Dünya Basını
Anneler Günü’nü kim icat etti?

Çevirmenin notu: Mayıs ayının ikinci pazar günü tüm dünyada Anneler Günü olarak kutlanıyor. Bu özel günlerin her birinin belli başlı çıkış noktaları var ve bazılarının mazisi son derece karanlık. Anneler Günü öyle bir gün. Küçük ev aletleri satan dükkanların, züccaciyelerin ve çiçekçilerin vurgun yapması gibi tali durumların dışında, bu günün Nazilere dayanan ilginç bir tarihi var.
Anneler Günü’nü kim icat etti?
Heidrun Holzbach-Linsenmaier
1 Mayıs 1997
Anneler Günü’nün tarihine yakından bakıldığında, kökenlerinin duygusal bağlamdan ziyade ticari faaliyetlerle (özellikle çiçekçiler) ve propagandayla (Nasyonal Sosyalistler tarafından) yakından alakalı olduğu görülüyor. Heidrun Holzbach-Linsenmaier’ın Anneler Günü’nün kökenlerine dair analizi.
Siz de Anneler Günü’nde annenize çiçek veriyor musunuz? Bu, uzun süredir süregelen bir gelenek gibi görünüyor, değil mi? Yanılıyorsunuz. Almanya’da Anneler Günü geleneği, sadece 1923 yılından itibaren biliniyor, o da Alman Çiçekçiler Birliği sayesinde. Kurum, bu fikri 1914’ten bu yana Anneler Günü’nün resmî tatil olarak kutlandığı Amerika’dan ithal etmişti. Fakat Almanya’da Anneler Günü yalnızca Hitler diktatörlüğü döneminde gerçek manada onurlandırıldı. 1939’dan itibaren, savaş yılı olan bu dönemde, Führer’e pek çok Aryan oğul ve kız bahşeden iyi Alman anneler “Anne Haçı” verilerek taçlandırılmıştı.
Almanya’da çiçekçilerin Anneler Günü’nün tanıtılmasına yönelik kampanyası Weimar Cumhuriyeti’nde yeşermeye başlamıştı. Dernekler, Anneler Günü fikrinin çiçekçi dükkanlarının aşırı öne çıkmasının zararlı olabileceğini fark ettiler. Bu sebeple, fikrin tarafsız bir platformda yayılabilmesi için kâr amacı gütmeyen bir kuruluş arayışına girdiler. Bu arayış, 1919’da kurulan ve halk sağlığı, nüfus politikası ve eğitim gibi konulara odaklanan Arbeitsgemeinschaft der Volksgesundung (Halk Sağlığı Çalışma Grubu) adlı dernekle nihayete erdi. Bu derneğin üyeleri arasında devlet yetkilileri, kiliseler ve bağımsız sosyal yardım kuruluşlarının temsilcileri vardı.
Arbeitsgemeinschaft für Volksgesundheit’ın genel müdürü Hans Harmsen, aynı zamanda İç Misyon Merkez Komitesi üyesi, Protestan Hastaneleri Genel Birliği’nin genel müdürü ve öjenik Protestan Konferansı’nın başkanıydı. Harmsen, Anneler Günü’nü, derneğin hedeflerini daha geniş bir kitleye tanıtmak için “oldukça makul bir fırsat” olarak değerlendirmişti.
Hedef, sadece Almanya’da doğum oranını artırmak değil, aynı zamanda “tüm ulusu zararlı kalıtsal faktörlerden” kurtarmaktı. “Kalıtsal olarak üstün, sosyal olarak yetenekli sınıflardaki” çocukların sayısının da özellikle “uygunsuz, aşağı nüfus gruplarındaki” çocuk bolluğunu dengelemek için yüksek olması gerekiyordu.
Anneler Günü lehine yapılan propaganda, kadınların rolünün belirgin şekilde tanımlanmasıyla alakalıydı. Bir çalışma grubu, 1927 tarihli bir memorandumda kadının “gerçek mesleğinin” “kocasının sürüsünde bir rahibe ve çocuklarının annesi” olmaktan ibaret olduğunu beyan etti. Aynı dönemde, kürtaja ve cinsel özgürlüğe karşı güçlü bir kampanya yürütüldü. Özellikle 1929 ile 1932 arasındaki dönemde, 218. Anayasa maddesine karşı mücadelenin doruk noktasında olduğu zamanlarda Anneler Günü propagandası daha da yoğunlaştırıldı.
Çiçekçiler, çalışma grubunun yanında, görünüşte siyasetten uzak olan Anneler Günü’nü tanıtmaya devam etti. Bu, çiçekçilerle nüfus politikacıları arasında etkili, ancak örtük bir iş birliğiydi; çalışma grubu konunun çiçekçilerle olan alakasını, çiçekçiler ise çalışma grubunun ideolojik kaygılarını gizledi. Anneler Günü, kamu bilincinde bir gelenek olarak yerini bulmaya başladı ve çiçek satışları arttı.
Naziler iktidara geldikten hemen sonra, mayıs ayının ikinci pazar gününü “Alman Anneler Onur Günü” olarak ilan ettiler. Bu gün, “Führer’in Doğum Günü” ve “İktidarı Ele Geçirme Günü” gibi Nasyonal Sosyalist kutlama takviminin bir parçası haline geldi. Anneler Günü kutlamaları, artık ülke genelinde okullar da dahil olmak üzere düzenlendi ve bu vesileyle Nazi şairleri tarafından yazılmış adanmışlık oyunları, ilahiler ve sahneler sergilendi.
Kız ve erkek çocuklar, günün kahramanı olan Alman annelerine gençlik yemini sunmakla yükümlüydü. Erkekler, toprağı verimli tutacaklarına ve anavatanı koruyacaklarına söz vermekteydi. Kızlar ise, güçlerinin sessizlikte, sıcak ve derin kanlarında yattığını ifade ediyorlardı. Bir başka sahnede ise şunlar söylenmişti: “Genç adam kavga ve aşk için çabalıyor. Yarı şüpheci, yarı bilinçli kız şimdi annelik mücadelesi veriyor. Erkeğe katılır ve kendisi de bir anne olur.”
Hitler, kendisi de Nazi erkek devletinde kadınların rolünü birçok kez açıklamıştı. Örneğin, 1934’te Reichsfrauenschaft önünde şunları dile getirmişti: “‘Kadınların özgürleşmesi’ terimi, Yahudi zihniyeti tarafından uydurulmuştur. Kadınların erkeklerin dünyasına girmesini, onların alanına müdahale etmesini doğru bulmuyoruz. Fakat, bu iki dünyanın ayrı olduğunu düşünüyoruz. Erkek savaş alanında kahramanlık gösterirken, kadın sonsuz bir sadakatle, sonsuz bir dayanma gücü ve tahammülle ona destek olur. Doğurduğu her çocuk, halkının varlığı ya da yokluğu için verdiği bir savaşın bir parçasıdır. Bu nedenle, her ikisi de her birinin doğanın ve kaderin kendisine verdiği rolü yerine getirdiğini gördüklerinde birbirlerini takdir etmeli ve saygı göstermelidir”.
Hitler, bilinçaltında kadınların aslında daha değerli insanlar olduğunu düşünüyordu. Zira sürekli olarak kendilerini feda etmek zorunda olduklarını, oysa erkeklerin fedakârlığının sadece savaşta gerektiğini savunuyordu. BDM liderliği de kadın rol modelini şu şekilde tanımlamıştı: “Bu kadınlar makam ve mevkiler için çabalamazlar, sadece hizmet etme ve kendilerine verilen görevleri yerine getirme hakkı talep ederler, başka herhangi bir ‘hak’ arayışında değillerdir”.
1933 yılında Joseph Goebbels, kadınların “günlük siyasetten” dışlanmasını şu şekilde açıklamıştı: “Bunu kadınlarda aşağı bir şey gördüğümüz için değil, onlarda ve misyonlarında farklı bir şey gördüğümüz için yapıyoruz… Erkeklere ait olan şeyler de erkeklerde kalmalıdır. Buna siyaset ve savunma gücü de dahil”.
Yalan propaganda, güya modern ancak gerici bir kadın politikası adına daha etkiliydi, zira klasik rol dağılımı, özellikle de orta sınıf için yaşamın gerçekliği olarak kabul ediliyordu ve bu koşullar sadece olumlu bir şekilde onaylanmakla kalmıyor, yüceltiliyordu da. Tek yüksek rütbeli Nazi politikacısı olan “Reichsfrauenführerin” Gertrud Scholtz-Klink, 1981 yılında Amerikalı tarihçi Claudia Koonz’a verdiği mülakatta, kadınlara yönelik siyasi propagandanın ne kadar hesaplı olduğunu açıkça ortaya koymuştu: “Siz genç kadınlar, normal ev kadınlarına hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyebileceğinizi sanıyorsunuz… Size bir şey söyleyeyim: Hayatlarının olduğu yerden başlamalısınız; onları kararlarında cesaretlendirin, başarılarını övün. Mutfaktan ve çocuk odasından başlayın. Biz de öyle yapmıştık”.
Fakat övgü ve onurlandırma, çalışan kadınların —iş gücünün üçte biri— ev işlerine geri dönüp daha fazla çocuk doğurmalarını teşvik etmek için yeterli değildi. Naziler iktidara geldiklerinde, özellikle kadın istihdamını azaltmayı arzulamışlardı, zira seçmenlerine çifte gelirlilere karşı yürütecekleri kampanyanın işsizliği çözeceğini söylemişlerdi. Bu, günümüzde hala muhafazakâr politikacılar tarafından kullanılan bir günah keçisi yaklaşımının bir örneği.
1933’te kabul edilen bir yasa, evli kadın memurların, eşlerinin geliriyle geçinmeleri mümkün olduğunda işten çıkarılabilmelerini öngörüyordu. Ayrıca, kadınların daha düşük maaş derecelerine sınıflandırılmasını ve “resmi ihtiyaçlar” gerekçesiyle kadın memurların üst düzey görevlerden alınmasını mümkün kılıyordu. Bu yasa sonucunda, örneğin, sadece Prusya’da daha önce Sosyal Demokratlar tarafından yönetilen kız ortaokullarındaki kadın müdürlerin sayısı 1933 ile 1939 yılları arasında üçte iki oranında azaldı!
Ağustos 1933’te Reich İş ve İşçi Bulma Kurumu, “kadınların özgürleşmesinin giderek artan inatçı ve kör taleplerini geri püskürtmek” amacıyla yeni atamalarda erkekleri tercih etmeyi zorunlu kıldı. 1933 yazından itibaren, evlenmek isteyen çiftlere, “Alman kökenli” olmaları, “siyasi açıdan kusursuz davranışlara sahip olmaları” ve “fiziksel ile genetik sağlığa” sahip olmaları şartıyla, müstakbel eşin işini bırakması koşuluyla faizsiz kredi veriliyor, bu kredi miktarı bin marka kadar ulaşıyordu. Evlilikten doğan her çocuk için, bu miktarın dörtte biri geri ödenmesi gerekmeyen bir hibe olarak veriliyordu.
Aralık 1933’te Reich İçişleri Bakanı Wilhelm Frick, birinci sınıftaki kız öğrencilerin sayısını, yeni kayıt yapan tüm öğrencilerin yüzde onuyla sınırlamaya karar verdi. 1934 yılında liseden mezun olan 10 bin kız öğrenciden sadece 1500’ü lisans programına başlayabildi. Toplam kız öğrenci sayısı 1939’da 6 binin altına düştü, yani 1932 seviyesinin üçte birinden az oldu!
1934’ten itibaren, kamuda çalışan doktorlara yönelik yeni bir ruhsat yönetmeliği yürürlüğe girdi; bu da “yeterince” kazanan evli kadın doktorların ruhsatlarının iptal edilmesi anlamına geliyordu. Kadınlar, ruhsatlandırma sürecinde erkeklerin ardından ikinci sıraya düşürüldü. Yetkililer, hastanelerde kadın doktorların istihdam edilmemesi yönünde talimat verdi. Ancak, huzur ve bakım evlerinde pozisyonlar onlara açıktı.
1935’ten itibaren her kız sınıfının ortaokul ders programında haftada iki saat el işi bulunmalıydı; ancak, bir saat İngilizce ve bir saat matematik derslerinin yerini almıştı. Ağustos 1936’da Hitler, “kadınların hâkim ya da avukat olamayacağını” duyurdu. Dolayısıyla kadın avukatlar yalnızca kamu hizmetinde veya idarede istihdam edilebilecekti.
Erkekler, kadınların yüksek mevkilerden uzaklaştırılmasındaki bu etkili baskıdan kazançlı çıktılar. Ancak, işgücü piyasası politikası açısından sonuç pek de belirleyici değildi, zira bu mevkilerdeki kadınlar, ekonominin genelinde hala mutlak bir azınlık konumundaydılar. Geniş kadın işgücü, çoğunlukla mali olarak “çifte gelire” bağımlıydı; bu işçiler, aile hizmetçileri ve düşük maaşlı çalışanlardan oluşuyordu.
Her ne olursa olsun, birkaç yıl sonra rejim kadınların kariyerlerini yeniden düzenlemek zorunda kaldı. Devletin silahlanma politikasıyla canlanan ekonomi, işgücüne olan talebi artırdı ve şirketler daha ucuz işgücünü tercih etmeye başladı; kadın işçiler erkeklerin maaşlarının sadece yüzde 70’ini alıyordu. Bu nedenle, Ekim 1937’de evlilik kredisi yönetmeliği değiştirildi: Müstakbel eş artık kariyerinden vazgeçmek zorunda değildi.
Savaş sırasında, kadınlar kaçınılmaz olarak işgücünde giderek daha fazla erkeğin yerini almaya başladılar. Hitler, kadınların siyasi hedeflerini savaşın gereksinimlerine uygun hale getirmenin zor olduğunu kabul etmişti. 1944’te, halihazırda çalışan nüfusun yarısından fazlasının kadın olduğu dönemde, Alman İşçi Cephesi’nin iş performansını artırmak amacıyla kadınların ücretlerini artırma önerisini reddetti: Führer, karargâhındaki bir toplantıda, “Kadınların ücretlerini erkeklerin ücretleriyle eşit seviyeye getirmek isteyerek Nasyonal Sosyalistlerin milli birliği koruma ilkesine tamamen karşı çıkmış olursunuz,” dedi.
Ancak savaş, Nazilerin en katı biçimde kısıtladığı alan olan üniversiteleri ve akademik kariyerleri geniş ölçekte yeniden kadınlara açmaya zorladı. 2 Ocak 1943 tarihli Reich Şansölyeliği notuna göre, “en azından kadınlar”, “yeterli sayıda genç erkek tekrar bulunana kadar” akademik görevleri üstleneceklerdi.
Mecburiyetten doğan bu değişiklik, parti makamları nezdinde mutlak desteğe sahip olmadı. Münih Gauleiter’i Paul Giesler, Ocak 1943’te kız öğrencilerden açık açık, okumak yerine “Führer’e bir çocuk vermelerini” ve tercihen her üniversite yılında “erkek çocuk şeklinde bir sertifika” sunmalarını istedi. Ayrıca, “Bazı kızlar bir erkek arkadaş bulacak kadar çekici değilse, her birine yardımcılarımdan birini atamak isterim ve ona hoş bir sonuç vaat edebilirim,” dedi.
Savaş, “safkan” genç yetenek üretimini daha da önemli hale getirdi. Hitler’in 1938 yılında Noel’de Alman halkına duyurduğu Alman Annesi Onur Haçı’nın çıkışı da bu bağlamda değerlendirilmeli.
1939’da ilk kez kutlanan Anneler Günü’nde, Anne Haçı adı verilen ödül, farklı kademelerde (dört çocuk için bronz, altı çocuk için gümüş ve sekiz çocuk için altın) sunuluyordu. Fakat, çok çocuk sahibi olmak “Alman anne” unvanını almak için tek başına yeterli değildi. Nazilerin belirlediği ilk ve en önemli kriter, “Alman kanına” sahip olmaktı.
1939’da Nazi Partisi’nin başbakanlık tarafından yönetimler ve parti büroları için yayımlanan “seçim broşürlerinden” biri, annenin “değersiz” olmasına ya da “kalıtsal olarak hasta” veya “anti sosyal” ailelerden gelmesine müsamaha yoktu. Kürtaj nedeniyle halihazırda kendini cezalandırılmış olan kadınlar “değerli” olarak kabul edilmiyordu. Naziler, “kalıtsal hastalıkları” şu şekilde tanımlıyordu: “embesillik, şizofreni, manik-depresif sendrom, Aziz Vitus dansı, epilepsi, körlük, sağırlık, dilsizlik, ciddi alkolizm, belirgin fiziksel deformiteler ve tehlikeli ahlak suçları”.
Mesela, “vatan hainleri, ırk istismarcıları, işten kaçınanlar, cinsel sınırları olmayanlar, sürekli bağımlılık içinde olanlar, fahişeler ve kürtajdan mahkûm olanlar” gibileri anti sosyal olarak nitelendiriliyordu.
Milyonlarca Alman kadın, yaşlılar da dahil olmak üzere, “Onur Haçı” alırken aileleri rejimi eleştirmeyen reddedilmiş anneler ciddi bir sosyo-psikolojik baskı altında kaldı. Irmgard Weyrather, Der Kult um die ‘deutsche Mutter’ im Nationalsozialismus (Nasyonal Sosyalizmde ‘Alman Anne’ Kültü) adlı çalışmasında, torunlarının tamamı Hitler Gençliği’ne katılan 79 yaşındaki bir kadınınki gibi tamamen kasıtlı “ayıklamanın” etkilerinin canlı örneklerini aktarıyor. Bu kadın, Hitler’e şunları yazmış: “Führer’im, artık o kadar mutsuzum ki, yaşlı bir kadın olarak torunlarımın yüzüne bakamaz oldum, hep bana büyükannelerinin neden haç almadığını soruyorlar”.
Halk arasında “Tavşan Nişanı” olarak bilinen Anne Haçı için aynı derecede saçma ve insanlık dışı kriterler, bir kuşak kadınının karakterini belirledi: Umut vaat eden anne onuru kampanyasının ardında, en alt düzeydeki parti görevlisi bile, münferit durumlarda her kadının aleyhine yorumlanabilecek olan “iyi Alman anne” standardından sapma tehlikesi yatıyordu. Hiçbir kadın “değersiz” ya da “anti sosyal” olarak görülmek istemezdi.
Anne Haçı başvuruları reddedilenlerin bilgileri, sağlık yetkililerinin zorla kısırlaştırma, sınır dışı etme ve öldürme gibi uygulamaların bürokratik olarak hazırlandığı “kalıtsal dosyalarında” saklanıyordu. Herhangi bir nedenden ötürü “ayıklanma” korkusu, kadınların uyum sağlama isteğini artırdı. Nasyonal Sosyalist erkek devleti, kadınların henüz yeni başlamış olan özgürleşmesini aniden durduran etkisini 1945’ten sonra da sürdürdü.
Bugün 12 Mayıs, Anneler Günü bir kez daha geldi. Herkese kutlu olsun!
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












