Bizi Takip Edin

Görüş

Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi-2: Küreselleşmeye karşı küreselleşme

Avatar photo

Yayınlanma

Buraya kadar saydıklarım, belgenin “Genel İlkeler” ve “Çağdaş Dünya: temel eğilimler ve gelişme perspektifleri” başlığını taşıyan, esas teorik çerçeveyi tespit eden ilk iki bölümüyle ilgiliydi. Üçüncü bölüm ise şu başlığı taşıyor: “Rusya Federasyonu’nun dış siyaset alanında milli menfaatleri, Rusya Federasyonu’nun dış siyasetinin stratejik hedefleri ve temel ödevleri”.

Milli menfaatler, sadece “anayasal düzenin, egemenliğin, bağımsızlığın, devlet ve toprak bütünlüğünün korunmasından” ibaret değil. Uluslararası barış ve güvenliğin stratejik istikrarının korunması ve güçlendirilmesi, uluslararası ilişkilerin hukuk temellerinin güçlendirilmesi, Rusya vatandaşlarının ve teşkilatlarının hak, hürriyet ve kanuni menfaatlerinin savunulması, enformasyon güvenliğinin geliştirilmesi, “yıkıcı yabancı enformatif-psikolojik etkisine karşı Rusya toplumunun savunulması”, çevre, (tahmin edilebileceği gibi) “Rusya’nın geleneksel manevi-ahlaki değerlerinin güçlendirilmesi” de bunlar arasında. Ancak milli menfaatler arasında sayılan iki şeye daha dikkat çekmeli. Belge, “Rusya Federasyonu’nun çokuluslu halkının kültür ve tarih mirasının korunmasını” milli menfaatler arasında görüyor. (Millet ve halkın Sovyet siyasi literatüründe taşıdığı anlam üzerinde “Rusya…”da durmuştum.) Aynı şekilde, “Rusya halkının esirgenmesi, insan potansiyelinin geliştirilmesi, hayat standardının ve yurttaşların refahının yükseltilmesi” ile “Rusya ekonomisinin yeni teknolojik temellerde istikrarlı gelişmesi” de öyle.

Stratejik öncelikler, bu milli menfaatlere dayanıyor; en başta gelen, “bütün alanlarda egemenlik” ve toprak bütünlüğü.

Temel ödevlerin başında “adil ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin oluşturulması” geliyor. Barış ve güvenliğin, istikrarın, “barış içinde bir arada yaşamanın” (kavramlar bazen göründüğünden çok daha fazlasını söylüyor; tıpkı burada Sovyetleri hatırlatıyor olması gibi) korunmasından başka, bütün ödevlerin temel yaklaşımı, başka devletlerle ortak eylem şeklinde özetlenebilir.

Yalnız “ödevlerden” biri, bu ruhu yansıtıyor olsa bile, diğerlerinden daha çok dikkat çekiyor: “Rusya’nın müttefik ve ortaklarına genel menfaatlerin sürdürülmesinde, bunların güvenliğinin ve sürdürülebilir gelişmesinin temininde, müttefiklerin ve ortakların uluslararası tanınırlık kazanmış olmasından veya uluslararası örgütlere üyeliğinden bağımsız olarak destekte bulunulması.” Önemli bu, zira şimdilik hiç kimseyi ilgilendirmiyor görünse bile müttefiklik ilişkisinin ileride, mesela Abhazya veya Transdinyester gibi ülkeleri de kapsayabileceğinin işaretini veriyor.

Birazdan Transdinyester değilse bile (Rusya tarafından resmi olarak tanınmıyor) Abhazya ve Güney Osetya’nın (her ikisi de Rusya tarafından tanınıyor) durumunun açıkça zikredildiğini de göreceğiz.

Belgenin en uzun ve daha ziyade pratiğe yönelik olan bölümü, 4’üncü bölüm: “Adil ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin kurulması”. Temel ilke şöyle formüle ediliyor:

