Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Arap dünyasında ABD’nin kaybı Çin’in kazancı

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde yapılan anketlerin sonuçlarına ve daha önceki yıllarda yapılan anketlerle kıyaslanmasına odaklanıyor. Anket sonuçları ABD’nin İsrail’e desteğinin ABD’nin itibarını ve güvenirliğini sarstığını ve bundan faydalanan ülkenin ise Çin olduğunu ortaya koyuyor. Anketi analiz edenler, Washington’a uyarılar yaparken mevcut durumu tersine çevirmek için bazı politika önerilerinde bulunuyor.  

***

Amerika Arap dünyasını kaybediyor

Ve Çin bundan faydalanıyor

Michael Robbins, Amaney A. Jamal ve Mark Tessler

7 Ekim 2023, sadece İsrail için değil Arap dünyası için de bir dönüm noktasıydı. Hamas’ın korkunç saldırısı tam da bölgede yeni bir düzen oluşuyor gibi görünürken meydana geldi. Üç yıl önce Arap Birliği’nin dört üyesi -Bahreyn, Fas, Sudan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)- İsrail ile diplomatik ilişkilerini normalleştirmek için süreç başlatmıştı. 2023 yazı yaklaşırken, İsrail’i hâlâ tanımayan en önemli Arap ülkesi Suudi Arabistan da bunu yapmaya hazır görünüyordu.

Hamas’ın saldırısı ve ardından İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkıcı askeri operasyonu normalleşme yönündeki bu yürüyüşü sekteye uğrattı. Suudi Arabistan, İsrail bir Filistin devletinin kurulmasını kolaylaştıracak net adımlar atana kadar normalleşme anlaşmasına yanaşmayacağını açıkladı. Ürdün, Kasım 2023’te İsrail Büyükelçisini geri çağırdı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2023 sonlarında Fas’a yapmayı planladığı ziyaret gerçekleşmedi. Arap liderler, vatandaşlarının Gazze’deki savaşa karşı seslerini yükseltmelerini ihtiyatla izlediler. Pek çok Arap ülkesinde binlerce kişi İsrail’in savaşını ve yarattığı insani krizi protesto etmek için bir araya geldi. Ürdün ve Fas’taki protestocular da hükümetlerinin, halklarını dinlememesinden duydukları hayal kırıklığını dile getirerek ülkelerinin İsrail ile olan barış anlaşmalarına son verilmesi çağrısında bulundu.

7 Ekim Amerika Birleşik Devletleri için de bir dönüm noktası olabilir. Gazze’deki savaş nedeniyle Arap kamuoyu İsrail’in en sadık müttefiki ABD’ye karşı keskin bir şekilde cephe almış durumda; bu da ABD’nin sadece Gazze’deki krizin çözümüne yardımcı olma çabalarını değil aynı zamanda İran’ı çevreleme ve Çin’in Orta Doğu’da artan etkisine karşı koyma çabalarını da sekteye uğratabilecek bir gelişme. 2006 yılından bu yana yönettiğimiz partizan olmayan araştırma kuruluşu Arab Barometer (Arap Nabzı) 16 Arap ülkesinde yılda iki kez ulusal düzeyde temsili kamuoyu araştırmaları gerçekleştirerek, kamuoyu yoklamalarının çok az olduğu bir bölgede sıradan vatandaşların görüşlerini yansıtıyor. ABD’nin 2003’te Irak’ı işgalinden sonra yapılan diğer anketler, sıradan Arap vatandaşlarının çok azının ABD hakkında olumlu görüşlere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Ancak 2022 yılına gelindiğinde, Arap Nabzı’nın anket yaptığı neredeyse tüm ülkelerdeki katılımcıların en az üçte birinin ABD hakkında “çok olumlu” ya da “biraz olumlu” görüşlere sahip olduğunu teyit etmesi, tutumların bir nebze iyileştiğini göstermişti.

Ancak 2023’ün sonları ve 2024’ün başlarında beş ülkede gerçekleştirdiğimiz anketler, ABD’nin Arap vatandaşları arasındaki konumunun önemli ölçüde gerilediğini gösteriyor. Tunus’ta kısmen 7 Ekim’den önce kısmen de sonra yapılan bir anket, bu değişimin Gazze’deki olaylara tepki olarak gerçekleştiğini güçlü bir şekilde ortaya koydu. Belki de daha da şaşırtıcı olanı, anketler ABD’nin kaybının Çin’in kazancı olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Son anketlerimizde Arap vatandaşlarının Çin’e yönelik görüşlerinin yumuşadığı ve Arap dünyasında Çin’e yönelik desteğin azalma eğilimine girdiği yarım on yıllık eğilimin tersine döndüğü görülüyor. Ancak Çin’in Filistinlilerin haklarını korumak için ciddi çabalar sarf edip etmediği sorulduğunda, katılımcıların çok azı bu görüşe katıldı. Bu sonuç, Arapların görüşlerinin Çin’in Gazze politikalarına spesifik bir destekten ziyade ABD’ye yönelik derin memnuniyetsizliği yansıttığını gösteriyor.

Önümüzdeki aylarda ve yıllarda ABD liderleri Gazze’deki çatışmayı sona erdirmeye ve İsrail-Filistin çatışmasına kalıcı bir çözüm bulmak için müzakereleri başlatmaya çalışacaklar. ABD ayrıca Kızıldeniz’i İran’ın vekillerinin saldırılarından koruyarak uluslararası ekonomiyi güvence altına almayı ve İran’ın saldırganlığını kontrol altına alan ve Çin’in bölgedeki angajmanını sınırlayan bölgesel bir ittifakı güçlendirmeyi umuyor. Ancak bu hedeflerden herhangi birine ulaşmak için Washington’un Arap devletlerinin ortaklığına ihtiyacı var ki Arap halkları ABD’nin Orta Doğu’daki hedeflerine bu kadar şüpheci yaklaşmaya devam ederse bunu elde etmek daha da zorlaşacak.

ABD’li analistler ve politikacılar sıklıkla, bazen küçümseyerek “Arap sokağı” olarak adlandırdıkları şeyin Amerikan dış politikasını pek ilgilendirmemesi gerektiğini ima ederler. Bu argümana göre Arap liderlerin çoğu otoriter olduğu için kamuoyunu fazla önemsemezler ve bu nedenle ABD’li politika yapıcılar Arap vatandaşlarının kalplerini ve zihinlerini kazanmak yerine güç sahipleriyle anlaşma yapmaya öncelik vermelidir. Ancak genel olarak Arap liderlerin kamuoyu tarafından kısıtlanmadığı düşüncesi bir efsane. Arap Baharı ayaklanmaları dört ülkede hükümetleri devirdi ve 2019’daki yaygın protestolar diğer dört Arap ülkesinde liderlerin değişmesine yol açtı. Otoriterler de yönettikleri halkın görüşlerini dikkate almak zorunda. Artık çok az Arap lider, yönettikleri halklar arasında Amerikan karşıtlığındaki keskin yükseliş göz önüne alındığında, Washington ile açıkça işbirliği yaptığının görünmesini istiyor. Arap vatandaşlarının ABD dış politikasına duyduğu öfkenin ABD için de doğrudan ciddi sonuçları olabilir. Cezayir ve Ürdün’deki kamuoyu anketlerinden elde edilen verilere dayanan önceki araştırmamız, ABD dış politikasına duyulan öfkenin, vatandaşların ABD’ye yönelik terör eylemlerine daha fazla sempati duymasına neden olabileceğini gösterdi.

