Avrupa
“Şu anda Almanya’da devletin gerici-militarist yeniden yapılandırılmasını yaşıyoruz”

Almanya’nın en eski günlük sol gazetesi Junge Welt [Genç Dünya] hakkında Berlin İdare Mahkemesi’nde verilen karar ülkemizde de gündem oldu. Buna göre Federal Anayasa Koruma Dairesi’nin (BfV) iç istihbarat raporlarında gazeteden “aşırı solcu” olarak bahsetmesinde bir yanlış yoktu; Marksizm-Leninizm zaten anayasaya aykırıydı ve Junge Welt de Marx’ı, Lenin’i övüyor, kapitalizmi yerici işler yapıyordu!
Junge Welt Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Nick Brauns, meselenin daha vahim olduğunu söylüyor. Alman mahkemeleri artık Junge Welt’i Marksist-Leninist olmakla “suçlamakla” kalmıyor, ayrıca toplumun sınıflara ayrılmış olduğuna ilişkin en basit olguların dile getirilmesini dahi anayasaya aykırı buluyordu.
Brauns, Alman devletinin Çin ve Rusya ile savaşa hazırlık kapsamında daha gerici ve daha militarist bir biçimde yeniden yapılandırıldığını düşünüyor. Medyaya ve basın özgürlüğüne yönelik baskılar da bu düzenlemenin yalnızca bir parçası.
Son olarak metindeki köşeli parantezler bize aittir.
Bize dava süreci hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Alman Federal Anayasa Koruma Dairesi (BvF) bir gazeteyi “aşırılık yanlısı” ya da “aşırı solcu” olarak rapor ederse ne olur? Mahkemenin Junge Welt’e karşı delilleri neler?
Junge Welt 1947’den beri yayınlanıyor ve GDR’deki [Alman Demokratik Cumhuriyeti] Özgür Alman Gençliği’nin gazetesiydi. Bugün siyasi partilerden, şirketlerden ve kiliselerden bağımsız, Marksist yönelimli günlük bir gazetedir. Şu anda günlük tirajı yaklaşık 21.000’dir.
Junge Welt, 1990’ların sonundan bu yana, Anayasa Koruma Dairesi’nin yıllık raporlarında “aşırı solcu” olarak listelenen tek Almanca günlük gazete olageldi. Alman hükümeti buna gerekçe olarak Junge Welt’in Marksist yönelimini göstermiştir. Junge Welt’in öncelikle bir gazetecilik ürünü olmadığı iddia ediliyor. Daha ziyade, yayıncı ve ana sahibi olan kooperatif, hükümeti devirme planları olan “aşırı gruplar” olmakla suçlanıyor.
Sonuç olarak, piyasa yasalarına da tabi olan Junge Welt, reklam ve dağıtım açısından olduğu kadar editoryal çalışmalarında da önemli dezavantajlara sahip. Gizli servis raporuna atıfla, devlet radyosunda, tren istasyonlarında ve toplu taşıma araçlarında ücretli reklamlar reddediliyor. Kurumlar basının sorularına yanıt olarak bilgi vermeyi reddediyor. Bu beyan edilen niyet. 2021 yılında Alman hükümeti, parlamento grubu Die Linke’nin [Sol Parti] bir soru önergesine verdiği yanıtta, gizli servis raporunda Junge Welt’in adını vererek gazeteyi “gelişme alanından mahrum etmek” ve erişimini sınırlamak istediğini itiraf etti.
Burada basın özgürlüğü ve ticaret özgürlüğü gibi temel haklar ihlal edildiği için, gazeteyi yayınlayan 8. Mai GmbH, istihbarat raporundaki isimlendirmeye karşı dava açtı. Yaklaşık üç yıl sonra 18 Temmuz’da nihayet bir duruşma gerçekleşti. Ama ilk aşamada davayı kaybettik. Mahkeme, istihbarat raporunda gazetenin adının geçmesini haklı buldu. Belli ki karar duruşmadan önce verilmişti. Gizli servisin avukatlarından sadece duruşmadan bir gün önce yeni bir dosya aldık ve kısa süre nedeniyle buna yanıt veremedik. Diğer şeylerin yanı sıra, işçi sınıfı, kapitalizm ve sınıf adaleti gibi terimleri kullanmakla suçlandık. Bence sınıf adaleti terimi yargılamayı tanımlamak için iyi bir yol. Nihayetinde bu dava basın özgürlüğü ve bu temel hakkın ne ölçüde ve kimler için geçerli olması gerektiği sorusuyla ilgiliydi. Bu hakkın kapitalizmin soldan eleştirmenleri için geçerli olmadığı ya da sadece sınırlı bir ölçüde geçerli olduğu açık.
“TOPLUMUN SINIFLARA BÖLÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMEK ANAYASAYI İHLAL EDİYOR”
Mahkeme başkanı Wilfried Peters başından itibaren BfV lehine konuştu. Okuduğumuz haberlere göre Peters, Junge Welt’i Marx ve Lenin’i övmekle ve ayrıca kapitalizme karşı, “özgür demokratik temel düzene” karşı yıllık bir konferans düzenlemekle suçladı. Şu andan itibaren Alman devletinin Marx ve Lenin’i “övmeyi” ya da kapitalizme karşı konuşmayı suç saydığını söyleyebilir miyiz? Mahkeme Junge Welt’in Alman Komünist Partisi (DKP) ile bağlantılı olduğunu ima ediyor. DKP’ye üye olmak suç mudur?
Alman hükümeti ve gizli servisi uzun süredir Junge Welt’i Marksist bir yönelime sahip olmakla suçluyor. Federal hükümet, bir soru önergesine verdiği yanıtta, bir toplumun sınıflara bölündüğünü söylemenin bile anayasayı ihlal ettiğini ilan etti. Böylesine saçma bir suçlama sadece Marksistleri değil, aynı zamanda solcu sendikacıları ve burjuva sosyal bilimcileri de etkileyecektir. Fakat duruşmada gizli servisin avukatları daha da ileri gittiler ve mahkeme de onları izledi. Artık Marksist-Leninist olmakla suçlanıyorduk.
Gizli servisin avukatları ve mahkeme, Federal Anayasa Mahkemesi’nin 1956 yılında Almanya Komünist Partisi’ni (KPD) yasaklamasına atıfta bulundu. O zamanki kararda Marksizm-Leninizm –her ne kadar açıkça Stalin tarafından yorumlanmış haliyle olsa da– anayasayla bağdaşmaz olarak tanımlanmıştı. Soğuk Savaş’ın zirvesinden kalma bu kararın 70 yıl sonra bile solun üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığı açık. Marksist-Leninist olduğumuzun kanıtı olarak, okur mektupları sayfamızda yer alan ve Lenin’i Junge Welt okurken gösteren bir fotomontaj gösterildi. Yargıç, Lenin’e sempati duyan herkesin otomatik olarak tek parti diktatörlüğü için çabaladığı gibi saçma bir iddiada bulunacak kadar ileri gitti. Ayrıca Lenin’in Özgür Demokratik Temel Düzen (FDGO) [Freiheitliche demokratische Grundordnung] olarak adlandırılan düzene karşı şiddetle mücadele ettiğini iddia etti. Fakat FDGO 1952 yılında, yani Lenin’in ölümünden neredeyse 30 yıl sonra Federal Anayasa Mahkemesi tarafından formüle edilmişti ve kesinlikle Rusya için değildi.
Junge Welt, yaklaşık 30 yıldır her yıl, aralarında Kübalı akademisyenler, Türk sosyalist milletvekilleri, Amerikalı sendikacılar ve Afrikalı filozofların da bulunduğu dünyanın dört bir yanından gelen konuşmacı ve sanatçılarla Uluslararası Rosa Luxemburg Konferansı’nı düzenliyor. Almanya’daki sosyalist ve komünist sol için yıllık bir başlangıç noktası haline gelen konferansa bu yıl ocak ayında 3.700 kişi katıldı.
Mahkeme şimdi bizi bu konferansı siyasi bir faktör olarak kullanmakla suçluyor. Diğer günlük gazeteler de okurları için konferanslar düzenliyor. Burjuva, neo-liberal gazeteler okur kitlelerini korumak için emlak danışmanlarıyla konferanslar düzenliyor ya da okurlarını şarap tadımlarına davet ediyor. Fakat biz böyle bir konferansla öncelikle okur kazanmayı ve onları elde tutmayı amaçlamakla değil, orada devrimi hazırlamak istemekle suçlanıyoruz.
Tek tek yazarlar ya da çalışanlar DKP’ye yakın olabilir ve ortak bir Marksist inancı paylaşıyor olabiliriz. Fakat DKP’nin kendi parti gazetesi var; Unsere Zeit. Junge Welt ise partiden bağımsız bir günlük gazete – DKP’den de bağımsız. Bu arada, DKP düzenli olarak seçimlere katılan yasal bir partidir. Fakat anayasayı koruma raporunda aşırı solcu olarak da adlandırılıyor. Elbette bu da eleştirilmelidir. Fakat önemli bir fark Junge Welt’in bir parti ya da aktivist bir örgüt değil, bir gazete olmasıdır. Ve Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2005 yılında aldığı bir karara göre, bir gazetenin adı anayasayı koruma raporunda yer alamaz. Bu temel karar o dönemde sağcı bir haftalık gazete olan Junge Freiheit için verilmişti ve Junge Welt için de geçerli olmalıdır.
Aynı zamanda sağcı Compact dergisi de Almanya’da yasaklandı. Sizce Alman makamları “sağcı” ve solcu yayınlara yönelik baskı arasında bir denge arayışında mı?
Compact en yüksek tiraja sahip faşist dergiydi. Editörü Jürgen Elsässer bazen Alman Doğu Perinçek olarak anılır çünkü Maoizmden milliyetçi sağa ve belli bir Avrasya yönelimine uzanan benzer bir biyografiye sahiptir. Compact, özellikle göçmenlere ve Müslümanlara karşı ajitasyon yapan iğrenç bir ırkçı gazeteydi. Ama dergi herhangi bir suç işlediği için değil, Alman hükümeti siyasi çizgisini beğenmediği için yasaklandı.
Junge Welt olarak Compact’ın yasaklanmasını basın özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak eleştirdik – derginin kendisi için gözyaşı dökmesek bile. Compact’ın Junge Welt’in duruşmasından iki gün önce yasaklanması kesinlikle tesadüf değildi. Alman hükümeti kendisini sağ ve solun “aşırılıkçılarına” karşı mücadele eden demokratik bir merkez olarak sunmaya çalışıyor. Ve bizim deneyimimiz, sağa karşı mücadele adına alınan tüm önlemlerin er ya da geç solu da etkileyeceği yönündedir. Compact’ın yasaklanması ve Junge Welt’e karşı açılan davanın ardından birçok burjuva medya yazarı alarma geçti ve sol, Marksist ve anti-emperyalist yönelimimize sempati duymasalar bile basın özgürlüğünün daha fazla kısıtlanmasına karşı uyarıda bulundular.
“ALMAN HÜKÜMETİ ÜLKEYİ HER ALANDA SAVAŞA HAZIR HALE GETİRMEK İSTİYOR”
Federal Almanya on yıllardır komünizm karşıtı duruşuyla tanınıyor. Ukrayna Savaşı ve İsrail’in Gazze’yi işgalinden sonra, Alman devletinin basında muhalif seslere tahammül etmek istemediği ve devlet örgütlenmesini daha militarist bir şekilde sağlamlaştırmaya çalıştığı görülüyor. Siz buna katılıyor musunuz?
Şu anda Federal Almanya Cumhuriyeti’nde devletin gerici-militarist bir yeniden örgütlenmesini yaşıyoruz. Ukrayna savaşının 2022’de başlamasından hemen sonra hükümet bir “dönüm noktası” [Zeitenwende] ilan etti ve Bundeswehr’i [Alman Silahlı Kuvvetleri] kitlesel olarak yeniden silahlandırmaya karar verdi. Hükümetin ilan ettiği amaç, ülkeyi önümüzdeki yıllarda her düzeyde savaşa hazır hale getirmek – Rusya’ya karşı savaş ve Batı’nın Çin’e karşı savaş politikası için. Buna medyadaki eleştirel seslerin bastırılması da dahildir. İç istihbarat servisi, hükümeti eleştirenleri “aşırılık yanlısı” olarak karalayarak ve görüşlerinden dolayı onları aşağılayarak burada giderek daha aktif bir rol oynuyor.
Basının büyük çoğunluğu bu politikayı gönüllü olarak destekledi ve Almanya’nın kendisini savunması gereken “kötü Ruslar” hakkındaki savaş propagandasına katıldı.
Junge Welt gibi silahlanmayı ve militaristleşmey eleştiren, NATO’nun genişlemesini Ukrayna savaşının arka planı olarak açıklayan ve diplomatik bir barış çözümünü savunan herkes Putin savunucusu ya da vatan haini olarak karalanıyor. İsrail-Filistin meselesinde baskı daha da güçlüdür. İsrail’e koşulsuz destek Almanya’nın “devlet aklı” olarak görülüyor. Devlet, anti-faşistler de dahil olmak üzere pek çok insanın Nazilerin Yahudilere karşı işlediği suçlardan duyduğu vicdan azabını, İsrail’in Gazze’deki soykırımına yönelik eleştirileri bastırmak için kullanıyor. Filistin yanlısı gösteriler düzenli olarak polis tarafından saldırıya uğruyor ya da yasaklanıyor. Son yıllarda sosyal medyada Filistinlilerin hakları için özel kampanya yürüttükleri ya da İsrail’i eleştirdikleri için devlet yayın kuruluşundan bir dizi gazeteci işten çıkarıldı. Filistin yanlısı yabancı akademisyenler ve entelektüeller –aralarında bazı Yahudiler de var– misafir profesörlük görevlerinden alındılar ya da Almanya’da onlarla birlikte etkinlik düzenlemeleri engellendi. Junge Welt bu gidişata direnen, İsrail ordusunun işgalini ve savaş suçlarını açıkça dile getiren ve Filistinlilerin haklarını savunan neredeyse tek gazete. Bu nedenle burjuva gazeteleri tarafından antisemitizmle suçlanıyoruz – ki bu, Yahudilere yönelik her türlü nefreti reddeden ve bununla mücadele eden antifaşist bir gazete olduğumuz için daha da saçma.
Avrupa
AfD, CDU’yu eritmeye devam ediyor

Almanya’da hafta sonu yapılan iki seçimde iki bambaşka parti galip gelse de ortak olan nokta, Almanya için Alternatif’in (AfD) Hristiyan Demokratları (CDU) eritmesi.
Özellikle Mecklenburg-Batı Pomeranya seçimlerinde sürpriz, AfD’nin yüzde 38,2 ile birinci partisi olması değil, Federal Cumhuriyet tarihinde ilk kez CDU’nun baraj altı kalması oldu.
Berlin seçimlerinde ise AfD, 2023 seçimleri ile kıyaslandığında oylarınn çoğunu hiç oy kullanmayanlardan (65 bin) ve CDU seçmenlerinden (56 bin) aldı.
AfD Eş Başkanı Alice Weidel, Mecklenburg-Batı Pomeranya ve Berlin’deki seçimlerin ardından, CDU’nun gelecekte federal düzeyde hiçbir seçimi kazanamayacağı yönündeki öngörüsünü yineledi.
Weidel’e göre seçmenler, artık “eskimiş bir halk partisinin programını yutmuyor.”
AfD’nin, Hristiyan Demokratların Schwerin Eyalet Meclisi’nde bundan böyle temsil edilmemesini de üzücü bulmadığını kaydeden Weidel, bunun nedeni olarak ise “CDU’nun zaten her türlü işbirliğini reddetmiş” olmasını gösterdi.
Seçimlerin ardından düzenlenen federal basın toplantısında “mükemmel sonuçlar”dan bahseden Weidel, AfD’nin CDU’nun yerini halk partisi (Volkspartei) olarak alacağının giderek daha açık hale geldiğini savundu.
Berlin’de Sol Parti’nin güçlü performansından CDU’nun “akılsız güvenlik duvarı politikası”nın sorumlu olduğunu ve bu şekilde kırmızı-kırmızı-yeşil (Sol-Yeşiller-SPD) koalisyon çoğunluklarını mümkün kıldığını kaydetti.
Weidel, Federal Şansölye Friedrich Merz’e “görüşmeler” teklif etti ve AfD’nin eyaletteki “durgunluğu” sona erdirmeye hazır olduğunu belirtti.
Merz’e, CDU/CSU’nun seçim sonuçlarından ders çıkarması çağrısında bulunan Weidel, “Eğer CDU, Mecklenburg-Vorpommern’de yüzde beş barajını zar zor geçip çok zayıf sonuçlar alırsa, o zaman Şansölye bunun sonuçlarını çıkarmalı,” dedi.
AfD lideri aynı zamanda, önemli reformların bir buçuk yıldır “sadece duyurulduğunu” söyleyerek, “Sadece duyurmakla kalmamalı, bunu gerçekten yapmak gerekir,” diyerek hükümeti eleştirdi.
Öte yandan Mecklenburg-Vorpommern’da AfD’nin SPD’yi geride bırakarak seçim zaferi elde etmesine rağmen, AfD’nin baş adayı Leif-Erik Holm bir hükümet kurabilme konusunda “fazla umutlu değil.”
Holm, eyalet meclisindeki diğer tüm partilere görüşme teklifinde bulunacaklarını ama tek başına iktidara gelmeyi beklemediğini söyledi.
Holm, partinin parlamentodaki koltukların yaklaşık yüzde 45’ini elinde bulundurduğu için AfD’nin yine de eyalet meclisi başkanlığı görevine talip olacağını duyurdu. Ayrıca bir Kovid-19 soruşturma komisyonu kurulacağını da belirtti.
AfD’li siyasetçi NDR Info’ya verdiği demeçte, “Bence iktidara gelebiliriz. Fakat şu anda durum böyle olacağa benzemiyor,” dedi.
Holm, şu anda kırmızı-kırmızı-yeşil bir çoğunluğun oluşacağına benziyor gibi göründüğünü belirtti ve “Bu, ülkemizin gideceği kesinlikle iyi bir yön değil,” dedi.
Holm, partisinin iktidar iddiasını bir kez daha vurguladı. Seçmenlerin bu görevi büyük bir çoğunlukla AfD’ye verdiğini belirtti: “Bu nedenle diğer partilerden, birbirimizle diyalog kurabilmemizi bekliyoruz.”
Bu görüşmeleri AfD’nin baş adayı Enrico Schult ile birlikte yürütmek istediğini belirtenHolm, Schwerin’deki doğrudan milletvekilliği yarışı sırasında Eyalet Başbakanı Manuela Schwesig’e (SPD) yenildi ve eyalet meclisine giremeyecek.
Beklendiği gibi AfD’nin koalisyona katılamaması durumunda Holm, Federal Meclis milletvekili olarak kalmayı planlıyor.
Berlin’deki AfD baş adayı Kristin Brinker ise “güvenlik duvarının” artık Berlin CDU’su ile AfD arasında değil, CDU’nun içinde olduğunu söyledi ve AfD’nin “muhafazakâr kanattan destek kazanan tek parti” olduğunu ileri sürdü.
Avrupa
Sol Parti’den “antisemitizm” suçlamalarına tepki

Sol Parti (Die Linke) Berlin’de birinci parti olurken, Yahudiler Merkez Konseyi’nden gelen “antisemitizm” suçlamasına tepki gösterdi.
Berlin Temsilciler Meclisi seçimlerinde yüzde 25,7 oyla ilk sırada yer alan parti, Elif Eralp’ı başbakan adayı olarak göstermeyi planlıyor.
Almanya Yahudiler Merkez Konseyi, seçim kampanyası sırasında parti üyeleri tarafından sarf edilen “antisemitik” açıklamalar konusunda endişelerini dile getirmişti.
Federal Meclis Başkan Yardımcısı Bodo Ramelow, Sol Parti’nin Berlin eyalet kolundaki “antisemitik” tutumlara ilişkin Yahudiler Merkez Konseyi’nin uyarılarına tepki gösterdi.
Ramelow, Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster’in eleştirilerine yanıt olarak Redaktionsnetzwerk Deutschland’a yaptığı açıklamada, “Böyle bir açıklamaya kesinlikle anlayış gösteremem,” dedi.
Sol Partili siyasetçi, baş aday Elif Eralp’in Yahudi cemaatine açık bir tutumla yaklaştığını belirtti.
Schuster, Sol Parti’nin seçim zaferinin ardından endişelerini dile getirmiş ve partiyi “antisemitizme kaymakla” suçlamıştı.
Seçim kampanyası sırasında bir sahnede intifada çağrısı yapıldığını ve İsrailli askerlerin ölümüne yönelik çağrılar yapıldığını, izleyicilerin de buna eşlik ederek şarkı söyleyip dans ettiğini iddia etmişti.
Schuster, SPD ve Yeşiller’e, Sol Parti’nin Berlin Belediye Binası’ndaki hükümete katılmasına izin vermemeleri çağrısında bulundu.
Schuster, “Seçim öncesinde çizilen kırmızı çizgileri şimdi pervasızca aşmak, antisemitizmin devam eden normalleşmesini daha da teşvik edecek ciddi bir hata olur,” dedi.
Fakat Ramelow, potansiyel koalisyon ortaklarını müzakerelere başlamaya çağırdı.
Eski Thüringen Eyalet Başbakanı, Eralp’in Berlin’de antisemitizme karşı net bir beş maddelik plan sunduğunu belirtti.
Ramelow, SPD ve Yeşiller’in seçim sonuçlarının sunduğu fırsatı değerlendirmelerini beklediğini ifade etti.
Yeşiller’in baş adayı Werner Graf da olası bir koalisyon katılımı öncesinde Sol Parti’nin “kendi saflarındaki antisemitizm” ile kararlı bir şekilde mücadele etmesini talep ediyor.
Graf, RBB-Inforadio’ya yaptığı açıklamada, “Partilerinin bu sorunlu kesimlerini nasıl dizginleyecekleri net olmalı. Örneğin Neukölln ilçe teşkilatı ile her birkaç haftada bir aynı tartışmaları tekrar tekrar yaşadığımız ritüelleşmiş bir duruma gelinmemesi gerekir,” dedi.
Graf, kendileri için bunun “öncelikle antisemitizm ve organize suç konusu ile ilgili” olduğunu açıkladı.
Kısa bir süre önce, Neukölln’daki Sol Parti şubesinin bir seçim kampanyası etkinliğinde sahne alan bir rapçi tartışmalara yol açmıştı.
Rapçinin, İsrail’in Gazze’deki savaşına karşı, “Yalla Yalla Intifada Batı Şeria, Filistin, Gazze” ve “Death to the IDF” (İsrail Savunma Kuvvetleri’ne Ölüm) gibi sözler içeren bir şarkı söylediği iddia ediliyor.
Sol Parti’nin baş adayı Elif Eralp ise “bu olaydan uzak durduğunu” belirtmişti.
Eralp, bir çete liderinin Sol Parti’nin seçim partisine katıldığı iddialarını üzerine “suç örgütlerine” karşı net bir tavır sergiledi.
Eralp, RBB-Inforadio’ya verdiği demeçte, “Organize suçla gerçekten hiçbir ilgimiz olsun istemiyoruz,” dedi.
Sol Partili, bu kişinin kendi bilgisi dahilinde olmadan davet edildiğini ve daha sonra da dışarı çıkarıldığını söyledi.
Neukölln Sol Parti ilçe yönetim kurulu üyesi Jorinde Schulz, dpa’nın akşam saatlerinde sorduğu soruya yanıt olarak, “Bu, davet edilmemiş kişilerin de katılabildiği halka açık bir etkinlikti. Bu kişinin kim olduğunu ve özellikle de etkinliğe katıldığını bilmiyorduk; kayıt listemizde adı yok. Bu kişiyle ne siyasi ne de kişisel bir bağımız var,” dedi.
Etkinliğe katılan “çete lideri”nin Issa Remmo olduğu aktarılıyor. CDU, bunu “rahatsız edici bir sinyal” olarak nitelendirirken, Yeşiller de “son derece tedirgin” olduklarını belirtiyor.
Berliner Morgenpost gazetesine verdiği demeçte Remmo, partinin seçim zaferi hakkında, “Sol Parti’nin zaferinden memnunum,” dedi ve Almanya’da ilk kez bir parti tarafından desteklendiğini hissettiğini belirtti.
Ayrıca, partinin antisemitizm sorunu olduğunu da reddederek, “Berlin’deki Sol Parti, Yahudilere karşı düşmanca bir tutum sergilemiyor. Yahudi düşmanı bir politikacıyı asla seçmezdim,” diye ekledi.
Hıristiyan Demokratlar, güvenlik kurumlarının hassas bilgilerinin Berlin ile paylaşılmaya devam edilmemesi gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor. Bunun nedeni, klan lideri Issa Remmo ve Ibrahim Ibrahim’in Berlin Sol Partisi’nin bir seçim partisinde görülmesi.
Ibrahim, Almanya’da Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) önde gelen destekçisi olarak kabul ediliyor; bu örgüt, Anayasa Koruma Dairesi tarafından “aşırılıkçı” olarak sınıflandırılıyor ve AB ile ABD tarafından terör örgütü listesinde yer alıyor.
CDU’lu Federal Meclis Grubu İç Politika Sözcüsü Alexander Throm, Handelsblatt gazetesine verdiği demeçte, “Sol Parti, solcu aşırılık yanlıları ve İsrail düşmanlarının toplanma noktası haline geldi. Böyle bir çevresi olan bir parti, Berlin için bir güvenlik riski teşkil ediyor,” dedi.
Ona göre eğer Sol Parti gerçekten de başkanlığı ele geçirirse, “güvenlik kurumlarının hassas verilerinin Berlin ile ne ölçüde paylaşılabileceğinin” incelenmesi gerekecek.
Throm, SPD ve Yeşiller’i de sorumluluk altına aldı. Bu partilerin “siyasi merkezde yer aldıklarını kanıtlamaları” ve “antisemitizmin ve onunla birlikte klanların kırmızı belediye binasına girmesini” engellemeleri gerektiğini belirtti.
Avrupa
Avrupa istihbarat örgütleri “Rusya saldırısı” konusunda ayrıştı

Üç Baltık ülkesi, İsveç ve Çekya’nın istihbarat örgütleri, olası bir Rusya saldırısı konusunda birbirlerinden farklı değerlendirmelere sahip.
Bu uyarılar, Polonya Başbakanı Donald Tusk’un parlamentoya yaptığı açıklamada, istihbarat değerlendirmelerine göre Rusya’nın önümüzdeki aylarda “5. maddenin pratikten çok teorik olduğunu” kanıtlama çabalarının bir parçası olarak NATO topraklarına insansız hava araçları veya füzelerle bir saldırı düzenleyebileceğini belirtmesinin ardından geldi.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Tusk’un uyarılarını “mantıklı ve iyi belgelenmiş” olarak nitelendirdi ve cuma günü parti liderlerini ve 2027 cumhurbaşkanlığı adaylarını Paris’te acil bir toplantıya çağırdı.
Toplantıda, diğer konuların yanı sıra, Rusya’dan gelen artan tehdit hakkındaki istihbarat bilgileri de ele alındı.
The Guardian gazetesine ayrı ayrı verdikleri mülakatlarda, üç Avrupalı istihbarat yetkilisi Moskova’dan gelebilecek olası tehdit hakkındaki görüşlerini paylaştı.
Çek Cumhuriyeti’nin BIS güvenlik servisinin başkanı Michal Koudelka, artan insansız hava aracı faaliyetlerinin yanı sıra, Rusya’ya sınır komşusu olan NATO topraklarına yönelik küçük çaplı bir işgalin de Kremlin’in planlarının bir parçası olabileceğini ileri sürdü.
Koudelka, Prag’daki kurumun genel merkezinde verdiği nadir röportajda, “Bu mümkün. Sınırlı bir saldırı, sahte bayrak provokasyonları veya büyük çaplı bir etki kampanyası içerebilir,” dedi.
Bu senaryonun “yıllar değil, aylar” içinde gerçekleşebileceğini belirten Koudelka, “birçok kişinin bunun gerçekleşmemesi için elinden geleni yaptığını” da ekledi.
Rusya topraklarıyla sınırı olan üç Baltık ülkesindeki yetkililerse, bir işgal veya başka ciddi bir gerginlik olasılığı konusunda daha temkinli davranıyor.
Moskova’nın Ukrayna’da kaynaklarının zorlandığını gerekçe gösteriyor ve bir saldırı olasılığını abartmanın Kremlin’in işine yarayabileceği uyarısında bulunuyorlar.
Letonya Devlet Güvenlik Servisi (VDD) Genel Müdürü Normunds Mežviets, Riga’daki kurum genel merkezinde verdiği röportajda, “Yakın zamanda bir saldırı olacağına dair herhangi bir işaret görmüyoruz,” dedi.
Mežviets, Moskova’nın Avrupa’da daha kararlı adımlar atmak için hazırlık yaptığına dair işaretler olduğunu kabul etmekle birlikte, bu planların sadece bir istikrarsızlaştırma stratejisinin parçası olup olmadığının net olmadığını belirtti:
“Doğrudan ve somut planları olup olmadığı ya da bunun sadece Batı toplumunda korku ve belirsizlik yaymaya yönelik genel çabalarının bir parçası olup olmadığı hâlâ açık bir soru.”
Uzun yıllar boyunca Batı Avrupa’yı Rusya’ya karşı yumuşak davranmakla eleştiren Baltık politikacıları, şimdi kendilerini tuhaf bir durumda buluyor: Yakın zamanda gerçekleşecek bir işgalden söz etmenin toplumlarına ve ekonomilerine zarar verebileceğinden korkarak, bazı Batılı liderlere kamuoyuna yönelik mesajlarında sakin olmalarını söylüyorlar.
Cumartesi günü, Estonya Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Jonatan Vseviov, olası bir saldırı konusunda son günlerde “sosyal medyada yaşanan paniği” kınadı ve X’te şöyle yazdı:
“Bir saldırıdan korkmak için bir neden varsa, emin olun: bunu açıkça belirteceğiz. O zamana kadar sakin olun, hayatınızı sürdürün ve Ukrayna’yı destekleyin.”
Mežviets, genel olarak Batı Avrupa’nın Rusya’dan gelen tehdidin farkına varmasının iyi bir gelişme olduğunu söyledi:
“2022’den önce, Batı Avrupalı ortaklarımızı Rusya’dan gelen tehdit konusunda sürekli uyardık, ancak çoğu zaman sesimiz dinlenmedi. 2022’de ortaklarımızın yaklaşımı değişti. Baltık ülkeleri ve Polonyalıların haklı çıktığını söylediler.”
Ne Mežviets ne de Koudelka, Rusya’nın önümüzdeki aylar için yaptığı iddia edilen planlar hakkında hangi somut istihbaratın elde edilmiş olabileceğini tartışmak istedi.
Ayrıca CIA Direktörü John Ratcliffe’in geçen ay Moskova’ya yaptığı sürpriz ziyaretin –bu ziyaret sırasında Riga’ya da uğramıştı– kısmen Kremlin’i NATO’ya saldırının tehlikeleri konusunda uyarmak amacıyla yapılıp yapılmadığını da yorumlamadılar.
Bu ziyaretin ardından Kremlin sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya’nın NATO’ya saldıracağına dair söylentileri yalanlamış ve “Bunun gerçeklikle hiçbir ilgisi yok ve Rusya Federasyonu’nun niyetleriyle de hiçbir ilgisi yok,” demişti.
Koudelka, Rusya’nın mevcut taktiğinin “gerginliği tırmandırarak yatıştırmak” olduğunu savunarak, Kremlin’in Batı toplumlarındaki zayıf noktaları zorlayarak bu toplumların Ukrayna’nın savaş çabalarına verdiği desteği azaltmaya çalıştığını ifade etti.
Koudelka, “Yeterince gerginliği tırmandırırlarsa, Avrupa ülkelerinin Ukrayna’yı desteklememe kararı alacağına inanıyorlar,” dedi.
İsveç Askeri İstihbarat ve Güvenlik Servisi Başkanı Thomas Nilsson, Riga’da düzenlenen bir konferansın kenarında verdiği röportajda, “Moskova’da gerçek müzakereler konusunda ciddi bir değerlendirme yapıldığına dair herhangi bir işaret görmedim. Benim değerlendirmeme göre, hâlâ stratejik hedeflerine ulaşabileceklerini düşünüyorlar; bu yüzden sadece müzakere tiyatrosu oynuyorlar,” dedi.
Üç istihbarat şefi de, başka ne olursa olsun, Rusya’nın Avrupa’daki sabotaj kampanyasının önümüzdeki aylarda yoğunlaşmasının muhtemel olduğunu belirtti.
Nilsson, Alman yetkililerin Rus istihbaratına atfettiği Leipzig havalimanındaki son silahlı insansız hava aracı (İHA) olayını “oyunun kurallarını değiştiren bir gelişme” olarak nitelendirdi:
“Avrupa’nın ortasındaki yoğun bir havalimanına silahlı bir İHA’nın gönderilmesi… Can kaybına yol açabilecek ya da toplum için çok büyük sonuçları olan kritik altyapı kayıplarına neden olabilecek saldırılar söz konusuysa, bence bu oyunun kurallarını değiştiren bir olay.”
Mežviets, Rusya’nın panik yaratmayı amaçlayan rastgele sabotaj ve kundaklama saldırılarından, Batı’nın Ukrayna’ya verdiği destekle bağlantılı belirli hedeflere yöneldiğini belirtti. “Demiryolu altyapısını ve Ukrayna’ya destek sağlayan altyapıyı hedef almaya çalıştıklarını görüyoruz. Şu anda savunma sanayisi hedeflerine doğru bir kayma gözlemliyoruz,” dedi. “Bunu yaparsanız psikolojik harekat etkisi zaten sağlanır; böylece her ikisini de tek seferde elde edersiniz,” diye ekledi.
Nilsson, son dönemde yoğunlaşan Rus sabotaj faaliyetlerinin arkasında birkaç amaç olduğunu belirtti: Ukrayna’ya verilen desteği azaltmak, NATO içinde bölünmeler yaratmak ve Avrupa halklarını tedirgin etmek.
İsveçli, “Bence Moskova, NATO’nun 4. madde istişareleri hakkında sonsuz tartışmalar yapmasını ama hiçbir somut adım atmamasını çok ister,” dedi.
Koudelka, sabotaj kampanyasının bir başka etkisinin de istihbarat servislerinin kaynaklarını zorlaması olduğunu, çünkü olaylar başka faktörlerden kaynaklansa bile şüphelerin sıklıkla devam ettiğini belirtti.
İstihbarat şefi, “Artık her yangın ya da her arıza, istihbarat servisleri tarafından potansiyel bir terör saldırısı olarak soruşturulmak zorunda ve bu da onlar için iyi bir sonuç,” dedi.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya6 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı









