Bizi Takip Edin

Avrupa

“Şu anda Almanya’da devletin gerici-militarist yeniden yapılandırılmasını yaşıyoruz”

Yayınlanma

Almanya’nın en eski günlük sol gazetesi Junge Welt [Genç Dünya] hakkında Berlin İdare Mahkemesi’nde verilen karar ülkemizde de gündem oldu. Buna göre Federal Anayasa Koruma Dairesi’nin (BfV) iç istihbarat raporlarında gazeteden “aşırı solcu” olarak bahsetmesinde bir yanlış yoktu; Marksizm-Leninizm zaten anayasaya aykırıydı ve Junge Welt de Marx’ı, Lenin’i övüyor, kapitalizmi yerici işler yapıyordu!

Junge Welt Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Nick Brauns, meselenin daha vahim olduğunu söylüyor. Alman mahkemeleri artık Junge Welt’i Marksist-Leninist olmakla “suçlamakla” kalmıyor, ayrıca toplumun sınıflara ayrılmış olduğuna ilişkin en basit olguların dile getirilmesini dahi anayasaya aykırı buluyordu.

Brauns, Alman devletinin Çin ve Rusya ile savaşa hazırlık kapsamında daha gerici ve daha militarist bir biçimde yeniden yapılandırıldığını düşünüyor. Medyaya ve basın özgürlüğüne yönelik baskılar da bu düzenlemenin yalnızca bir parçası.

Son olarak metindeki köşeli parantezler bize aittir.

Bize dava süreci hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Alman Federal Anayasa Koruma Dairesi (BvF) bir gazeteyi “aşırılık yanlısı” ya da “aşırı solcu” olarak rapor ederse ne olur? Mahkemenin Junge Welt’e karşı delilleri neler?

Junge Welt 1947’den beri yayınlanıyor ve GDR’deki [Alman Demokratik Cumhuriyeti] Özgür Alman Gençliği’nin gazetesiydi. Bugün siyasi partilerden, şirketlerden ve kiliselerden bağımsız, Marksist yönelimli günlük bir gazetedir. Şu anda günlük tirajı yaklaşık 21.000’dir.

Junge Welt, 1990’ların sonundan bu yana, Anayasa Koruma Dairesi’nin yıllık raporlarında “aşırı solcu” olarak listelenen tek Almanca günlük gazete olageldi. Alman hükümeti buna gerekçe olarak Junge Welt’in Marksist yönelimini göstermiştir. Junge Welt’in öncelikle bir gazetecilik ürünü olmadığı iddia ediliyor. Daha ziyade, yayıncı ve ana sahibi olan kooperatif, hükümeti devirme planları olan “aşırı gruplar” olmakla suçlanıyor.

Sonuç olarak, piyasa yasalarına da tabi olan Junge Welt, reklam ve dağıtım açısından olduğu kadar editoryal çalışmalarında da önemli dezavantajlara sahip. Gizli servis raporuna atıfla, devlet radyosunda, tren istasyonlarında ve toplu taşıma araçlarında ücretli reklamlar reddediliyor. Kurumlar basının sorularına yanıt olarak bilgi vermeyi reddediyor. Bu beyan edilen niyet. 2021 yılında Alman hükümeti, parlamento grubu Die Linke’nin [Sol Parti] bir soru önergesine verdiği yanıtta, gizli servis raporunda Junge Welt’in adını vererek gazeteyi “gelişme alanından mahrum etmek” ve erişimini sınırlamak istediğini itiraf etti.

Burada basın özgürlüğü ve ticaret özgürlüğü gibi temel haklar ihlal edildiği için, gazeteyi yayınlayan 8. Mai GmbH, istihbarat raporundaki isimlendirmeye karşı dava açtı. Yaklaşık üç yıl sonra 18 Temmuz’da nihayet bir duruşma gerçekleşti. Ama ilk aşamada davayı kaybettik. Mahkeme, istihbarat raporunda gazetenin adının geçmesini haklı buldu. Belli ki karar duruşmadan önce verilmişti. Gizli servisin avukatlarından sadece duruşmadan bir gün önce yeni bir dosya aldık ve kısa süre nedeniyle buna yanıt veremedik. Diğer şeylerin yanı sıra, işçi sınıfı, kapitalizm ve sınıf adaleti gibi terimleri kullanmakla suçlandık. Bence sınıf adaleti terimi yargılamayı tanımlamak için iyi bir yol. Nihayetinde bu dava basın özgürlüğü ve bu temel hakkın ne ölçüde ve kimler için geçerli olması gerektiği sorusuyla ilgiliydi. Bu hakkın kapitalizmin soldan eleştirmenleri için geçerli olmadığı ya da sadece sınırlı bir ölçüde geçerli olduğu açık.

“TOPLUMUN SINIFLARA BÖLÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMEK ANAYASAYI İHLAL EDİYOR”

Mahkeme başkanı Wilfried Peters başından itibaren BfV lehine konuştu. Okuduğumuz haberlere göre Peters, Junge Welt’i Marx ve Lenin’i övmekle ve ayrıca kapitalizme karşı, “özgür demokratik temel düzene” karşı yıllık bir konferans düzenlemekle suçladı. Şu andan itibaren Alman devletinin Marx ve Lenin’i “övmeyi” ya da kapitalizme karşı konuşmayı suç saydığını söyleyebilir miyiz? Mahkeme Junge Welt’in Alman Komünist Partisi (DKP) ile bağlantılı olduğunu ima ediyor. DKP’ye üye olmak suç mudur?

Alman hükümeti ve gizli servisi uzun süredir Junge Welt’i Marksist bir yönelime sahip olmakla suçluyor. Federal hükümet, bir soru önergesine verdiği yanıtta, bir toplumun sınıflara bölündüğünü söylemenin bile anayasayı ihlal ettiğini ilan etti. Böylesine saçma bir suçlama sadece Marksistleri değil, aynı zamanda solcu sendikacıları ve burjuva sosyal bilimcileri de etkileyecektir. Fakat duruşmada gizli servisin avukatları daha da ileri gittiler ve mahkeme de onları izledi. Artık Marksist-Leninist olmakla suçlanıyorduk.

Gizli servisin avukatları ve mahkeme, Federal Anayasa Mahkemesi’nin 1956 yılında Almanya Komünist Partisi’ni (KPD) yasaklamasına atıfta bulundu. O zamanki kararda Marksizm-Leninizm –her ne kadar açıkça Stalin tarafından yorumlanmış haliyle olsa da– anayasayla bağdaşmaz olarak tanımlanmıştı. Soğuk Savaş’ın zirvesinden kalma bu kararın 70 yıl sonra bile solun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığı açık. Marksist-Leninist olduğumuzun kanıtı olarak, okur mektupları sayfamızda yer alan ve Lenin’i Junge Welt okurken gösteren bir fotomontaj gösterildi. Yargıç, Lenin’e sempati duyan herkesin otomatik olarak tek parti diktatörlüğü için çabaladığı gibi saçma bir iddiada bulunacak kadar ileri gitti. Ayrıca Lenin’in Özgür Demokratik Temel Düzen (FDGO) [Freiheitliche demokratische Grundordnung] olarak adlandırılan düzene karşı şiddetle mücadele ettiğini iddia etti. Fakat FDGO 1952 yılında, yani Lenin’in ölümünden neredeyse 30 yıl sonra Federal Anayasa Mahkemesi tarafından formüle edilmişti ve kesinlikle Rusya için değildi.

Junge Welt, yaklaşık 30 yıldır her yıl, aralarında Kübalı akademisyenler, Türk sosyalist milletvekilleri, Amerikalı sendikacılar ve Afrikalı filozofların da bulunduğu dünyanın dört bir yanından gelen konuşmacı ve sanatçılarla Uluslararası Rosa Luxemburg Konferansı’nı düzenliyor. Almanya’daki sosyalist ve komünist sol için yıllık bir başlangıç noktası haline gelen konferansa bu yıl ocak ayında 3.700 kişi katıldı.

Mahkeme şimdi bizi bu konferansı siyasi bir faktör olarak kullanmakla suçluyor. Diğer günlük gazeteler de okurları için konferanslar düzenliyor. Burjuva, neo-liberal gazeteler okur kitlelerini korumak için emlak danışmanlarıyla konferanslar düzenliyor ya da okurlarını şarap tadımlarına davet ediyor. Fakat biz böyle bir konferansla öncelikle okur kazanmayı ve onları elde tutmayı amaçlamakla değil, orada devrimi hazırlamak istemekle suçlanıyoruz.

Tek tek yazarlar ya da çalışanlar DKP’ye yakın olabilir ve ortak bir Marksist inancı paylaşıyor olabiliriz. Fakat DKP’nin kendi parti gazetesi var; Unsere Zeit. Junge Welt ise partiden bağımsız bir günlük gazete – DKP’den de bağımsız. Bu arada, DKP düzenli olarak seçimlere katılan yasal bir partidir. Fakat anayasayı koruma raporunda aşırı solcu olarak da adlandırılıyor. Elbette bu da eleştirilmelidir. Fakat önemli bir fark Junge Welt’in bir parti ya da aktivist bir örgüt değil, bir gazete olmasıdır. Ve Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2005 yılında aldığı bir karara göre, bir gazetenin adı anayasayı koruma raporunda yer alamaz. Bu temel karar o dönemde sağcı bir haftalık gazete olan Junge Freiheit için verilmişti ve Junge Welt için de geçerli olmalıdır.

Aynı zamanda sağcı Compact dergisi de Almanya’da yasaklandı. Sizce Alman makamları “sağcı” ve solcu yayınlara yönelik baskı arasında bir denge arayışında mı?

Compact en yüksek tiraja sahip faşist dergiydi. Editörü Jürgen Elsässer bazen Alman Doğu Perinçek olarak anılır çünkü Maoizmden milliyetçi sağa ve belli bir Avrasya yönelimine uzanan benzer bir biyografiye sahiptir. Compact, özellikle göçmenlere ve Müslümanlara karşı ajitasyon yapan iğrenç bir ırkçı gazeteydi. Ama dergi herhangi bir suç işlediği için değil, Alman hükümeti siyasi çizgisini beğenmediği için yasaklandı.

Junge Welt olarak Compact’ın yasaklanmasını basın özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak eleştirdik – derginin kendisi için gözyaşı dökmesek bile. Compact’ın Junge Welt’in duruşmasından iki gün önce yasaklanması kesinlikle tesadüf değildi. Alman hükümeti kendisini sağ ve solun “aşırılıkçılarına” karşı mücadele eden demokratik bir merkez olarak sunmaya çalışıyor. Ve bizim deneyimimiz, sağa karşı mücadele adına alınan tüm önlemlerin er ya da geç solu da etkileyeceği yönündedir. Compact’ın yasaklanması ve Junge Welt’e karşı açılan davanın ardından birçok burjuva medya yazarı alarma geçti ve sol, Marksist ve anti-emperyalist yönelimimize sempati duymasalar bile basın özgürlüğünün daha fazla kısıtlanmasına karşı uyarıda bulundular.

“ALMAN HÜKÜMETİ ÜLKEYİ HER ALANDA SAVAŞA HAZIR HALE GETİRMEK İSTİYOR”

Federal Almanya on yıllardır komünizm karşıtı duruşuyla tanınıyor. Ukrayna Savaşı ve İsrail’in Gazze’yi işgalinden sonra, Alman devletinin basında muhalif seslere tahammül etmek istemediği ve devlet örgütlenmesini daha militarist bir şekilde sağlamlaştırmaya çalıştığı görülüyor. Siz buna katılıyor musunuz?

Şu anda Federal Almanya Cumhuriyeti’nde devletin gerici-militarist bir yeniden örgütlenmesini yaşıyoruz. Ukrayna savaşının 2022’de başlamasından hemen sonra hükümet bir “dönüm noktası” [Zeitenwende] ilan etti ve Bundeswehr’i [Alman Silahlı Kuvvetleri] kitlesel olarak yeniden silahlandırmaya karar verdi. Hükümetin ilan ettiği amaç, ülkeyi önümüzdeki yıllarda her düzeyde savaşa hazır hale getirmek – Rusya’ya karşı savaş ve Batı’nın Çin’e karşı savaş politikası için. Buna medyadaki eleştirel seslerin bastırılması da dahildir. İç istihbarat servisi, hükümeti eleştirenleri “aşırılık yanlısı” olarak karalayarak ve görüşlerinden dolayı onları aşağılayarak burada giderek daha aktif bir rol oynuyor.

Basının büyük çoğunluğu bu politikayı gönüllü olarak destekledi ve Almanya’nın kendisini savunması gereken “kötü Ruslar” hakkındaki savaş propagandasına katıldı.

Junge Welt gibi silahlanmayı ve militaristleşmey eleştiren, NATO’nun genişlemesini Ukrayna savaşının arka planı olarak açıklayan ve diplomatik bir barış çözümünü savunan herkes Putin savunucusu ya da vatan haini olarak karalanıyor. İsrail-Filistin meselesinde baskı daha da güçlüdür. İsrail’e koşulsuz destek Almanya’nın “devlet aklı” olarak görülüyor. Devlet, anti-faşistler de dahil olmak üzere pek çok insanın Nazilerin Yahudilere karşı işlediği suçlardan duyduğu vicdan azabını, İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik eleştirileri bastırmak için kullanıyor. Filistin yanlısı gösteriler düzenli olarak polis tarafından saldırıya uğruyor ya da yasaklanıyor. Son yıllarda sosyal medyada Filistinlilerin hakları için özel kampanya yürüttükleri ya da İsrail’i eleştirdikleri için devlet yayın kuruluşundan bir dizi gazeteci işten çıkarıldı. Filistin yanlısı yabancı akademisyenler ve entelektüeller –aralarında bazı Yahudiler de var– misafir profesörlük görevlerinden alındılar ya da Almanya’da onlarla birlikte etkinlik düzenlemeleri engellendi. Junge Welt bu gidişata direnen, İsrail ordusunun işgalini ve savaş suçlarını açıkça dile getiren ve Filistinlilerin haklarını savunan neredeyse tek gazete. Bu nedenle burjuva gazeteleri tarafından antisemitizmle suçlanıyoruz – ki bu, Yahudilere yönelik her türlü nefreti reddeden ve bununla mücadele eden antifaşist bir gazete olduğumuz için daha da saçma.

Avrupa

Varşova’da kumanda kavgası

Yayınlanma

30 Ekim’i 31 Ekim’e bağlayan gece saatlerinde, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin Senegal seyahatini yarıda kesip havadayken dönmeye karar vermesi ve Varşova’daki Anayasa Mahkemesi (Trybunał Konstytucyjny) binasına kapıyı zorlayarak girmesine dair haberler görüldüyse meseleyi biraz izah etmek faydalı olabilir. Yargıç Maciej Berek’in paylaştığı görüntülerde, yanında Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapinski ile birlikte mahkeme koridorlarında ilerlemeye çalışan cumhurbaşkanının önünü polisler ve diğer yargıçlar kesmeye çalışıyordu. Sabah beşe kadar binada kalan Nawrocki, ertesi gün mahkeme önünde kendi adına okunan açıklamayla siyasi durumu istikrara kavuşturmak ve anayasal düzeni yeniden tesis etmek amacıyla parlamentodaki tüm partileri acil istişareye çağırdı.

Devletin zirvesinde gece yarısı yaşanan bu arbedeye eşlik eden dijital komedi ise iktidar mücadelesinin ciddiyetini azaltmıyor, bilakis tamamlıyor: Mahkemenin X hesabından internet sitesinin “yasadışı biçimde ele geçirildiği” duyuruluyor; mahkeme başkanının hâlâ Bogdan Swieczkowski, yardımcısının ise Bartlomiej Sochanski olduğu, karşı hamleyi yapan Anna Korwin-Piotrowska’nın yargıç bile sayılmadığı ve bu işe kalkışan herkesin “devlet darbesi” suçu işlediği ilan ediliyordu. Aynı dakikalarda mahkemenin resmi internet sitesi ise söz konusu X hesabının kurumla hiçbir ilgisi kalmadığını duyurmakla meşguldü. Bir devlet organının sosyal medya hesabıyla resmi sitesi birbirini darbecilikle suçlarken, kapıda polis kordonunu yarmaya çalışan muhalefet milletvekilleri ile içeride barikat kuran yargıçlar aslında aynı sorunun etrafında dönüyordu: Polonya devlet aygıtının kumanda koltuğunda kim oturacak?

Filmi sadece üç yıl geriye sardığımızda, 2023 sonundaki genel seçimlerden zaferle çıkan Donald Tusk, yeni Sivil Koalisyon’un (KO) başarısını “Avrupa’da bir umut ışığı” diye selamlamıştı. Sağ eğilimli Üçüncü Yol (Trzecia Droga) ve erimiş sosyal demokrat ittifak Sol (Lewica) ile kurulan koalisyon hükümeti, sekiz yıllık Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) iktidarını devirirken, Batı başkentlerinde kuşatma altındaki liberal merkezin sağ “popülizmin” önlenemez görünen yükselişini nasıl durdurabileceğine dair bir ders kitabı örneği olarak alkışlanıyordu.

Polonya’da neler oluyor?

Yargının el değiştiren mülkiyeti

Varşova’da patlak veren bu son krizin kökleri, 2023 seçimlerinden çok daha geriye, PiS’in devlet mekanizmasını kendi suretinde yeniden biçimlendirmeye giriştiği yıllara uzanıyor. Brüksel ile Varşova arasındaki yargı kavgası, başlangıçta sosyalist Polonya döneminden beri görev yapan Anayasa Mahkemesi yargıçlarının değiştirilmesi tartışmasıyla alevlenmişti. Ne var ki PiS’in bu tasfiyeyi yürütme biçimi, liberal anayasalcılığın sınırlarını bile zorladı: Sosyalist dönemde göreve başlayan tüm yargıçların görev süreleri vaktinden önce sona erdirildi ve yerlerine PiS’e sadık isimler yerleştirildi. Ardından, Yüksek Mahkeme üyelerini görevden almaya kadar varan yaptırımlar uygulayabilecek bir Disiplin Dairesi kuruldu.

Avrupa Birliği kurumları bu hamleleri kendi hukuki ve siyasi hiyerarşisine doğrudan bir meydan okuma saydı. Temmuz 2021’de Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD), yargıçların tarafsızlığını ve bağımsızlığını tehdit ettiği gerekçesiyle bu Disiplin Dairesi’nin faaliyetlerinin durdurulmasını istedi. Aynı yılın sonbaharında ABAD, yargı sistemi AB normlarına uyumlu hâle getirilene dek Polonya’yı günde 1 milyon avro para cezası ödemeye mahkûm etti; takip eden mayıs ayında bu cezanın faturası 160 milyon avroya ulaşmıştı. Varşova sonunda Disiplin Dairesi’ni lağveden bir yasa çıkarsa da Brüksel bu adımı yeterli bulmadı. Çünkü kavga çoktan teknik bir mahkeme düzenlemesi olmaktan çıkıp egemenlik ve normlar hiyerarşisi meselesine dönüşmüştü: 2021 yılında dönemin PiS’li Başbakanı Mateusz Morawiecki’nin başvurusu üzerine Polonya Anayasa Mahkemesi, yerel hukukun AB hukukuna üstünlüğünü tanıyan bir karar aldı. Avrupa Komisyonu’nun yanıtı ise ideolojik değil, doğrudan mali oldu; Polonya’nın pandemi sonrası toparlanma fonundaki payı donduruldu ve toplamda yaklaşık 35 milyar avroluk (diğer uyum fonlarıyla birlikte 137 milyar avroyu bulan) kaynak bloke edildi.

Ekim 2023 seçimlerinde sandıktan hiçbir partinin tek başına çoğunluk çıkaramaması, bu kurumsal düğümü çözmek yerine daha da sıktı. PiS oyların yüzde 35,38’ini alarak 460 sandalyeli Sejm’de 194 milletvekilinde kaldı. Tusk’ın Sivil Koalisyon’u yüzde 30,7, Üçüncü Yol yüzde 14,4, Sol yüzde 8,61 ve aşırı sağcı Konfederasyon yüzde 7,16 oy aldı. PiS’in müttefiki olan dönemin Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, hükümeti kurma görevini önce Morawiecki’ye verse de PiS mecliste güvenoyu bulamadı. Kasım ayında Sivil Koalisyon, Üçüncü Yol ve Sol toplam 248 sandalyeyle koalisyon anlaşmasını imzalayıp Tusk’ı başbakanlığa taşıdı.

Ancak hükümeti almak, devleti almak anlamına gelmiyordu. Duda hâlâ cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturuyordu ve PiS, üç yol arkadaşını daha Anayasa Mahkemesi’ne atamak için oldukça kaba taktikler kullanmıştı. Tusk ise PiS’in devletin farklı kolları üzerindeki nüfuzunu kırmak için en başından itibaren kendi cephesinden bir “olağanüstü hâl” pratiğine başvurdu. Devlet televizyonu TVP’nin kendi siyasi gündemine hizalanması için kaba kuvvetle ele geçirilmesi, anayasanın açık bir ihlali olarak kınandı. Bizzat Tusk, PiS etkisini geriletmek amacıyla hükümetinin “yasalarla tam olarak uyumlu olmayan” adımlar atmak zorunda kalabileceğini açıkça ilan etti. Gücün hesap vermez bir yürütmede merkezileşmesi süreci, böylece “demokrasiyi kurtarma” sancağı altında kesintisiz devam etti.

İşte Brüksel’in “hukukun üstünlüğü” hassasiyetinin gerçek mahiyeti bu dönüşüm anında açığa çıktı. PiS’in hukuk devleti ilkelerini hiçe saydığı gerekçesiyle Polonya’nın 137 milyar avroluk fonunu donduran Avrupa Birliği, Tusk’ın anayasayı dolanan yöntemlerini hiç dert etmedi ve kasanın kilidini hızla açtı. Brüksel için “hukukun üstünlüğü”, soyut bir normatif ilke ya da kuvvetler ayrılığı güvencesi değil, merkezdeki siyasi uyumluluğun ödüllendirilip çevredekilerin terbiye edildiği bir mali disiplin aracıydı.

Tusk’ın budanan vaatleri, yargıdaki çifte iktidar

Tusk’ın hukuku esnetirken yaslandığı toplumsal meşruiyet ise hızla aşındı. Sivil Koalisyon liderliğindeki hükümet, büyük ölçüde PiS’in gerici muhafazakârlığının -kürtaj kısıtlamalarının, kasaba ve şehirleri kendilerini “LGBT’den arındırılmış bölgeler” ilan etmeye teşvik eden azınlık baskılarının ve göçmenlere karşı yürütülen İslamofobik savaşın- yükünü çeken kadınların ve genç seçmenlerin seferberliğiyle seçilmişti. Tusk bu kültür savaşı programına karşı çıkanları, Polonya’yı Avrupa Birliği’nin kalbindeki hak ettiği yere döndürme sözüyle ve iktidarının ilk yüz gününde hayata geçireceği tam yüz vaatle kazanmıştı: Eşcinsel sivil ortaklıkların tanınması, gebeliğin ilk on iki haftasında kürtajın yasal hâle getirilmesi, kamu sektörü çalışanlarının maaşlarına yüzde 20 zam yapılması ve dini kuruluşlara verilen devlet sübvansiyonlarının kaldırılması bu listenin başındaydı.

Bir yıl içinde bu vaatlerin kahir ekseriyeti terk edildi. Hükümet kürtaj yasalarını gevşetmeye yönelik adımlar getirdiğinde, kendi koalisyon ortaklarından biri -Üçüncü Yol’un parçası olan Polonya Halk Partisi (PSL)- tasarıyı engellemek için PiS ile birleşti; üstelik bu tablo gelecekteki her liberal reform girişiminde tekrarlanacağa benziyor. Sol ittifak ise bu sağcı hükümete katılma kararının karşılığında seçmenine gösterebileceği hiçbir kazanım elde edemedi; siyasi sahnede giderek marjinalleşen ve önemsizleşen bir oyuncuya dönüştü. İttifakın en solundaki Razem (Birlikte) partisinin üyeleri, hükümetin gidişatını protesto etmek için milletvekillerinin Sol meclis grubundan ayrılması yönünde oy kullandı ve dört milletvekili ile bir senatör gruptan çıktı.

Toplumsal reform vaatlerini meclis aritmetiğine kurban eden Tusk, asıl enerjisini devlet aygıtı içindeki mevzi savaşına sakladı. Ne var ki Haziran 2025’teki cumhurbaşkanlığı seçimlerini PiS’e yakın Karol Nawrocki’nin kazanması, bu tasfiye planını duvara çarptırdı. Tusk, cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki bu yenilginin ardından erken parlamento seçimleri yapılacağına dair söylentileri bastırmak için Haziran 2025’te Sejm’de bir güven oylaması talep etti ve 210’a karşı 243 oyla meclis desteğini tazeledi. Fakat Ağustos 2025’te göreve başlayan Nawrocki, cumhurbaşkanlığı veto hakkını ve yargıç atamalarını engelleme yetkisini Tusk hükümetinin girişimlerini felç etmek için bir silah olarak kullanmaya başladı. Kasım 2025’te devlet başkanı, ülkenin anayasal ve hukuki düzenini sorguladıkları gerekçesiyle 46 yargıcın atamasını reddettiğini açıkladı.

Bu kilitlenmeyi kırmak için Tusk’ın imdadına yine Brüksel yetişti. Aralık 2025’te ABAD, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin AB hukukunun temel ilkelerini ihlal ettiğine ve bağımsız ya da tarafsız sayılamayacağına hükmetti. Tusk bu kararı, önceki hükümet dönemindeki yıllarca süren yargı sarsıntılarından sonra mahkemeyi “düzeltmeye çalışmak” için hükümetine verilmiş bir “yeşil ışık” ilan etti.

Bu yılın baharından sonbaharına uzanan süreç, bu “yeşil ışığın” adım adım fiziki bir çatışmaya dönüşmesinin kronolojisini oluşturuyor. Mart ayında parlamento, aralarında Tusk’a yakın Anna Korwin-Piotrowska’nın da bulunduğu altı yeni Anayasa Mahkemesi yargıcı seçti. Ancak Nawrocki, seçim prosedüründeki ihlalleri gerekçe göstererek bunlardan yalnızca ikisini (Magdalena Bentkowska ve Dariusz Szostek) yemin töreni için davet etti, diğer dördünü kabul etmeyi reddetti. Bunun üzerine nisan ayında bu dört yargıç, parlamentonun iki kanadının başkanlarının huzurunda Sejm binasında yemin etti ve imzalı belgeleri cumhurbaşkanlığı kançılaryasına gönderdi. Nawrocki bu prosedürü tanımadı; PiS hükümeti döneminde atanmış olan Mahkeme Başkanı Bogdan Swieczkowski de cumhurbaşkanının safında yer alarak, göreve başlamadıkları iddiasıyla dört yargıcı davalara sokmadı.

Ekim ortasında seçilmiş bir diğer yargıç Maciej Berek de Sejm’de yemin edip işe başlatılmayınca gerilim bir kademe daha tırmandı. Nawrocki, “Kimin önünde yemin ettiğini bilmiyorum ama elbette cumhurbaşkanının önünde etmedi. Bu apaçık formaliteyi tamamlamadıysa elbette Anayasa Mahkemesi yargıcı olamaz.” diyerek meclisin hamlesini boşa çıkardı; Varşova sokaklarında PiS milletvekillerinin katıldığı protestolar düzenlendi.

Ve nihayet 30 Ekim akşamı Korwin-Piotrowska, Sejm tarafından seçilen tüm yargıçların katılımıyla mahkeme genel kurulunun toplanmasını engelledikleri gerekçesiyle Başkan Swieczkowski ve yardımcısı Sochanski’nin yetkilerini bir aylığına askıya aldığını duyurdu. PiS lideri Jaroslaw Kaczynski bunu “Mahkemenin ele geçirilmesi”, Sochanski ise “darbe girişimi” olarak niteledi. Tusk ise o gece X hesabından yaptığı tek paylaşımda topa doğrudan girdi: Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmenin görevleri olduğunu, PiS’in yarattığı yıllarca süren hukuksuzluğun ardından bunun kararlı eylemler gerektiren zor ve bazen acı verici bir süreç olduğunu belirterek “Başka çare yok.” yazdı.

İroniye bakın ki, Tusk cephesinin “hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme” hamlesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu söyleyenler yalnızca PiS kadroları olmadı. Korwin-Piotrowska kararını, Anayasa Mahkemesi Yargıçlarının Statüsü Hakkında Kanun’un 19. maddesine -bu kanunda düzenlenmeyen hususlarda Yüksek Mahkeme yargıçlarının hak ve yükümlülüklerine ilişkin hükümlerin uygulanacağına- dayandırmış, oradan da Yüksek Mahkeme Kanunu’nun, adaletin otoritesini sarsacak davranışlarda bulunan genel mahkeme yargıçlarının görevden uzaklaştırılmasına izin veren 130. maddesine atıf yapmıştı. Varşova Üniversitesi hukuk profesörü ve anayasa hukuku uzmanı Marcin Matczak bile X hesabından şu itirafta bulundu: “Swieczkowski’yi bir gün savunacağımı hiç düşünmezdim ama [görevden alınmasının] hukuki dayanağı milyonlarca nedenden ötürü mevcut değil.” Matczak’ın işaret ettiği üzere, Anayasa Mahkemesi yargıçlarının disiplin sorumluluğu kendi yasasında ayrıntılı biçimde düzenlenmişti, dolayısıyla 19. madde buraya uygulanamazdı; üstelik Anayasa Mahkemesi’nin Teşkilatı Hakkında Kanun’un 11. maddesinin 2. fıkrası, yönetim yetkilerinin kıdemce en yaşlı yargıca devredilmesini yalnızca başkanın görevini fiilen yerine getirememesi durumunda öngörüyordu. Swieczkowski’nin mahkemede yaşananların “bu kurumu ve hukukun üstünlüğü meselesini on yıllar boyunca gömdüğü” yönündeki değerlendirmesi, bizzat liberal hukukçuların tespitiyle kesişiyordu. Olağan parlamento seçimlerinin 2027 sonbaharında yapılması planlanırken ve Atlas Polityczny portalının ekim ayında hesapladığı anket ortalamalarında Sivil Koalisyon yüzde 32,9 ile yüzde 23’te kalan PiS’in yaklaşık 10 puan önünde giderken, iki taraf da hukuku kendi siyasi tahkimatının aracına indirgemiş durumda.

Kışla mutabakatı

Polonya egemen sınıfının bu iki kanadı, Anayasa Mahkemesi’nin kapılarını gece yarısı omuzlayacak kadar şiddetli bir kavgaya tutuşmuşken, devletin esas yönelimlerinde neden birbirinin kopyası gibi hareket ediyor? Tusk’ın “yasalarla tam uyumlu olmayan” bu şahinliğinin arkasında hangi maddi öncelikler yatıyor?

Cevap için Tusk hükümetinin Avrupalı kimliğini demokrasiyi ya da kadın haklarını koruyarak değil, sığınmacı düşmanı kampanyasına ve ülkeyi kıtanın en büyük askeri harcama merkezine dönüştürmesine bakmak yararlı olabilir. 2021 yılında Belarus ile Polonya arasındaki ilişkiler bozulup Minsk yönetimi göçmenlerin sınırı geçmesini engellememeye karar verdiğinde, PiS yasadışı geri itmelerle yanıt vermiş; sınıra yüzlerce asker yığmış, yeni bir duvar örmüş ve bölgede “olağanüstü hâl” ilan etmişti. Kamuoyu bu gaddarlık karşısında ikiye bölünmüşken, Avrupa Konseyi Başkanlığı görevini kısa süre önce tamamlayan Tusk, PiS hükümetine sağdan saldırmış ve onları ülkeye rekor sayıda “kaçak” sokmakla suçlamıştı.

İktidara geldiğinde Tusk’ın partisi geri itme politikasını aynen sürdürdü ve “Batı medeniyetinin bekasının kontrolsüz göçü durdurmaya bağlı olduğunu” ilan etti. Ekim sonunda ise hükümet sığınma hakkını geçici olarak askıya alacağını duyurdu. PiS’i sağdan kuşatmaya çalışan Tusk, Fransa’dan Almanya’ya, Danimarka’dan Hollanda’ya kadar Avrupa’nın sözde liberal siyasi kastı arasında giderek yaygınlaşan o tanıdık stratejiyi benimsedi: Aşırı sağı, onun siyasetini ana akıma taşıyarak “yenmek”.

Göçmenlere karşı örülen bu duvar, doğrudan doğruya Amerikan savaş ekonomisine akıtılan milyarlarca dolarlık silahlanma bütçesiyle birleşiyor. PiS hükümeti silahlanma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 4,1’ine çıkarmıştı; Tusk’ın Sivil Koalisyon’u ise bunu ertesi yıl yüzde 4,7’ye -yaklaşık 44,23 milyar avroya- yükselterek tüm diğer NATO üyelerini geride bırakmaya soyundu. Tusk ve o dönemki Cumhurbaşkanı Duda, Mart 2024’te Washington’ı ziyaret ettiklerinde, Polonya’nın 2022-23 yıllarında ABD savaş ekonomisine akıttığı 31 milyar dolara ek olarak, geniş çaplı bir silah alımı için 2 milyar dolarlık yeni bir kredi vaadiyle döndüler. Hedef, Polonya ordusunun büyüklüğünü iki katına çıkarıp 300 bin askere ulaştırarak kıtanın en büyük ordularından biri hâline gelmek ve 2035 yılına kadar savunmaya mevcut GSYİH’nin yüzde 20’sine denk düşen bir kaynak harcamak ki böylece Varşova, ABD hegemonyasının gözüne girmeyi ve kendi bölgesel nüfuzunu artırmayı umuyor.

Ukrayna’daki savaş beşinci yılına girerken Polonya’nın Kiev yönetimine silah sevkiyatında hem tedarikçi hem de geçiş güzergahı olduğunu söylemeye gerek yoktur. Fakat bu savaş şahinliği, Ukrayna ile kurulan ilişkinin son derece çıkarcı ve şovenist yüzünü örtmüyor. Savaş uzadıkça Zelensky ile ilişkiler gerildi. 2022’de Polonyalı çiftçilerin Ukrayna tarım ürünlerinin ithalatını protesto etmesinin ardından Polonya hükümeti Ukrayna ile sınırlarını tek taraflı olarak kapatmıştı. Varşova ile Kiev, 1943 ile 1945 yılları arasında Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) tarafından Volin ve Doğu Galiçya’da yüz binlerce Polonyalının katledildiği tarihsel kırımlar üzerinden de çatışmaya başladı; Polonya, Ukrayna’nın cinayetlerin sorumluluğunu üstlenmemesi ve kurbanların yeniden defnedilmesine izin vermemesi hâlinde ülkenin olası AB üyeliğini engellemekle tehdit ediyor. Dahası, Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, AB hükümetlerinin askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklerin sosyal yardımlarını kesmesini önerdi; onlara göre bu, göçü azaltmanın, yani o insanları evlerine dönüp siperlerde ölmeye zorlamanın kullanışlı bir yolu olacaktı.

“Hem silah hem tereyağı” ne kadar mümkün?

Sınırda göçmene, cephede Ukraynalı mülteciye, mahkemede rakip hizbe karşı sergilenen bu cevvallik, içerde derinleşen iktisadi sıkışmanın üzerini örtmeye yetmiyor. Ekonomi de PiS ile KO arasındaki sürekliliğin bir diğer halkasını oluşturuyor. PiS’in başlattığı evrensel çocuk yardımları ve ek emeklilik ödemeleri gibi sosyal refah programları ile ücret artışlarını Tusk hükümeti korudu, hatta bazı durumlarda genişletti. GSYİH büyümesi son dört çeyrekte ortalama yüzde 1 seviyesinde kaldı; AB fonlarının girişi kamu yatırımlarını desteklemeye hazırlanırken, başta Ukraynalılar olmak üzere çok sayıda göçmen Polonya işgücü piyasasını ayakta tutuyor.

Ancak enflasyondaki büyük artışlar yaşam standartlarını hızla aşındırıyor. Konut fiyatları 2023 yılında yüzde 18 artarak Avrupa Birliği’ndeki en yüksek seviyeye ulaştı; milyonlarca insan konut piyasasının dışına itilmiş ve güvencesiz işlere hapsolmuş durumda. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan Polonyalıların sayısı 2022’de 1,7 milyon iken 2023’te yaklaşık 2,5 milyona çıktı; çok daha fazlası ise asgari geçim sınırında hayata tutunmaya çalışıyor.

Bu tablo içinde hem “silahları hem tereyağını” aynı anda finanse etme çabası sürdürülemez bir hâl alıyor. Hükümet, büyük ölçüde önceki yönetimin imzaladığı uzun vadeli askeri sözleşmelerin yükü nedeniyle bütçede 10 milyar dolarlık bir açık öngörüyor. Avrupa Birliği mevcut bütçedeki uyum fonlarının üçte birinin askeri yatırımlar için kullanılabileceğini açıklamış olsa da bu açığın daha da büyümesi kaçınılmaz görünüyor. Bunun doğrudan sonucu, başta büyük şirketler ve uluslararası finans çevreleri olmak üzere sermayenin kemer sıkma yönündeki baskısının artması. Koalisyonda sağcıların baskın oluşunu protesto ederek Sol gruptan ayrılan Razem partisi bile Tusk’ın askeri harcamaları artırma politikasına meydan okumaya cesaret edemiyor.

Üstelik bu devasa silahlanma faturasının Polonya iç ekonomisinde bir canlanma yaratacağı beklentisi de koca bir yanılsamadan ibaret. Polonya’nın askeri teçhizatının yalnızca yüzde 20’si yurt içinde üretiliyor; yani daha fazla silah alımı iç ekonomide herhangi bir çarpan etkisi yaratmıyor. Ana tedarikçiler ABD’de; bizzat Dışişleri Bakanı Sikorski’nin ifadesiyle devletin bu alandaki harcamalarının yüzde 90’a varan kısmı “doğrudan Amerikan topraklarında Amerikan istihdamı yaratmaya gidiyor.” Dolayısıyla bir “Polonya askeri Keynesçiliği” umudu tamamen yersiz: Varşova kemer sıkmaya hazırlanırken, sözde Keynesçiliğin sefasını Teksas ve Kaliforniya’daki silah tekelleri sürüyor.

30 Ekim gecesi Anayasa Mahkemesi koridorlarında yaşanan arbedeye buradan tekrar baktığımızda, kavganın ne hakkında olmadığı netleşiyor. Ne Tusk’ın gece yarısı bildirisinde savunduğu “hukukun üstünlüğü” ne de Nawrocki’nin Senegal’den dönüp kapıları zorlayarak koruduğu “anayasal düzen”, Polonya toplumunun refahı, özgürlükleri ya da demokratik katılımıyla ilgili. Kadınlara ve gençlere verilen sözler çoktan rafa kaldırıldı; sığınma hakkı “Batı medeniyetini koruma” adına askıya alındı; Ukraynalı işçiler ucuz emek gücü olarak piyasayı tutarken askerlik çağındakilere siper yolu gösterildi; kamu kaynakları ise Amerikan silah sanayisine ipotek edildi. Polonya, artık Avrupa Birliği içinde hırçın bir asi olarak değil, bizzat Brüksel’in siyasi mutabakatının sadık bir savunucusu ki Tusk bunu yaparken düşmanı PiS’le aynı yolları yürüdü. Yani yaşanan, “liberal merkez” ile “sağ popülizm” arasındaki farkın silindiği o büyük kışla mutabakatının koltuk kavgasından başka bir anlam taşımıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Polonya’da neler oluyor?

Yayınlanma

Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, kurumun başkan ve başkanvekilini bir ay süreyle görevden uzaklaştırdığını duyurdu. Kararın ardından polisin binayı ablukaya alması ve Senegal ziyaretini kesip dönen Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin kapıda yargıçlarla karşı karşıya gelmesi başkentte darbe tartışmalarını başlattı.

Polonya Anayasa Mahkemesi Yargıcı Anna Korwin-Piotrowska, dün akşam saatlerinde Mahkeme Başkanı Bogdan Święczkowski ile Başkanvekili Bartłomiej Sochański’nin yetkilerini bir aylığına askıya aldığını duyurdu.

Korwin-Piotrowska, karara gerekçe olarak iki yöneticinin Sejm tarafından seçilen yargıçların genel kurul toplantısına katılımını engellemesini ve mahkemenin karar alma mekanizmasını felç etmesini gösterdi.

En kıdemli yargıç sıfatıyla kurumun yönetimini üstlendiğini açıklayan Korwin-Piotrowska, 2016 tarihli Anayasa Mahkemesi Teşkilat ve Çalışma Usulleri Kanunu’na dayandığını belirtti ve kurumun bütçesini kabul etmek üzere 3 Kasım’da genel kurulu toplayacağını bildirdi.

Kararın mahkemenin resmi internet sitesinde yayımlanmasının ardından kurumun sosyal medya hesabından karşı açıklama yapıldı ve internet sitesinin yasa dışı biçimde ele geçirildiği, yaşananların bir “hükümet darbesi suçu” teşkil ettiği kaydedildi.

Görevden uzaklaştırılan Başkanvekili Bartłomiej Sochański, Rzeczpospolita gazetesine yaptığı açıklamada, “Neler olduğunu hiç anlamıyorum. Sayın Anna Korwin-Piotrowska beni arayıp şu anda mahkemeyi kendisinin yönettiğini söyledi; başka hiçbir şey bilmiyorum.” dedi.

Sochański ayrıca, “Mahkemenin ve bağımsız bir yargıcın özerkliğine bu şekilde müdahale edilmesine izin veren hiçbir hukuki dayanak bilmiyorum; bir hükümet darbesi yaşanıyor.” ifadelerini kullandı.

Gelişmeler üzerine Senegal ziyaretini yarıda kesen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, uçağını geri döndürerek saat 21.43’te başkent Varşova’ya indi.

Nawrocki, X hesabından yaptığı paylaşımda, “Böyle bir anda cumhurbaşkanı Polonya’da olmalıdır; Senegal uçuşunu kesiyorum, geri dönüyorum.” ifadelerine yer verdi.

Gece yarısına doğru Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński ve görevden uzaklaştırılan Anayasa Mahkemesi Başkanı Święczkowski ile acil durum toplantısı yapan Nawrocki, ardından Kapiński ile mahkeme binasına gitti.

Mahkeme binasına giriş sırasında Nawrocki ile kapıda duran yargıçlar Anna Korwin-Piotrowska ve Krystian Markiewicz arasında arbede yaşandı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Rafał Leśkiewicz, kapıda duran kişilerin devlet başkanının içeri girmesini engellemeye çalıştığını ve cumhurbaşkanının dokunulmazlığını ihlal ettiğini söyledi.

Cumhurbaşkanlığı yetkilisi Marcin Przydacz, yargıçlar Markiewicz ve Korwin-Piotrowska’nın cumhurbaşkanını tartaklamaya çalıştığını öne sürdü.

Yargıç Maciej Berek ise cumhurbaşkanının kapıdaki yargıçlara fiziki müdahalede bulunduğunu savunarak, “Hızla gelen cumhurbaşkanı kapıda duran yargıcın önünde durmadı; en hafif tabirle Yargıç Korwin-Piotrowska’ya hızla çarptı ve diğer yargıç grubunun arasından zorla geçmeye başladı.” dedi.

Saat 02.00’den sonra Sözcü Leśkiewicz tarafından paylaşılan fotoğrafta, mahkeme binası içinde Cumhurbaşkanı Nawrocki, Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Zbigniew Bogucki, Ulusal Güvenlik Bürosu Başkanı Bartosz Grodecki ve Mahkeme Başkanvekili Bartłomiej Sochański yer aldı.

Sabah saat 05.00’e kadar binada kalan Nawrocki, ayrılışının ardından Cumhurbaşkanlığı Kabine Şefi Paweł Szefernaker aracılığıyla yazılı bir bildiri yayımladı.

Bildiride Nawrocki, “Polonya Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni çiğnenmiş ve bir anayasa organı zor kullanılarak ele geçirilmiştir; hukuk düzeninin yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunuyorum.” ifadelerini kullandı.

Nawrocki ayrıca siyasi tablonun istikrara kavuşturulması amacıyla 31 Ekim’de mecliste temsil edilen siyasi partilerle acil danışma toplantısı yapacağını duyurdu ve binaya gönderilen kolluk güçlerinin derhal alanı terk etmesini istedi.

Mahkeme binası önünde gergin gece

Olayların başlangıcında Adalet Bakanı ve Başsavcı Waldemar Żurek’in devam eden gösteriler nedeniyle güvenliğin sağlanması yönündeki talebi ve Yargıç Korwin-Piotrowska’nın personelin can güvenliğine dair uyarı yazısı üzerine polis ekipleri mahkeme yerleşkesini kordon altına aldı.

Varşova Emniyeti, işlemlerin yasalar çerçevesinde yürütüldüğünü açıklarken, Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Andrzej Fijołek polislerin binanın içine girmediğini, bahçe avlusunda güvenliği sağladığını bildirdi.

Fijołek, dışarıdaki göstericilerin polise sandalye ve şişe fırlatması ve üç kişinin parmaklıklardan içeri atlaması üzerine güvenlik önlemlerinin artırıldığını, içeri sızan üç kişinin mülk dokunulmazlığını ihlal suçlamasıyla gözaltına alındığını açıkladı.

Mahkeme Sözcüsü Weronika Ścibór, Devlet Koruma Servisi (SOP) ekiplerinin Başbakanlık ile mahkeme arasındaki kapıdan içeri girerek iki güvenlik görevlisine eşyalarını toplayıp ayrılmalarını söylediğini, Başkanvekili Sochański’nin içeri alınmadığını, Sejm tarafından seçilen yedi yargıcın ise binaya sokulduğunu aktardı.

Korwin-Piotrowska ise televizyon kanalında yaptığı açıklamada binada yedi yargıcın bulunduğunu, içeride polisin olmadığını belirterek kurumun felç edilmesinden Święczkowski ile Sochański’yi sorumlu tuttu ve “Mahkemeyi yurttaşlara geri vereceğiz.” dedi.

Başsavcı Waldemar Żurek, Savcı Andrzej Piaseczny’nin mahkeme binasında inceleme yaptığını belirterek, “Hukuku çiğneyen herkes mahkeme önüne çıkacak.” açıklamasını yaptı.

Cumhurbaşkanının mahkemedeki tavrını eleştiren Żurek, savcılığın cumhurbaşkanının eylemlerine yönelik inceleme başlatmasını umduğunu kaydetti.

Görevden uzaklaştırılan Başkan Święczkowski ise akşam saatlerinde mahkeme önüne gelerek kapıdaki zincirin Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) Milletvekili Mariusz Gosek tarafından kesilmesinin ardından Jarosław Kaczyński ve Piotr Gliński ile bahçeye girdi; ancak polis ilerlemesine izin vermedi.

Bina önünde toplanan Hukuk ve Adalet Partisi, Konfederasyon, Rozwój Plus, Polonya Tacı Konfederasyonu mensupları, Sınır Savunma Hareketi çevreleri ve Grzegorz Braun destekçileri gece boyunca marşlar söyleyerek eylemlerini sürdürdü.

Hükümet ve muhalefet cephesinden karşılıklı suçlamalar

Başbakan Donald Tusk, sosyal medya üzerinden yaptığı değerlendirmede, “Hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek görevimizdir; PiS iktidarındaki yıllar süren hukuksuzluğun ardından bu süreç zor, kimi zaman sancılı geçiyor ve kararlı adımlar gerektiriyor; başka yol yok.” dedi.

Hukuk ve Adalet Partisi lideri Jarosław Kaczyński, “Anayasa Mahkemesi’ne darbe yapılıyor; Tusk’ın kolluk güçleri mahkemeye zorla giriyor, Polonya bir polis devletine dönüşüyor.” tepkisini gösterdi.

Yüksek Mahkeme Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński, yönetimin uzaklaştırılması ve polis sevk edilmesini “tamamen hukuk dışı bir hükümet darbesi” diye niteledi.

Eski Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, yaşananları açık bir hukuksuzluk olarak nitelendirerek, “Anayasa Mahkemesi’nin taşıdığı ağırlık düşünüldüğünde, yaşananların bir darbe girişimi olduğu iddiasının altında çok ciddi gerekçeler yatıyor.” dedi.

Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, cumhurbaşkanının kapıdaki görüntülerine işaret ederek, “Bir kadına, Anayasa Mahkemesi yargıcına karşı üstünlük kurdu.” ifadesiyle tepki gösterdi.

Polonya 2050 partisinin yöneticisi Katarzyna Pełczyńska-Nałęcz kutuplaşmanın en üst seviyeye ulaştığını belirtirken, Konfederasyon lideri Sławomir Mentzen ülkenin darbe eşiğinde olduğunu savunup Milli Güvenlik Kurulu’nun toplanmasını istedi.

Eski Cumhurbaşkanı Lech Wałęsa da kriz üzerine “Vatan tehlikede” mesajını paylaştı.

Hukukçu Marcin Matczak ise Korwin-Piotrowska’nın kararının yasal zeminine yönelik eleştirisinde, en kıdemli yargıcın ancak mahkeme başkanının fiili imkansızlığı halinde vekalet edebileceğini, bu imkansızlığın ise söz konusu kararın kendisiyle yapay biçimde üretildiğini ifade etti.

Matczak, mahkeme genel kurulunun toplanabilmesi için gereken 10 kişilik yetersayının binadaki mevcut 7 ila 8 yargıçla sağlanamayacağına dikkat çekti.

Gelişmelerin ardından Polonya’nın Pekin Büyükelçisi Jakub Kumoch ile Bükreş Büyükelçisi görevlerinden istifa etti.

ABD’nin Varşova Büyükelçisi Tom Rose, X üzerinden yaptığı değerlendirmede, hükümetin kamu gücünü kullanma biçimi ile anayasal kurumların bağımsızlığı açısından eşi görülmemiş bir yüzleşmeye tanıklık edildiğini bildirdi.

Krizin arka planı ve kurumlar arası yetki çatışması

Bogdan Święczkowski ve yardımcısı, Hukuk ve Adalet Partisi iktidarı döneminde 2018 ve 2019 yıllarında mahkeme üyeliğine atanmıştı.

Avrupa Birliği Adalet Divanı, Aralık 2025’te aldığı kararda, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin temel Avrupa hukuku ilkelerini ihlal ettiğine ve bağımsız, tarafsız bir yargı mercii sayılamayacağına hükmetmişti.

Eylül ayı başında Sejm, Maciej Berek’i mahkeme üyeliğine seçti ve Berek 14 Ekim’de mecliste yemin etti; ancak Cumhurbaşkanı Nawrocki, Berek dahil meclisin seçtiği üç yeni yargıcın yeminini kabul etmedi.

Mahkeme Başkanı Święczkowski de parlamentonun atadığı yargıçların göreve başlamasına izin vermedi.

Mahkemenin harcamalarına dair genel kurul kararının alınamaması sebebiyle hükümet, kuruma ayrılan gelecek yıl bütçesini askıya almıştı.

Polonya’da 2015’ten itibaren iktidarda kalan PiS, 2023 genel seçimlerinde yüzde 35,38 oy oranıyla 460 sandalyeli mecliste 146 milletvekili kazanmış ve çoğunluğu kaybetmişti.

Donald Tusk liderliğindeki Sivil Platform, Modern, Polonya İnisiyatifi, Yeşiller ve AGROunia hareketinden oluşan Sivil Koalisyon ise 156 milletvekili elde edip Senato’da birinci gelerek Üçüncü Yol ve Yeni Sol ittifakıyla yeni hükümeti kurmuştu.

PiS destekli bağımsız aday Karol Nawrocki ise 1 Haziran 2025’te yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunu kazanarak göreve başlamıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Euroclear dondurulan Rus varlıklarından 3,6 milyar euro gelir sağladı

Yayınlanma

Belçikalı menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından 2026’nın ilk dokuz ayında 3,6 milyar euro faiz geliri elde etti. Faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle geçen yıla göre yüzde 6 gerileyen bu gelirlerden kesilen 2,4 milyar euroluk olağanüstü katkı payı Ukrayna’ya destek mekanizmasına aktarılıyor.

Belçika merkezli merkezi menkul kıymet saklama kuruluşu Euroclear, dondurulan Rus varlıklarından Ocak-Eylül 2026 döneminde 3,6 milyar euro faiz geliri elde ettiğini açıkladı.

Şirketin yayımladığı finansal rapora göre bu tutar, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 6 azaldı. Moskova yönetimi ise hem dondurulan varlıkların hem de bu varlıklardan doğan faiz gelirlerinin iadesini talep ediyor.

Euroclear raporunda, faiz oranlarındaki düşüş nedeniyle gelirlerin geçen yıla göre yüzde 6 gerilediği belirtildi. Şirket ayrıca şu değerlendirmeyi paylaştı:

“Gelecekteki faiz gelirleri, faiz oranlarının seyrine paralel olarak değişmeye devam edecek.”

Verilere göre kuruluş, eylül ayı itibarıyla 2,4 milyar euro olağanüstü gelir (windfall contribution) kaydetti.

Söz konusu varlıkların getirileri üzerinden hesaplanan bu olağanüstü katkı payı, Avrupa’nın Ukrayna’yı destekleme mekanizması kapsamında aktarılıyor.

Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve karşı tedbirler ise şirketin 27 milyon euro gelir kaybına uğramasına ve 233 milyon euro doğrudan maliyetle karşılaşmasına yol açtı.

Bu tutarın 162 milyon euroluk kısmını Rus mahkemelerinde açılan davalara ilişkin ayrılan karşılıklar oluşturdu.

Euroclear verilerine göre, Eylül 2026 sonu itibarıyla şirketin bilançosunda toplam 244 milyar euro değerinde varlık yer alıyor. Bunun 204 milyar euroluk kısmı dondurulmuş Rus varlıklarından oluşuyor.

Kuruluşun dondurulan Rus varlıklarından elde ettiği faiz geliri, 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 26 düşüşle 5 milyar euro seviyesinde gerçekleşmişti.

Euroclear, o dönemdeki gerilemeyi de faiz oranlarının düşmesine bağlamıştı.

Şirket, 2025 yılı genelinde olağanüstü gelirlerden kesilen katkı payı olarak toplam 3,3 milyar euro karşılık ayırdı.

Bu meblağın 1,6 milyar euroluk dilimini Temmuz 2025’te Avrupa Komisyonu’na devreden kuruluş, yaklaşık 1,4 milyar euroluk kısmını ise 2026’nın başında ödemeyi planlıyordu.

Tüm bu kaynaklar Ukrayna’ya destek amacıyla yönlendiriliyor.

2025 döneminde Rusya yaptırımları ve karşı önlemler, Euroclear’ın 34 milyon euro faaliyet geliri kaybetmesine ve 113 milyon euro doğrudan gider yazmasına neden oldu.

Buna ek olarak şirket, Rusya bağlantılı riskleri gözeterek 342 milyon euro karşılık ayırdı ve toplam doğrudan faaliyet giderleri 455 milyon euroya ulaştı.

Aralık 2025 sonu itibarıyla Euroclear Bank bilançosunda bloke edilmiş 222 milyar euro tutarında varlık yer alıyordu. Bu meblağın 195 milyar euroluk bölümü yaptırım kapsamındaki Rus varlıklarına aitti.

Rusya Merkez Bankası ile yargı süreci

Avrupa Birliği, Aralık 2025’te 210 milyar euro tutarındaki Rus varlığını süresiz olarak dondurma kararı aldı.

Bu adımın üzerine Rusya Merkez Bankası, ülkenin uluslararası rezervlerinin bloke edilmesinden doğan zararın tazmini talebiyle Euroclear’a dava açtı.

Moskova’daki mahkeme, Mayıs 2026’da verdiği kararla Rusya Merkez Bankası’nın Belçikalı kuruluşa açtığı davayı tamamen haklı buldu ve 18,17 trilyon ruble (yaklaşık 200 milyar euro) tutarındaki zararın tahsil edilmesine hükmetti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English