Ancak bazı Arap Nabzı bulguları, Arapların ABD’nin Orta Doğu’daki rolüne ilişkin artan şüpheciliğinin geri döndürülemez olmadığını da ortaya koyuyor. ABD’nin farklı muamelede bulunduğu ülkelerdeki halklar arasındaki görüş farklılıkları, ABD’nin politikalarını değiştirerek Arap dünyasındaki algılanış biçimini değiştirebileceğini gösteriyor. Anket sonuçları ayrıca, Gazze’de ateşkesin sağlanması için daha fazla çaba gösterilmesi, ABD’nin bölgeye ve bölgenin geri kalanına yönelik insani yardımlarının artırılması ve uzun vadede iki devletli bir çözüm için çalışılması gibi Arapların ABD’ye yönelik algılarını iyileştirecek belirli yaklaşım değişikliklerine de işaret ediyor. Nihayetinde, Orta Doğu’daki Arap vatandaşlarının güvenini kazanmak için ABD, İsraillilerin acılarına gösterdiği özeni Filistinlilerin acılarına da göstermeli.

Anket karşılaştırmaları

Her bir Arap Barometer anketi 1.200’den fazla katılımcıyla gerçekleştiriliyor ve katılımcıların ikamet ettikleri yerde yüz yüze yapılıyor. Bu anketlerde katılımcılara ekonomik ve dini konular, hükümetleriyle ilgili görüşleri, siyasi katılım, kadın hakları, çevre ve uluslararası ilişkiler de dahil çok çeşitli konulardaki görüşleri soruluyor. Arap Nabzı 7 Ekim’den bu yana beş farklı Arap ülkesinde anketleri tamamladı: Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Moritanya ve Fas.

Arap Nabzı’nın bu ülkelerdeki bir önceki anketi 2021 ve 2022 yılları arasında yapıldığından, Gazze’deki savaş dışındaki faktörler o zaman ile şimdi arasında kamuoyundaki değişikliklere katkıda bulunmuş olabilir. Ancak bir başka anket çok değerli bir karşılaştırma ölçütü sunarak, görüşlerdeki bazı önemli değişimlerin muhtemelen çok daha yakın bir zamanda meydana geldiği sonucuna varmamızı sağladı. 13 Eylül ve 4 Kasım 2023 tarihleri arasında Tunus’ta 2.406 görüşmeyi içeren planlı bir anket gerçekleştirdik. Bu görüşmelerin yaklaşık yarısı 7 Ekim’den önce, yaklaşık yarısı ise daha sonra yapıldı. Tunusluların görüşlerinin 7 Ekim’den sonra nasıl değiştiğini anlamak için Hamas’ın saldırısından önceki üç hafta boyunca ortalama yanıtları hesapladık ve ardından takip eden haftalarda günlük değişiklikleri izledik- ABD’ye olumlu bakan katılımcıların yüzdesinde hızlı ve keskin bir düşüş bulduk. 2021-22’de ve 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız diğer ülkelerin çoğunda da sonuçlar benzer bir seyir izledi: biri hariç hepsinde ABD’ye yönelik görüşler belirgin bir şekilde azaldı.

Hamas’ın saldırısının dehşetine rağmen, Arap Nabzı katılımcılarının çok azı bunun bir “terör eylemi” olarak adlandırılması gerektiği konusunda hemfikirdi. Buna karşılık, büyük çoğunluk, İsrail’in Gazze’deki harekatının terörizm olarak sınıflandırılması gerektiğini düşünüyor. Ankete 7 Ekim’den sonra katılan Arap vatandaşları çoğunlukla Gazze’deki durumu vahim olarak değerlendiriyor. “Savaş”, “düşmanlık”, “katliam” ve “soykırım” da dahil yedi kelimeden hangisinin Gazze’de devam eden olayları en iyi tanımladığı sorulduğunda, katılımcıların biri hariç tüm ülkelerde en yaygın olarak seçtiği terim “soykırım” oldu. Sadece Fas’ta katılımcıların yüzde 24 gibi önemli bir kısmı bu olayları “savaş” olarak nitelendirirken, Faslıların yaklaşık aynı oranı “katliam” olarak nitelendirdi. Diğer tüm ülkelerde katılımcıların yüzde 15’inden daha azı, Gazze’de yaşananları tanımlamak için “savaş” ifadesini seçti.

