Bizi Takip Edin

Görüş

Amerikan seçimine ayarlı Ukrayna projesi; krizin Avrupalılaşması, Avrupa’nın krizi

Avatar photo

Yayınlanma

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna iç savaşına müdahalesinin üçüncü yılına; siyasi, ekonomik ve askeri cephelerde küresel jeopolitiği sallayan bir konjonktürle giriliyor. ABD’deki Joe Biden yönetiminin izlediği ‘büyük güç stratejisi’; Soğuk Savaş’ın galibi Batı bloğunun hegemonyasını daha önce hiç görülmemiş bir biçimde sarsıyor.

İki yıldır İngilizce medyadan dünya kamuoyuna boca edilen gerçekliği şüpheli iyimserlik hali artık yok. İşin aslı, Batı cephesinde tam bir ‘panik havası’ var.

ABD’nin Avrupa kanadıyla birlikte yürüttüğü ‘Ukrayna projesi’, ‘büyük güç rekabeti’ ve kolektif Batı’nın neoliberal küresel hegemonyasından bağımsız anlaşılamaz. O zaman taşları yerli yerine oturtalım.

21. YÜZYILIN JEOPOLİTİĞİ VE UKRAYNA DİNAMİĞİ

21. yüzyıl Çin’in ekonomik, teknolojik ve askeri güç olarak yükselişiyle anılırken; Ukrayna çatışması, büyük güçlerin ilişkileri ve rekabetlerine yeni ve negatif bir dinamizm ekledi.

Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi, malum, dünyada yerini alabilecek tek güç olarak Çin’i görüyor. Bu bakış strateji belgesinde “Çin Halk Cumhuriyeti, uluslararası düzeni yeniden şekillendirme kapasitesine sahip tek rakip güçtür ve bunu ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak yapabilme kapasitesi giderek artıyor” diye açıkça tarif ediliyor.

ABD ilkin, Asya jeopolitiğinde asıl hedefi bakımından da önemli olan daha zayıf ikinci jeopolitik rakibi, Rusya Federasyonu’na hamle yaptı. Ukrayna çatışmasının hedefi, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan çok uluslu Rusya Federasyonu’nu etkisiz kılacak ve hatta parçalayacak bir süreci tetiklemek. Bu da; geniş ve doğal kaynak zengini bir coğrafyanın 1990’larda yarım kalan işe, yani neoliberal Batı’ya rahatça açılabilmesi için örgütlü bir devlet modeli ile başındaki siyasi kadrodan kurtulmakla ve siyasi hafızayı tümden silmekle mümkün görülüyor. Moda tabirle ‘rejim değişikliği’. Elbette kaynakların Batı’nın hayrına işletileceği bir ‘demokrasi’…

Rusya Federasyonu, Ukrayna iç savaşına tüm diplomatik çabalarının boşa çıkarılmasının ardından 8 yıl sonra müdahale etti. Bunun ilk sonucu da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni bizzat tesis ettiği Avrupa’yla ilişkilerini tahkim etmesi oldu. Avrupalılar iki yıldır ABD stratejisinin arzulu uygulayıcısı. Avrupa’nın başını çeken Almanya, ekonomik gücünün en önemli girdisini sağlayan ucuz Rusya enerjisinden hızla vazgeçerek pek çok insanı şaşırttı. Hatta Biden yönetimi söz verdiği gibi Alman ekonomisinin stratejik altyapısı Kuzey Akım-2 boru hattını Eylül 2022’de imha ettiğinde bile sesi çıkarmayarak, fedakarlık boyutlarını sergilemiş oldu.

ABD’nin patronu olduğu NATO; Rusya ile uzun sınırı bulunan tarafsız Finlandiya’yı ve pratikte üyelikten farksız konumdaki İsveç’i de ittifaka eklemledi. Tabii hala süreci tamamlanmayan İsveç için Macaristan’ın onayı bu ay sonunda bekleniyor.

Ayrıca Avrupa kanadı, Asya’da da ABD jeopolitiğine hizmete gönüllü. Gelecekte Çin’le olası çatışmaya dahil olmayı da dışlamadıklarını bir kenara not etmeli. Japonya’da açılacak NATO irtibat ofisi eşliğinde gelecekte Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Filipinler ile birlikte ‘Hint Pasifik’ ortaklığına dahil edecek bir müttefik ağı ile anlamak mümkün.

