Görüş
Amerikan seçimine ayarlı Ukrayna projesi; krizin Avrupalılaşması, Avrupa’nın krizi

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna iç savaşına müdahalesinin üçüncü yılına; siyasi, ekonomik ve askeri cephelerde küresel jeopolitiği sallayan bir konjonktürle giriliyor. ABD’deki Joe Biden yönetiminin izlediği ‘büyük güç stratejisi’; Soğuk Savaş’ın galibi Batı bloğunun hegemonyasını daha önce hiç görülmemiş bir biçimde sarsıyor.
İki yıldır İngilizce medyadan dünya kamuoyuna boca edilen gerçekliği şüpheli iyimserlik hali artık yok. İşin aslı, Batı cephesinde tam bir ‘panik havası’ var.
ABD’nin Avrupa kanadıyla birlikte yürüttüğü ‘Ukrayna projesi’, ‘büyük güç rekabeti’ ve kolektif Batı’nın neoliberal küresel hegemonyasından bağımsız anlaşılamaz. O zaman taşları yerli yerine oturtalım.
21. YÜZYILIN JEOPOLİTİĞİ VE UKRAYNA DİNAMİĞİ
21. yüzyıl Çin’in ekonomik, teknolojik ve askeri güç olarak yükselişiyle anılırken; Ukrayna çatışması, büyük güçlerin ilişkileri ve rekabetlerine yeni ve negatif bir dinamizm ekledi.
Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi, malum, dünyada yerini alabilecek tek güç olarak Çin’i görüyor. Bu bakış strateji belgesinde “Çin Halk Cumhuriyeti, uluslararası düzeni yeniden şekillendirme kapasitesine sahip tek rakip güçtür ve bunu ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak yapabilme kapasitesi giderek artıyor” diye açıkça tarif ediliyor.
ABD ilkin, Asya jeopolitiğinde asıl hedefi bakımından da önemli olan daha zayıf ikinci jeopolitik rakibi, Rusya Federasyonu’na hamle yaptı. Ukrayna çatışmasının hedefi, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan çok uluslu Rusya Federasyonu’nu etkisiz kılacak ve hatta parçalayacak bir süreci tetiklemek. Bu da; geniş ve doğal kaynak zengini bir coğrafyanın 1990’larda yarım kalan işe, yani neoliberal Batı’ya rahatça açılabilmesi için örgütlü bir devlet modeli ile başındaki siyasi kadrodan kurtulmakla ve siyasi hafızayı tümden silmekle mümkün görülüyor. Moda tabirle ‘rejim değişikliği’. Elbette kaynakların Batı’nın hayrına işletileceği bir ‘demokrasi’…
Rusya Federasyonu, Ukrayna iç savaşına tüm diplomatik çabalarının boşa çıkarılmasının ardından 8 yıl sonra müdahale etti. Bunun ilk sonucu da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni bizzat tesis ettiği Avrupa’yla ilişkilerini tahkim etmesi oldu. Avrupalılar iki yıldır ABD stratejisinin arzulu uygulayıcısı. Avrupa’nın başını çeken Almanya, ekonomik gücünün en önemli girdisini sağlayan ucuz Rusya enerjisinden hızla vazgeçerek pek çok insanı şaşırttı. Hatta Biden yönetimi söz verdiği gibi Alman ekonomisinin stratejik altyapısı Kuzey Akım-2 boru hattını Eylül 2022’de imha ettiğinde bile sesi çıkarmayarak, fedakarlık boyutlarını sergilemiş oldu.
ABD’nin patronu olduğu NATO; Rusya ile uzun sınırı bulunan tarafsız Finlandiya’yı ve pratikte üyelikten farksız konumdaki İsveç’i de ittifaka eklemledi. Tabii hala süreci tamamlanmayan İsveç için Macaristan’ın onayı bu ay sonunda bekleniyor.
Ayrıca Avrupa kanadı, Asya’da da ABD jeopolitiğine hizmete gönüllü. Gelecekte Çin’le olası çatışmaya dahil olmayı da dışlamadıklarını bir kenara not etmeli. Japonya’da açılacak NATO irtibat ofisi eşliğinde gelecekte Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Filipinler ile birlikte ‘Hint Pasifik’ ortaklığına dahil edecek bir müttefik ağı ile anlamak mümkün.
Batı’da kimileri ABD’nin Rusya’ya ilk vekalet saldırıyı başlatıp, ikincisini Tayvan üzerinden Çin’e yapmasını ‘akıllı strateji’ olarak görüyor. Ancak ‘iki cephede birden çatışmanın’ imkansızlığı değil ama zorluğu, Ukrayna çatışmasıyla daha görünür hale geldi.
İKNA EDİLEMEYEN ÇİN VE AMERİKAN CAYDIRICILIĞI
Çin liderliği, Ukrayna çatışmasına; Batı ülkelerinin son 30 yılda altını oydukları BM temelli uluslararası düzen bağlamında, küresel riskler üzerinden baktı ve ABD’nin asli hedefi olduğunun bilinciyle yaklaştı. Ukrayna krizinde Rusya’yı kınamayan Çin Dışişleri Bakanlığı’nın daha ilk açıklamasında meselenin ‘karmaşık tarihsel arka planı’ vurgusunun yer alması boşuna değildi.
İki yıllık süreç, tahmin edileceği üzerine Çin-Rusya’nın ilişkilerini pekiştirdi. Çin’in Rusya’yı ‘terk edeceğini’ iddia edenler, tıpkı Rusya kalesinin çabucak düşeceği tezlerinde olduğu gibi yanıldılar. Aksine iki ülke ‘çok kutuplu’ bir dünyanın inşası için elbirliği etti. Bunu yaparken kolektif Batı’nın hegemonya yitimine karşı tam gaz militarizme yönelmesi riskini algıladıklarından, ‘paktlaşmama’ vurgusunu titizlikle koydular.
Pekin; ABD ile ‘Tek Çin’ ilkesi temelli ilişkilerinin zayıflığının da ABD’nin 1979 tarihli Tayvan’la İlişkiler Yasasının ‘stratejik belirsizliğinin’ de ayırdında. Biden’ın “Çin saldırırsa Tayvan adasını savunuruz” temelli çıkışları, vekalet savaşının mühimmatına işaret ederken, Çin liderliğinin gardını yükseltmesine yaradı. İki yılda iki kez buluştuğu Biden ile elle tutulur bir diplomatik sonuç alamayan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Tayvan’daki Çinlilerle ana karanın birleşmesinin doğasını defalarca ‘barışçı’ diye ifade ederken, sonunda ‘şiddetten kaçınmanın mümkün olmaması halinde gerekenin yapılacağını’ da vurgular oldu.
Biden selefi Donald Trump’ın Çin’e karşı açtığı gümrük savaşını ‘çip savaşıyla’ teknoloji cephesine taşımışken, Pekin’in tıpkı Moskova gibi ‘sabırlı bir diplomasi’ ile hamle yaptığı söylenebilir. Ve aslında Ukrayna çatışması, Çin için avantaja dönüştü. ABD engellemeleri Çinlilerin çip teknolojisindeki atılımlarını engellemek bir yana hızlandırdı. Çin stratejik teknolojik silahlanmada, hipersonik sistemler dahil giderek yetkinleşiyor. Donanmasını geliştiriyor. ABD Stratejik Kuvvetler Komutası’ndan sorumlu General Charles Richard’ın daha 2022 sonunda “Çin geliyor ve gemimiz batıyor” diye uyarmasını not etmeli.
Ne ki, Çin’i Rusya’yı desteklememe konusunda ikna edemeyen ABD, bugün Pasifik bölgesindeki 3 uçak gemisi grubuna 2 uçak gemisi grubu daha ekliyor. Pekin’in bu blöfü görmeyeceğini düşünmek doğrusu tuhaf kaçar.
Diğer yandan Çin liderliği Körfez bölgesinde ve küresel petrol piyasalarında daha etkili bir oyuncu oldu. Rusya ile birlikte Amerikan gücünün temeli olan dolara karşı ağır ancak kararlı adımlarla alternatif inşasına odaklandılar. Emtia ve altın temelli seçenekleri kolluyorlar. Biden yönetimi ‘Ukrayna projesine’ batmışken, petrol arzı taleplerini dinlemeyen Suudi Arabistan’ın yanı sıra BAE, Mısır ve Etiyopya ilk BRICS genişlemesinde yerlerini aldı. ‘Çok kutupluluk’ formatının odağı BRICS’e ve yaratacağı ekonomik ortama 40 ülke daha ilgi gösteriyor.
Bugün ABD, güneyindeki Meksika’nın BRICS’e ilgisini engellemeye çabalıyor. Bu arada karşı kıyıda sömürge gücü Fransa kovulurken, Çin’in yanı sıra Rusya’nın da varlığını hissettirdiği Afrika’ya yeniden odaklanmaya çalışıyor. Biden’ın zayıf halkayı vuracak ‘Ukrayna projesi’ ABD için Avrupa’yı kolayca tahkim ederken, dünyanın diğer alanlarında sürekli yeni ‘zafiyet alanları’ yaratıyor.
DÖNÜM NOKTASINA KOŞAN AVRUPA: BİR AMERİKAN KABUSU
Avrupa açısından iki yıl sonra durum daha hassas ve trajik. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerine tesis edilen bir ‘barış projesi’ olarak sunulan Avrupa Birliği, ara sıra gündeme alınan ‘stratejik özerklik’ tartışmalarının göz boyama olduğunu ispatladı. Ukrayna krizi, ‘diplomasi, müzakere, çatışmaların önlenmesi ve kontrol altına alınması’ gibi temaları çöpe attırdı. ‘Değerler Avrupası’ yıllarca azınlık haklarına vurgu yapmışken, iki yıldır Ukrayna’nın Rus ve Rusça konuşan nüfusunun değil haklarını, ismini bile anmıyor! Kiev’de nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’yı alenen idol belleyip devlet ideolojisi kılan neonazilerle dolu siyasi ve askeri yapıdan rahatsız dahi olmuyorlar. Rusya’da nazi selamlı yürüyüşlere öncülük etmiş, ‘doğululara’ hamamböcekleri diyen ve ısrarla nedamet getirmeyen faşist bir isim artık Batı’nın ‘kahramanı’ da olabiliyor. Aynı Avrupa kendi içinde ‘aşırı sağ’ korkusundan bahsediyor. Tam bir oksimoron!
Avrupa’yı dönüm noktasına getiren ise ABD’deki başkanlık seçimi. Doğrusu, iki yıl sonra Avrupalı elitlerin Ukrayna paniği, ‘ABD’siz hiçiz’ mesajı yayıyor.
ABD siyasetinde iki partili kutuplaşma, dünyanın mali hakimi mertebesinin Çin faktörüyle zorlandığı dönemde ortaya çıkmıştı. Kendini Donald Trump’ta bulan bir çalkantıya dönüştü. Amerikan devletinin adeta Trump’a ‘başkanlık yaptırmadığı’ dört yıl, 2020 önseçim sürecinde Demokratların kontrollü mini bir isyanıyla finale koştu. Trump’ın seçimi kaybetmesi ve 6 Ocak’taki tuhaf Kongre baskınıyla perde kapandı.
Muhalefetteki Cumhuriyetçi Parti içindeki şiddetli tartışmalara rağmen üç yıllık Biden başkanlığı Trump’ın bumerang gibi dönüşüne engel olamadı. Anketler, 2020’nin intikamını almaya yeminli Trump’ın, ABD müesses nizamının yargının da yardımıyla önleyememesi halinde, önseçimlerde zayıf rakiplerini alt edip yeniden seçilebileceğine işaret ediyor. Yaşı geçkin Biden, Ortadoğu kriziyle imajı altüst olmuş halde, çareyi Ukrayna projesinde bileğini bükemediği Rus hasmına belden aşağı küfretmekte buluyor. Demansı ifşa olsa da ekibiyle iktidar hırsından vazgeçmiyor. Dolayısıyla huzursuz Demokratlar yerine bir lider bulamazsa, Biden, gerçekten Trump’a yenilebilir.
Ukrayna projesi kabusa dönen Biden, iç siyasette tam bir demografi projesine dönüştürdüğü göç krizi eşliğinde son 30 yıla damgasını vuran Kongre’deki ‘savaş partisini’ bir türlü kuramıyor. Cumhuriyetçiler Biden’ın ‘Ukrayna projesine’ daha fazla para vermemekte diretiyor. Hakikaten, geçen yıl iki katı verilmiş ve başarı getirmemişken, yarısı ile ne sonuç elde edilecek? neye yarayacak?
Ve Trump… müesses nizamın ‘büyük güç rekabetine’ meydan okuyor, seçilirse ‘24 saat sonra Ukrayna savaşını bitireceğini’ söylüyor. ABD’nin Avrupa’yı ‘bedavaya korumayacağı’ restini çekiyor, NATO konforu yaşayan Avrupa’nın refaha harcadığı paraları savunmaya koymasını söylüyor. Avrupa’ya korku salıyor.
İKİ YIL SONRA AVRUPA’NIN ÜZERİNE YIKILAN UKRAYNA PROJESİ
Avrupalı siyasi elitler Ukrayna’ya yardımda ‘ABD’nin yerini alamayacaklarını’ vurgularken haklı. Ama Kiev’i 5 Kasım’daki ABD seçimine kadar ‘ayakta tutma’ misyonuyla karşı karşıyalar.
Başrolde Almanya var. Şansölye Olaf Scholz, Alman ekonomisindeki sıkıntıya aldırmadan 7 milyar Euro ve yeni askeri paketler çıkarırken, Avrupa’nın diğer ülkelerini Kiev’e katkıya çağırıyor. Ancak Batı’nın savunma sanayi üretimi Ukrayna’nın ihtiyacına yetmezken, üçüncü ülkelerden satın almaları tartışıyorlar. Ve Trump seçilirse, o Amerika ile ne yapacaklarını…
Ukrayna için Ramstein formatındaki koordinasyonun ABD’den NATO’ya geçirilebileceği konuşuluyor. Ancak ABD salt finansör değil, Wiesbaden’deki merkezden Ukrayna sahasını gözetleme, hedef saptama ve operasyonel planlamada karar verici. Ve Avrupalıların bu misyonlarla tek başlarına başa çıkmaları zor.
AB Ukrayna’yı fonlamakta bile kapışıyor. ‘Ukrayna çatışmasının çoktan kaybedildiğini’ söyleyen Macaristan’daki Orban yönetimi, alenen tehdit ile vetosunu geri çekti. Öncesinde kendi üyesinin ekonomisini sabote etme tehdidi bile savurdu. Orban ‘aşırı sağcı’ ilan edilmişken, Slovakya’dan sosyal demokrat Robert Fico belirdi. Nihayetinde AB Kiev için dört yıllığına 50 milyar euro’luk paket çıkardı. Ancak bunun bütçesinin yarısını Batı’nın karşıladığı Kiev’in ne hükümet etme ne de askeri ihtiyaçlarına yetmeyeceğini biliyorlar.
KUTSAL MÜLKİYET HAKKINI AYAKLAR ALTINA ALMAYA BİLE RAZILAR
‘Kurallar’ vurgulu Avrupa, ABD teşvikiyle işi Rusya’nın dondurulan 300 milyar dolar civarındaki varlığını çalmanın yollarını aramaya kadar ‘düştü’. ‘Kutsal kapitalizmin mülkiyet hakkına’ tecavüz etmenin yolu aranıyor. Rusya’ya ait varlıkların faizlerini başka hesaplara koyup Kiev’e aktarmanın ‘hukuki’ yolları aranıyor. İtiraz eden uzmanların sesleri Financial Times ve Bloomberg gibi yayınlarda kısık sesle işitiliyor. Başkasının ‘malını yahut o malın getirisini’ alenen çalmanın Euro’nun küresel para birimi olarak itibarına etkilerinin altını çiziyorlar. Ama anlaşılan o ki, Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratmak hırsıyla her yol mubah görülüyor.
STRATEJİK YENİLGİ TATTIRMA SARHOŞLUĞU VE HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK
Bütün uğraşlara rağmen zafer Ukrayna ordusuna uzak. Batı, 2022-23 kışında Rusya’dan ‘kış saldırısı’ beklerken, soğukkanlı Ruslar Zaporojye’de çok katmanlı ‘Surovikin hattı’ tesis etmişti. Batılılar Moskova semalarında beliren küçük İHA’larla sevinirken, Ruslar Bahmut/Artyomovsk’u uzun bir yıpratma savaşının sonunda aldılar. Mayıs’taki zaferin sahibi olarak Batılılar neredeyse ‘terörist’ ilan edecekleri Vagner güçleri ve Prigojin’in hazirandaki isyanından medet umdu. 24 saatte bitti. Sonuçta Batı’nın ‘tank koalisyonu’ eşliğinde her tür silahı sunduğu Kiev 4 Haziran’da giriştiği yaz taarruzunda ekim ayı gelmeden mağlup olmuştu. Hedef Azak denizine ulaşmaktı, Surovikin hattında birkaç köy ve kasabanın ötesine geçilemedi.
Bugün artık Ukrayna yeni taarruza geçecek askeri kaynaktan da insan gücünden de yoksun. Rusya’nın Belgorod şehri yahut Donetsk’e misket bombaları atarak yol açtıkları katliamlar cephede bir şey değiştirmiyor. Moskova 2024’ün ilk zaferlerini iç savaş boyunca Kiev’in 10 yıl Donetsk’i vurduğu Mariinka ve ardından Avdeyevka’nın kontrolüyle elde etti. Donbass’ta bu konsolidasyonun ardından Rusya’nın ‘kuzeyden mi güneyden mi’ hamle yapacağına dair papatya falları açılıyor.
Bu koşullarda ABD, toprak kayıplarını unutup Kiev’i ‘savunma stratejisine’ geçiriyor. Kimi bölgelerde savunma hatları inşası başlatıldı. Kiev dört aşamalı bir plan kondu: Savaş, inşa et, iyileş ve reform yap. Hesap; Ukrayna’nın 10 yıl içinde yeniden hatırı sayılır bir savaş gücü elde etmesi. ABD’deki değişken siyasi iklime önlem olarak Avrupa ülkeleri Kiev ile 10 yıllık güvenlik anlaşmaları imzalıyor. Britanya açılışı yaptı, onu Fransa ve Almanya izledi. Ukrayna doğrudan NATO’ya alınamıyor ama ‘kolektif danışmayı’ içeren 4. Madde muhtevasını çağrıştıran bir ‘arka kapı’ açılıyor.
Ukrayna krizi ABD seçiminin sonuçlarına bağlanacak şekilde Avrupalılaştırılıyor.
AVRUPA’DA SAVAŞ HİSTERİSİ
Stratejinin ideolojik ayağı ise ‘Avrupa’da savaş’ histerisi. Rusya liderinin Ukrayna iç savaşına müdahaleye bir sabah uyanıp aniden karar verdiği algısı yaratanlar, bu histeriyi yayıyor. Almanya’da muhalefetteki CDU’lu siyasetçiler doğrudan Rusya topraklarının vurulması çağrıları yaparken, ‘Ukrayna’yla durmayacak olan Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı’ teması öne çıkarılıyor.
24 Şubat 2022’deki başlangıca bakan aklı başında herkes, Rusya’nın tarihsel olarak ‘kendinden’ saydığı Ukrayna’daki siyasi-askeri motivasyonunu anlayabilir. Avrupa’nın en genişi topraklarına sahip olan, cephe hattının 1000 kilometre ile ifade edildiği bir ülkeyi, karşılarında iki katı bir ordu da bulunuyorken, Rusların 150-190 binlik bir güçle operasyona girişmiş olması, mesele eğer istila ise, Rusların matematik bilmediklerini iddia etmek olur.
Moskova’nın 24 Şubat 2022’de ‘özel askeri harekât’ diye adlandırdığı askeri eyleminin siyasi motivasyonu açık. Çünkü 6 hafta sonra İstanbul’daki müzakere masasında Almanya ve Fransa liderliklerinin arzusuyla üç koldan kıskaca alınmış Kiev’den çekilen Ruslar, kardeş Ukraynalılara mesajın yeteceğini düşündüler. Yanıldılar. Bedelini de çekildikleri Buça’daki ‘katliam komplosuyla’ ödediler. Hala yerleştirilen cesetlerin kimlikleri açıklanmıyor.
Neticede 2022 Mart sonunda İstanbul’da Kiev’in sunduğu taslak, Biden yönetiminin ulağı Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın açık talimatıyla geri çekildi. İsrail’in eski başbakanının ardından bizzat Ukrayna müzakerecisi David Arahamiya da ifşa etti. Sonucu iki yılın sonunda yarım milyon insanın ölümü oldu.
Elbette savaş ve çatışmalarda hedefler değişkenlik gösterebilir. Ancak Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağına dair hiçbir makul gerekçe yok. Devlet Başkanı Putin, tarihsel olarak Polonya ile bağladığı Batı Ukrayna ile ilgilenmediklerini açıkça söylüyor. Moskova, NATO ile arasında bir tampon bir koridor ihtiyacını vurguluyor. Mesele nereden geçeceği. Ve Dinyeper nehrini baz alanlar açısından ‘Kiev’ de güneyde Büyük Katerina’nın kenti Odessa da artık elzem gibi görünüyor. Ama batısı değil.
NATO’nun genişlemesini engellemeye çalışan Rusya Avrupa’nın neresine gidecek? Almanya basınına bakarsanız Baltık ülkeleri ve Polonya senaryolarının saçıldığını görüyorsunuz. Bir ‘emperyal’ stratejiden bahsediyorlar, Putin’in Sovyetleri yeniden kurmayı hedeflediğini iddia ediyorlar. Rusya lideri geçen ekimdeki Valday konferansında açıkça, “Ukrayna’daki kriz toprakla ilgili bir çatışma değil. Bunun altını çizmek istiyorum. Rusya dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkesi. Daha fazla toprak iddia etmekle ilgili değiliz” demişti.
İki yılın sonunda sahadaki gerçekliği temel alacak basit bir ateşkes ilanı ve müzakereye dönüş iradesi, kimin neye niyetlendiğini kolayca ortaya koyabilir. Ama Avrupa; ABD seçimine ayarlı 5 Kasım kumarını oynamaya kararlı görünüyor. Üstelik Kiev’in daha da yıkıcı bir yenilgisini önlemek için doğrudan müdahale olasılığı var. Ve bu açık nükleer savaş riski yaratıyor.
SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ
Üçüncü yıla girerken, Ukrayna krizinin göze soktuğu olgular şunlar:
X Batı Rusya’yı uluslararası planda tecrit edemedi. Aksine BRICS etrafında ‘küresel güney’ söylemi şekil alıyor.
X Orta büyüklükteki ülkeler Batı’yla çıkar alanlarını gözetseler de ‘alternatif’ algısı eski gönüllü itaatkarlığı aşındırıyor.
X Rusya ekonomisi 12 yaptırım paketiyle çökmedi, 13’üncüsüne ihtiyaç duyuldu. Ekonomik büyüme IMF tahminlerini ters yüz ediyor.
X Varlıklı Batı ekonomilerinde teknik resesyonlar, zaten pandemiyle tetiklenmiş enflasyon olgusu, yüksek faiz döngüsü, sanayisizleşme, büyüme oranları etkileyen sorunlar konuşuluyor.
X ‘Yeşil ajandası’ ile tarımı büyük şirketlerin hakimiyetine sokma modeli Avrupalı çiftçilerin isyan dalgasıyla karşı karşıya. Ukrayna’dan AB istisnasıyla yayılan regülasyonsuz ürünler öfkeyi katlıyor.
X Kiev’e sunulan ‘mucize silahlar’ sıkıntılı bir görünümde. Almanların Leopard tankları darbe yerken, İngilizler Challenger’larını hemen ‘geri çekti’. Amerikan ‘Abramsları’ ortada yok. Donbass cephesinde ismini ABD’nin ünlü zırhlılarından alan ‘Bradley bulvarı’ alay konusu.
X Batı elitleri, Rusya savunma sanayi üretimi ve örgütlenmesinden şaşkın. Hipersonik füze sistemleri kaygı konusu.
X Gazze savaşı, Batı’nın ‘insani’ anlamda tüm ideolojik argümanlarını ve ilkelerini boşa düşürdü.
X Batı liderliğindeki entelektüel sığlık dikkatten kaçacak gibi değil.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor









