Dünya Basını
Amerika’nın yeni dünya düzeninde Almanya’nın konumu

Çevirmenin notu: İktisatçı ve siyasi yorumcu Michael Hudson’ın aşağıda çevirisini verdiğimiz makalesi 2 Kasım 2022 tarihinde yayımlandı. NATO ve ABD’nin Ukrayna’yı Rusya’ya karşı kışkırtmasında dikkatle izlenen en önemli ülke Almanya’dır, Hudson da buna dikkat çekiyor. Dünyadaki Amerikan egemenliğini Ortaçağ’daki Kilise egemenliğine benzeten Hudson, dünyanın ABD-NATO merkezli blok ile yeni oluşmakta olan Avrasya ülkelerinin oluşturduğu blok arasında iki kampa bölündüğünü düşünmektedir. Peki bu iki kampın savunduğu değerler neler? Hudson’un ABD kampının “değerlerine” ilişkin net bir fikri olduğu görülüyor; ama Avrasya kampı için aynısını söylemek mümkün değil. Aslında Hudson’ın bu değerlerin oluşturulması için de bir çağrı yaptığı anlaşılıyor; Papalığın biricikliğini ortadan kaldıran Lutherci bir Reform talebidir bu. Görünen o ki, iktisadi mantığı da “kamu-özel işbirliği”dir. Hudson, insanlığı kapitalizmi aşmaya değil, neoliberalizmi aşmaya davet eder bir pozisyondadır. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Michael Hudson
2 Kasım 2022
Almanya, Amerika’nın Rusya, Çin ve Avrasya’nın geri kalanına yönelik Yeni Soğuk Savaşının iktisadi bir uydusu haline geldi.
Almanya ve diğer NATO ülkelerine, bugün Ukrayna’daki vekalet savaşından daha uzun sürecek ticaret ve yatırım yaptırımlarını kendi üzerlerine uygulamaları söylendi. ABD Başkanı Biden ve Dışişleri Bakanlığı sözcüleri, Ukrayna’nın dünyayı iki karşıt iktisadi ittifak grubuna bölen çok daha geniş bir dinamiğin açılış arenası olduğunu açıkladılar. Bu küresel kırılma, dünya ekonomisinin tek kutuplu ABD merkezli dolarize bir ekonomi mi yoksa karma kamu/özel ekonomileri ile Avrasya’nın kalbi olan çok kutuplu, çok para birimli bir dünya mı olacağını belirlemek için on veya yirmi yıllık bir mücadelenin belirtisidir.
Başkan Biden yarılmayı demokrasilerle otokrasiler arasında olarak tanımladı. Bu terminoloji, tipik bir Orwellci laf salatasıdır. “Demokrasiler” ile, ABD ve müttefiki batılı mali oligarşileri kastetmektedir. Amaçları, ekonomik planlamayı seçilmiş hükümetlerin elinden Wall Street’e ve ABD kontrolündeki diğer finans merkezlerine kaydırmak. ABD’li diplomatlar, dünyanın altyapısının özelleştirilmesini ve ABD teknolojisine, petrol ve gıda ihracatına bağımlılığını talep etmek için Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankasını kullanıyorlar.
Biden, “otokrasi” ile bu finansallaştırma ve özelleştirme kontrolüne direnen ülkeleri kastetmektedir. Pratikte, ABD’nin retoriği, kendi iktisadi büyümesini ve yaşam standartlarını yükseltmek, finans ve bankacılığı ise kamu hizmeti olarak tutmak anlamına gelir. Temelde mesele, ekonomilerin mali zenginlik yaratmak için bankacılık merkezleri tarafından mı planlanacağı –temel altyapıyı, kamu hizmetlerini ve sağlık hizmetleri gibi toplumsal hizmetleri özelleştirip tekellere dönüştürerek– yoksa bankacılık ve para yaratmayı sürdürerek halk sağlığı, eğitim, ulaşım ve iletişimi kamunun elinde tutup yaşam standartlarının ve refahın mı yükseltileceğidir.
