Bizi Takip Edin

Diplomasi

Berlin’de tanıtılan Global Geopolitics, çok kutupluluğa ve değişen küresel düzene ışık tutuyor

Yayınlanma

Uluslararası akademisyenler ve politika uzmanları, uluslararası ilişkilerin karmaşık dinamiklerini, güç yapılarını ve küresel stratejik eğilimleri mercek altına alan yeni hakemli akademik dergi Global Geopolitics’in tanıtımı için Berlin’de bir araya geldi.

Berlin merkezli Avrasya Topluluğu (Eurasian Society) işbirliğiyle düzenlenen açılış yuvarlak masa toplantısı; Batı’nın tek kutuplu hegemonyasının zayıflaması, bazı konuşmacıların “medeniyet devletleri” olarak tanımladığı yapıların yükselişi ve giderek parçalanan küresel ortamda değer odaklı dış politikaya yönelik farklı yaklaşımların tartışıldığı bir platforma dönüştü.

Değişen dünyada kapsayıcılık taahhüdü

Lansman, derginin Genel Yayın Yönetmeni Efe Can Gürcan’ın “köklü değişim” ve “büyük geçiş” olarak nitelendirdiği bir dönemde gerçekleşti. Queen’s University Belfast ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyesi Dr. Gürcan, derginin jeopolitik alanındaki tartışmaları genişletme hedefini ortaya koydu.

Açılış konuşmasında “Bugün köklü bir değişim anında buluşuyoruz… ve jeopolitik, gündemimizin ön sıralarında, manşetlerde yeniden yerini alıyor” ifadelerini kullanan Gürcan, jeopolitik meselelere artan ilgiye rağmen “münhasıran jeopolitik çalışmalarına odaklanmış çok az sayıda akademik dergi bulunduğuna” dikkat çekti.

Gürcan, derginin jeopolitik tartışmalarda sıkça görülen geleneksel ikiliklerin ötesine geçmeyi amaçladığını vurguladı. “Jeopolitik genellikle çatışma, dışlama ve rekabet referanslarıyla çerçevelenir” diyen Gürcan, şöyle devam etti: “Bu kısmen doğru olsa da biz çok daha geniş bir yaklaşımı benimsemeyi tercih ediyoruz… Günün sonunda her şey tek bir basit kelimeye dayanıyor: Kapsayıcılık.” Gürcan, bu yaklaşımın üç temel ayağını şöyle sıraladı:

  • Coğrafi kapsayıcılık: Sadece Batı, Doğu veya Küresel Güney’den değil, yedi kıtadan akademisyenlerin katkılarını teşvik etmek.
  • Disiplinler arası kapsayıcılık: Tarih, sosyoloji ve ekonomi dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerden bakış açılarını harmanlamak.
  • Analitik kapsayıcılık: Uluslararası İlişkiler (Uİ) teorisinin yanı sıra hem geleneksel hem de eleştirel jeopolitiği entegre etmek; sadece çatışmayı değil, aynı zamanda işbirliğini, bağlantısallığı ve geleneksel olmayan güvenlik sorunlarını da incelemek.
Efecan Gürcan

Efecan Gürcan

Gürcan, “Global Geopolitics adındaki ‘küresel’ (global) ifadesi, ‘küreselcilik’ (globalism) anlamında kullanılmıyor” diyerek bunun “bilinçli ve anlamlı bir tercih” olduğunu, herhangi bir siyasi projeyle veya ideolojik ajandayla örtüşmediğini net bir dille ifade etti. “Küresel” ve “jeopolitik” kavramlarının bir araya getirilmesi; derginin akademik titizliğin yanı sıra coğrafi, disipliner ve analitik kapsayıcılığa olan bağlılığının altını çiziyor.

Derginin editöryal altyapısı, bugünün çok kutuplu gerçekliğini yansıtacak şekilde İngiltere, Kanada, Hindistan, Çin, Japonya, Brezilya, Peru ve Türkiye gibi ülkelerden temsilcilerin yer aldığı bir kurulla oluşturuldu. İlk sayı, Ukrayna çatışması, enerji politikaları ve küresel göç gibi konuları ampirik araştırmalarla ele alıyor.

Ahlakçılığın iflası ve “Reelpolitik”in dönüşü

Dr. Gürcan’ın girişinin ardından açılış oturumu, Avrasya Topluluğu Başkanı ve daha önce Alman Dış İlişkiler Konseyi ile çalışmalar yürütmüş deneyimli tarihçi Alexander Rahr tarafından başlatıldı. Rahr, Almanya ve Batı Avrupa’daki mevcut entelektüel iklime yönelik sert bir eleştiri getirerek, “liberal değerlere” saplanıp kalmanın geleneksel diplomatik analizi işlevsiz hale getirdiğini savundu.

