Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Rusya’nın yeni dış siyaset belgesi-2: Küreselleşmeye karşı küreselleşme

Yayınlanma

Buraya kadar saydıklarım, belgenin “Genel İlkeler” ve “Çağdaş Dünya: temel eğilimler ve gelişme perspektifleri” başlığını taşıyan, esas teorik çerçeveyi tespit eden ilk iki bölümüyle ilgiliydi. Üçüncü bölüm ise şu başlığı taşıyor: “Rusya Federasyonu’nun dış siyaset alanında milli menfaatleri, Rusya Federasyonu’nun dış siyasetinin stratejik hedefleri ve temel ödevleri”.

Milli menfaatler, sadece “anayasal düzenin, egemenliğin, bağımsızlığın, devlet ve toprak bütünlüğünün korunmasından” ibaret değil. Uluslararası barış ve güvenliğin stratejik istikrarının korunması ve güçlendirilmesi, uluslararası ilişkilerin hukuk temellerinin güçlendirilmesi, Rusya vatandaşlarının ve teşkilatlarının hak, hürriyet ve kanuni menfaatlerinin savunulması, enformasyon güvenliğinin geliştirilmesi, “yıkıcı yabancı enformatif-psikolojik etkisine karşı Rusya toplumunun savunulması”, çevre, (tahmin edilebileceği gibi) “Rusya’nın geleneksel manevi-ahlaki değerlerinin güçlendirilmesi” de bunlar arasında. Ancak milli menfaatler arasında sayılan iki şeye daha dikkat çekmeli. Belge, “Rusya Federasyonu’nun çokuluslu halkının kültür ve tarih mirasının korunmasını” milli menfaatler arasında görüyor. (Millet ve halkın Sovyet siyasi literatüründe taşıdığı anlam üzerinde “Rusya…”da durmuştum.) Aynı şekilde, “Rusya halkının esirgenmesi, insan potansiyelinin geliştirilmesi, hayat standardının ve yurttaşların refahının yükseltilmesi” ile “Rusya ekonomisinin yeni teknolojik temellerde istikrarlı gelişmesi” de öyle.

Stratejik öncelikler, bu milli menfaatlere dayanıyor; en başta gelen, “bütün alanlarda egemenlik” ve toprak bütünlüğü.

Temel ödevlerin başında “adil ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin oluşturulması” geliyor. Barış ve güvenliğin, istikrarın, “barış içinde bir arada yaşamanın” (kavramlar bazen göründüğünden çok daha fazlasını söylüyor; tıpkı burada Sovyetleri hatırlatıyor olması gibi) korunmasından başka, bütün ödevlerin temel yaklaşımı, başka devletlerle ortak eylem şeklinde özetlenebilir.

Yalnız “ödevlerden” biri, bu ruhu yansıtıyor olsa bile, diğerlerinden daha çok dikkat çekiyor: “Rusya’nın müttefik ve ortaklarına genel menfaatlerin sürdürülmesinde, bunların güvenliğinin ve sürdürülebilir gelişmesinin temininde, müttefiklerin ve ortakların uluslararası tanınırlık kazanmış olmasından veya uluslararası örgütlere üyeliğinden bağımsız olarak destekte bulunulması.” Önemli bu, zira şimdilik hiç kimseyi ilgilendirmiyor görünse bile müttefiklik ilişkisinin ileride, mesela Abhazya veya Transdinyester gibi ülkeleri de kapsayabileceğinin işaretini veriyor.

Birazdan Transdinyester değilse bile (Rusya tarafından resmi olarak tanınmıyor) Abhazya ve Güney Osetya’nın (her ikisi de Rusya tarafından tanınıyor) durumunun açıkça zikredildiğini de göreceğiz.

Belgenin en uzun ve daha ziyade pratiğe yönelik olan bölümü, 4’üncü bölüm: “Adil ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin kurulması”. Temel ilke şöyle formüle ediliyor:

“Rusya, sağlam bir güvenlik, kültür ve uygarlık orijinalitesinin korunmasını, bütün devletler için coğrafi durumlarından, toprak büyüklüklerinden, demografik, kaynak ve askeri potansiyellerinden, siyasi, iktisadi ve sosyal yapısından bağımsız olarak eşit kalkınma imkânları temin edebilecek bir uluslararası ilişkiler sisteminin kurulmasını hedeflemektedir.” Bu çok kutuplu dünya düzeni şu ilkelere yaslanacaktır: “devletlerin egemen eşitliği, seçtikleri kalkınma modeline, sosyal, siyasi ve iktisadi yapıya saygı; uluslararası ilişkilerde hegemonyanın kabul edilmemesi; menfaat dengesi ve karşılıklı avantaj temelinde işbirliği; iç işlerine karışmama; uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde uluslararası hukukun üstünlüğü, bütün devletlerin çifte standartlardan vazgeçmesi; küresel ve bölgesel veçhelerde güvenliğin bölünmezliği; kültür, uygarlık ve toplumun örgütlenme modellerinin çeşitliliği, bütün devletlerin başka ülkelere kendi kalkınma modelini, ideolojik ve değer yapılarını dayatmaktan vazgeçmesi, dünyadaki bütün geleneksel dinler ve laik etik sistemler için tek bir manevi-ahlaki ilkenin mesnet edinilmesi; önde gelen devletlerin kendileri için olduğu gibi başka ülkeler ve halklar için de istikrarlı ve müreffeh kalkınma şartlarının teminine yönelik sorumlu liderliği; egemen devletlerin uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması alanında kararlar alırken öncü rolü oynaması.”

Rusya’nın öncelikli dikkat göstereceği noktaların başında, “ABD ve diğer dost olmayan ülkelerin küresel meselelerde hâkimiyetinin kalıntılarının ortadan kaldırılması, her devletin yeni-sömürgeci ve hegemonik ihtiraslardan vazgeçmesinin şartlarının yaratılması” geliyor.

Yeni-sömürgecilik meselesi, çok önemli. Bu eski (ve yeni) sömürge ve yeni-sömürge ülkelerinin ve halklarının saygısını kazanarak ileriye dönük avantaj sağlamak için samimiyetsiz bir söylemden mi ibaret, yoksa 1960’ların Sovyet siyasetiyle samimi bir paralellik mi gösteriyor sorusu tamamen başka bir mesele; ama bu söylemin ortaya çıkmış olması yeterince önemli. Geçtiğimiz yıl boyunca Rusya’nın Afrika ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye yönelik attığı adımlar yeni bir siyasi ortam hazırlandığını açıkça gösteriyor. 2022’nin Afrika bilançosunu hiç değilse bu temel başlıklarıyla gösterecek ayrı bir yazıya ihtiyaç var; ama burada birkaç olaya kısaca da olsa değinebiliriz: Kongo’da, ABD-İsrail desteğine sahip komşusu Ruanda’yla gerilim artarken “Putin Kongoluların kurtuluşudur” yazılı pankart altında büyükçe bir gösteri yapıldı. Afrika Birliği dönem başkanı Senegal Devlet Başkanı Macky Sall, kapsamlı bir Moskova turu yaptı. Uluslararası Moskova Güvenlik Konferansı’na şu ülkelerin savunma bakanları katıldı: Burundi, Gine, Kamerun, Mali, Sudan, Uganda, Çad, Etiyopya, Güney Afrika. Putin, hububat anlaşmasının zengin batının ihtiyacını karşılamak için kullanıldığını, ancak Rusya’nın hububat anlaşmasını uzatmamaya karar verecek olursa Afrika ülkelerine ücretsiz tahıl tedarik edeceğini birden fazla defa vaat etti. Zimbabve parlamento heyeti Duma oturumuna katıldı. Uganda genelkurmay başkanı, “Rusya’ya saldırı Afrika’ya saldırıdır,” dedi. Orta Afrika’da Rusya askeri danışmanlarının sayısı 1135’ten 1890’a çıkarıldı, OAC BM daimi temsilcisi bu sayıyı 3 bine çıkarmak istediklerini bildirdi. Halkların Dostluğu Üniversitesi’ne eski adı tekrar konuldu: Patrice Lumumba. Lumumba’nın adını silmek Yeltsin’in ilk marifetlerinden biriydi.

Demek ki 1950-1960’ların sömürgecilik karşıtı mücadelesine yapılan sıklaşan atıflar göstermelik bir diskurs değil; bunların ciddi bir içeriği var. Yeni dış siyaset konseptinin bu söylemi bütünüyle benimsiyor olması da verilen önemi gösteriyor.

Öncelikli dikkat gösterilecek alanlar listesine devam edelim. Güvenliğin sağlanmasına yönelik uluslararası mekanizmaların geliştirilmesi, ikinci sırada. Üçüncü sırada BM ele alınıyor: “BM’nin merkezi koordinasyon mekanizması olarak rolünün” yeniden tesisi. Arkasından şu devletlerarası örgütlerin rolünün güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor: BRICS, ŞİÖ, BDT, Avrasya Ekonomik Birliği, KGAÖ, RIC (Rusya, Hindistan, Çin) ve diğerleri. Asya-Pasifik bölgesinde, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Yakındoğu’da bölgesel ve alt-bölgesel entegrasyonun desteklenmesi, uluslararası hukuk sisteminin geliştirilmesi, Rusya’nın bütün alanlarda müttefik ve ortaklarıyla işbirliğinin geliştirilmesi, dinler, kültürler ve uygarlıklar arasında yapıcı diyalog, “evrensel ve geleneksel manevi-ahlaki değerlerin korunması ve bunlara saygının temin edilmesini hedefleyen uluslararası çabaların konsolidasyonu (bu kapsamda bütün dünya dinleri için genel olan etik normlar), sahte hümanist ve benzer türden, insanlığın geleneksel manevi-ahlaki temellerini ve moral ilkelerini tüketmeye götüren neoliberal ideolojik kurumların dayatılması girişimlerinin etkisizleştirilmesi”.

Bu sonuncusunu özellikle eksiksiz çevirdim, zira geçen yıl 24 Şubat’tan beri siyasi söylem ve siyasi eylem, bu kültürel dayatmaların etkisizleştirilmesini gerçekten de kapsıyor. Kültür meselesi, daha 4 Mart günü Aydın Sezer’e mülakat veren Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aleksey Yerhov tarafından da dile getirildiğine bakılırsa, Ukrayna harekâtının yol açtığı batıyla karşı karşıya gelişin siyasi hedefleri arasında önceden çok somut bir şekilde belirlenmişti. Yerhov orada şöyle diyordu: “Benim ümitlerim, halkımızın yaratıcı yetileri, onun emekçi ve mucit, savaşçı ve öğretmen yetenekleri üzerinde yükseliyor. Eminim, Rusya’nın içinde, toplumumuzun bağrında, üretici ve manevi bir temel; güçlerimizi açığa çıkararak, artık ne Rolls Royce ve Mercedes almaya, ne de bizi çıkararak cezalandırmak istedikleri ‘Eurovision’ ve ‘toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi’ gibi düşkün ve ahlaksız batı eğlencelerine ihtiyaç duymayan bir ülkeyi inşa etmemize olanak sağlayacak bir destek bulabileceğiz.”

Ancak benim bu başlıkta esas dikkat çekmek istediğim başka bir nokta daha var. Öncelikler arasında şu da belirtiliyor: “Bütün devletlerin adil ve eşit kalkınma için, dünya ekonomisinin ve uluslararası işbölümünün nimetlerine, keza çağdaş teknolojilere adil erişiminin temini (küresel enerji ve gıda güvenliği problemlerinin çözülmesi dahil).” Yukarıda ekonomide küreselleşmenin tehlikelerine dikkat çeken ve böylece Çin’in tutumuyla çelişen belge, burada küreselleşmeyi küreselleşme olmaktan çıkarmayı öngörüyor (zira küreselleşme doğrudan doğruya emperyalist bir eylemdir ve onun nimetlerinden herkesin eşit olarak yararlanmasını istemek küreselleşmeyi ortadan kaldırmaktan farksızdır).

Bölüm, “uluslararası ilişkilerde hukukun üstünlüğü” üzerinde durarak devam ediyor. Bu alt başlığa ilişkin söylenecek fazla bir şey yok; ancak hukukun üstünlüğünün “uluslararası gerilimi azaltmanın ve küresel gelişmede öngörülebilirliği yükseltmenin bir faktörü olduğu” vurgusu dikkat çekiyor. Gerçekten de öngörülebilirlik, belgenin en çok önem verdiği noktalardan biri. Dikkat çekici olan bir başka nokta ise, son anayasa değişikliğinin getirdiği, uluslararası anlaşmaların anayasaya aykırı olması veya bunların anayasaya aykırı şekilde yorumlanması halinde Rusya tarafından uygulanmayacağı hatırlatması.

Belge bütünüyle “öngörülebilir” bir çerçeve çiziyor; (birçok defa yazdığım gibi) devletin dış siyasetinde adını anmasa bile Yalta düzeninin devamını vazediyor ve uluslararası düzenin biricik temelinin de bu olduğunu vurguluyor. Yalta düzeni, “uluslararası hukukun gelişmesi ve kodifikasyonu için başlıca alan” olarak BM’yi gösterir. Belge, BM’yi uluslararası hukuk alanında bütün uluslararası kuruluşların üzerinde tanımlamaya devam ediyor.