Ayrıca, Arap Nabzı anketleri Arap vatandaşlarının Batılı aktörlerin Gazzelileri savunduğuna inanmadığını ortaya koydu. Anketimizde “Aşağıdaki taraflardan hangisinin Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğuna inanıyorsunuz?” sorusu soruldu ve katılımcıların on ülke ile Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’den oluşan bir listeden uygun olanları seçmelerine izin verildi. Hiçbir ülkedeki katılımcıların yüzde 17’sinden fazlası Birleşmiş Milletler’in Filistinlilerin haklarını savunduğu görüşüne katılmadı. Avrupa Birliği’nin durumu daha kötüydü ancak Amerika Birleşik Devletleri en düşük notu aldı: Kuveyt’te katılımcıların yüzde sekizi, Fas ve Lübnan’da yüzde altısı, Moritanya’da yüzde beşi ve Ürdün’de yüzde ikisi Birleşmiş Milletler’in Filistinlileri savunduğunu kabul etti. Amerika Birleşik Devletleri’nin sonuçları İsrail’i koruma konusunda diğer Batılı ve küresel aktörlerden daha da farklılaşmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in haklarını koruyup korumadığı sorulduğunda, beş ülkedeki katılımcıların yüzde 60’ından fazlası bunu yaptığı yönünde görüş bildirdi. Bu oranlar, Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletler’in İsrail’i koruduğunu düşünenlerin oranının çok üzerinde.

Arap dünyasında İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtına ve ABD’nin bu harekata yaklaşımına ilişkin bu algıların ABD’nin genel itibarı üzerinde önemli sonuçları olduğu görülüyor. Arap Nabzı’nın 2021’de ABD’nin tercih edilirliğini sorduğu on ülkenin dokuzunda, tüm katılımcıların en az üçte biri ABD’ye olumlu baktıklarını söyledi. Ancak Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında anket yapılan beş ülkeden dördünde ABD’ye olumlu bakanların oranı üçte birden azdı. Ürdün’de ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2022’de yüzde 51 iken 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 28’e düştü. Moritanya’da ABD’ye olumlu bakan katılımcıların oranı 2021-22 kışında yapılan ankette yüzde 50’den 2023-24 kışında yapılan ankette yüzde 31’e, Lübnan’da ise 2021-22 kışında yüzde 42’den 2024 başında yüzde 27’ye düştü. Benzer şekilde, ABD Başkanı Joe Biden’ın dış politikalarının “iyi” veya “çok iyi” olduğunu düşünen katılımcıların oranı aynı dönemde Lübnan’da 12 puan, Ürdün’de ise dokuz puan düştü.

Tunus’taki anketimizin zamanlaması, İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının bu genel düşüşe neden olduğunu kuvvetle düşündürüyor. Tunusluların yüzde 40’ı 7 Ekim’den önceki üç hafta içinde ABD’ye olumlu baktıklarını belirttiler. İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarının başlamasının üzerinden henüz üç hafta geçmemişken 27 Ekim’de Tunusluların sadece yüzde 10’u aynı görüşteydi.

Arapların ABD ve Biden hakkındaki görüşleri 7 Ekim’den sonra kötüleşmiş olsa da ABD’nin Orta Doğu ile ilişkilerinin farklı yönlerine ilişkin görüşler eşit oranda kötüleşmedi. Katılımcılarımız, ABD’nin ülkelerine yaptığı dış yardımların eğitim girişimlerini güçlendirdiğine veya sivil toplumu güçlendirdiğine 7 Ekim’den önce olduğu kadar katılıyor. Aslında, 2023-24 kış anketimizde Ürdün, Moritanya ve Fas’taki katılımcıların ABD dış yardımının sivil toplumu güçlendirdiğine katılma oranı 2021 ve 2022’ye göre biraz daha yüksekti. Bu bulgular, ABD dış politikasının diğer unsurlarının değil, ABD hükümetinin İsrail’e yönelik politikası ve Gazze’deki savaşla ilgili anlaşmazlığın ABD’nin bölgesel itibarındaki düşüşe neden olduğunu gösteriyor.

İkincil fayda

Gazze’ye sınırlı maddi ve retorik destek sunmasına rağmen Çin, ABD’nin Arap halkları arasındaki itibar kaybından en çok faydalanan ülke oldu. Arap Barometer 2021-22 anketlerinde Arapların Çin’e olan desteğinin azaldığını görülüyordu. Ancak son aylarda bu eğilim tersine döndü. Arap Nabzı’nın 7 Ekim’den sonra anket yaptığı tüm ülkelerde, katılımcıların en az yarısı Çin hakkında olumlu görüşlere sahip olduklarını söyledi. ABD’nin kilit müttefikleri olan Ürdün ve Fas’ta Çin’e yönelik olumlu görüşler en az 15 puanlık bir artış gösterdi.

Bölgelerinin güvenliği için ABD politikalarının mı yoksa Çin politikalarının mı daha iyi olduğu sorulduğunda, 7 Ekim’den sonra anket yaptığımız beş ülkeden üçünde katılımcılar Çin’in yaklaşımını tercih ettiklerini söyledi. Aslında Çin’in bölgedeki fiili varlığı asgari düzeyde ve angajmanı daha çok Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla ekonomik anlaşmalara odaklanıyor. Orta Doğu’daki Arap halkları Çin’in Gazze’deki olaylarda sınırlı bir rol oynadığını anlamış görünüyor: Lübnanlı katılımcıların sadece yüzde 14’ü, Faslıların yüzde 13’ü, Kuveytlilerin yüzde 9’u, Ürdünlülerin yüzde 7’si ve Moritanyalıların yüzde 3’ü Çin’in Filistinlilerin haklarını savunmaya kararlı olduğu konusunda hemfikir.

O halde, katılımcıların Çin’e yönelik giderek artan olumlu görüşlerinin ABD ve Batı politikalarından duydukları memnuniyetsizliği yansıtıyor olması muhtemel. Daha spesifik politika soruları sorulduğunda, katılımcılarımız daha kararsız cevaplar verdi. Çin politikalarının “özgürlükleri ve hakları koruma” konusunda daha iyi olduğunu mu, Amerikan politikalarının daha iyi olduğunu mu, Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede iyi olduğunu mu yoksa Çin ve Amerikan politikalarının eşit derecede kötü olduğunu mu düşündükleri sorulduğunda Kuveytliler, Moritanyalılar ve Faslıların çoğunluğu ABD politikalarının Çin politikalarından daha iyi olduğunu söyledi. Ancak İsrail’e sınırı olan iki ülkedeki katılımcılar bunun tam tersini düşünüyor: 7 Ekim’den sonra Ürdün ve Lübnan’da yapılan Arap Nabzı anketlerinde, Çin’in politikalarının hak ve özgürlükleri koruma konusunda ABD’den daha iyi olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla.

Çin’in yurtiçi ve yurtdışında hak ve özgürlükleri koruma konusundaki sicili kötü, ancak Lübnan ve Ürdün halkları artık ABD’nin sicilinin daha da kötü olduğunu düşünüyor. Bu bulgu Arap Nabzı verilerindeki daha büyük bir eğilimi yansıtıyor: coğrafya önemli. Gazze’deki çatışmaya en yakın yerlerde yaşayan ve ülkeleri tarihsel olarak çok sayıda Filistinli mülteciye ev sahipliği yapan insanlar, ABD’nin belirli Orta Doğu politikalarına en düşük güveni ifade ediyorlar.

Muhalefet şerhi

Anketlerimiz, Arapların ABD’ye olan desteğindeki düşüşün kaçınılmaz olmadığını ve Arap halklarının ABD’nin bölge için kilit öneme sahip konulara yönelik politikasındaki farklılıklara duyarlı bir şekilde tepki verdiğini gösteriyor. Bu gösterge en güçlü şekilde, bölgede ABD politikalarına yönelik artan şüphecilik eğilime ters düşen tek ülke olan Fas’taki sonuçlarda ortaya çıkıyor. 2022 yılında Faslıların yüzde 69’u ABD’ye olumlu bakıyordu ve bu oran Arap dünyasındaki en yüksek destekti. Zaten güçlü olan bu destek aslında arttı: Arap Nabzı’nın 2023-24 kış anketi, Faslıların yüzde 74’ünün artık ABD’ye olumlu baktığını ortaya koyuyor. Fas ayrıca yüzde 13 puanlık bir farkla ABD’nin Orta Doğu güvenlik politikalarını Çin’inkilere tercih eden tek ülke oldu.

ABD’nin Fas’ı bölgesel bir anlaşmazlıkta desteklemede oynadığı rol, Fas’ın görüşünün aykırı olmasının neredeyse tek nedeni. Fas hükümeti, Cezayir tarafından desteklenen bir hareketin bağımsız bir devlet kurmak istediği Batı Sahra’nın büyük bir bölümünü on yıllardır yönetiyor. 2020 yılına kadar hiçbir BM üyesi ülke, Fas’ın egemenliğini tanımadı. O yıl ABD, Fas’ın İsrail ile diplomatik ilişkilerini resmileştirmesi karşılığında Fas’ın Batı Sahra üzerindeki hak iddiasını tanıdı. Özellikle 2023’ün ikinci yarısında Biden yönetimi bu politikayı güçlü bir şekilde teyit etti. Fas’ta yaptığımız kamuoyu araştırması, üst düzey bir ABD diplomatı olan Joshua Harris’in bu politikanın altını çizmek üzere Cezayir ve Rabat’a yaptığı ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran ziyaretle aynı zamana denk geldi.

Görünen o ki, Batı Sahra politikası ABD’yi diğer Arap ülkelerinde yaşadığı destek düşüşünden büyük ölçüde muaf tuttu. Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıma konusunda ABD’yi takip etmeyen diğer Batılı ülkeler, Fas halkının desteğini koruyamadı. 2022 ile 2023-24 kışı arasında, Birleşik Krallık’a olumlu baktığını söyleyen Faslıların oranı yüzde 68’den yüzde 30’a düşerek, anket yaptığımız diğer ülkelere kıyasla daha büyük bir düşüş gösterdi. Faslıların Fransa’ya yönelik görüşleri de on puanlık bir düşüş yaşadı.

Anket yaptığımız her ülkede katılımcılar, Filistinlilerin haklarının korunması konusunda en kararlı olanların küresel aktörler değil, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki devletler olduğuna inandıklarını belirttiler. Ancak bu görüş, ABD’nin tarafsızlığının benimsendiği ya da Orta Doğu’dan çıktığını görme arzusuna dönüşmüyor. ABD’nin Gazze’ye yönelik politikalarına duydukları öfkeye rağmen, Arap halkları ABD’nin İsrail-Filistin krizinin çözümüne dahil olmasını istediklerini açıkça ortaya koydular.