Bu küresel kırılmada en fazla “istenmeyen hasar” gören ülke Almanya’dır. Avrupa’nın en gelişmiş endüstriyel ekonomisi olarak, Alman çeliği, kimyasalları, makineleri, otomotiv ve diğer tüketim malları, alüminyumdan titanyum ve paladyuma kadar Rus gaz, petrol ve metal ithalatına yüksek derecede bağımlıdır. Yine de, Almanya’ya düşük fiyatlı enerji sağlaması amacıyla inşa edilen iki Kuzey Akım boru hattına rağmen, Almanya’ya kendisini Rus gazından mahrum etmesi ve sanayisizleşmesi söylendi. Bu, Almanya’nın iktisadi üstünlüğünün sonu anlamına gelir. Diğer ülkelerde olduğu gibi Almanya’da da GSYİH büyümesinin anahtarı işçi başına düşen enerji tüketimidir.
Rus karşıtı yaptırımlar, bugünün Yeni Soğuk Savaşını doğal olarak Alman karşıtı yapıyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Almanya’nın düşük fiyatlı Rus boru hattı gazını yüksek fiyatlı Amerikan LNG[1] ile değiştirmesi gerektiğini söyledi. Bu gazı ithal etmek için Almanya, LNG tankerlerini tutabilmek amacıyla hızla liman kapasitesi inşa etmek için 5 milyar dolar harcamak zorunda kalacak. Sonuç, Alman sanayisinin rekabetçiliğini kaybetmesi olacak. İflaslar yayılacak, istihdam azalacak ve Almanya’nın NATO yanlısı liderleri kronik bir bunalım ve düşen yaşam standartları dayatacak.
Çoğu siyaset teorisi, ulusların kendi çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerini varsayar. Diğer türlü onlar, kendi kaderlerini kontrol edemeyen uydu ülkelerdir. Almanya, sanayisini ve yaşam standartlarını ABD diplomasisinin emirlerine ve Amerika’nın petrol ve gaz sektörünün çıkarlarına tabi hale getiriyor. Bunu gönüllü yapıyor; askeri zor nedeniyle değil, dünya ekonomisinin ABD Soğuk Savaş plancıları tarafından yürütülmesi gerektiğine olan ideolojik inanç nedeniyle.
Bazı zamanlar, insanın kendi anlık durumundan bir adım geri atıp bugünün dünyasını bölen türdeki siyasi diplomasinin tarihi örneklerini araştırması, bugünün dinamiklerini anlamasını kolaylaştırır. Bulabildiğim en yakın benzerlik, ortaçağ Avrupa’sının Roma papalığınca Alman krallarına –Kutsal Roma İmparatorlarına– karşı 13. yüzyılda verdiği mücadeledir. Bu çatışma Avrupa’yı çoğunlukla bugünkü çizgiler etrafında böler. Bir dizi papa, II. Frederick[2] ve diğer Alman krallarını aforoz etmiş ve müttefiklerini Almanya ve onun kontrolündeki güney İtalya ve Sicilya’ya karşı seferber etmişti.
Batının Doğuya karşı düşmanlığı Haçlı Seferleri (1095-1291) tarafından kışkırtıldı, tıpkı bugünkü Soğuk Savaşın ABD’nin dünya hakimiyetini tehdit eden ekonomilere karşı bir haçlı seferi olması gibi. Almanya’ya karşı Ortaçağ savaşı, Hıristiyan Avrupa’yı kimin kontrol edeceği üzerineydi: papaların dünyevi imparatorlar haline gelmesiyle birlikte papalık veya iktidarı talep ederek onları ahlaki olarak meşrulaştıran ve kabul eden ayrı krallıkların seküler yöneticileri.
Ortaçağ Avrupa’sında, Amerika’nın Çin ve Rusya’ya karşı Yeni Soğuk Savaşına benzeyen şey 1054’teki Büyük Ayrılma idi.[3] Hıristiyan âlemi üzerinde tek kutuplu bir kontrol talep eden IX. Leo, Konstantinopolis merkezli Ortodoks Kilisesini ve ona ait olan bütün Hıristiyan nüfusu aforoz etti. Tek bir piskoposluk, Roma, kendini İskenderiye, Antakya, Konstantinopolis ve Kudüs’ün eski patrikhaneleri de dahil olmak üzere, zamanın tüm Hıristiyan dünyasından kopardı.
Bu kopuş Roma diplomasisi için siyasi bir sorun yarattı: Tüm Batı Avrupa krallıklarını kendi kontrolü altında nasıl tutacağı ve onlardan mali sübvansiyon hakkı talep edeceği sorunu. Bu amaç, seküler kralların papalık dini otoritesine tabi kılınmasını gerektiriyordu. 1074’te VII. Gregory Hildebrand, Roma’nın Avrupa üzerindeki gücünü güvence altına almak için idari stratejisini özetleyen 27 Papalık Emrini duyurdu.
Papalık talepleri bugünkü ABD diplomasisi ile şaşırtıcı şekilde benzerdir. Her iki durumda da askeri ve dünyevi çıkarlar, herhangi bir emperyal egemenlik sisteminin gerektirdiği dayanışma duygusunu pekiştirmek için ideolojik bir haçlı ruhu biçiminde bir yüceltmeyi gerektirir. Mantık ebedi ve evrenseldir.
Papalık Emirleri iki temel bakımdan radikaldi. Hepsinden önce, Roma piskoposunu tüm diğer piskoposlukların üzerine çıkararak modern papalığı yarattı. 3. Madde, yalnızca papanın piskoposları atama, görevden alma veya yeniden görevlerine iade etme gücüne sahip olduğuna hükmeder. Bunun güçlendirir şekilde, 25. Madde piskoposları atama (veya görevden alma) hakkını yerel yöneticilere değil, papaya verdi. Ve 12. Madde, meşru yöneticiler addedilmek için “tüm prenslerin yalnızca Papa’nın ayaklarını öpmesini” zorunlu kılan 9. Madde’yi takiben, papaya imparatorları görevden alma hakkını verdi.
Aynı şekilde bugün de ABD’li diplomatlar, kimin bir ulusun devlet başkanı olarak tanınması gerektiğini belirleme hakkını talep ediyorlar. 1953’te İran’ın seçilmiş liderini devirdiler ve onun yerine Şah’ın askeri diktatörlüğünü koydular. Bu ilke, ABD’li diplomatlara, ABD’nin kurumsal ve mali çıkarlarına hizmet etmek için bağımlı oligarşiler yaratan Latin Amerika askeri diktatörlüklerine sponsorlukları gibi, rejim değişikliği için “renkli devrimlere” sponsor olma hakkı veriyor. Ukrayna’daki 2014 darbesi, ABD’nin liderleri atama ve görevden alma hakkının en son uygulamasıdır.
Daha yakın zamanlarda, ABD’li diplomatlar Juan Guaidó’yu seçilmiş başkanı yerine Venezuela’nın devlet başkanı olarak atadılar ve o ülkenin altın rezervlerini ona devrettiler. Başkan Biden, Rusya’nın Putin’i bertaraf etmesi ve onun yerine daha ABD yanlısı bir lider koyması gerektiğinde ısrar etti. Bu devlet başkanı seçme “hakkı”, 2. Dünya Savaşından beri Avrupa siyasetine yönelik siyasi müdahalelerinin uzun tarihinde, ABD siyaset üretimi kapsamında bir sabit olagelmiştir.
Papalık Emirlerinin ikinci radikal özelliği, papalık otoritesinden sapan tüm ideoloji ve siyasetleri dışlamalarıydı. 2. Madde, yalnızca Papa’ya “Evrensel” denebileceğini bildirmişti. Herhangi bir anlaşmazlık, tanım gereği sapkınlıktı. 17. Madde, hiçbir meclis ya da kitabın papalık otoritesi olmadan kanonik[4] addedilemeyeceğini belirtiyordu.
Bugünün ABD destekli finansallaştırılmış ve özelleştirilmiş “serbest piyasalar” ideolojisi tarafından yapılana benzer bir talep, ekonomileri ABD merkezli mali ve kurumsal seçkinlerin çıkarlarından haricinde başka çıkar olmaksızın şekillendirmek için hükümet gücünün kuralsızlaştırılması anlamına geliyor.
Bugünün Yeni Soğuk Savaşında evrensellik talebi, “demokrasi” lafzıyla örtülü. Fakat bugünün Yeni Soğuk Savaşında demokrasinin tanımı basitçe “ABD yanlısı” olmak ve bilhassa ABD’nin sponsorluğundaki yeni iktisadi din olarak neoliberal özelleştirme demektir. Bu etik, Nobel benzeri İktisadi Bilimler Anma Ödülünde olduğu gibi “bilim” olarak kabul edilir. Bu, döküntü neoliberal Chicago Okulu iktisadının, IMF kemer sıkma programlarının ve zenginler için vergi kayırmacılığının modern hüsnütabiridir.
Papalık Emirleri, dünyevi âlemler üzerinde tek kutuplu kontrolü güvence altına almak için bir strateji açıkladı. Papalığın dünyevi krallara, her şeyden önce Almanya’nın Kutsal Roma İmparatorlarına üstünlüğünü savundular. 26. Madde, papalara “Roma Kilisesiyle barış içinde olmayan” her kim olursa olsun aforoz etme otoritesi vermişti. Bu ilke, papanın “tebaaları kötü adamlara olan bağlılıklarından kurtarmasını” sağlayan 27. Maddeye işaret ediyordu. Bu, rejim değişikliğini gerçekleştirmeyi hedefleyen “renkli devrimlerin” ortaçağ versiyonunu cesaretlendiriyordu.
Bu dayanışmada ülkeleri birleştiren şey, merkezi papalık kontrolüne tabi olmayan toplumlara karşı bir düşmanlıktı – Kudüs’ü zapteden Müslüman Kafirler ve yanı sıra Fransız Katharlar[5] ve diğer herkes sapkın sayılıyordu. Her şeyden önce, haraç için papalık taleplerine direnecek kadar güçlü bölgelere karşı düşmanlık vardı.
İtaat ve haraç taleplerine direnen sapkınları aforoz etmeye yönelik böylesi bir ideolojik gücün bugünkü karşılığı, ABD yaptırımlarının tehdidi altında ekonomik uygulamaları dikte eden ve tüm üye hükümetlerin uyması için “koşullar” belirleyen Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF olacaktır – ABD hükümdarlığını kabul etmeyen ülkelerin aforoz edildiği modern versiyon. Emirlerin 19. Maddesi papanın hiçkimse tarafından yargılanamayacağına hükmeder – tıpkı bugün olduğu gibi, Birleşik Devletler eylemlerini Dünya Mahkemesinin kararlarına tabi tutmayı reddediyor. Aynı şekilde bugün de ABD’nin NATO ve diğer güçler (IMF ve Dünya Bankası gibi) aracılığıyla yaptığı diktelerin ABD uyduları tarafından sorgusuz sualsiz takip edilmesi bekleniyor. Neoliberal özelleştirmeleri Britanya’nın kamu sektörünü yok eden Margaret Thatcher’ın da söylediği gibi, Başka Bir Seçenek Yok (TINA) [There Is No Alternative].
Amacım, kendi diplomatik taleplerini yerine getirmeyen tüm ülkelere yönelik bugünün ABD yaptırımlarıyla analojiyi vurgulamaktır. Ticari yaptırımlar bir aforoz şeklidir. 1648 Westphalia Antlaşmasının her bir ülkeyi ve yöneticilerini yabancı müdahalelerinden bağımsız kılan ilkesini tersine çevirirler. Başkan Biden, ABD müdahalesini “demokrasi” ile “otokrasi” arasındaki yeni zıtlığın temin edilmesi olarak nitelendiriyor. Demokrasiden kastı, yaşam standartlarını ve toplumsal dayanışmayı teşvik eden karma kamu/özel ekonomilerinin aksine, emekçinin yaşam standardını düşürerek mali zenginlik yaratan ABD kontrolü altındaki bağımlı bir oligarşidir.
Vurguladığım gibi, Büyük Ayrılma, Konstantinopolis merkezli Ortodoks Kilisesini ve onun Hıristiyan nüfusunu aforoz etmek suretiyle geçtiğimiz bin yıl boyunca ‘Batı’yı ‘Doğu’dan ayıran vahim dini bölünme çizgilerini yarattı. Bu bölünme o kadar önemliydi ki Vladimir Putin, bugünün ABD ve NATO merkezli Batı ekonomilerinden kopuşu anlatan 30 Eylül 2022 tarihli konuşmasının bir parçası olarak buna atıfta bulundu.
12. ve 13. yüzyıllar İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerdeki Norman fatihler ile Alman krallarının defalarca protesto gösterilerinde bulunmalarına, defalarca aforoz edilmelerine, ancak nihayetinde papanın taleplerine boyun eğmelerine şahitlik etti. Martin Luther, Zwingli ve 8. Henry’nin[6] nihayet Roma’ya Protestan bir seçenek yaratarak Batı Hıristiyanlığını çok kutuplu hale getirmesi 16. yüzyılı buldu.
Neden bu kadar uzun sürdü? Cevap, Haçlı Seferlerinin örgütleyici bir ideolojik çekim sağlamasıdır. Bu, bugün Doğu ile Batı arasındaki Yeni Soğuk Savaşın ortaçağdaki anolojisidir. Haçlı Seferleri, “öteki”ye karşı nefreti seferber ederek “ahlaki reform”un ruhani bir odağını yarattı – Müslüman Doğu ve giderek artan bir şekilde Yahudiler ve Roma kontrolüne muhalif Avrupalı Hıristiyanlar. Bu, Amerika’nın mali oligarşisinin günümüzdeki neoliberal “serbest piyasa” doktrinlerine ve onun Çin, Rusya ve bu ideolojiyi takip etmeyen diğer uluslara düşmanlığına ortaçağda yapılan analojidir.
Bugünün Yeni Soğuk Savaşında, Batının neoliberal ideolojisi “öteki”ye korku ve nefreti seferber ediyor, bağımsız bir yol izleyen ulusları “otokratik rejimler” olarak şeytanlaştırıyor. Şu anda Batıyı kasıp kavuran Rusofobi ve İptal Kültüründe açıkça görüldüğü gibi, tüm halklara karşı doğrudan ırkçılık teşvik ediliyor.
Batı Hıristiyanlığının çok kutuplu dönüşümünün 16. yüzyıl Protestan seçeneğine gereksinmesinde olduğu gibi, Avrasya’nın banka merkezli NATO Batısından kopuşu da karma kamu/özel ekonomilerin nasıl organize edileceğine ve mali altyapılarına ilişkin alternatif bir ideoloji tarafından sağlamlaştırılmalıdır.
Batıdaki ortaçağ kiliselerinin sadakaları ve bağışları, papalığın taleplerine direnen yöneticilere karşı yürüttüğü savaşlar için gönüllü haraçlara [Peter’s Pence][7] ve papalığa diğer sübvansiyonlara katkıda bulunmak nedeniyle suyunu çekti. İngiltere, bugün Almanya’nın oynadığı büyük kurban rolünü oynamıştı. Muazzam İngiliz vergileri, görünüşte Haçlı Seferlerini finanse etmek için toplandı ve Sicilya’da II. Frederick, Conrad ve Manfred[8] ile savaşmaya yönlendirildi. Bu yönlendirme, kuzey İtalya’dan (Lombardlar ve Cahorsinler[9]) papalık bankacıları tarafından finanse edildi ve ekonomi aracılığıyla nesilden nesile aktarılan kraliyet borçları haline geldi.
İngiltere’nin baronları, 1260’larda II. Henry’ye karşı bir iç savaş yürüttüler ve ekonomiyi papalık taleplerine feda etmedeki suç ortaklığına son verdiler.
Papalığın diğer ülkeler üzerindeki iktidarını sonlarından şey, onun Doğuya karşı savaşının sona ermesiydi. Haçlılar Akra’yı, Kudüs’ün başkentini 1291’de kaybedince, papalık Hıristiyanlık üzerindeki kontrolünü kaybetti. Artık savaşacak ‘kötülük’ yoktu ve ‘iyi’ çekim merkezini ve uyumunu yitirmişti. 1307’de Fransız IV. Philip (“Adil”), Paris Tapınağındaki Tapınakçıların[10], Kilisenin büyük askeri bankacılık tarikatının zenginliğine el koydu. Diğer yöneticiler de Tapınakçıları millileştirdiler ve para sistemi Kilisenin elinden alındı. Roma tarafından tanımlanan ve seferber edilen bir düşman olmadan, papalık Batı Avrupa üzerindeki tek kutuplu ideolojik gücünü kaybetti.