Batı’da kimileri ABD’nin Rusya’ya ilk vekalet saldırıyı başlatıp, ikincisini Tayvan üzerinden Çin’e yapmasını ‘akıllı strateji’ olarak görüyor. Ancak ‘iki cephede birden çatışmanın’ imkansızlığı değil ama zorluğu, Ukrayna çatışmasıyla daha görünür hale geldi.

İKNA EDİLEMEYEN ÇİN VE AMERİKAN CAYDIRICILIĞI

Çin liderliği, Ukrayna çatışmasına; Batı ülkelerinin son 30 yılda altını oydukları BM temelli uluslararası düzen bağlamında, küresel riskler üzerinden baktı ve ABD’nin asli hedefi olduğunun bilinciyle yaklaştı. Ukrayna krizinde Rusya’yı kınamayan Çin Dışişleri Bakanlığı’nın daha ilk açıklamasında meselenin ‘karmaşık tarihsel arka planı’ vurgusunun yer alması boşuna değildi.

İki yıllık süreç, tahmin edileceği üzerine Çin-Rusya’nın ilişkilerini pekiştirdi. Çin’in Rusya’yı ‘terk edeceğini’ iddia edenler, tıpkı Rusya kalesinin çabucak düşeceği tezlerinde olduğu gibi yanıldılar. Aksine iki ülke ‘çok kutuplu’ bir dünyanın inşası için elbirliği etti. Bunu yaparken kolektif Batı’nın hegemonya yitimine karşı tam gaz militarizme yönelmesi riskini algıladıklarından, ‘paktlaşmama’ vurgusunu titizlikle koydular.

Pekin; ABD ile ‘Tek Çin’ ilkesi temelli ilişkilerinin zayıflığının da ABD’nin 1979 tarihli Tayvan’la İlişkiler Yasasının ‘stratejik belirsizliğinin’ de ayırdında. Biden’ın “Çin saldırırsa Tayvan adasını savunuruz” temelli çıkışları, vekalet savaşının mühimmatına işaret ederken, Çin liderliğinin gardını yükseltmesine yaradı. İki yılda iki kez buluştuğu Biden ile elle tutulur bir diplomatik sonuç alamayan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Tayvan’daki Çinlilerle ana karanın birleşmesinin doğasını defalarca ‘barışçı’ diye ifade ederken, sonunda ‘şiddetten kaçınmanın mümkün olmaması halinde gerekenin yapılacağını’ da vurgular oldu.

Biden selefi Donald Trump’ın Çin’e karşı açtığı gümrük savaşını ‘çip savaşıyla’ teknoloji cephesine taşımışken, Pekin’in tıpkı Moskova gibi ‘sabırlı bir diplomasi’ ile hamle yaptığı söylenebilir. Ve aslında Ukrayna çatışması, Çin için avantaja dönüştü. ABD engellemeleri Çinlilerin çip teknolojisindeki atılımlarını engellemek bir yana hızlandırdı. Çin stratejik teknolojik silahlanmada, hipersonik sistemler dahil giderek yetkinleşiyor. Donanmasını geliştiriyor. ABD Stratejik Kuvvetler Komutası’ndan sorumlu General Charles Richard’ın daha 2022 sonunda “Çin geliyor ve gemimiz batıyor” diye uyarmasını not etmeli.

Ne ki, Çin’i Rusya’yı desteklememe konusunda ikna edemeyen ABD, bugün Pasifik bölgesindeki 3 uçak gemisi grubuna 2 uçak gemisi grubu daha ekliyor. Pekin’in bu blöfü görmeyeceğini düşünmek doğrusu tuhaf kaçar.

Diğer yandan Çin liderliği Körfez bölgesinde ve küresel petrol piyasalarında daha etkili bir oyuncu oldu. Rusya ile birlikte Amerikan gücünün temeli olan dolara karşı ağır ancak kararlı adımlarla alternatif inşasına odaklandılar. Emtia ve altın temelli seçenekleri kolluyorlar. Biden yönetimi ‘Ukrayna projesine’ batmışken, petrol arzı taleplerini dinlemeyen Suudi Arabistan’ın yanı sıra BAE, Mısır ve Etiyopya ilk BRICS genişlemesinde yerlerini aldı. ‘Çok kutupluluk’ formatının odağı BRICS’e ve yaratacağı ekonomik ortama 40 ülke daha ilgi gösteriyor.

Bugün ABD, güneyindeki Meksika’nın BRICS’e ilgisini engellemeye çabalıyor. Bu arada karşı kıyıda sömürge gücü Fransa kovulurken, Çin’in yanı sıra Rusya’nın da varlığını hissettirdiği Afrika’ya yeniden odaklanmaya çalışıyor. Biden’ın zayıf halkayı vuracak ‘Ukrayna projesi’ ABD için Avrupa’yı kolayca tahkim ederken, dünyanın diğer alanlarında sürekli yeni ‘zafiyet alanları’ yaratıyor.

DÖNÜM NOKTASINA KOŞAN AVRUPA: BİR AMERİKAN KABUSU

Avrupa açısından iki yıl sonra durum daha hassas ve trajik. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerine tesis edilen bir ‘barış projesi’ olarak sunulan Avrupa Birliği, ara sıra gündeme alınan ‘stratejik özerklik’ tartışmalarının göz boyama olduğunu ispatladı. Ukrayna krizi,  ‘diplomasi, müzakere, çatışmaların önlenmesi ve kontrol altına alınması’ gibi temaları çöpe attırdı. ‘Değerler Avrupası’ yıllarca azınlık haklarına vurgu yapmışken, iki yıldır Ukrayna’nın Rus ve Rusça konuşan nüfusunun değil haklarını, ismini bile anmıyor! Kiev’de nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’yı alenen idol belleyip devlet ideolojisi kılan neonazilerle dolu siyasi ve askeri yapıdan rahatsız dahi olmuyorlar. Rusya’da nazi selamlı yürüyüşlere öncülük etmiş, ‘doğululara’ hamamböcekleri diyen ve ısrarla nedamet getirmeyen faşist bir isim artık Batı’nın ‘kahramanı’ da olabiliyor. Aynı Avrupa kendi içinde ‘aşırı sağ’ korkusundan bahsediyor. Tam bir oksimoron!

Avrupa’yı dönüm noktasına getiren ise ABD’deki başkanlık seçimi. Doğrusu, iki yıl sonra Avrupalı elitlerin Ukrayna paniği, ‘ABD’siz hiçiz’ mesajı yayıyor.

ABD siyasetinde iki partili kutuplaşma, dünyanın mali hakimi mertebesinin Çin faktörüyle zorlandığı dönemde ortaya çıkmıştı. Kendini Donald Trump’ta bulan bir çalkantıya dönüştü. Amerikan devletinin adeta Trump’a ‘başkanlık yaptırmadığı’ dört yıl, 2020 önseçim sürecinde Demokratların kontrollü mini bir isyanıyla finale koştu. Trump’ın seçimi kaybetmesi ve 6 Ocak’taki tuhaf Kongre baskınıyla perde kapandı.

Muhalefetteki Cumhuriyetçi Parti içindeki şiddetli tartışmalara rağmen üç yıllık Biden başkanlığı Trump’ın bumerang gibi dönüşüne engel olamadı. Anketler, 2020’nin intikamını almaya yeminli Trump’ın, ABD müesses nizamının yargının da yardımıyla önleyememesi halinde, önseçimlerde zayıf rakiplerini alt edip yeniden seçilebileceğine işaret ediyor. Yaşı geçkin Biden, Ortadoğu kriziyle imajı altüst olmuş halde, çareyi Ukrayna projesinde bileğini bükemediği Rus hasmına belden aşağı küfretmekte buluyor. Demansı ifşa olsa da ekibiyle iktidar hırsından vazgeçmiyor. Dolayısıyla huzursuz Demokratlar yerine bir lider bulamazsa, Biden, gerçekten Trump’a yenilebilir.

Ukrayna projesi kabusa dönen Biden, iç siyasette tam bir demografi projesine dönüştürdüğü göç krizi eşliğinde son 30 yıla damgasını vuran Kongre’deki ‘savaş partisini’ bir türlü kuramıyor. Cumhuriyetçiler Biden’ın ‘Ukrayna projesine’ daha fazla para vermemekte diretiyor. Hakikaten, geçen yıl iki katı verilmiş ve başarı getirmemişken, yarısı ile ne sonuç elde edilecek? neye yarayacak?

Ve Trump… müesses nizamın ‘büyük güç rekabetine’ meydan okuyor, seçilirse ‘24 saat sonra Ukrayna savaşını bitireceğini’ söylüyor. ABD’nin Avrupa’yı ‘bedavaya korumayacağı’ restini çekiyor, NATO konforu yaşayan Avrupa’nın refaha harcadığı paraları savunmaya koymasını söylüyor. Avrupa’ya korku salıyor.

 İKİ YIL SONRA AVRUPA’NIN ÜZERİNE YIKILAN UKRAYNA PROJESİ

Avrupalı siyasi elitler Ukrayna’ya yardımda ‘ABD’nin yerini alamayacaklarını’ vurgularken haklı. Ama Kiev’i 5 Kasım’daki ABD seçimine kadar ‘ayakta tutma’ misyonuyla karşı karşıyalar.

Başrolde Almanya var. Şansölye Olaf Scholz, Alman ekonomisindeki sıkıntıya aldırmadan 7 milyar Euro ve yeni askeri paketler çıkarırken, Avrupa’nın diğer ülkelerini Kiev’e katkıya çağırıyor. Ancak Batı’nın savunma sanayi üretimi Ukrayna’nın ihtiyacına yetmezken, üçüncü ülkelerden satın almaları tartışıyorlar. Ve Trump seçilirse, o Amerika ile ne yapacaklarını…

Ukrayna için Ramstein formatındaki koordinasyonun ABD’den NATO’ya geçirilebileceği konuşuluyor. Ancak ABD salt finansör değil, Wiesbaden’deki merkezden Ukrayna sahasını gözetleme, hedef saptama ve operasyonel planlamada karar verici. Ve Avrupalıların bu misyonlarla tek başlarına başa çıkmaları zor.

AB Ukrayna’yı fonlamakta bile kapışıyor. ‘Ukrayna çatışmasının çoktan kaybedildiğini’ söyleyen Macaristan’daki Orban yönetimi, alenen tehdit ile vetosunu geri çekti. Öncesinde kendi üyesinin ekonomisini sabote etme tehdidi bile savurdu. Orban ‘aşırı sağcı’ ilan edilmişken, Slovakya’dan sosyal demokrat Robert Fico belirdi. Nihayetinde AB Kiev için dört yıllığına 50 milyar euro’luk paket çıkardı. Ancak bunun bütçesinin yarısını Batı’nın karşıladığı Kiev’in ne hükümet etme ne de askeri ihtiyaçlarına yetmeyeceğini biliyorlar.

KUTSAL MÜLKİYET HAKKINI AYAKLAR ALTINA ALMAYA BİLE RAZILAR

‘Kurallar’ vurgulu Avrupa, ABD teşvikiyle işi Rusya’nın dondurulan 300 milyar dolar civarındaki varlığını çalmanın yollarını aramaya kadar ‘düştü’. ‘Kutsal kapitalizmin mülkiyet hakkına’ tecavüz etmenin yolu aranıyor. Rusya’ya ait varlıkların faizlerini başka hesaplara koyup Kiev’e aktarmanın ‘hukuki’ yolları aranıyor. İtiraz eden uzmanların sesleri Financial Times ve Bloomberg gibi yayınlarda kısık sesle işitiliyor. Başkasının ‘malını yahut o malın getirisini’ alenen çalmanın Euro’nun küresel para birimi olarak itibarına etkilerinin altını çiziyorlar. Ama anlaşılan o ki, Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratmak hırsıyla her yol mubah görülüyor.

STRATEJİK YENİLGİ TATTIRMA SARHOŞLUĞU VE HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK

Bütün uğraşlara rağmen zafer Ukrayna ordusuna uzak. Batı, 2022-23 kışında Rusya’dan ‘kış saldırısı’ beklerken, soğukkanlı Ruslar Zaporojye’de çok katmanlı ‘Surovikin hattı’ tesis etmişti. Batılılar Moskova semalarında beliren küçük İHA’larla sevinirken, Ruslar Bahmut/Artyomovsk’u uzun bir yıpratma savaşının sonunda aldılar. Mayıs’taki zaferin sahibi olarak Batılılar neredeyse ‘terörist’ ilan edecekleri Vagner güçleri ve Prigojin’in hazirandaki isyanından medet umdu. 24 saatte bitti. Sonuçta Batı’nın ‘tank koalisyonu’ eşliğinde her tür silahı sunduğu Kiev 4 Haziran’da giriştiği yaz taarruzunda ekim ayı gelmeden mağlup olmuştu. Hedef Azak denizine ulaşmaktı, Surovikin hattında birkaç köy ve kasabanın ötesine geçilemedi.

Bugün artık Ukrayna yeni taarruza geçecek askeri kaynaktan da insan gücünden de yoksun. Rusya’nın Belgorod şehri yahut Donetsk’e misket bombaları atarak yol açtıkları katliamlar cephede bir şey değiştirmiyor. Moskova 2024’ün ilk zaferlerini iç savaş boyunca Kiev’in 10 yıl Donetsk’i vurduğu Mariinka ve ardından Avdeyevka’nın kontrolüyle elde etti. Donbass’ta bu konsolidasyonun ardından Rusya’nın ‘kuzeyden mi güneyden mi’ hamle yapacağına dair papatya falları açılıyor.

Bu koşullarda ABD, toprak kayıplarını unutup Kiev’i ‘savunma stratejisine’ geçiriyor. Kimi bölgelerde savunma hatları inşası başlatıldı. Kiev dört aşamalı bir plan kondu: Savaş, inşa et, iyileş ve reform yap. Hesap; Ukrayna’nın 10 yıl içinde yeniden hatırı sayılır bir savaş gücü elde etmesi. ABD’deki değişken siyasi iklime önlem olarak Avrupa ülkeleri Kiev ile 10 yıllık güvenlik anlaşmaları imzalıyor. Britanya açılışı yaptı, onu Fransa ve Almanya izledi. Ukrayna doğrudan NATO’ya alınamıyor ama ‘kolektif danışmayı’ içeren 4. Madde muhtevasını çağrıştıran bir ‘arka kapı’ açılıyor.

Ukrayna krizi ABD seçiminin sonuçlarına bağlanacak şekilde Avrupalılaştırılıyor.

AVRUPA’DA SAVAŞ HİSTERİSİ

Stratejinin ideolojik ayağı ise ‘Avrupa’da savaş’ histerisi. Rusya liderinin Ukrayna iç savaşına müdahaleye bir sabah uyanıp aniden karar verdiği algısı yaratanlar, bu histeriyi yayıyor. Almanya’da muhalefetteki CDU’lu siyasetçiler doğrudan Rusya topraklarının vurulması çağrıları yaparken, ‘Ukrayna’yla durmayacak olan Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı’ teması öne çıkarılıyor.

24 Şubat 2022’deki başlangıca bakan aklı başında herkes, Rusya’nın tarihsel olarak ‘kendinden’ saydığı Ukrayna’daki siyasi-askeri motivasyonunu anlayabilir. Avrupa’nın en genişi topraklarına sahip olan, cephe hattının 1000 kilometre ile ifade edildiği bir ülkeyi, karşılarında iki katı bir ordu da bulunuyorken, Rusların 150-190 binlik bir güçle operasyona girişmiş olması, mesele eğer istila ise, Rusların matematik bilmediklerini iddia etmek olur.

Moskova’nın 24 Şubat 2022’de ‘özel askeri harekât’ diye adlandırdığı askeri eyleminin siyasi motivasyonu açık. Çünkü 6 hafta sonra İstanbul’daki müzakere masasında Almanya ve Fransa liderliklerinin arzusuyla üç koldan kıskaca alınmış Kiev’den çekilen Ruslar, kardeş Ukraynalılara mesajın yeteceğini düşündüler. Yanıldılar. Bedelini de çekildikleri Buça’daki ‘katliam komplosuyla’ ödediler. Hala yerleştirilen cesetlerin kimlikleri açıklanmıyor.

Neticede 2022 Mart sonunda İstanbul’da Kiev’in sunduğu taslak, Biden yönetiminin ulağı Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın açık talimatıyla geri çekildi. İsrail’in eski başbakanının ardından bizzat Ukrayna müzakerecisi David Arahamiya da ifşa etti. Sonucu iki yılın sonunda yarım milyon insanın ölümü oldu.

Elbette savaş ve çatışmalarda hedefler değişkenlik gösterebilir. Ancak Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağına dair hiçbir makul gerekçe yok. Devlet Başkanı Putin, tarihsel olarak Polonya ile bağladığı Batı Ukrayna ile ilgilenmediklerini açıkça söylüyor. Moskova, NATO ile arasında bir tampon bir koridor ihtiyacını vurguluyor. Mesele nereden geçeceği. Ve Dinyeper nehrini baz alanlar açısından ‘Kiev’ de güneyde Büyük Katerina’nın kenti Odessa da artık elzem gibi görünüyor. Ama batısı değil.

NATO’nun genişlemesini engellemeye çalışan Rusya Avrupa’nın neresine gidecek? Almanya basınına bakarsanız Baltık ülkeleri ve Polonya senaryolarının saçıldığını görüyorsunuz. Bir ‘emperyal’ stratejiden bahsediyorlar, Putin’in Sovyetleri yeniden kurmayı hedeflediğini iddia ediyorlar. Rusya lideri geçen ekimdeki Valday konferansında açıkça, “Ukrayna’daki kriz toprakla ilgili bir çatışma değil. Bunun altını çizmek istiyorum. Rusya dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkesi. Daha fazla toprak iddia etmekle ilgili değiliz” demişti.

İki yılın sonunda sahadaki gerçekliği temel alacak basit bir ateşkes ilanı ve müzakereye dönüş iradesi, kimin neye niyetlendiğini kolayca ortaya koyabilir. Ama Avrupa; ABD seçimine ayarlı 5 Kasım kumarını oynamaya kararlı görünüyor. Üstelik Kiev’in daha da yıkıcı bir yenilgisini önlemek için doğrudan müdahale olasılığı var. Ve bu açık nükleer savaş riski yaratıyor.

SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ

Üçüncü yıla girerken, Ukrayna krizinin göze soktuğu olgular şunlar:

X Batı Rusya’yı uluslararası planda tecrit edemedi. Aksine BRICS etrafında ‘küresel güney’ söylemi şekil alıyor.

X Orta büyüklükteki ülkeler Batı’yla çıkar alanlarını gözetseler de ‘alternatif’ algısı eski gönüllü itaatkarlığı aşındırıyor.

X Rusya ekonomisi 12 yaptırım paketiyle çökmedi, 13’üncüsüne ihtiyaç duyuldu. Ekonomik büyüme IMF tahminlerini ters yüz ediyor.

X Varlıklı Batı ekonomilerinde teknik resesyonlar, zaten pandemiyle tetiklenmiş enflasyon olgusu, yüksek faiz döngüsü, sanayisizleşme, büyüme oranları etkileyen sorunlar konuşuluyor.

X ‘Yeşil ajandası’ ile tarımı büyük şirketlerin hakimiyetine sokma modeli Avrupalı çiftçilerin isyan dalgasıyla karşı karşıya. Ukrayna’dan AB istisnasıyla yayılan regülasyonsuz ürünler öfkeyi katlıyor.

X Kiev’e sunulan ‘mucize silahlar’ sıkıntılı bir görünümde. Almanların Leopard tankları darbe yerken, İngilizler Challenger’larını hemen ‘geri çekti’. Amerikan ‘Abramsları’ ortada yok. Donbass cephesinde ismini ABD’nin ünlü zırhlılarından alan ‘Bradley bulvarı’ alay konusu.

X Batı elitleri, Rusya savunma sanayi üretimi ve örgütlenmesinden şaşkın. Hipersonik füze sistemleri kaygı konusu.

X Gazze savaşı, Batı’nın ‘insani’ anlamda tüm ideolojik argümanlarını ve ilkelerini boşa düşürdü.

X Batı liderliğindeki entelektüel sığlık dikkatten kaçacak gibi değil.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English