“Rusya, sağlam bir güvenlik, kültür ve uygarlık orijinalitesinin korunmasını, bütün devletler için coğrafi durumlarından, toprak büyüklüklerinden, demografik, kaynak ve askeri potansiyellerinden, siyasi, iktisadi ve sosyal yapısından bağımsız olarak eşit kalkınma imkânları temin edebilecek bir uluslararası ilişkiler sisteminin kurulmasını hedeflemektedir.” Bu çok kutuplu dünya düzeni şu ilkelere yaslanacaktır: “devletlerin egemen eşitliği, seçtikleri kalkınma modeline, sosyal, siyasi ve iktisadi yapıya saygı; uluslararası ilişkilerde hegemonyanın kabul edilmemesi; menfaat dengesi ve karşılıklı avantaj temelinde işbirliği; iç işlerine karışmama; uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde uluslararası hukukun üstünlüğü, bütün devletlerin çifte standartlardan vazgeçmesi; küresel ve bölgesel veçhelerde güvenliğin bölünmezliği; kültür, uygarlık ve toplumun örgütlenme modellerinin çeşitliliği, bütün devletlerin başka ülkelere kendi kalkınma modelini, ideolojik ve değer yapılarını dayatmaktan vazgeçmesi, dünyadaki bütün geleneksel dinler ve laik etik sistemler için tek bir manevi-ahlaki ilkenin mesnet edinilmesi; önde gelen devletlerin kendileri için olduğu gibi başka ülkeler ve halklar için de istikrarlı ve müreffeh kalkınma şartlarının teminine yönelik sorumlu liderliği; egemen devletlerin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması alanında kararlar alırken öncü rolü oynaması.”

Rusya’nın öncelikli dikkat göstereceği noktaların başında, “ABD ve diğer dost olmayan ülkelerin küresel meselelerde hâkimiyetinin kalıntılarının ortadan kaldırılması, her devletin yeni-sömürgeci ve hegemonik ihtiraslardan vazgeçmesinin şartlarının yaratılması” geliyor.

Yeni-sömürgecilik meselesi, çok önemli. Bu eski (ve yeni) sömürge ve yeni-sömürge ülkelerinin ve halklarının saygısını kazanarak ileriye dönük avantaj sağlamak için samimiyetsiz bir söylemden mi ibaret, yoksa 1960’ların Sovyet siyasetiyle samimi bir paralellik mi gösteriyor sorusu tamamen başka bir mesele; ama bu söylemin ortaya çıkmış olması yeterince önemli. Geçtiğimiz yıl boyunca Rusya’nın Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye yönelik attığı adımlar yeni bir siyasi ortam hazırlandığını açıkça gösteriyor. 2022’nin Afrika bilançosunu hiç değilse bu temel başlıklarıyla gösterecek ayrı bir yazıya ihtiyaç var; ama burada birkaç olaya kısaca da olsa değinebiliriz: Kongo’da, ABD-İsrail desteğine sahip komşusu Ruanda’yla gerilim artarken “Putin Kongoluların kurtuluşudur” yazılı pankart altında büyükçe bir gösteri yapıldı. Afrika Birliği dönem başkanı Senegal Devlet Başkanı Macky Sall, kapsamlı bir Moskova turu yaptı. Uluslararası Moskova Güvenlik Konferansı’na şu ülkelerin savunma bakanları katıldı: Burundi, Gine, Kamerun, Mali, Sudan, Uganda, Çad, Etiyopya, Güney Afrika. Putin, hububat anlaşmasının zengin batının ihtiyacını karşılamak için kullanıldığını, ancak Rusya’nın hububat anlaşmasını uzatmamaya karar verecek olursa Afrika ülkelerine ücretsiz tahıl tedarik edeceğini birden fazla defa vaat etti. Zimbabve parlamento heyeti Duma oturumuna katıldı. Uganda genelkurmay başkanı, “Rusya’ya saldırı Afrika’ya saldırıdır,” dedi. Orta Afrika’da Rusya askeri danışmanlarının sayısı 1135’ten 1890’a çıkarıldı, OAC BM daimi temsilcisi bu sayıyı 3 bine çıkarmak istediklerini bildirdi. Halkların Dostluğu Üniversitesi’ne eski adı tekrar konuldu: Patrice Lumumba. Lumumba’nın adını silmek Yeltsin’in ilk marifetlerinden biriydi.

Demek ki 1950-1960’ların sömürgecilik karşıtı mücadelesine yapılan sıklaşan atıflar göstermelik bir diskurs değil; bunların ciddi bir içeriği var. Yeni dış siyaset konseptinin bu söylemi bütünüyle benimsiyor olması da verilen önemi gösteriyor.

Öncelikli dikkat gösterilecek alanlar listesine devam edelim. Güvenliğin sağlanmasına yönelik uluslararası mekanizmaların geliştirilmesi, ikinci sırada. Üçüncü sırada BM ele alınıyor: “BM’nin merkezi koordinasyon mekanizması olarak rolünün” yeniden tesisi. Arkasından şu devletlerarası örgütlerin rolünün güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor: BRICS, ŞİÖ, BDT, Avrasya Ekonomik Birliği, KGAÖ, RIC (Rusya, Hindistan, Çin) ve diğerleri. Asya-Pasifik bölgesinde, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Yakındoğu’da bölgesel ve alt-bölgesel entegrasyonun desteklenmesi, uluslararası hukuk sisteminin geliştirilmesi, Rusya’nın bütün alanlarda müttefik ve ortaklarıyla işbirliğinin geliştirilmesi, dinler, kültürler ve uygarlıklar arasında yapıcı diyalog, “evrensel ve geleneksel manevi-ahlaki değerlerin korunması ve bunlara saygının temin edilmesini hedefleyen uluslararası çabaların konsolidasyonu (bu kapsamda bütün dünya dinleri için genel olan etik normlar), sahte hümanist ve benzer türden, insanlığın geleneksel manevi-ahlaki temellerini ve moral ilkelerini tüketmeye götüren neoliberal ideolojik kurumların dayatılması girişimlerinin etkisizleştirilmesi”.

Bu sonuncusunu özellikle eksiksiz çevirdim, zira geçen yıl 24 Şubat’tan beri siyasi söylem ve siyasi eylem, bu kültürel dayatmaların etkisizleştirilmesini gerçekten de kapsıyor. Kültür meselesi, daha 4 Mart günü Aydın Sezer’e mülakat veren Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov tarafından da dile getirildiğine bakılırsa, Ukrayna harekâtının yol açtığı batıyla karşı karşıya gelişin siyasi hedefleri arasında önceden çok somut bir şekilde belirlenmişti. Yerhov orada şöyle diyordu: “Benim ümitlerim, halkımızın yaratıcı yetileri, onun emekçi ve mucit, savaşçı ve öğretmen yetenekleri üzerinde yükseliyor. Eminim, Rusya’nın içinde, toplumumuzun bağrında, üretici ve manevi bir temel; güçlerimizi açığa çıkararak, artık ne Rolls Royce ve Mercedes almaya, ne de bizi çıkararak cezalandırmak istedikleri ‘Eurovision’ ve ‘toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi’ gibi düşkün ve ahlaksız batı eğlencelerine ihtiyaç duymayan bir ülkeyi inşa etmemize olanak sağlayacak bir destek bulabileceğiz.”

Ancak benim bu başlıkta esas dikkat çekmek istediğim başka bir nokta daha var. Öncelikler arasında şu da belirtiliyor: “Bütün devletlerin adil ve eşit kalkınma için, dünya ekonomisinin ve uluslararası işbölümünün nimetlerine, keza çağdaş teknolojilere adil erişiminin temini (küresel enerji ve gıda güvenliği problemlerinin çözülmesi dahil).” Yukarıda ekonomide küreselleşmenin tehlikelerine dikkat çeken ve böylece Çin’in tutumuyla çelişen belge, burada küreselleşmeyi küreselleşme olmaktan çıkarmayı öngörüyor (zira küreselleşme doğrudan doğruya emperyalist bir eylemdir ve onun nimetlerinden herkesin eşit olarak yararlanmasını istemek küreselleşmeyi ortadan kaldırmaktan farksızdır).

Bölüm, “uluslararası ilişkilerde hukukun üstünlüğü” üzerinde durarak devam ediyor. Bu alt başlığa ilişkin söylenecek fazla bir şey yok; ancak hukukun üstünlüğünün “uluslararası gerilimi azaltmanın ve küresel gelişmede öngörülebilirliği yükseltmenin bir faktörü olduğu” vurgusu dikkat çekiyor. Gerçekten de öngörülebilirlik, belgenin en çok önem verdiği noktalardan biri. Dikkat çekici olan bir başka nokta ise, son anayasa değişikliğinin getirdiği, uluslararası anlaşmaların anayasaya aykırı olması veya bunların anayasaya aykırı şekilde yorumlanması halinde Rusya tarafından uygulanmayacağı hatırlatması.

Belge bütünüyle “öngörülebilir” bir çerçeve çiziyor; (birçok defa yazdığım gibi) devletin dış siyasetinde adını anmasa bile Yalta düzeninin devamını vazediyor ve uluslararası düzenin biricik temelinin de bu olduğunu vurguluyor. Yalta düzeni, “uluslararası hukukun gelişmesi ve kodifikasyonu için başlıca alan” olarak BM’yi gösterir. Belge, BM’yi uluslararası hukuk alanında bütün uluslararası kuruluşların üzerinde tanımlamaya devam ediyor.

Ancak yazıyı uzatmak pahasına not etmek gerek; belgenin altını önemle çizdiği ilkesel metin, BM Genel Kurulu tarafından 24 Ekim 1970’de kabul edilen “Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusundaki Bildirge”.

Bu metne geçen yıl, Ukrayna çatışmasının hemen eşiğinde, 9 Şubat günü, “Kırım meselesinin hukuku” başlığı altında değinmiştim. Tuhaf ki başka değinen de olmadı; oysa bu son derece önemli bir belgedir ve bir kez daha bu belgeye atıfta bulunulması, Kırım, Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri ile Zaporoje ve Herson oblastlerinin Rusya’ya katılmasının hukuki temelini vurgulamak ihtiyacından kaynaklanmakla kalmaz, aynı zamanda (birkaç defa tekrar ettiğim gibi) bu argümanın giderek daha sık bir şekilde kullanılacağını da gösterir. Zira argüman sadece “Rus dünyası” ile ilgili değil; milli meseleyle karşılaşılan her yerde bu argümana başvurulabilir.

24 Ekim 1970 belgesi, 1950’ler ve 1960’larda doruğa çıkan milli kurtuluş hareketlerinin BM hukukunda bıraktığı en derin izdir; bu iz antiemperyalist mücadelenin eseriydi ve ona dönüş, troykaya karşı hareketlere sunulacak desteğin hukuki temelini teşkil edebilir.

“Kırım meselesinin hukukundan” hatırlatmakta yarar var:

“1970 tarihli deklarasyona göre, ‘her devlet, halkları kendi kaderini tayin, hürriyet ve bağımsızlık haklarından mahrum edecek her türlü şiddete dayanan hareketten kaçınmakla yükümlüdür.’ Deklarasyon bu ilkenin, devletlerin parçalanması, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin ve bağımsızlığının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği kaydını düşüyor, şu şartla ki, bu devletler ‘eylemlerinde halkların hak eşitliğini ve kendi kaderini tayin hakkını gözetmekte olsun ve bunun neticesi, verili toprak parçasında yaşayan bütün bir halkı ırk, inanç ve derisinin renginde fark gözetmeksizin temsil eden hükümetlere sahip bulunsun’. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkı reddedilen bir halkın haklarını hayata geçirme biçimleri arasında şunlar sayılıyor: ‘Egemen ve bağımsız bir devlet kurmak, bağımsız bir devlete serbest katılım yahut onunla birlik oluşturmak yahut başka herhangi bir siyasi statü tesisi’.

“Demek ki bu deklarasyon, çokuluslu ülkelerde milli hakların tanınması şartıyla, birlikte yaşamayı ilkesel kabul ediyor; ancak milli hakların tanınması şartı yerine getirilmediğinde, hakları tanınmayan halkların kendi kaderlerini tayin hakkını gerçekleştirme hakkı vurgulanıyor. Veya şöyle söyleyelim: Eğer bir devlet, halkların hak eşitliği ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesini gözetmiyorsa, halkların kendi kaderini tayin hakkı o devletin toprak bütünlüğünden üstündür.

“Peki kendi kaderini tayin ne?

Bu ille de bağımsız devlet anlamına gelmiyor; ulusal eşitlik temelinde federal cumhuriyetler, özerk idari bölgeler, kültürel özerklikler, hatta ulusal eşitlik temelinde üniter devletler de kendi kaderini gerçekleştirmenin yolları olabilir. Eğer bu haklar gerçekleştirilmişse, kendi kaderini tayin hakkı gerçekleşmiş demektir. Bunun hukuki teminatı ise anayasal düzendir. Demek ki bu argümana göre, anayasal düzenin yıkılması neticesinde bu hakkın ortadan kaldırıldığı Ukrayna’da Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin, kendi kaderini tayin hakkını kullanarak bağımsızlık ilanı ve arkasından bu hakkın gerçekleştiği bir devlet olarak Rusya’ya katılması tamamen meşrudur.”

Buna tekrar döneceğim.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English