Bir Arap Nabzı anket sorusunda katılımcılara Biden yönetiminin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki gündeminin hangi konu olması gerektiği soruldu ve yedi seçenek sunuldu: ekonomik kalkınma, eğitim, insan hakları, altyapı, istikrar, terörle mücadele ve Filistin sorunu. Bu sorunun 7 Ekim’den sonra yapılan anketlerde sorulduğu dört ülkenin üçünde, katılımcıların çoğunluğu Biden’ın Filistin meselesine, ülkelerinin karşı karşıya olduğu diğer temel meselelerden bile daha fazla öncelik vermesi gerektiği konusunda hemfikir. Aslında, Biden yönetiminin bölgedeki en önemli önceliğinin Filistin meselesi olması gerektiğini söyleyen Arap vatandaşlarının oranı son iki yılda dramatik bir şekilde arttı: Ürdün’de 21 puan, Moritanya ve Fas’ta 18 puan ve Lübnan’da 17 puan. Tunus’tan elde ettiğimiz veriler bu yükselişin İsrail’in Gazze’deki askeri harekatının başlamasından hemen sonra gerçekleştiğini gösteriyor.

Gazze’deki savaş Arapların İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik desteğini zaten düşük olan seviyesinden daha da aşağıya çekti. Ancak bu durum Arap dünyasının İsrailliler ve Filistinliler arasında barışçıl bir çözüme karşı olduğu anlamına gelmiyor. Tunus’ta yaptığımız araştırma, başlangıçta Gazze’de patlak veren savaşın iki devletli çözüme verilen desteğin azalmasına yol açabileceğini düşündürmüştü. Aslında, Aralık 2023 ve Mart 2024 tarihleri arasında Ürdün, Moritanya ve Fas’ta yapılan anketlerde, katılımcıların daha büyük bir yüzdesi tek devletli çözüm, konfederasyon veya açık uçlu bir “diğer” yaklaşım yerine iki devletli bir çözümü desteklediklerini belirtti.

Düzeltme

Ortadoğu’da 7 Ekim olaylarından önce yeni bir bölgesel düzen oluşuyor gibi görünüyordu. Bazı Arap hükümetleri İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışırken -yaklaşık 30 yıldır ilk kez böyle bir anlaşma yapıldı- bölgedeki temel bölünmenin İsrail ve Arap devletleri arasında değil, Tahran ve İslam Cumhuriyeti’nin yurtdışındaki saldırganlığını kontrol altına almaya çalışan ülkeler arasında olabileceği görülüyordu. İran’ı çevrelemek için İsrail ve kilit Arap devletlerini içeren yeni bir koalisyon, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlamak için son derece faydalı olurdu.

ABD’nin böyle bir koalisyonun oluşumuna aracılık etmesi hâlâ mümkün olabilir: Ürdün’ün İran’ın 13 Nisan’daki insansız hava aracı ve füze saldırısını püskürtmede İsrail’e yardım etmesi ve Suudi Arabistan ve BAE’nin bu saldırı öncesinde ABD’ye istihbarat sağlama kararları, kilit Arap liderlerin hâlâ bölgesel bir yeniden yapılanmanın kendi çıkarlarına olduğuna inandıklarını gösteriyor. 7 Ekim’den sonra yaptığımız anketler, Arap halkları arasında İran’a yönelik desteğin düşük kaldığını ortaya koydu. Lübnanlıların yüzde 36’sı, Ürdünlülerin yüzde 25’i ve Kuveytlilerin sadece yüzde 15’i İran’a olumlu baktığını ifade etti.

Ancak ABD’ye yönelik bölgesel destekteki düşüş devam ettiği sürece yeniden yapılanmaya yönelik çabalar zorlanacaktır. İsrail ile Mısır ve Ürdün arasında yapılanlar gibi soğuk barış anlaşmaları her zaman kopma riski taşıyor. ABD’nin normalleşme anlaşmaları için aracı olarak yeri doldurulamaz. Mısır-İsrail ve İsrail-Ürdün barış anlaşmaları büyük ölçüde ABD’nin her iki Arap ülkesine yaptığı muazzam yardımlar sayesinde yürürlükte kaldı. Son yarım on yıldaki normalleşme anlaşmaları, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanımak, Sudan’ı, terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarmak ve BAE’ye F-35 savaş uçakları satmak gibi ABD’nin Arap ülkelerinin endişelerini giderme vaatlerine dayanıyordu.

7 Ekim sonrası bağlamda, Arap vatandaşlarının desteğini kaybetmek sadece Arap liderlerin desteğini riske atmak değil, aynı zamanda ABD’nin kilit Arap müttefiklerinin iç istikrarını da tehlikeye atmak anlamına geliyor. Filistinlilerin çektiği acılara duyulan öfke şimdiden sokaklara taşmış durumda. Ürdün’deki protestolar, Ürdün ve İsrail arasında su ve enerji konusunda BAE ve ABD destekli bir anlaşma olan Refah Projesi’ni şimdiden rayından çıkardı. İran’ın saldırısına karşı İsrail ve ABD ile işbirliği yaptıktan sonra Arap rejimleri, vatandaşlarının öfkesini daha da alevlendirmekten korktukları için rolleri konusunda sessiz kaldılar. ABD’nin, Arap hükümetlerinin İran’ın etkisine karşı İsrail’le birlikte çalışmamaları yönünde hissettikleri genel baskıyı hafifletmeye çalışması gerekiyor.

Bölge bir dönüm noktasında ve ABD teorik olarak Gazze’de ateşkesin sağlanmasına ve İsrailliler ile Filistinlilerin barışa doğru ilerlemesine yardımcı olmak için gerekli baskıyı yapmak için iyi bir konumda. Ancak ABD, bölgesel güvenilirliğini yeniden tesis etmek için iki devletli çözüme yönelik somut ve pragmatik adımlar atmalı, Gazze’de savaş sonrası etkin yönetimin nasıl olacağını ve İsrailliler ile Filistinlilerin barış yolunda ilerleme kaydedilmesini sağlamak için neler yapmaları gerektiğini belirlemeli. Hem İsrailli hem de Filistinli liderleri sorumlu tutmanın zamanı çoktan geldi. Amerika Birleşik Devletleri sadece barış görüşmelerini desteklemekle kalmamalı, aynı zamanda Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine son verilmesi konusunda da ısrarcı olmalı.

Araplar çok uzun zamandır ABD’nin kendi çıkarlarını ve müttefik Arap liderlerin çıkarlarını sıradan vatandaşların çıkarlarının önünde tutmaya çalıştığını düşünüyor -hatta Arap vatandaşları demokratikleşme ve yolsuzlukla mücadele çabalarına daha fazla destek ararken bile. Buna ek olarak, bir başka İran-İsrail çatışması Nisan 2024’teki kadar performatif olmayabilir. Yıkıcı olabilir. ABD, İran’ı kontrol altına almak için Arap halklarının güvenini kazanmaya çalışmalı; bunu sadece gizli yollarla değil, açık, cesur ve etkili politikalarla yapmalı.

Mevcut durum ABD’ye hem tehlikeler hem de fırsatlar sunuyor. Arap ülkelerinin çoğunda Fas’ın Batı Sahra meselesinin doğrudan bir karşılığı yok. Ancak Fas örneği, Arap vatandaşlarının ABD’nin kendi çıkarlarını savunduğunu hissettiklerinde, ABD’yi daha olumlu değerlendirdiklerini açıkça ortaya koyuyor ABD’ye yönelik Arap desteğinin azalmasına yönelik tehlikeler Gazze’nin ötesine geçiyor. ABD’nin İsrail’in savaşına verdiği destekte önemli bir değişim olmazsa ve uzun vadede Araplar arasında artan Arap Amerikan karşıtlığını engellemek için ABD politikasında akıllıca değişiklikler yapılmazsa, Çin de dahil diğer aktörler ABD’yi Orta Doğu’daki liderlik rolünden uzaklaştırmaya devam edecekler.

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English