Ancak yazıyı uzatmak pahasına not etmek gerek; belgenin altını önemle çizdiği ilkesel metin, BM Genel Kurulu tarafından 24 Ekim 1970’de kabul edilen “Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusundaki Bildirge”.

Bu metne geçen yıl, Ukrayna çatışmasının hemen eşiğinde, 9 Şubat günü, “Kırım meselesinin hukuku” başlığı altında değinmiştim. Tuhaf ki başka değinen de olmadı; oysa bu son derece önemli bir belgedir ve bir kez daha bu belgeye atıfta bulunulması, Kırım, Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri ile Zaporoje ve Herson oblastlerinin Rusya’ya katılmasının hukuki temelini vurgulamak ihtiyacından kaynaklanmakla kalmaz, aynı zamanda (birkaç defa tekrar ettiğim gibi) bu argümanın giderek daha sık bir şekilde kullanılacağını da gösterir. Zira argüman sadece “Rus dünyası” ile ilgili değil; milli meseleyle karşılaşılan her yerde bu argümana başvurulabilir.

24 Ekim 1970 belgesi, 1950’ler ve 1960’larda doruğa çıkan milli kurtuluş hareketlerinin BM hukukunda bıraktığı en derin izdir; bu iz antiemperyalist mücadelenin eseriydi ve ona dönüş, troykaya karşı hareketlere sunulacak desteğin hukuki temelini teşkil edebilir.

“Kırım meselesinin hukukundan” hatırlatmakta yarar var:

“1970 tarihli deklarasyona göre, ‘her devlet, halkları kendi kaderini tayin, hürriyet ve bağımsızlık haklarından mahrum edecek her türlü şiddete dayanan hareketten kaçınmakla yükümlüdür.’ Deklarasyon bu ilkenin, devletlerin parçalanması, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin ve bağımsızlığının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği kaydını düşüyor, şu şartla ki, bu devletler ‘eylemlerinde halkların hak eşitliğini ve kendi kaderini tayin hakkını gözetmekte olsun ve bunun neticesi, verili toprak parçasında yaşayan bütün bir halkı ırk, inanç ve derisinin renginde fark gözetmeksizin temsil eden hükümetlere sahip bulunsun’. Bu durumda, kendi kaderini tayin hakkı reddedilen bir halkın haklarını hayata geçirme biçimleri arasında şunlar sayılıyor: ‘Egemen ve bağımsız bir devlet kurmak, bağımsız bir devlete serbest katılım yahut onunla birlik oluşturmak yahut başka herhangi bir siyasi statü tesisi’.

“Demek ki bu deklarasyon, çokuluslu ülkelerde milli hakların tanınması şartıyla, birlikte yaşamayı ilkesel kabul ediyor; ancak milli hakların tanınması şartı yerine getirilmediğinde, hakları tanınmayan halkların kendi kaderlerini tayin hakkını gerçekleştirme hakkı vurgulanıyor. Veya şöyle söyleyelim: Eğer bir devlet, halkların hak eşitliği ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesini gözetmiyorsa, halkların kendi kaderini tayin hakkı o devletin toprak bütünlüğünden üstündür.

“Peki kendi kaderini tayin ne?

Bu ille de bağımsız devlet anlamına gelmiyor; ulusal eşitlik temelinde federal cumhuriyetler, özerk idari bölgeler, kültürel özerklikler, hatta ulusal eşitlik temelinde üniter devletler de kendi kaderini gerçekleştirmenin yolları olabilir. Eğer bu haklar gerçekleştirilmişse, kendi kaderini tayin hakkı gerçekleşmiş demektir. Bunun hukuki teminatı ise anayasal düzendir. Demek ki bu argümana göre, anayasal düzenin yıkılması neticesinde bu hakkın ortadan kaldırıldığı Ukrayna’da Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin, kendi kaderini tayin hakkını kullanarak bağımsızlık ilanı ve arkasından bu hakkın gerçekleştiği bir devlet olarak Rusya’ya katılması tamamen meşrudur.”

Buna tekrar döneceğim.

GÖRÜŞ

İran misillemesi: Komplo teorileri arasından ilerlemek

Yayınlanma

Yazar

İran’ın İsrail’e yaptığı misilleme komplo teorisi sanayimizin muhteşem ürünlerini bir kez daha ortaya döktü. Bu alanda dünya ligine hiç maç yapmadan ilk üçe çağrılacağımıza ve formumuz iyiyse finali de ya Orta Doğu ülkelerinden veya Balkanlardan birisiyle oynayacağımıza hiç şüphem kalmadı. Eğer komplo teorileri ihraç edilebilir bir ürün olsaydı kişi başına düşen milli gelirde dünyada ilk beş arasında yerimizi kesinlikle alırdık.

Aslında İran’la İsrail arasındaki gerginlik kelimenin tam anlamıyla bir orta oyunuymuş. Hatta İran rejimi İsrail’in kuklalarından sadece biriymiş. Tahran yönetimi İsrail’e karşıymış gibi yapıp perde arkasında onlarla iş tutarmış. Madem yüzlerce İHA’yı harekete geçirebiliyor; o halde neden İsrail’in önemli hedeflerini vurmuyormuş. Veya İsrail’de neden hiç kimse ölmemiş.

Bunları çürütmeye çalışmanın hiçbir anlamlı tarafı olmadığının pek tabii ki farkındayım; ama ülkemizin entelektüel seviyesinin göstergesi olması açısından bu komplo teorilerinin medyanın önemli bir bölümünde kontrolsüzce konuşulabiliyor olmasına hayıflanmamak mümkün değil. Bunları dinledikçe içimden ‘Hitler de Sovyet ajanıydı. Stalin onu erken dönemlerde devşirmişti. İkinci Dünya Savaşı zaten orta oyunuydu. Hitler’in amacı da Almanya’nın yenilmesini sağlayıp Sovyetler Birliği’nin geniş Doğu Avrupa topraklarını hakimiyeti altına almak için yapılmıştı’ demek geliyor. Bu arada sadece Sovyetler Birliği’nin 27 milyon kayıp vermiş olması (1945’de on sekiz milyon olan Türkiye nüfusunun bir buçuk katı) zaten küçük bir ayrıntı. Komplo teorimi çürütmesi düşünülemez. Kaldı ki, bunları soracak kimse de yok ortalıkta.

İRAN MİSİLLEMESİNİN KODLARI

İşin esasına gelince, İran, Şam’daki büyükelçilik binasına İsrail’in yaptığı saldırıya mislinden fazlasıyla cevap verdi. Fazlasıyla, çünkü, İran da İsrail toprakları dışında bazı İsrail hedeflerini vurabilirdi. Nitekim önceki aylarda Kuzey Irak’ta İsrail istihbaratı tarafından kullanıldığı iddia edilen bazı yerleri vurmuştu. Fakat bu defa doğrudan İsrail topraklarını hedef aldı. Ve hemen altını çizmek gerekir ki, bu, kuruluşundan bu yana İsrail topraklarının tümüne yönelik en kapsamlı saldırı olarak askeri/siyasi tarihteki yerini aldı.

İran’ın İsrail’e daha büyük çapta zarar verecek silahlar kullanmamış veya kullansa da başarısız olmuş olma iddialarına gelince, ilkine verilecek cevap Tahran’ın bölgesel bir savaş istememesiyle doğrudan alakalı. İran açısından bakıldığında, zaman kendi lehine işliyor; çünkü Vaşington’un pek de akıllıca sayılmayacak hesaplarla sırf İsrail karşıtı oldukları için tarumar ettiği – güya demokrasi götürmüştü – Irak ve Suriye’de İran’ın nüfuzu olağanüstü arttı. İran yanlısı olarak bilinen ve kendilerini Direniş Ekseni olarak tanımlayan gruplar bu iki ülkede güç kazanırken İsrail’in şiddet dışında bir şey bilmeyen politikalarından dolayı Lübnan’da oluşan Hizbullah hareketi ile de Suriye üzerinden tam bir irtibat sağlamış oldular. Bunlara Yemen’de Ensarullah hareketinin kuvvetlenmesi ve Hamas’ın giderek Hizbullahlaşması yani etkili bir direniş örgütüne dönüşmesi de eklendiğinde İran İsrail’i bölgede ciddi bir kuşatmaya almış görünüyor.

Çok kutupluluk geri döndürülemez bir biçimde dünya dengelerini yeniden yapılandırırken İsrail’in en büyük destekçisi Amerika ve Avrupa’nın ciddi bir güç ve nüfuz alanı kaybına uğrayacağını hesap ediyorlar ki, bu hesaplarında hiç de yanlış/haksız sayılmazlar. ABD ve Kolektif Batı’nın gücünün azalmasının Orta Doğu’da İsrail’in hareket alanını daraltacağına hiç şüphe yok. Ayrıca nükleer silah yapma çalışmalarında son aşamaya geldiği söylenen İran’ın bölgesel savaş istemesi için hiçbir neden yok. Buna karşılık bölgesel savaş isteyen ve Amerika’yı bunun içine çekmeye çalışan Netanyahu ve İsrail; çünkü Tel Aviv yönetimi Gazze’de gerçekleştirdiği ve ilk defa Batı kamuoylarında bile şiddetle eleştirilen soykırımsal etnik temizlik harekâtından kendi açısından başarı sayılabilecek (rehinelerin kurtarılması, önde gelen Hamas liderlerinin yakalanması/öldürülmesi vs.) hiçbir sonuç alamayınca kurtuluşu İran’ı savaşın içine çekmek olarak görüyor. Gerek Hizbullah’a gerekse İran’a yönelik provokasyonlarını da bu amaçla gerçekleştiriyor.

Ayrıca Netanyahu İran ile savaş istemeyen Amerikan yönetimini işin içine çekmek için de İran’a karşılık vermek zorunda kalacağı provokasyonlar yapıyor. En son Şam’daki konsolosluk binasının vurulması tam da bu amaçla gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla İran elindeki vuruş kabiliyetini nüanslar (komplo teorisyenlerinin çok fakir olduğu bir alan) üzerine inşa etmek zorundaydı. Yani hem karşılık vermeliydi hem de bunu Amerika ile koordinasyon kurarak büyük bir savaşa sebep olmayacak şekilde icra etmeliydi. Hafta sonu İran’ın yaptığı tam da bu oldu. Yüzlerce İHA ve onların İsrail hava sahasına yaklaşmasıyla başlayan Hizbullah seri atışları İsrail’in Demir Kubbe olarak adlandırılan hava savunma sistemini baş edemeyeceği sayıda hedef ile meşgul etmeyi amaçlıyor olmalıydı. O meşguliyetin (saturation) yarattığı boşluktan yararlanan balistik füzeler İsrail’in kritik önemdeki havaalanlarında (Nevatim ve Ramon), öyle anlaşılıyor ki, ciddi tahribata sebep oldu.

Üstelik, anlaşılan o ki, İran bu havaalanlarını elindeki hipersonik füzelerle de vurmamış; çünkü öyle yapsaydı Tahran’ın envanterindeki önemli bir silahın ayrıntıları ortaya çıkmış olacak ve bir yandan İsrail öte yandan Amerika, İngiltere ve müttefikleri bu silaha karşı neler yapılabileceğine dair hummalı bir çalışma başlatacaklardı. Yani stratejinin en önemli kuralını uygulamış görünüyor İran, elindeki kartların hepsini göstermeden misillemesini gerçekleştirmiş. Hipersonik füzeleri devreye sokmadan da İsrail’in her yerini vurabileceğini Tel Aviv’e göstermiş.

CNN EZBERİ

İran’ın Gazze üzerinde odaklanmış İsrail karşıtı veya İsrail’i eleştiren kamuoyunun veya Batılı devletlerin dikkatinin bir anda İran-İsrail çatışmasına döndüğü, Gazze’nin unutulduğu laflarının hiçbir ciddi tarafı olmadığı ayrıca ortada. Böyle bir laf kalabalığı, İsrail’in Gazze operasyonların durduğu veya duracağı varsayımına dayanıyor. Oysa İran’ın İsrail’e neler yapabileceğini gösterdiği bu misillemenin ardından gözler yeniden Gazze’ye dönecektir. Öte yandan eğer Gazze’de İsrail harekâtına ara verilecek tamamen veya duracaksa/durdurulacaksa, bu, zaten İran lehine ciddi bir puan olarak döner; çünkü sonuçta Gazze halkını Netanyahu soykırımından koruyan/kurtaran ülke konumuna sokar. Yok, eğer İsrail harekâtı aynen devam edecek olursa, gözler bir kere daha oraya çevrilecektir.

Ayrıca Batı ülkelerinde giderek İsrail’i çok sert bir biçimde eleştiren kamuoyları ile İsrail’e destek veren yönetimler arasında yaşanmakta olan çelişkili bir durum var ve bu durum devam edecek gibi görünüyor. Yani İran misilleme yapsa da yapmasa da İsrail’e destek vermekten geri durmayan/duramayan bir Batı dünyasından söz ediyoruz. Bu açıdan İran’ın kendi kamuoyunun misilleme talepleriyle bu konuyu tartıya koyduğunda nüanslara dayanan bir karşılık verdiği sonucunu çıkarabiliriz. Hem misilleme fazlasıyla yapıldı hem de bölgesel bir savaş çıkmasına sebebiyet verilmedi. Yani Netanyahu kazanan olmadı.

İran’ın yaptığı misillemenin bölgesel politikalardaki yansıması Arap ülkelerinden siyasal destek almamış/alamamış ve muhtemelen bundan sonra da alamayacak olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesiydi. Arap ülkelerinden Ürdün doğrudan İsrail ve Amerika ile İran’a karşı kendi hava sahasını aktif korumaya alırken Suriye hariç diğerleri İran İHA’larının ve füzelerinin geçişine izin vermediler. Bu da Arap ülkelerinin Filistin meselesini kendi aile sorunları gibi görmekten yana olduklarına işaret ediyor. İsrail ve Amerika ile Filistin konusunda müzakere, mücadele eden bu Arap ülkeleri Arap olmayan Müslüman devletlerin siyasal İslamcı sloganlarla ve İslam kardeşliği gibi dini gerekçelerle Filistin meselesinde merkezi rol kapma girişimlerini kendi meşru alanlarına başkalarının izinsiz girmesi gibi algılıyorlar ki, bu konuda aktif olma istediğini her vesileyle sergileyen Türkiye hükümetinin çıkarması gereken dersler olduğuna hiç şüphe yok.

Şimdilik bir bölgesel savaş ihtimali atlatılmış gibi; ancak Amerika’yı da yanına alarak İran’a karşı topyekün bir savaş başlatmak isteyen Netanyahu veya başka bir İsrail hükümetinin hangi tahriklere başvurabileceğini kestirmek hemen hemen imkansız. Çok kutuplu dünyada Amerika’nın yardımlarının azalması ihtimalini dikkate alarak Filistin’de ciddi geri adımlar atarak iki devletli bir çözümü içselleştirecek bir İsrail siyasi oluşumu/hükümeti de ufukta görünmüyor. Öte yandan Gazze’dekiler soykırımsal bir etnik temizliğe tabi tutulurken evlerine, arazilerine el konulan, sürekli baskı gören ve zulmedilen Batı Şeria’daki Filistinliler için de direnmekten başka bir yol görünmüyor. Bölge muhtemelen çok kutuplu dünyanın sıcak çatışma alanlarından birisi olarak kalacak, ta ki, Amerikan başkanlık seçimlerine kadar. Trump’ın seçilmesi ve telaffuz ettiği fikirleri dış politikaya dönüştürdüğü takdirde bölgedeki denklem önemli ölçüde değişebilir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Ayakları yere sağlam basan ekonomi

Yayınlanma

Yazar

Türkiye, on ay gibi kısa bir zaman zarfında iki önemli seçimden de şüpheye mahal bırakmayacak biçimde, demokrasi sınavından geçerek çıktı. İlk seçimden çıkan sonuç; (ekonomiden dış politikaya güvenlik ve küresel meselelere dair ortak bir güç bildirgesinin ortaya konulduğu) netlik beklentisi olurken; ikincisinden çıkansa ekonomik zorluklar ve depremin gecikmiş etkileriydi…

Yerel seçimlerde iktidar bloğu partilerin önemli düzeyde oy kaybederek, ana muhalefet partisi CHP’nin 1977’den bu yana ilk kez oyunu bu denli artırmasının arkasındaki belirleyici güç, hali hazırda ilgili partiler tarafından araştırılıyor. Ancak ağırlıklı nedenin yukarıda belirttiğim üzere ekonomi olduğu söylenebilir. Adıyaman gibi 6 Şubat depreminden etkilenen illerimizde halkın büyük çoğunluğunun konteynerlerde yaşamını sürdürüyor olması tepki oylarına neden olmuşken, büyükşehirler dışındaki küçük ilçelerimizin çoğunda oy sayısının emekli sayısının bile altında kalmasıysa genel ekonomiye dair bir protestodur.

Büyükşehirlerimizde iktidar partisinin 2019’daki oylarının çok altına inmesinin arkasındaki ekonomi dinamiği sadece emekli maaşları olmayıp, ücretliler açısından da yaşam koşullarının artan enflasyon nedeniyle giderek altından kalkılamaz hale gelmiş olmasıdır.

Seçim sonuçları kısmını fazla uzatmadan şu konuları sıralamak isterim. Genel seçimde uygulanan en popülist seçim ekonomisi unsuru EYT olup, 2022 yılında toplam emekli sayısı 13 milyon 933 bin kişiyken Ocak 2024’te bu sayı 16 milyon 98 bin kişiye yükselerek, aktif/pasif oranını 1,64’e düşürdüğü gibi seçmenin de yaklaşık yüzde 26’sını oluşturmuştur. Çoğu göç veren il ve ilçelerde seçimlerde seçmenin yüzde 20’den fazlasını emekli oluşturmuştur. (En düşük emekli maaşı 10k olup, asgari maaşın yaklaşık üçte ikisi kadardır. Bu oran 2003’te asgari maaşın 1,5 katıydı)

Asgari maaş zamları son yıllarda özel kesim temsilcileri tarafında önemli bir tartışma konusu olmuş ancak diğer taraftan hem son açıklanan açlık sınırına yakınsamış hem de büyükşehirlerdeki tek odalı dairelerin bile kirasını karşılayamaz hale gelmiştir. Üstelik toplumun genelinin özel sektörde bu orana yakınsayan maaşları aldığı bilinmektedir.

Seçim belirsizliği geride kaldı; artık yeni şeyler söylemek lazım!

31 Mart’tan önce kendine elverişli zemin bulan spekülatörler devreye girmiş; döviz kuru üzerinde TCMB’nin rijit faiz artışına karşın belirli bir momentum oluşturmayı başarmıştı. Ancak seçimin hemen ardından gerek Sn. Cumhurbaşkanı gerekse de Sn. Yılmaz ve Şimşek’in art arda verdikleri OVP’da kararlılık mesajları şimdiden kur tarafında piyasayı yatıştırmış gözüküyor. Diğer taraftan Goldman Sachs, Deutsche Bank ve Wells Fargo gibi yabancı yatırım kurumlarından gelen piyasa, dış basından gelen seçim yorumlarının genel olarak olumlu olduğu söylenebilir.

Aslında Haziran 2023’ten itibaren Ortodoks ekonomi politikalara geçişle beraber, daha önce Türkiye ekonomisine mesafeli yaklaşan pek çok yabancı ekonomist hatta spekülatörün dahi görüşlerini pozitife evirdiğine şahit olmuştuk. Örneğin daha önce Türkiye ekonomisine dair olumsuz görüşleriyle tanınan İngiliz ekonomist ve Bluebay Varlık Yönetimi Gelişen Piyasalar Kıdemli Stratejisti Timothy Ash, Harici’de  gazeteci  Esra Karahindiba’ya verdiği röportaj, bu bağlamda dikkat çekicidir.

Fakat tüm bu olumlu görüşlere karşın son haftalarda tahvil ve hisse gibi Türk lirası varlıklardan bir çıkış olduğu gözlemleniyordu. Bunun da belirleyicisinin yerel seçimin yaratmış olduğu belirsizlik olduğu söylenebilir. Yerel seçimin doğrudan ekonomiye bir etkisinin olmayacağının bilinmesine karşılık, Türk lirası varlıklarına bu tavrın alınmasındaki dip dalga esasında ekonomi politikalarında son yıllarda sıklıkla değişikliğe gidilmiş olmasıydı.

Ancak seçimin atlatılması ve ekonomik programın kararlılıkla devam ettirilmesi halinde bu anlayış giderek etkisini yitirecektir diye düşünüyorum.

Bütçenin giderler tarafında yapılacak bir şey var mı?

Seçim öncesinde ortaya çıkan spekülasyonlar daha ziyade döviz kuru ve servet vergisi gibi ekstra yükümlülükler üzerinden şekillenmişti. Diğer taraftan bütçenin giderler kısmı çok fazla konuşulmamıştı. Bu konudaki ilk söylemin de seçimin hemen ertesinde Ekonomi Bakanı Sn. Şimşek’ten geldiğini gördük.

Dolayısıyla söylenecek yeni mevzuların başında; bütçenin gider tarafı olduğu düşünülüyor. Ancak lüks araba ya da temsil gideri olarak ifade edilen bu tarz harcamaların tutarının ne yazık ki amiyane tabiriyle devede kulak kaldığını, vatandaşa belki bir miktar moral sağlamanın dışında ekonomiye önemli bir katkısı olabileceğini düşünmem. Zira burada EYT başta olmak üzere seçim harcamaları (yönetilen yönlendirilen fiyatlar da dahil) ve 2024 yılı bütçesinden sosyal yardım ve desteklere 497 milyar lira kaynak ayrılması gibi noktalar mevcuttur. Özetle her ne kadar enflasyonun etkisiyle vergi gelirleri artış kaydetmiş olsa da diğer taraftan deprem başta olmak üzere seçimlerin de desteklediği artan harcamalarla oluşmuş bir dengesizlik…

Gelirler tarafındaysa çözüm yeni vergi midir?

Servet üzerinden konulacağı düşünülen ilave vergilere gelince; vergi tahsilatının yüzde 65’lik kısmı harcamalar üzerinden tahsil edilen dolaylı vergilere dayalı. Ayrıca servet üzerinden tahsil edilen vergilerin toplam içindeki payı ise sadece yüzde 3 civarında. Bu aralar, kira mükelleflerinden vergi tahsil edilmesine yönelik bir çalışma var ancak yüzdesel olarak bakıldığında ve son yıllarda yurtdışına konut yatırımının artış kaydettiği düşünüldüğünde önemli bir katkısı olacağını düşünmem.

Özetle maliye tarafında zaten deprem gibi zaruri harcamalarla bozulmuş olan dengenin mevcut vergi sistemiyle onarılması bir hayli zor gözüküyor. Ya da araba markalarının değişimiyle…

Dolayısıyla bu bağlamda söylenecek asıl yeni söz; vergi sisteminin yapısal bir dönüşümden geçmesiyle mümkün olabilir.

Mevcut ekonomik programda hali hazırda en işlevsel kısım TCMB’nin yürüttüğü para politikasıdır. Burada amaç, paranın fiyatı olan faizi yükselterek, parasal aktarım mekanizmasıyla bir tür sıkılaşma yaratmaktır. Bunlar mevduat, kredi, döviz kuru, varlık fiyatları ve beklenti olarak sıralanabilir.

Türk ekonomi tarihi incelendiğinde en sıklıkla görülen anomalinin kur üzerinden şekillendiği ve belki Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi hiperenflasyon yaşanmadığı ancak kontrollü dönemlerde bir gecede yapılan devalüasyonlar, günümüzde ise sert bir biçimde yukarı çıkan kurla milli paranın değer kaybına uğradığı görülmektedir. Dolayısıyla ülkemizde kur kırılganlığı yüksek ve büyük oranda beklentiye dayalı şekillenmektedir.

Nitekim Haziran 2023’ten önce makro ve mikro ihtiyati programlar eşliğinde KKM enstrümanıyla kontrol edilen döviz kurunun, ardından yoğun bir sıkı politikaya geçilmesine karşın önemli ölçüde değer kaybederek, amaç enflasyonla mücadele edilmesi olmasına karşın, geçişkenlik göstererek fiyat artışlarına katkı sağladığı da görülmektedir.

Diğer taraftan BDDK haftalık verilerine göre 29 Mart haftası toplam TL mevduat 8,7 trilyon lira seviyesindeyken, KKM +  yabancı para mevduat toplamının 9 trilyon liradan fazla olması gerçek dolarizasyonun yüzde 50’nin üzerinde olduğunu göstermektedir.( IMF yüzde 30’un üzerindeki bir dolarizasyonun çok yüksek olduğunu ifade etmektedir. )

Diğer parasal aktarım mekanizmaları yoluyla amaç büyük ölçüde iç talebin baskılanarak, ekonominin soğutulması olup, bu kısımda da dikkat edilmesi gereken tarafın PPK metinlerinde de ifade edildiği üzere tasarrufların reel anlamda değerlenmiş Türk lirasına gidiyor oluşudur. Aksi halde enflasyonda durgunluk nedeniyle oluşacak fiyat artışındaki azalış hızı, döviz kurunun enflasyona geçişkenliği nedeniyle sekteye uğrayarak, stagflasyona neden olabilir.

Kur kırılganlığın asli nedeni zaman içerisinde kronikleşmiş hale gelen cari açıktır. Turizm gelirlerindeki artışa karşılık, yıllar içerisinde yüksek seyreden dış ticaret açığının nedeniyse ithal bağımlılığıdır.

Yıllar içerisinde rekorlar kırarak, büyük bir hacme ulaşan ihracata karşılık; ithal girdi bağımlılığı özellikle enerji ve emek yoğun sektörlerde kendini önemli düzeyde göstermektedir.

Neoliberal büyüme bakışı daha fazla kırılganlık ve eşitsizlikle büyüme yarattı!