Tapınakçıların ve papalık finansmanının reddedilmesinin modern eşdeğeri, ülkelerin Amerika’nın Yeni Soğuk Savaşından çekilmesi olacaktır. Giderek daha fazla ülke Rusya ve Çin’i düşman olarak değil, karşılıklı ekonomik avantaj için büyük fırsatlar sunan [ülkeler olarak görürken], dolar standardını ve ABD bankacılık ve finans sistemini reddedecektir.
Almanya ve Rusya arasında bozulan karşılıklı kazanç vaadi
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaşın bitişini vaat etmişti. Varşova Paktı dağıtılmış, Almanya birleşmiş ve Sovyet askeri tehdidi artık var olmadığından Amerikan diplomatları NATO’ya son verme sözü vermişti. Rus liderler, Başkan Putin’in ifade ettiği gibi, Lizbon’dan Vladivostok’a kadar yeni bir pan-Avrupa ekonomisinin yaratılacağı umuduna kapıldılar. Özellikle Almanya’nın Rusya’ya yatırım yapma ve sanayisini daha verimli bir şekilde yeniden yapılandırma konusunda başı çekmesi bekleniyordu. Rusya bu teknoloji transferi ödemesini nikel, alüminyum, titanyum ve paladyum ile birlikte gaz ve petrol tedarik ederek yapacaktı. NATO’nun Yeni Soğuk Savaşı haber verecek şekilde genişletileceği beklentisi bir yana, Avrupa’nın en yozlaşmış kleptokrasisi olarak kabul edilen Ukrayna’nın, kendilerini Alman Nazi amblemi ile tanımlayan aşırılıkçı partiler tarafından yönetilmesine destek vereceğine dair hiçbir beklenti yoktu.
Batı Avrupa ile eski Sovyet ekonomileri arasındaki görünüşte mantıklı olan karşılıklı kazanç potansiyelinin oligarşik kleptokrasilerin sponsorluğuna dönüşmesini nasıl açıklayacağız? Kuzey Akım boru hattının imhası, dinamikleri kısaca özetliyor. Neredeyse on yıldır ABD’nin değişmeyen talebi, Almanya’nın Rus enerjisine olan bağımlılığını reddetmesiydi. Bu taleplere Gerhard Schröder, Angela Merkel ve Alman iş dünyası liderleri karşı çıkıyordu. Alman imalatçıları ile Rus hammaddeleri arasındaki karşılıklı ticaretin bariz ekonomik mantığına işaret ediyorlardı.
ABD’nin sorunu, Almanya’nın Kuzey Akım 2 boru hattına onayını nasıl durduracağıydı.
Victoria Nuland, Başkan Biden ve diğer ABD’li diplomatlar, bunu yapmanın yolunun Rusya’ya karşı bir nefreti kışkırtmak olduğunu gösterdiler. Yeni Soğuk Savaş, yeni bir haçlı seferi olarak tezgâhlandı. George W. Bush’un, Amerika’nın Irak’ın petrol kuyularını ele geçirmek için yaptığı saldırıyı tanımlaması da bu şekildeydi. ABD destekli 2014 darbesi, sekiz yılını Doğudaki Rusça konuşan bölgeleri bombalamakla geçiren kukla bir Ukrayna rejimi yarattı. Böylece NATO, Rusya’nın askeri cevabını kışkırttı. Kışkırtma başarılıydı ve arzu edilen Rus cevabı beklendiği gibi nedensiz gaddarlık olarak damgalandı. Askeri cevabın sivilleri koruması, NATO destekli medyada, Şubat ayından bu yana uygulanan ticaret ve yatırım yaptırımlarını hak edecek saldırganlık olarak gösterildi. Haçlı Seferinin anlamı budur.
Sonuç, dünyanın iki kampa bölünmesidir: ABD merkezli NATO ve yeni oluşan Avrasya koalisyonu. Bu dinamiğin yan ürünlerinden biri, Almanya’yı, Rusya (ve belki de Çin) ile karşılıklı olarak avantajlı ticaret ve yatırım ilişkileri [kuran] bir ekonomi siyaseti izleme yeteneğinden mahrum bırakmasıdır. Almanya Şansölyesi Olaf Sholz bu hafta Çin’e giderek bu ülkeden kamu sektörünü ortadan kaldırmasını ve ekonomisini sübvanse etmeyi durdurmasını talep edecek, aksi takdirde Almanya ve Avrupa Çin ile ticarete yaptırım uygulayacak.[11] Çin’in bu gülünç talebi karşılamasının imkânı yok, ABD veya başka herhangi bir endüstriyel ekonomi kendi bilgisayar çipini ve diğer kilit sektörleri sübvanse etmekten vazgeçemez. German Council on Foreign Relations [Alman Dış İlişkiler Konseyi], Almanya’nın sanayisizleşmesini ve Çin, Rusya ve bunların müttefiklerini dışlayarak, ticaretinde ABD’ye bağımlılığını talep eden, NATO’nun neoliberal “liberteryen” bir şubesidir. Bu, Almanya’nın ekonomik tabutuna son çivi olmayı taahhüt ediyor.
Amerika’nın Yeni Soğuk Savaşının bir başka yan ürünü, küresel ısınmayı durdurmaya yönelik herhangi bir uluslararası planı sona erdirmek oldu. ABD ekonomik diplomasisinin temel taşlarından biri, petrol şirketleri ve NATO müttefiklerinin dünyanın petrol ve gaz arzını kontrol etmeleri, yani karbon bazlı yakıtlara olan bağımlılığı azaltmalarıdır. Irak, Libya, Suriye, Afganistan ve Ukrayna’daki NATO savaşı buydu. “Demokrasiler, Otokrasilere Karşı” gibi soyut bir şey değil. Bu, ABD’nin enerjiye ve diğer temel ihtiyaçlara erişimlerini kesintiye uğratarak diğer ülkelere zarar verme kapasitesi ile ilgilidir.
Yeni Soğuk Savaşın ‘iyilik, kötülüğe karşı’ anlatısı olmadan, ABD’nin çevresel korumaya ve Batı Avrupa ile Rusya ve Çin arasındaki karşılıklı ticarete saldırısına yönelik ABD yaptırımlarının var olma nedeni ortadan kalkar. ABD’nin dünyanın çok kutuplu olmasını önlemek için öngördüğü 20 yıllık mücadelenin yalnızca ilk adımı olan Ukrayna’daki bugünkü mücadelenin bağlamı budur. Bu süreç, Almanya ve Avrupa’yı, ABD’nin LNG tedariğine bağımlılığa hapsedecektir.
İşin püf noktası, Almanya’yı askeri güvenliği için ABD’ye bağımlı olduğuna ikna etmeye çalışmak. Almanya’nın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey ise, ABD’nin Avrupa’yı marjinalleştiren ve “Ukraynalaştıran” Çin ve Rusya karşıtı savaşından korunmak.
Batılı hükümetler tarafından bu savaşa müzakere yoluyla son verilmesi için herhangi bir çağrı yapılmadı, çünkü Ukrayna’da hiçbir zaman savaş ilan edilmedi. ABD hiçbir yerde savaş ilan etmez, çünkü ABD Anayasasına göre bu Kongre’nin deklarasyonunu gerektirir. Böylece ABD ve NATO orduları bombalar, renkli devrimler örgütler, iç politikaya müdahale eder (1648 Westphalia anlaşmalarını geçersiz kılar) ve Almanya’yı ve Avrupalı komşularını parçalayan yaptırımları dayatır.
Müzakereler, savaş ilanı olmayan ya da uzun vadeli tek kutuplu dünya egemenliği stratejisi olan bir savaşı nasıl “sonlandırabilir”?
Cevap, şu anki ABD merkezli uluslararası kurumlar grubunun bir alternatifle değiştirilmesine kadar hiçbir sonun gelemeyeceğidir. Bu, ekonomilerin finans merkezleri tarafından merkezi planlama ile özelleştirilmesi gerektiği şeklindeki neoliberal banka merkezli görüşe bir alternatifi yansıtan yeni kurumların yaratılmasını gerektiriyor. Rosa Luxemburg, seçimi sosyalizm ya da barbarlık biçiminde tanımlamıştı. Son kitabım The Destiny of Civilization’da [Uygarlığın Kaderi] alternatifin siyasi dinamiklerini genel hatlarıyla tasvir ettim.
Çeviren: Erman Çete
Dipnotlar:
[1] LNG (Liquefied natural gas – Sıvılaştırılmış doğal gaz): İşlenmiş doğal gazın, içerisindeki kirliliği arındırarak atmosferik basınçta yaklaşık olarak -163 derecede yoğunlaştırılmasıyla elde edilen doğal gaz. Sıvı hale getirilmesiyle nakliye ve güvenliğinin artırılması hedeflenir. (ç.n.)
[2] II. Frederick, 12. ve 13. yüzyıllarda Kutsal Roma İmparatoru, Papalıkla savaştı, iki kez aforoz edildi. (ç.n.)
[3] Büyük Skizma diye de bilinen Doğu ve Batı Hıristiyan kiliselerinin ayrılmasına verilen ad. (ç.n.)
[4] Canonical: Katolik Kilisesi kanunlarında, ancak Kilise tarafından tanınan örgüt, kişi ya da eserlere verilen sıfat. (ç.n.)
[5] Latincede ‘arınmış, ‘temiz’ anlamlarına gelen ve 12. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkmış bir tarikat. Katharlar iyi ve kötü iki ayrı Tanrıya inanıyor ve reenkarnasyonun gerçekliğini kabul ediyordu. (ç.n.)
[6] Martin Luther, Wittenberg Kilisesinin kapısına astığı rivayet edilen 95 maddelik ünlü tezi ile Reform’a liderlik eden din adamı; Huldrych Zwingli, İsviçre’de Protestan reformunu başlatan kişidir, neredeyse Luther ve Calvin kadar önemli bir şahsiyettir; 8. Henry, İngiltere’yi Katolik Kilisesinden tamamen ayıran Tudor hükümdarıdır. (ç.n.)
[7] Peter’s Pence: Katolikler tarafından papaya yapılan yıllık gönüllü katkı. İlk çıkışı, İngiltere’deki Saksonlar eliyledir ve her yıl tüm İngiliz hanelerinin Kiliseyi verdiği vergiyi kapsıyordu. (ç.n.)
[8] Manfred, Sicilya Kralı, II. Frederick’in oğlu, peş peşe üç Papa tarafından da aforoz edildi ve 1255-66 yıllarında düzenlenen Haçlı seferinin hedefi oldu; Conrad, Manfred’in yeğeni, Sicilya Kralı, Svabya Dükü. (ç.n.)
[9] Cahorsinler: Ortaçağ’da Kuzey İtalya’daki borç veren bankerlere verilen isim. (ç.n.)
[10] Tapınak Şövalyeleri veya Süleyman Tapınağı Tarikatı: 12. yüzyılda kurulan ve merkezi Kudüs’teki Harem’üş Şerif olan Katolik milis gücü. Haçlı Seferlerinin en önemli güçlerinden olan Tapınakçılar, esas güçlerini Avrupa genelinde oluşturdukları mali ağdan alıyorlardı. Yazarın atıf yaptığı el koymalar, Tapınakçıların can damarlarının kesilmesi anlamına geliyordu. (ç.n.)
[11] Olaf Scholz’ün Çin ziyaretinin bu anlama gelip gelmediği biraz şüpheli. Zira Scholz’e Volkswagen, Siemens, BMW, BASF, Biontech gibi Alman devlerinin CEO’ları eşlik etti. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.
Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.
Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.
Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.
Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.
Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.
Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.
Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.
ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.
“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”
Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.
Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.
Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.
ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.
Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.
Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.
Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.
“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”
Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.
ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.
Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.
Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.
İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.
Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.
Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.
“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”
Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.
ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.
Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.
Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.
Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”
Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.
Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.
Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.
Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.
Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.
“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”
Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.
Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.
Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.
Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.
“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”
Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.
Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.
Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.
Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.
Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.
Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.
Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.
ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.
Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.
“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”
Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.
“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.
Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.
Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.
Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.
Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.
Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı








