türk Akım) söylemişti. Bununla birlikte Çin’e ve (Baltık’ın da dâhil olduğu “yakın ülkeler” hariç) Avrupa’ya yapılan ihracat tutarı belli; bunlara dayanarak Türkiye’ye yapılan ihracatı 21,70 milyar metreküp olarak hesapladım. Bu, Kommersant’ın Türkiye gümrük idaresinden aktardığı rakamla da örtüşüyor: 21,50 milyar metreküp.

Gazprom verileriyle Federal Gümrük İdaresi (FTS) verileri tam olarak örtüşmez. Gazprom’un ihracat rakamları her zaman FTS’nin rakamlarından daha büyüktür. 2021’de de böyle oldu: Gazprom (Novak’ın 28 Aralık’taki açıklamasına göre) uzak ülkelere 185,1 milyar metreküp ihraç etti, ama FTS’ye göre boru hatlarından uzak ülkelere toplam ihracat 170 milyar metreküptü. Ben tabloda Gazprom verilerini esas aldım. Bununla birlikte doğalgazın yıllık ortalama fiyatlarında Merkez Bankası verilerini kullandım. Ancak Merkez Bankası da, tıpkı FTS gibi, 2022 ve sonrası ortalamalarını istatistiklerine girmedi. Bu nedenle 2022 doğalgaz fiyatları ortalaması olarak ICE verilerine dayanarak RİA’nın aktardığı hesaplamalardan yararlandım: 1000 metreküpü 1260,8 dolar.

2023 için ise iki ayrı fiyat seti seçtim. İlki, yıl boyunca fiyatların buna yakın belli bir istikrar kazanacağı varsayımıyla 2022’nin son günü fiyatları: 844,3 dolar. İkinci durumda ise Avrupa’da kış ve bahar boyunca havaların mevsim normallerinin çok üzerinde seyredeceği, rüzgârın rekor hızını sürdüreceği, Brüksel’in Katar’la uzun vadeli petrol anlaşması yapacağı, Cezayir’le ilişkileri düzelteceği, ABD’nin tekel kârı yerine makul fiyatlar koyacağı gibi bir dizi varsayımla (bunların tamamının gerçekleşmesi mümkün olmasa bile) fiyatların yarıya düşeceğini kabul edeceğim.

2023’e dair tahminlerimde ihracatın yüzde 30 kadar daha azalacağı ve 70-75 milyar metreküpe düşeceği öngörüsüne dayandım. Eğer böyle olursa bu yıl Avrupa ülkeleri ABD’den, Rusya’dan aldıklarından iki kattan fazla doğalgaz alacaklar.

Novak’ın 28 Aralık’taki açıklamasına göre gaz ihracatı geçen yıl 100,9 milyar metreküp oldu. Bu, tarihi bir diptir: 1990’da 110 milyar metreküptü. Miller 16 Ocak’ta, Çin’e ihraç edilen gaz miktarının 15,5 milyar metreküp olduğunu söyledi; ancak Neftegaz 2 Ocak’ta, sözleşme yükümlülüklerinin artmasına dayanarak 18,2 milyar metreküp olarak değerlendirilebileceğini açıklamıştı. Grafikte bu ikincisini esas alıyorum.

Miller, 2025’e kadar Çin’e gaz ihracatının yıllık 48 milyar metreküpü bulacağını da söyledi. Ama grafikten görüleceği gibi bu durumda bile (hiç değilse şimdilik) kaybedilen Avrupa pazarının doğuda telafi edilmesi mümkün değil.

Sıvılaştırılmış gazı tablolara dâhil etmedim. Bu ihracat kısmen artabilir. 2022’de Avrupa’ya toplam 15,7 milyon ton, Asya’ya da 16 milyon tona yakın sıvılaştırılmış gaz ihraç edildi. Bu, yaklaşık 44 milyar metreküp doğalgaza denk düşer. Önemsiz değil, ama batı teknolojisine bağımlılıktan başka nakliye ve tankerlerde sigorta-reasürans zorlukları yüzünden 2023’te bu seviyenin üzerine çıkması zor görünüyor, dolayısıyla ek bir gelir sağlaması beklenemez. Kaldı ki Rusya-Avrupa boru hatlarının toplam potansiyel kapasitesinin Kuzey Akım 1 ve 2 NATO operasyonuyla yok edilmeden önce 180-200 milyar metreküp seviyesinde olduğunu hatırlarsak, sıvılaştırılmış gaz ihracatındaki artışın yakın zamanda buna yaklaşması da mümkün değil.

2023’te Çin, Belarus ve Türkiye’nin toplam talebi, çok iyimser olunursa, 60 milyar metreküpü bulabilir; ama bu, Gazprom’un toplam arz kapasitesinin çeyreğinden daha az. Demek ki en iyimser tahminlerle tablo şöyle: Rusya 2021’de bütün dünyaya yaklaşık 240 milyar metreküp doğalgaz satışı yapmıştı, ama 2023’te sıvılaştırılmış doğalgaz ihracı azami 45, “dost olmayan” ülkelere boru hatları üzerinden satış 30 ve tarafsız ülkelere satış da 60 milyar metreküp olabilir.

Petrol

Petrole bakalım.

Grafiği aynı dönem için (2013-2023) hazırlayacağım; ancak Çin, Türkiye ve Hindistan verilerini almayacağım. Şu üç nedenle:

1) Veri seti eksik. Bununla birlikte hiç değilse Çin’in 2022’ye kadar istikrarlı bir alıcı olduğu belli (70-72 milyon ton arasında).

2) Türkiye’nin alımına dair rakamlarda, en azından 2020 itibariyle Rusya ve Türkiye kaynakları arasında uyumsuzluk var.

3) Hindistan 2022’ye kadar görece önemsiz bir alıcıydı; ama 2022’de Rusya petrolünün yurtdışına çıkarılmasında en önemli duraklardan biri haline geldi; Rusya’nın Hindistan’a petrol ihracatı da 24 Şubat’tan önce yüzde 1’den mayıs ayında yüzde 18’e fırladı. Hindistan, Türkiye, Singapur, hatta BAE bile Rusya petrolünü işleyip başka ülkelerin petrolüyle karıştırarak menşeini belirsizleştirip satıyorlar. Ancak bunların, Rusya’nın karşı yaptırım kararının uygulanmaya başlanacağı 1 Şubat’tan sonra nasıl davranacakları meçhul. Dolayısıyla, verileri bu üç ülkeye göre tanımlamak hiçbir somut fikir vermeyecek.

Bununla birlikte hampetrol ihracatı rakamları ve yıllık ortalama petrol fiyatı üzerinden toplam gelir, bizi aydınlatacak.

Tabloyu tıpkı doğalgazda olduğu gibi “uzak ülkelerin” verilerine ve kendi tahminlerime göre tamamladım. 2023’te, doğalgazda olduğu gibi, Ural petrolünün varil fiyatı için iki ayrı tahminde bulundum: 40 dolar ve 60 dolar. Bunlar Merkez Bankası’nın mayıs ayında açıkladığı senaryolara uygun. Ural petrolünün fiyatı, 60 dolarlık tavan fiyat da dikkate alınırsa, muhtemelen bu ikisi arasında gerçekleşecektir. 2023’te “uzak ülkelere” petrol ihracatını da 200 milyon ton olarak tahmin ettim. Buna göre Rusya, Avrupa’ya yapılan hampetrol ihracatının yüzde 90’ını yaptırımlarla birlikte kaybedecek; bu ihracattan nakdi kaybı ise 40 ile 70 milyar dolar arasında olabilir.

Yaptırımların ve ambargonun uygulanmasına dair teknik ayrıntılara girmeyeceğim; ancak en genel haliyle (kara ve deniz ticareti için) 6-8 aylık dönemde aşamalı olacağını belirtmek gerek. Neden Avrupa pazarının yüzde 100’ünü kaybetmediğinin cevabı da burada yatıyor: Avrupalı think-tank kuruluşu Bruegel’in verilerine göre Rusya’nın Avrupa’ya petrol ve petrol ürünleri ihracatının dörtte üçü deniz yoluyla, sadece dörtte biri boru hatları üzerinden yapılıyor. Bu ikincisinde en büyük alıcılar arasındaki Almanya ve Polonya ithalatı kestiler; Macaristan hükümeti ise tam bir yasağı bloke etti. Slovakya ve Çekiya, Orbán’a minnettar olmalılar, zira onun sayesinde Macaristan’dan başka bu iki ülkenin de Rusya’dan petrol boru hatları açık kalacak.

Öte yandan sigorta ve reasürans yasağı, Hindistan ve Çin’e ihracatı doğrudan doğruya vuruyor; dolayısıyla eğer bu soruna istikrarlı bir çözüm bulunmazsa (şimdilik bulunan kısmi çözüm, reasüransları Rusya Milli Reasürans Şirketi’nin yapması) toplam ihracatın daha da düşmesi olası. Demek ki tıpkı doğalgazda olduğu gibi petrolde de Avrupa’da kaybedilen pazarın Asya istikametine çevrilmesi, bugünden yarına gerçekleşmeyecek bir şey.

Benim hesaplarımdaki kayıp beklentisi genel tahminlerle de örtüşüyor: AlfaBank 50 milyar, Reuters 40,8-54 milyar, Energy Aspects ise 60 milyar dolar kayıp beklediğini duyurmuştu. İhraç edilen petrol hacmini artırılırsa bu daha iyimser bir noktaya çekilebilir, bu da yaptırımların etrafından dolanmak için kullanılan yollar çeşitlendirilirse pekâlâ mümkün. Ne var ki Ural petrolü satış fiyatının 40-60 dolar dolayından yukarı çıkması pek olası görünmüyor.

Bu iki tablo 2023’le ilgili çok kritik bir duruma işaret ediyor: Rusya’nın petrol ve doğalgaz gelirlerinin, petrol ürünleri ve sıvılaştırılmış gazı katmadan, 89,3 milyar dolarla 149,4 milyar dolar arasında olmasını bekleyebiliriz. Bu, bir önceki yıla göre 106-166 milyar dolar arasında daha az gelir demektir.

Bütçe

2022 bütçe kanunuyla belirlenen bütçe gelirleri 25 trilyon rubleydi; ama geçen yıl hazineye yaklaşık 2,5 trilyon ruble fazla gelir girdi. Gene de bütçe harcamaları bu artışın üzerindeydi; Maliye Bakanı Siluanov yılsonu basın toplantısında “30 küsur trilyon ruble” harcama yapıldığını duyurdu. Gelir artışı, Ural petrolündeki büyük indirime rağmen (üçüncü grafik bize bunu gösteriyor) 5 Aralık’a kadar petrol fiyatlarının geçen yılın çok üzerinde, doğalgaz gelirlerinin de yüksek fiyatlar yüzünden rekor seviyede olmasından kaynaklanıyordu. Giderdeki daha büyük artış ise Ukrayna harekâtının doğrudan (askeri harcamalar) sonucu olmaktan başka harekâta katılanlara, ailelerine ve en genelde de düşük gelirlilere devlet sübvansiyonunun artmasından kaynaklandı. (Geleneksel olarak fazla veren bütçe, nisan ayında ilk defa açık verdi; yıl boyunca açıkları Gazprom ve Rosneft kapattı.)

Maliye Bakanlığı 2023-2025 bütçesini Ural petrolünün varil fiyatının bu yıl 70,1, 2024’te 67,5 ve 2025’te de 65 dolar olacağı varsayımına göre hazırlamıştı. Ancak beklentinin en azından bu yıl gerçekleşmeyeceği neredeyse kesin. Ural petrolü hemen her zaman indirimli satılır zaten, ama indirim miktarı genellikle birkaç doları aşmazdı. Oysa 24 Şubat’tan sonra muazzam farklar ortaya çıktı; o tarihten yılsonuna kadar ortalama indirim yüzde 30 civarında. Temmuz-ekim aralığında indirim oranı (yüzde 20-25) belli bir istikrar yakalamıştı, ama 5 Aralık’ta tavan fiyat ilanının ardından hızla tekrar yükseldi; 30 Aralık’tan beri de (bugün 20 Ocak) günlük yüzde 45-55 arasında. Üstelik halen 60 dolarlık tavan fiyatın altında seyrediyor. Oysa geçtiğimiz yılın Ural fiyat ortalaması 76,09 dolardı.

Doğalgazda da benzer bir durum var. 2023-2025 bütçe tasarısına düşülen açıklama notuna ve 2024-2025 planlama dönemine ilişkin resmi tahmine göre 2023’te doğalgaz ihracatı (uzak ve yakın ülkeler toplamı) bir önceki yıla göre yüzde 31 düşerek 142 milyar metreküp, önümüzdeki iki yıl boyunca da yıllık 125 milyar metreküp olacak. Ancak bu rakamlar fazla iyimser kabul edilmeli, zira eğer uzak ülkelere yapılacak ihracat tahminlerdeki gibi 70-75 milyar metreküp olursa, bu yıl boru hatlarından toplam doğalgaz ihracatı 90-93 milyar metreküpe kadar düşebilir.

Maliye Bakanlığı’nın en makul tahminlerine göre 2023’te Ural petrolünün varil fiyatı 50 dolar kalır ve günlük 10 milyon varil üretiminin üzerine çıkılmazsa bütçeye en az 2,1 trilyon ruble daha az petrol ve gaz geliri girecek; bütçe açığı ise planlanan 2,9 trilyon (GSYH’nın yüzde 2’si) yerine 5 trilyon rubleyi bulabilir. (Bu açığı hampetrolden başka petrol ürünleri, doğalgaz, kömür vb. de etkileyecek.)

Maliye Bakanlığı açığı, eğer Ural petrolü fiyatları 62-63 dolar seviyesinde olursa, burjuvazinin vergi yükünü artırmadan, Milli Varlık Fonu’ndan yuan satışlarıyla ve tahvil basarak kapatmayı planlıyor. Başaramaz veya indirimli petrol fiyatı daha da düşerse, alternatifleri şunlar: karbon ve gübrede “aşırı kâra” el koymak (Kremlin’in optimal çözümü bu; Putin’in 7 Eylül’de Doğu Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmayı yorumlarken daha ayrıntılı incelemiştim); devlet şirketlerinin temettülerinde bütçenin payını artırmak (“mali bloğun” optimal çözümü bu); yeni vergi düzenlemesi yapmak. Bu sonuncusunda Kremlin, büyük burjuvazinin yükünü artırarak kitlelerin refah seviyesini dengede tutmayı veya mümkünse devlet yardımlarıyla yükseltmeyi optimal çözüm sayar; “mali blok” ise dolaylı vergileri artırarak halkın sırtına yüklemeyi tercih eder. Başka deyişle, bütçe açığını kapatmanın yolu ya burjuvaziden geçer ya da halktan. Böylece “gücü yetenlerle gücü yetmeyenler” arasındaki “çatışmalı ittifak” devam eder.

Sonuç

Kuşkusuz bunlar gene de sadece tahmin. Ancak yeterince açık olan tek bir şey var: geleneksel iktisat modelinin (petrol ve doğalgaz ekonomisi) işlemesi giderek imkânsız hale geliyor. Ekonomide yapısal bir değişiklik kaçınılmaz. Bu iki kanaldan yapılabilir: ya devlet iktisadi faaliyetin giderek daha geniş bir alanını kontrol eder, ya da orta ve büyük özel sermaye üretken olmayan ticaretten veya ihracata yönelik hammadde üretiminden iç pazara yönelik sınai üretime kayar.

İkinci kanal, kapitalizmin konsolidasyonuna yardımcı olabilir, ama Rusya’da özel sermayenin komprador niteliği dikkate alınırsa anayolun bu olması beklenemez. Bir yan yol olarak kalacaktır; nitekim yabancı sermayenin Rusya dışına çıkarak bıraktığı boşluk burjuvazi için iştah açıcı. Bunlar kapanan veya satış bekleyen yabancı finans ve sınai kuruluşlarını ele geçirmek için refleks geliştiriyorlar, nitekim rublenin son bir aydır değer kaybının bir nedeni de satın almalar için döviz ihtiyacının doğması. Ama sermayenin komprador niteliği gene de ağır basıyor; büyük burjuvazi, arkasına “mali bloğun” desteğini alarak, geçen yılın ilk üç çeyreğinde bütçe gelirlerinin yüzde 10’u kadar bir tutarı, 2,5 trilyon rubleyi yurtdışına çıkarmayı başardı. Öte yandan, yapısal değişiklik için ikinci kanalın kullanılması, burjuvazinin siyasi gücünün tahkim ve takviyesine de yol açar; bu ise bonapartizme tehdit anlamına gelir. Ve son olarak, ikinci kanal, en büyük hammadde ihracatçısı olan devletin gelirlerini artırmaz; bu da yapısal problemi büyütür. Dolayısıyla devletin yapısal değişikliğin motoru olmaktan başka seçeneği yok.

GÖRÜŞ

Filistin için tek ses, milli bir zorunluluk ve bölgesel bir ihtiyaç

Yayınlanma

Son günlerde, Türkiye ve Mısır gibi bölge ülkelerinden İsrail ile gerilimin tırmandırılması yönünde bir adım geldi. Bu, Orta Doğu’da yeni bir savaş veya çatışma döneminin başlangıcına işaret ediyor. Bu durum, Filistin meselesini tartışma ve çözümlerde önceliklendirmenin farklı yollarını araştırmayı gerekli kılıyor. Bu bağlamda, önümüzdeki günlerde Filistinliler açısından uygun bir hizalama oluşturmaya yardımcı olmak üzere çeşitli konumların genel niteliklerini ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışıyoruz.

İsrail tarafında, hükümet Gazze Şeridi’ne yönelik saldırganlığını sürdürme konusundaki iç ihtilafların üstesinden gelmeye ve Hamas’ı imha etme gerekliliği ile bölgenin durumunu Batı Şeria’dan (Filistin Otoritesi) ayıran bir güvenlik teorisi içinde yeniden tanımlamaya çalışıyor. ABD, bu yaklaşımla hemfikir zira bu, kuzeyde ve güneyde İsrail ordusunun hareketini kolaylaştırıyor.

Bu noktada ABD, İsrail’in stratejik garantörü rolünü oynuyor ve bölgede fiilen bir ‘vurucu güç’ olarak hareket ediyor. Bunu, direnişin azami derecede tüketilene kadar Mısır ile çatışmayı geciktirmeye çalıştığı Refah krizindeki tutumunda görmek mümkün. Burada ABD’nin izlediği politika açık: İsrail’e uzun süreli ve geniş çaplı bir savaş için gerekli silahları tedarik etmek ve uluslararası iradenin karşısında siyasi himaye sağlamak.

Bu aşamada, İsrail ve ABD’nin söylemi arasındaki uyum, yürütme ya da yasama düzeylerinde açıkça görülüyor. Söylem, Siyonist varlığı korumaya yönelik tedbirlerin genişletilmesi etrafında dönüyor. Bir yandan kitle imha silahlarını kullanma tehdidi artıyor ve bunlar sadece lafta kalsa da İsrail’in Gazze Şeridi’nin kalanını yok etme savaş anlatısıyla uyumlu. Diğer yandan ABD’nin politikası bölgedeki ortak tavrı bozmaya ve ülkelerin kolektif hareket etmelerini mümkün olduğunca engellemeye odaklanıyor. Bu, Suudi Arabistan ile savunma sistemi konusunda normalleşme karşılığında pazarlık yapılmasında ve Mısır’ın endişelerine duyarsızlığın azalması ve Türkiye’ye karşı kampanyalara destek verilmesinde görülebilir. Bu politika, her ülkeyi farklı önceliklendiriyor ve onları devam eden savaşa karşı farklı politikalar benimsemeye sevk ediyor.

Bölgesel düzeyde, Filistin davasını açıkça destekleyen siyasi duruşlara rağmen ABD’nin politikasına verilen yanıt, zayıf bölgesel koordinasyonda kendini gösteriyor. Fakat bu ülkeler, temkinli bir biçimde ulusal güvenliklerini savunma yönünde ilerliyor. İsrail’in Refah bölgesindeki askeri operasyonlarının ve askeri varlığının genişlemesiyle Mısır, gerilimi tırmandırmaya doğru kayıyor; Sina’da teyakkuzu artırma ve ilişkileri kesme tehdidi de buna dahil. Güvenlik koordinasyonunun durdurulması, İsrail ordusunun Refah sınır kapısının Filistin tarafını ele geçirmesinden sonra alınan acil bir tedbirdi ve Filistin varlığı diğer tarafa yeniden konuşlandırılana kadar devam edecek. Mısır politikasının, barış antlaşmaları ve ordunun Sina’da yeniden konuşlandırılması da dahil, İsrail ile ilişkilerini gözden geçirmeye daha fazla önem verdiği görülüyor.

Aynı doğrultuda Mısır Dışişleri Bakanlığı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ndaki davasıyla dayanışma bildirdi. Bu, ilişkilerin kesilmesine yol açabilecek bir tırmanmaya işaret eden bir gelişme. Bu hamlelerin sadece dayanışmayı teşvik etmekle kalmayıp savaşın çözülmesi ve Amerikan çabalarının geçici limana deniz kuvvetleri gözetiminde ayak basmasıyla İsrail ile ABD’den gelen tehdidin ele alınışında bir değişimi de yansıttığı görülüyor.

Benzer şekilde, Türkiye de tutumunda önemli bir kayma yaşadı ve ateşkese arabuluculuk yapmaktan ve destek vermekten Filistinlileri kayıtsız şartsız destekleyen net bir duruşa geçti. İsrail’i ticari olarak boykot etmeyi de içeren ilk adımlar, Türkiye’nin çatışmanın ön saflarındaki konumunu ortaya koyan dış politikasının temellerini oluşturuyor. Bu yaklaşım, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın defalarca Hamas ve Filistin Otoritesi’ne destek ve koruma bildirmesiyle daha da yoğunlaştı ve meselenin etkin uluslararası söylemin içinde kalmasını sağlıyor.

Lübnan cephesinde ise ‘Direnişin Ekseni’, siyasi baskıyı planlı çatışmalarla birleştiriyor. Bu model, Lübnan’daki iç karmaşıklıkları göz önüne alarak gerginlikleri sürdürüyor ancak açık bir savaşa dönüşmüyor. Son aylardaki bu durum sürerken, kapsamlı bir savaş ihtimali azalıyor ve operasyonlar hesaplanmış tahminler dahilinde kalıyor. Bunun da Gazze’deki savaş üzerindeki etkisi minimal görünüyor.

Bu gelişmelere rağmen Filistin safları dağınık. Siyasi olarak, doğrudan veya dolaylı müzakereler için birleşik bir gündem yok. Bununla birlikte asıl mesele, Filistinlilerin uluslararası müzakere masasından uzak tutulması ve girişimlerin sadece mahkumların serbest bırakılması ve geçici askeri düzenlemeler gibi kısmi konularla ilgilenmesi, Filistin taraflarını kapsamayan bir algıyla birlikte gelmesidir. Önceki aşamada, direnişin arabuluculara güveni arttıkça, Filistin danışma çerçevesi oluşturma konusundaki ilgisi azaldı. Bu durum, Filistin tarafının siyasi duruşunu şekillendirememesine yol açtı, çünkü müttefik ülkeler/arabulucular ile toplu iletişim için bir kanal sağlamadılar, bölgesel etkilerini ve küresel imajlarını zayıflattılar. Bu davranış ayrıca bu ülkeler arasındaki koordinasyonu da zayıflattı. Bu uygulamaların açık etkisi, sahadaki durum ile müzakere süreci arasındaki uyumsuzlukta yatıyor ve hüsranın büyümesine katkıda bulunuyor.

Kendi aralarındaki ton farklılığı ve çelişkilere rağmen tek bir sesle konuşmak için çalışmak, Filistin meselesi etrafında dayanışmayı yeniden inşa ettiği ve aralarındaki koordinasyonu geliştirmek için bölgesel çabaları bir araya getirdiği ve bölgesel taraflara açıldığı için Filistin müzakere pozisyonunu güçlendirmeye yardımcı olacaktır.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Avrupa’yı ziyaret edip Putin’i ağırlayan Xi, kıtayı bölüyor mu?

Yayınlanma

Yazar

Xi, beş yıl aradan sonra Avrupa’ya ilk ziyaretini gerçekleştirerek Çin ve Avrupa ülkeleri arasında önemli bir diplomatik angajmana imza attı. Ancak son dönemde yapılan tartışmalar ziyaretin Avrupa içindeki bölünmeleri daha da derinleştirebileceği yönünde. Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Ravi Agrawal, Çin’in Avrupa’yı ‘bölmeyi ve fethetmeyi’ amaçladığını yazdı. Brookings Enstitüsü, Xi’nin ziyaretinin Avrupa birliğindeki fay hatlarını ortaya çıkardığını belirten bir yorum yayınladı. Almanya’dan DW News ‘Avrupalı liderler Çin Devlet Başkanı’nın ziyareti konusunda neden bölünmüş durumda’ diye sordu.

Putin 16 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etti. Avrupa, Ukrayna Savaşı ile ilgili konularda yine bölünmeler yaşadı: Rusya ve Çin arasındaki ilişkiler nasıl değerlendirilmeli? İki ülke arasındaki ‘normal’ ticaret Rusya’nın savaş çabalarına ne ölçüde katkıda bulundu? Bu ticarette yer alan bazı Çinli şirketlere yaptırım uygulanması makul müdür? Çin’in barış planına nasıl tepki verilmelidir?

Çin’in birleşik bir Avrupa’ya ihtiyacı var

Avrupa zaten oldukça bölünmüş durumda. ÇKP neden bu bölünmeleri daha da derinleştirmekle uğraşsın? Ne de olsa “Yeni Avrupa” ya da “Eski Avrupa” terimlerini Çin icat etmedi. Yirmi yıl önce bu terimleri kamuoyuna kazandıran kişi dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’di.

Avrupa ülkeleri göç krizinde yük paylaşımı, sınır kontrolleri ve iltica politikaları üzerinde tartıştı. Çin’in ise krizle hiçbir şekilde ilgisi yoktur.

Polonya, yargı reformları konusunda Avrupa Komisyonu ile mücadele etti. Aslında Çin her zaman uluslararası sahnede ulusal egemenliğin önemini vurgulamış, ancak Polonyalı siyasetçileri AB’ye karşı hiçbir zaman özel olarak kışkırtmamıştır. Aksine Çin, Avrupa entegrasyon sürecini desteklediğini defalarca ifade etmiştir.

Neden peki? Bu sadece diplomatik bir dil mi? Teorik olarak, bölünmüş bir Avrupa’daki uluslar etkilenebilir, manipüle edilebilir ve zorlanabilir, ancak korkarım ki Çin bundan hiçbir şekilde faydalanamaz.

En azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin Avrupa’da derin kökleri var. Eğer Avrupa bölünürse, ABD medya, akademisyenler, düşünce kuruluşları, danışmanlar ve politikacılar üzerindeki ezici etkisi nedeniyle Avrupa uluslarını etkili bir şekilde manipüle edebilecek tek varlık haline gelecektir. Çin benzer bir yaklaşım sergilemeye kalkışsa bile ABD, Çin’in çoğu Avrupa ülkesindeki çabalarını kolaylıkla engelleyecektir.

Putin Rusya’sı, Avrupa’daki sözde sağcı partilerin takdirini kazanmak için bir şekilde başka bir yaklaşım bulmuş gibi görünüyor. Ancak bu yaklaşım savunmacı bir nitelik taşıyor. Amerika’nın etkisi bir ya da iki seçim döneminde dengelenebilir, ancak mesele temelden çözülemez. Dahası, Çin bunu yapacak kaynaklardan yoksundur.

Daha birleşmiş bir Avrupa’ya ne dersiniz? İyimser bir tahminle Avrupa’da bağımsızlık ve özerklik duygusunun daha da uyanacağını düşünüyorum. ABD ve Avrupa arasındaki çatışmalar daha belirgin hale gelecek ve Avrupa ülkeleri ABD müdahalesine direnmek ve bağımsız olarak daha fazla karar almak için daha güçlü istek ve yeteneklere sahip olacaktır.

Bazı insanlar ‘Çin tehdidi teorisini’ abarttıklarında, Çin’e boyun eğmekten bahsedebilirler, ancak bu asla gerçekleşmeyecek. Avrupa birçok konuda Çin’e ‘hayır’ demeye devam edecektir. Ancak Çin için daha bağımsız bir Avrupa, ABD’nin neredeyse serbestçe manipüle edebildiği bölünmüş bir Avrupa’ya kıyasla nispeten daha adil bir rekabet ortamı sunacaktır.

Ukrayna Savaşı Avrupa’nın birleşmesine yardımcı olabilir mi?

Putin’in Çin ziyaretinin Çin-Rusya ikili ilişkilerini daha da sağlamlaştırdığına ve bir dizi yeni işbirliği girişimi başlattığına şüphe yok. Ancak Xi Jinping’in Putin’i sıcak bir şekilde karşılaması, savaşın dengelerini Rusya’nın lehine çevirecek bir “tehdit” olarak değil, egemen devletlerin uluslararası sahnede oynayabileceği proaktif rolün bir göstergesi olarak görülmelidir.

Avrupalılar için bu, daha fazla düşünmek için bir fırsat. Avrupa neden Rusya ile işbirliği alanını kaybetti? Avrupa neden ucuz enerjiye erişimini kaybetti? Avrupa’nın çok sayıda Ukraynalı mülteciyi kabul etmesi ve insanlığa önemli yardımlarda bulunması doğrudur, ancak tüm bu trajediler önlenebilirdi.

Putin ‘özel askeri operasyonu’ başlattı ama NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin temsil ettiği sürekli provokasyon gerçekten Avrupa’nın çıkarına mıydı? Avrupa’nın NATO’nun doğuya doğru genişlemesine verdiği destek, ABD’nin Rusya üzerindeki baskısını artırmasına yardımcı olurken, kendi stratejik tamponunu zayıflattı. Gözlemciler açısından bakıldığında, sadece Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından verilen sözlere ihanet etmek bile Avrupalılara ciddi bir manevi zarar vermek için yeterlidir.

Büyük bir Avrupa gücünün lideri olarak Macron, stratejik özerklik konusunda bir vizyona ve farkındalığa sahip ancak aynı zamanda Ursula von der Leyen gibi Amerikan yanlısı olarak görülen siyasetçilerle ilişkilerini de yürütmek zorunda. Bu arada Sırbistan ve Macaristan, nispeten daha küçük ülkeler olmalarına rağmen, Avrupa içinde benzersiz siyasi nişlere sahipler.

Xi Jinping’in bu üç ülkeyi ziyaret etme tercihi kuşkusuz anlamlı bir diyaloğun temelini oluşturan özerkliklerini dikkate almaktadır. Ancak Çin’in beklentisi, Avrupa’yı “bölmek” için onların diğer Avrupa ülkelerinden farklılıklarını vurgulamak değil. Bunun yerine uzun vadeli hedef, daha fazla Avrupa ülkesinin bu üç ülkenin sergilediği özerkliğe uyum sağlamasıdır.

Rusya da bu noktayı Avrupa’ya defalarca vurgulamış, Çin, Hindistan ve hatta Brezilya ve Endonezya’yı Avrupa’dan daha fazla egemenliğe sahip oldukları için övmüştür. Eğer Rusya daha bağımsız ve özerk bir Avrupa’nın kendi çıkarlarına zarar vereceğinden endişe etmiyorsa, o zaman Çin’in endişelenmesi için daha da az neden var demektir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Neocon’ların en büyük başarısı: Avrasya’nın kucaklaşması

Yayınlanma

Yazar

“Joe Biden verdiği yıkıcı zararın farkında mı?”

Bu cümle, İngiliz istihbaratı ve devlet mekanizmalarına yakınlığıyla bilinen Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan makalenin başlığı. Spotunda; “Amerika’nın gaflet içindeki başkanı, özgür dünyayı yok etme arayışındaki şer eksenini cesaretlendirdi” cümleleri dikkat çekiyor.

Makalenin sahibi Telegraph editörü Allister Heath’in yazarken sinirleri boşalmış olsa gerek. Demokrat Başkanı Biden’ın Jimmy Carter ile kıyaslandığı yazı, Anglo-Amerikan ittifakının belirleyicisi ABD’deki yönetimi Batı hegemonyasının her cephedeki çöküşünden sorumlu tutuyor. Doğrusu; Çin ve Rusya liderlerinin geçen haftaki zirvelerine asabi nazarlarla yaklaşan makale, ciddi bir analizden ziyade Batı’da kendilerini ‘en iyisi ve üstün’ gören kibrin tüm tezahürlerini taşıyor. Nedenler nasıllarla derdi zaten yok. Aksine ‘şahinlik’ peşinde koşuyor. Sonuçları itibarıyla Batı’daki büyük paniğin çarpıcı bir örneği.

Biden idaresi ve neocon’ların ‘iki büyük güçle aynı anda iştigal’ stratejilerinin görünümü gerçekten parlak değil. Rusya Federasyonu’na Ukrayna’yı kullanarak açılan vekalet savaşında iki yıldır dillerinden düşmeyen argüman; Moskova’nın askeri harekata girişerek ‘büyük bir hata’ yaptığı ve Batı bloğunu birleştirdiği oldu. Atlantik İttifakı içinde çatlaklar ve sancılar her gün hissedilirken, bu iddia görünüşte ‘tarafsız’ İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğinden hareketle temellendirildi.

Bugün Batı bloku ‘kimin hata yaptığını’ sorgulatacak gelişmelerle karşı karşıya. En başta Avrasya’nın iki büyük gücü Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırsız işbirliğinin pekişmesinin katalizörü oldukları için.

Batılı siyasi yorumcular ve hatta elitler artık Rusya’nın dünyada hedeflendiği gibi tecrit edilemediğini teslim etmekle kalmayıp ‘Küresel Güney’ diye anılan itaatsizler cephesiyle karşı karşıya. Ve Rusya ile Çin aralarındaki işbirliğini her alana yayarken, ‘Küresel Güney’i etkileyen mekanizmalarda başı çekmekte.

Esasında neoconlar, ABD’nin bugün artık ikisi de ‘toprak olmuş’ iki dış politika ustasının; Henry Kissinger ile Zbigniew Brzezinski’nin 20’inci yüzyılda küresel Amerikan hegemonyasını tesis ederken her ne yaptılarsa, tersine çevirmiş görünüyor. Sıra bir nevi ‘Büyük Satranç Tahtası’nın asıl ustalarında…

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 16-17 Mayıs’taki Çin ziyareti ve ürettiği sonuçlar, son iki senede iki ülke ilişkilerine temkinli nazarlarla yaklaşan gözlemcilerin şüphelerini topyekün dağıtacak cinsten. Aynı zamanda iki yıl önce Moskova’da açıklanan ve Rusya-Çin ilişkilerinin sınırının olmadığını’ vurgulayan bildirinin de ötesine geçtikleri rahatlıkla söylenebilir.

BIDEN’IN İKİ BAKAN GÖNDERİP ÇEKTİĞİ ÜLTİMATOMLAR

Rusya liderinin Beijing ziyareti, Biden yönetimi ile Avrupa’daki neocon ortaklarının görünür telaşlarına eşlik eden tehditlerinin hemen ardından gerçekleşti. Biden 2 Nisan’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i telefonla aramış ve iki önemli bakanının Pekin’de bir kez daha kabülünün yolunu açmıştı; Hazine Bakanı Jennett Yellen ile Antony Blinken. Önce 4 Nisan’da Yellen Çin’e gitti. Ardından Antony Blinken 24-26 Nisan’da.

Dokuz ay önceki ziyaretinde Çin’den Amerikan tahvillerinin alımı konusunda adeta ‘ricacı’ olmuş Yellen’ın dört gün süren ziyaretini, giderek tırmanan ticari anlaşmazlıkları belirledi. Çinliler Yellen’ın taleplerinin tam aksini yapıp hızla Amerikan tahvillerini ellerinden çıkarmaya devam ederlerken (2024 ilk çeyreğinde 53 milyar dolar) ABD Hazine Bakanı’nın Beijing’deki teması da ‘değişti’. Çin’le ekonomik ilişkilerde kurguladıkları yeni denklemin başlığı ‘kapasite fazlası’ olarak kondu. Yellen, Çin’in elektrikli araçlar, bataryalar, yeşil enerji teknolojisi gibi alanlarda Çin’in Amerikan kapitalizmini düşürdüğü durumdan yakındı. Rusya ile ticaretin devamından duydukları rahatsızlığı dile getirip bunun devamının ‘sonuçları olacağını’ söyledi

Çin Başbakanı Li Qiang’dan yardımcısı He Lifeng’e kadar Çinli yetkililer ise, Washington’un ekonomi ve ticaret konularını ‘siyasileştirmemesi’, ‘adil rekabet ve açık işbirliği gibi temel piyasa ekonomisi normlarına’ bağlı kalmasını salık verdiler. “ABD kapasite meselesine piyasa ekonomisi ve küresel vizyon perspektifinden objektif ve diyalektik olarak bakmalıdır” mesajı verilirken, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyduğunun altını çizdiler.

Rusya konusunda ise Çin Dışişleri ‘çeşitli alanlardaki normal işbirliğine müdahale edilmemesi ya da kısıtlanmaması gerektiğini’ söyleyerek yanıt verdi. Çinliler kiminle nasıl ticaret yapacaklarının dayatılmaya çalışılmasından hoşlanmadı ve şirketlerine yaptırım sopası sallanmasını reddetti.

Blinken’ın ziyaretinin hedef açıkça ‘dediklerimizi yapmazsanız bedelini ödersiniz’ ültimatomu için yapıldığı açıktı. Bu ziyaretin anlamıtı son Harici yazımda aktarmıştım. https://harici.com.tr/neoconlar-cocukluk-hastaligi-cin/

Bugün soldan sağdan Amerikalı Kongre üyeleri, askeri yetkililer ve düşünce kuruluşlarının uzmanları, ‘Rusya’nın işini halledip Çin’le hesabı görme’ temasını açıkça ‘2025’te Çin ile savaşa girme’ söylemlerine vardırıyor. Tıpkı yıllarca Rusya’nın yaptığı gibi sabırla ‘diplomasi kapısını açık tutan’ Çinlilerin artık neredeyse ‘kaçınılmaz’ gibi görünen Amerikan saldırısına hazırlanmakta olduklarını düşünmemek elde değil. Ve bu açıdan Rusya’nın Ukrayna harekatının önemli deneyime dönüştüğünü de…

8 BİN KELİMELİK ORTAK BİLDİRİ; YOK YOK

Rusya Devlet Başkanı’nın yeni görev döneminde yönetim ekibindeki taşları yerli yerine oturduktan sonra ilk olarak Çin başkentinin yolunu tutması önemli.

Çin-Rusya diplomatik ilişkilerinin 75’inci yıldönümü nedeniyle planlanan iki günlük ziyaretteki Rusya heyeti de çarpıcıydı. Putin’in yeni kabinesinin; Başbakan Mihail Mişutsin ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dimitri Medvedev haric neredeyse herkes heyetteydi. Rusya Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başına getirilerek terfi ettirilen eski Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile onun yerine sivil ve askeri sanayiyi eşgüdümlü olarak güçlendirme ve inovasyon hedefiyle atanan yeni Savunma Bakanı ve önde gelen ‘planlamacı ekonomist’ Aleksey Belousov bilhassa dikkat çekiciydi. ABD’nin Rusya ile ilişkiler nedeniyle Çin bankalarına yaptırım sopası salladığı, BRICS’te alternatif para meselelerinin tartışıldığı bir dönemde, Merkez Bankası Başkanı Elvira Nabuillina ve büyük Rusya bankalarının yöneticileri de heyette yerlerini aldılar.

İki liderin yine saatlerce görüşmeleri, Putin’in Beijing’in ardından Çin’in kuzeyinde Rusya sınırında bir ‘Beyaz Rus’ azınlığın da yaşadığı Harbin’deki temasları, teknoloji enstitüsünü ziyareti, üniversitede öğrencilerle bir araya gelmesi dikkat çekiciydi.

8 bin kelimeden oluşan Ortak Bildiri ise Şubat 2022’deki meşhur ‘müttefiklik ilişkilerinin sınırı yok’ temalı bildiriyi de solladı, siyasi ve askeri ittifakın da ötesinde bir işbirliği zemini ortaya koydu. (*tamamını Mandarin dilinden DeepL çevirisiyle okumak isteyenler için hazırladım. Linki aşağıda)

Rusya-Çin Ortak Bildirisi

Ortak Bildiri, son derece detaylı; dış politika mesajlarında Batı’nın kendi kurallarını dayattığı hegemonyanın kabul edilmeyeceği, Rusya ile Çin’in BM kurallarını temel alan uluslararası ilişkiler sisteminde demokratikleşme ve çok kutupluluğa öncülük edeceği ve ‘Küresel Güney’in birliği ile gücünün pekiştirilmesi’ vurgusu dikkat çekiyor. Yine ‘kalkınmanın, kaynaklar ve fırsatların yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkeler lehine yeniden dağılımına’ atıf da öyle.

‘Yeni sömürgecilik ve hegemonyacılık’ içermeyen bir küresel düzende, tüm ülkelerin ‘ulusal koşulları ve halklarının iradesi temelinde kalkınma modellerini seçmesinin’ altı çizilirken, ‘egemen ülkelerin içişlerine müdahale’ ve ‘tek taraflı yaptırımlar’ ile BM dışı ‘yargı yetkilerinin’ kabul edilmediği belirtiliyor.

Metinde, ABD Asya-Pasifik’ten Avrupa’ya nükleer güvenlikle ilgili uyarılıyor. ABD’nin yapıcı olmayan ve düşmanca ‘çifte çevreleme’ politikasına yanıt vermek için Rusya ile Çin’in koordinasyon ve işbirliğini güçlendirileceğinin altı çiziliyor.

Kuzey Kore’den Afganistan’a istikrarsızlaştırma girişimlerine dikkat çekilen metinde Ukrayna konusunda ‘krizin istikrarlı çözüm için temel nedenlerinin ortadan kaldırılması’ vurgusu eşliğinde güvenliğin bölünmezliği ilkesi anımsatılıyor. Rusya ile Çin’e göre temel nedenler aşikar; NATO yayılmacılığı.

Ortak bildirinin, Çin’in ABD öncülüğündeki kolektif Batı’nın dondurulmuş Rusya varlıklarını çalarak Kiev’e aktarma hamlesine de açıkça itirazını kayda geçirmesi açısından önemli

Ve elbette Rusya-Çin ilişkilerinde ekonominin her alanda; uçak motorlarından, uzayda işbirliğine, tüketim ürünlerinden finansmana ve Kuzey Deniz rotalarına uzanan ortak projeler, bazıları detaylarıyla aktarılıyor. Medyadan kültüre değinilmedik alan yok. Ve esasında Avrasya’da yaratılan ortak ekonomik alanın yanında BRICS’le genişletilmesi hedeflenen egemen ulusların işbirliği çerçevesi konuyor. Bu kadar kapsamlı bir bildirinin önceden hazırlandığı aşikar.

KUCAKLAŞMA

Ziyaretin sembolü Çin’de adet olmadığı halde Xi Jinping’in yolcu ederken Putin’i hararetle kucaklaması oldu. Beyaz Saray Stratejik ilişkiler sözcüsü John Kirby’ye bu kucaklaşmanın mesajı sorulduğunda, “Kucaklaşma mı? Bu onlar için çok güzel” dedikten sonra bunun ABD’ye yönelik taşıdığı mesaja dair soruyu, “Oh, dostum. Kişisel insan bedeni sevgisi hakkında konuşmakta iyi değilim, bu yüzden sanırım birbirlerine sarılmanın neden iyi bir şey olduğunu düşündükleri hakkında konuşmayı bu iki beyefendiye bırakacağım” diye yanıtladı.

Kirby, Çin ve Rusya liderleri ile yöneticilerinin ‘birbirlerini tanımadıkları ve pek güvenmediklerini’ savunurken, “Ortak noktaları, uluslararası kurallara dayalı düzene meydan okuma, ABD’nin sahip olduğu ittifaklar ve ortaklıklar ağına meydan okuma ve birbirlerinin ulusal güvenlik çıkarlarını desteklemenin yollarını arama arzusudur” dedi. Ve Rusya ile Çin’in işbirliğinden kaygılandıklarını teslim etti.

Avrasya’nın iki büyük gücünün buluşturan Biden yönetiminin nihayet ‘gelmekte olanı’ gördüğü açık. Biden, Putin’in ziyaretinin hemen öncesinde Çin’i yarı iletken teknolojisinden men etme kararından sonraki ikinci büyük hamlesini de yaptı. Çin’de üretilen mallara gümrük duvarları çekildi; çelik ve alüminyumda %25, yarı iletkenlerde %50, elektrikli araçlarda %100, güneş panellerinde %50. Joe Biden, “Çin bu sektörlere hakim olmaya kararlı. Amerika’nın bu konularda dünyaya liderlik etmesini sağlamaya kararlıyım” diye buyurdu.

ABD’nin küresel pazarda liderlik bakımından işi kolay değil. Örneğin çelikte ABD’nin yüzde 4.3’lük payına karşı Çin’in payı yüzde 54, alüminyum’da ABD’nin yüzde 1.5’luk payına karşılık Çin’in yüzde 55, elektrikli araçlarda ABD’nin yüzde 8’lik payına karşılık Çin’in yüzde 60, güneş pillerinde ABD’nin yüzde 2’lik payına karşılık Çin’in yüzde 78. Sadece yarı iletkenlerde Çin’in yüzde 7’lik payına karşılık ABD yüzde 48 ile lider. Peki gümrük tarifeleri ‘liderliği’ getirir mi?

Çinlilere göre, ABD’nin bu hamlesi ‘yanlış üstüne yanlış eylem’.  Kararın sadece ABD işletmeleri ve tüketicilerine zarar vereceğini belirten Beijing, korumacı tedbirlerin tedarik zincirlerinin istikrarını tehlikeye atabileceğini söylüyor. Tabii Beijing’in çok sayıda Avrupa ülkesinin ek gümrük tarifelerini de eleştirdiğini belirtelim. Avrupa’da şimdilik Almanya kendisi için önemli bir pazar olan Çin ile ilişkileri gözetmeye çalışıyor ama ABD’nin sözünden çıkmaları pek olası görünmüyor..

Rusya ile Çin Avrasya ekonomik ve siyasi coğrafyasını birlikte düzenlerken, Amerikan kapitalizminin ‘geriye düşme’ tedirginliğinin sonu hayırlı görünmüyor. ‘En iyi medeniyet biziz. Herkes bizim gibi olmalı ama üstünlüğümüzü kabullenmeli’ görüşündeki Batı aklı ile ‘Dünyaya biz hükmetmeyeceksek, yansın yıkılsın’ diyebilecek neocon’ların gerilimi daha da tırmandırmama olasılıkları yok. Avrasya’daki Çin-Rusya ortaklığı pekişirken, Amerika’daki 5 Kasım seçimlerinin, Biden yahut Trump’ın hiç fark etmediğini muhtemelen tarih gösterecek. Tek soru hangisinin daha beter olacağı…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English