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Dünya Bankası’nın gelişen ülkelere dikte ettiği program daha fazla büyümeydi… Ancak zaman içerisinde Çin hariç dünyanın diğer gelişen bölgelerinde görüldü ki küreselleşme, bu ülkelerde iki önemli sonuç ortaya çıkardı: İlki dünyada ücretlerin ve döviz kurunun üzerinde yaratılan baskı, ikincisiyse dünyadaki özellikle 1990’lı yılların başından itibaren hızı artarak büyüyen likidite genişlemesi ve sermaye hareketlerinin, özellikle bu ülkelere sağladığı kısa vadeli yabancı kaynakların oluşturduğu kırılganlık oldu. Dolayısıyla üretimden çok finans sektörü aracılığıyla büyüme gelişen ekonomilerde adaletsiz gelir dağılımının da yolunu açmış oldu.

Günümüzde teknolojik dönüşüm, kırsaldan kente imalat yapmak üzere kurulan emek yoğun sektörlerin refah yaratacağı inancını yıkmaktadır. Bunun yerine eğitimli, yüksek vasıflı ve teknolojik becerileri olan kişiler, hizmet sektörlerinde kendilerine bir alan açabilmekte, eğitim konusunda vasıflı olmayanlarınsa gelirden aldıkları pay düşüş kaydetmektedir.

Teknoloji ilerliyor, tedarik zincirleri değişiyor ve siyasi gerilimler ticaret kalıplarını yeniden şekillendiriyor.  ABD’de Trump’ın seçilmesi, Rusya-Ukrayna Savaşı ve Çin rekabetinden sarsılan Avrupa ekonomilerine ilave ticaret tarifeleriyle büyük bir gelir kaybı yaşatabilir. Gelişen ülkeler tarafındaysa sanayileşmenin bir zamanlar sağladığı mucizevi büyümeyi hâlâ sağlayıp sağlayamayacağına dair şüpheler artıyor. Dünya nüfusunun yüzde 85’ini (6,8 milyar insan) barındıran gelişmekte olan ülkeler için bunun sonuçları derindir.

Türkiye kısa vadede enflasyonu düşürmek için ilk etapta portföy akımlarını çekmeyi önceleyecektir.

Mevcut programın kararlılıkla devamı Türkiye’nin kredi notlarının artırılması, CDS risk priminin düşmesi gibi olumlu değerlendirmeleri beraberinde getirecektir ancak yabancı sermayenin gelebilmesi sadece ülkemizdeki sıkılaşmanın dozuna değil, diğer taraftan küresel koşullara da büyük ölçüde bağlıdır.

Küresel finansman koşullarına bakılacak olursa; dikkatler başat merkez bankası Fed ve ECB’nin gevşeme adımlarına çevrilmektedir.  Fed’in Haziran sonu itibariyle en az iki en fazla üç faiz indirimine gitmesi şu anda kuvvetli bir beklenti dahilindedir. ECB’nin ise son alınan enflasyon oranlarına ve oluşan ekonomik durgunluk neticesinde daha erken bir faiz indirimine gitmesi olasılık dahilinde bulunmaktadır. Tüm bu koşullar rijit bir biçimde faizi yükseltip, kur istikrarını sağlamış Türk lirası varlıklara yönelimi beraberinde getirebilir ancak geçmişte olduğu gibi bu akımın hacimli olması için yurtdışı swap kanallarının açılması gerekebilir. Bu durum borsa ve Türk lirası varlıklarda yabancı payını arttıracağından, durgunluk açısından elzem olmakla birlikte, kırılganlıklarımızı da baki bırakmaktadır.

Diğer taraftan dünyada soğuk para dediğimiz doğrudan yabancı sermayenin gelişiyse hem siyasi faktörlere hem de artık teknolojik dönüşüme bağlıdır. Günümüzde Orta Doğu’daki sermayenin bile artık markalar (futbol kulüpleri, formula yarışları…) ve teknoloji ya da yeşil dönüşüm bağlamında değerlendirildiği bir fauna mevcuttur.

Dolayısıyla ekonomide zorlu geçecek önemli bir sürece girmiş bulunmaktayız ancak faturanın hangi kesime çıkacağı henüz belli değil.

Son aylarda rekor seviyede artan iç tüketim talebini düşürmek, uygulanan enflasyonla mücadele politikasının birincil amaçlarından olup, kredi kartı gibi ödeme sistemlerinin daha da sınırlandırılması ve asgari maaş artışlarının da ikiden bire indirilmesi gibi bir takım önlemler, aynı zamanda sabit gelirli kesimin var olan geçim yükünü daha da artıracaktır.

Ancak iç tüketim talebindeki artışın ana nedeninin de enflasyon beklentisi olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla acı reçetenin faturasının sadece bir kesime çıkarılması hakkaniyetli olmayacak bilakis toplumun tüm paydaşlarının bu beklentiyi rasyonele döndürmek açısından kendi sorumluluğunu yerine getirmesi sosyoekonomik dengenin tesis edilmesinde bir başarı hikayesi oluşturacaktır.

Enflasyonu düşürmek aslında bir amaç değil zorunluluk olup, ülkemizi küresel zeminde üst noktalarda rekabet edebilir hale getirmek adına amaç edinmemiz gereken bütüncül alanlar; hukuk, vergi ve ekonomi tarafındaki yapısal dönüşümlerdir.  Aksi halde şimdilerde olduğu gibi güçlü ama ekonomik açıdan kaygan bir zeminde konumlanmaya devam edebiliriz.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Lübnan ile İsrail arasına Türk askeri formülü devrede mi?

Yayınlanma

Yazar

Osmanlı Devleti, 1864 Rus soykırımından sonra Çerkesleri, daha çok Arap kabileleri arasında ve o zaman sayıları az olan Yahudilerin arasında tampon oluşturmak için Golan Tepeleri’ne yerleştirmişti. Golan ismi de o bölgede öldürülen bir Çerkes komutandan gelir.

Bugün bile Suriye-Ürdün-İsrail sınırına yakın bölgelerde Çerkesler hâlâ hayatta kalma mücadelesi veriyor. Buna Lübnan sınırının hemen dibinde yaşayan İsrail vatandaşı Çerkesler dahil.

Huzur ve istikrarın uğramadığı kadim halkların tarih boyunca ele geçirmek için çabaladığı topraklardaki mücadele günümüzde de hız kesmeden devam ediyor.

7 Ekim Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında akmaya başlayan kan seline kapılan Orta Doğu halkları, çatışmaların sonlandırılıp bölgenin istikrara kavuşacağı günleri hasretle bekliyor.

Savaş Lübnan’a sıçrarsa ne olur?

İsrail, kuzeyde yaşayan vatandaşlarının geri dönebilmesi için Hizbullah’ın BM’nin 1701 kararına göre Litani Nehiri’nin güneyinden çekilmesini şart koşuyor. Diplomatik olarak sorun çözülmezse askeri bir harekata girişeceğini açıkça belirtiyor.

Olası bir Hizbullah-İsrail savaşında, Hizbullah kuzey İsrail’e büyük ölçüde zarar verirken İsrail’in de Beyrut’u Gazze’ye dönüştürmesi muhtemel senaryolardan. Yani İsrail’in şu an dengesiz güç kullanarak yürüttüğü savaştan farklı bir gidişat onu bekliyor olacak. Ama sonunda her iki taraf için de kazananı olmayan maliyetli bir yüzleşme olacak.

Yavaş çekim de olsa bu yüzleşmeye doğru gidiliyor gibi gözüküyor. Zaten diken üstündeki bölge ve dünya için çatışmanın yayılması büyük riskler barındırıyor. Tansiyonun düşürülmesi konusunda çeşitli öneriler de tartışılmıyor değil.

UNIFIL’e Türk askeri takviyesi mi geliyor?

Önerilerden biri de Orta Doğu’da Türk askerinin Litani Nehiri’nin güneyine konuşlandırılarak İsrail ile Hizbullah arasında tampon oluşturması. Hali hazırda Lübnan-İsrail sınırında bulunan UNIFIL (Birleşmiş Milletler Barış Gücü) içerisinde Türk kuvvetler var. Bölgede bulunan Türk gücüne takviye gönderilerek Litani’nin güneyinde güvenliği Türkiye’nin sağlaması konuşuluyor. Buna göre Hizbullah bu bölgeden çekilerek bölgeyi Türk askerine teslim edecek. İsrail de bunun üzerine kuzeyde yaşayan vatandaşlarının Hizbullah saldırılarına karşı güvende olacaklarını güvencesini vererek evlerine dönmesini sağlayacak.

BM barış koruma gücü UNIFIL’nin Mavi Hat olarak adlandırılan bölgede konuşlanmasının sebebi İsrail ve Lübnan arasındaki sınır çatışmalarını önlemek, bölgede huzuru sağlamak.

İsrail Gazze’de, Batı Şeria’da olduğu gibi güney Lübnan’da da BM çalışanlarını hedef almaktan çekinmiyor ve uluslararası yasalara meydan okuyor. UNIFIL sözcüsü Andrea Teneti, “Mavi Hat üzerinde üç BM askeri gözlemcisi ve bir tercüman bulundukları yerin yakınında meydana gelen patlama sonucu yaralandı ve hastaneye sevk edildi. BM personelinin emniyeti ve güvenliği sağlanmalıdır” açıklamasında bulundu.

Kendini koruyamayan UNIFIL’nin görevini yerine getiremediği aşikâr. Dolayısıyla Türk gücünün bölgede olmasının olası bir savaşı önleyebileceği; bölgede huzur, güvenlik ve istikrarı sağlayabileceği konuşuluyor.

Lübnanlı Hıristiyanlar, Hizbullah’a karşı mı?

Olası bir Hizbullah-İsrail savaşını kaldıramayacak Lübnan’ın kaybedecek çok şeyi var. Zaten ekonomik, siyasi ve sosyal olarak uzun zamandır dibi görmüş Lübnan’da iç savaş çıkma ihtimali de her daim yüksek bir olasılık.

Sınıra yakın bazı Hıristiyan köylerinde Hizbullah üyelerini İsrail’e ifşa ediyor ve taraflarını gösteriyorlar.

Mesela Lübnan’ın Hıristiyan köylerinden olan Rmaish’in bazı sakinleri, Hizbullah’ın köyün eteklerinden İsrail’e yönelik saldırısını engellediklerini iddia ettiler. Köylüler daha sonra Hizbullah’ın kullandığı iddia edilen arabaları ele geçirerek sosyal medyada paylaşmaya başladılar. Rmaish, bazı İsrail üsleri ve stratejik konumlara karşı coğrafi avantaj sağlayan bir konumda bulunuyor. Rmaish yerlileri bu savaşa dahil olmadıklarını ve İsrail’in misillemesinden kaçınmak istediklerini söylüyorlar. Kataeb başta olmak üzere Lübnan Gücü Partisi, Özgür Vatansever Hareketi gibi Maruni Hıristiyan siyasi parti mensupları halkı Hizbullah’a karşı harekete geçirmek için kilise çanları çalarak iç savaş kışkırtması yaptılar.

Lübnanlılar savaş istemiyor

Lübnan uzun zamandır başsız. Eylül 2022’de yapılan genel seçimlerden bu yana hükümet kurulamadı. Ekim 2023’de görev süresi biten ve Baabda Sarayı’ndan ayrılan Michel Aoun’un ardından hâlâ yeni bir cumhurbaşkanı seçilemedi. Olası bir İsrail savaşında bu durum zaten içinde birlik sağlayamayan Lübnanlıları iç savaşa sürükleyecektir. İsrail de uzun süredir göz koyduğu Beyrut’u havadan bomba yağmuruna tutarken Lübnan’ı hali hazırda zaten yetersiz olan alt yapısını da vuracaktır. Ülkenin tek havalimanı olan Refik Hariri Uluslararası Havalimanı vurulduktan sonra Lübnanlılar aynı Refah sınır kapısında çaresiz kalan Filistinliler gibi sıkışacaklardır.

Bütün bunların önlenmesi için Hizbullah şimdiye kadar ölçülü ve stratejik hareket etti. Ancak misillemede bulunmamanın seçenek olduğu zamanı hızla geride bırakıyor. Beyrut’ta Hizbullah’ın kalbi Dahiye’de, Bekaa’da yapılan suikastlarda tepkisi genelde sınırlıydı. Fakat İsrail, ısrarla kuzeyde yaşayan vatandaşlarının huzur ve güvenliği için Hizbullah’ın Litanı Nehiri’nin güneyinden çekilmesini şart koşuyor.

Olası bir savaş sadece Lübnan’la sınırlı kalmayacak, Suriye ve hatta İran’ı da içine çekecektir. Binyamin Netanyahu, 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu’ndan önce bölgede sınırların değişeceğini söylerken bu bölgesel savaşı kastetmiş olabilir. Netanyahu, hükümetinin ömrünün kısaldığını ve İsrail’in erken seçime doğru gittiğini görüyor ve kabinesinin çökmesini önlemek için savaşı uzatmak istiyor.

Türkiye, tarihi sorumluluklarının gereği olarak Türk askerini riske sokmadan, aktif çatışmaya dahil olmadan sadece varlığı ile bölgede bu savaşı engelleyebilir mi? “Devriye” konusunda genelde gönüllü olsak da böyle bir girişimin başarı şansı var mı ve riskler ağır basar mı? Türk askeri girdiği yerden çıkar mı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English