Rahr, “Almanya ve diğer bazı Avrupa ülkeleri, analizlerinde ve politikalarında yüzde 100 oranında sözde liberal değerlere odaklanmış durumda; başka hiçbir şeye bakmıyorlar” tespitinde bulundu. Bu ahlaki mutlakçılığın, ancak Batı’nın meydan okunamaz olduğu dönemlerde sürdürülebilir olduğunu belirten Rahr, “Batı’nın birleştiği ve güçlü olduğu geçtiğimiz 25 veya 35 yıl boyunca bu tür bir projeksiyonu sürdürmek mümkündü… Ancak şimdi ciddi bir sorunla karşı karşıyayız” diye konuştu.

Rahr, derginin çıkışını, Avrupa söylemine “Reelpolitik”i yeniden dahil etmek için gerekli bir müdahale olarak çerçeveledi. Alman kamuoyunda farklı seslerin eksikliğinden yakınan Rahr, John Mearsheimer veya Jeffrey Sachs gibi isimlerin hâlâ dikkat çekebildiği Amerika Birleşik Devletleri ile kıyaslandığında Almanya’nın durumunun iç karartıcı olduğunu ima etti.

Rahr’a göre Avrupa için jeopolitik zorunluluk açık: Yükselen güçlere ders vermekten vazgeçip onları anlamaya yönelik bir eksen değişikliği. “Odağı BRICS ülkelerine çevirmek istiyorum” diyen Rahr, “Bu BRICS ülkeleri… dünyada yeni kutuplar olma potansiyeline sahip” değerlendirmesinde bulundu.

Almanya ve Avrupa için bu uluslarla yakınlaşmanın sadece ekonomik bir seçenek değil, bir güvenlik zorunluluğu olduğunu savunan Rahr, “Bu karmaşık çok kutuplu dünyada barışı ve işbirliğini ancak bu şekilde sürdürebiliriz” dedi. Rahr özellikle, Avrupa elitlerinin “çok az, hatta neredeyse hiçbir şey bilmediğini” iddia ettiği “Çin düşüncesi” ve “Hint düşüncesi”ni kavrama gerekliliğine vurgu yaptı.

“Misyoner zihniyeti”nin tehlikeleri

Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nden (Institute for Peace and Diplomacy) Washington üyesi Dr. Christopher Mott, “misyoner zihniyetinin tehlikeleri” başlıklı bir konuşma yaptı. Liberal uluslararası düzenin realist bir yapıbozumunu sunan Mott, dünyayı tek bir ideolojik standarda dönüştürme dürtüsünün sonsuz çatışmaya davetiye çıkardığı uyarısında bulundu.

Sözlerine filozof George Santayana’dan bir alıntıyla başlayan Mott, şu ifadeyi paylaştı: “İnsansever, tıpkı misyoner gibi, dost olmaya çalıştığı insanların genellikle uzlaşmaz bir düşmanıdır; çünkü onların kendine has ihtiyaçlarına sempati duyacak kadar hayal gücüne, onlara kendi ihtiyaçlarıymış gibi saygı duyacak kadar alçakgönüllülüğe sahip değildir.”

Sovyetlerin çöküşünü takip eden “tek kutuplu anın” tarihte en fazla 20 yıl süren “anormal bir sapma” olduğunu savunan Mott, Batı başkentlerinde hissedilen şokun, tarihin normali olan çok kutupluluğun geri döndüğünü kabullenememekten kaynaklandığını öne sürdü.

Christopher Mott

Christopher Mott

“İnsanlık tarihinin yüzde 99’u fiilen çok kutupluydu” diyen Mott, “Evrensel bir insanlık kaderine dair zihni uyuşturan yalanlarla yıkandıktan sonra, yeniden normal olmayı en yapıcı şekilde nasıl öğreneceğiz?” sorusunu yöneltti.

Mott, yükselen düzeni ortak bir yolculuk olarak görme eğilimine karşı uyardı. “Ortak bir siyasi yolculuk yok. Gelecek de en az geçmiş kadar ayrışmış olacak” diyen Mott, zorlama bir uzlaşı yerine, farklı rejim ve ideolojilerin “egemen coğrafi varlıklar” temelinde bir arada yaşadığı “çok merkezliliği” (polycentrism) savundu.

Spinoza ve Hobbes felsefesine atıfta bulunan Mott, “Liberal enternasyonalizm, ahlakın evrensel hakemi olma arayışında… bir zamanlar en büyük varlığının, varoluşun birçok biçimini kabul etmesi olduğunu unuttu” dedi. Avrupalı devletleri, kendilerini dünyanın geri kalanından izole eden evrenselci bir dünya görüşünü ihraç ederek “militan hümanizmin Suudi Arabistan’ı” haline gelmemeleri konusunda uyardı.

Mott’un Kuzey Atlantik için reçetesi, “durumsal realizm”e ve yerel çıkarlara dönüş oldu. Konuşmasını George Washington’ın Veda Hutbesi’ne atıfta bulunarak tamamlayan Mott, kurucu babanın yabancı güçlerle “yapay bağlar” kurmaya karşı uyarısını hatırlattı. Almanya Dışişleri Bakanı’nın değer odaklı diplomasisine gönderme yapan Mott, sözlerini “Baerbockçuluğu reddedin, durumsal realizmi benimseyin” diyerek noktaladı.

“Batı” ve “Küresel Güney” kavramlarının yapıbozumu

Stockholm Güney Asya ve Hint-Pasifik İlişkileri Merkezi Başkanı Profesör Jagannath Panda, odağı Asya ve genel küresel güç dinamiklerinin yapısal boyutuna kaydırdı. Panda, mevcut düzeni tanımlamak için kullanılan terminolojiyi sorgulayarak “Doğu-Batı” ikiliğinin artık ortadan kalktığını öne sürdü.

Son Dünya Ekonomik Forumu’na dair gözlemlerini aktaran Panda, “Davos’ta çok ilginç bulduğum şey, ekonomiden çok… siyasi ekonomi ve siyasi güvenliğin konuşulmasıydı” dedi. Donald Trump ve Justin Trudeau gibi liderlerin konuşmalarının, geleneksel Batı bloğundaki çatlamayı gözler önüne serdiğini belirtti.

“Bugün ‘Batı’ diye bir şey kalmadı” iddiasında bulunan Panda, “Eğer Batı yoksa, Batı ile Doğu arasında bir kavgadan söz edebilir miyiz? Muhtemelen böyle bir kavga da yok” dedi. Bu şüpheciliği “Küresel Kuzey” terimine de genişleten Panda, çıkarların yakınlaşmasının, ülkelerin çoklu ve örtüşen güç tipolojilerinde yer aldığı “rekabetçi bir dünya düzeni” yarattığını savundu.

Panda; çok taraflılığı (ağlar kuran bir süreç), çok kutuplu yapıyı (gücün yapısal tabanı) ve çok kutupluluğu (gücün dağılım aracı) birbirinden ayırdı. Tamamen çok taraflı bir mekanizma olarak işleyen Asya Altyapı Yatırım Bankası’nın (AIIB) aksine, BRICS’in bu üç unsuru birleştiren benzersiz bir varlık olduğunu kaydetti.

Ulusların artan stratejik özerkliğine dikkat çeken Panda, Hindistan ile Avrupa Birliği arasındaki son ticaret müzakerelerine işaret etti. AB liderlerinin Hindistan’ın Cumhuriyet Bayramı’nda ilk kez onur konuğu olmasının, ideolojik uyumdan ziyade karşılıklı ihtiyaçtan doğan “özel bir kimyaya” işaret ettiğini belirten Panda, “Her iki taraf da benzersiz bir şeyden bahsediyor: Stratejik özerklik” dedi.

Panda ayrıca küresel çatışmanın doğasında bir değişim öngörüsünde bulundu. Toprak anlaşmazlıkları devam etse de, “gelecek dönemde küresel siyaseti kaynak siyasetinin şekillendireceği” uyarısında bulundu. Tedarik zincirleri ve hammaddeler üzerindeki kontrolün, geleneksel toprak işgallerinin önüne geçeceği bu yeni arenada Myanmar, Bangladeş, Sri Lanka ve Maldivler gibi kıyı ve koridor ülkelerini kritik aktörler olarak tanımladı.

Kaos imparatorluğu ve enerji savaşları

Kapanış konuşmasını, neoliberalizm eleştirileriyle tanınan İtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi yaptı. Günün en sert değerlendirmesini sunan Fazi, mevcut jeopolitik geçişi “Batı’nın 500 yıllık ekonomik, siyasi ve askeri küresel hegemonyasının sonu” olarak nitelendirdi.

Fazi, Batılı olmayan dünyanın yükselişinin doğal bir evrim olması gerekirken, Batılı elitlerin bunu “varoluşsal bir tehdit” olarak gördüğünü ve politika yapımında bir tür “klinik” deliliğe sürüklendiğini savundu. Fazi, “ABD ve Batılı güçler, çok kutupluluğa geçişi durduramasa bile yavaşlatmak için ellerinden geleni yapıyor” dedi.

Thomas Fazi

Trump yönetiminin dış politikasına dair kışkırtıcı bir analiz sunan Fazi, düzensiz görünen davranışların aslında “kurgulanmış kalıcı kaos” stratejisinin bir parçası olduğunu öne sürdü. Fazi’ye göre Trump rastgele ülkelere saldırmıyor, Çin liderliğindeki sistemin Venezuela ve İran gibi “zayıf halkalarını hedef alıyor.”

“Kaos… Trump’ın stratejisinde, stratejinin bizzat kendisidir” diyen Fazi, bunu daha geniş bir ABD hedefiyle ilişkilendirdi: Enerjinin fiziksel ve finansal akışı üzerindeki kontrolü yeniden tesis etmek. Fazi, Rusya ve İran gibi ülkelerin ABD yargı yetkisi dışında ticaret yapmasıyla hızlanan petrodolar sistemindeki “çözülmenin”, Amerikan hegemonyası için ölümcül bir tehdit oluşturduğunu savundu.

Canlı soru-cevap oturumu: Güç, ticaret ve Avrupa’nın geleceği

Batılı olmayan güçlerin dayanıklılığına ilişkin bir soruya yanıt veren Mott, sadece ulus-devlet olmanın ötesinde derin tarihsel köklere sahip devletlerin daha iyi performans gösterdiğini belirtti.

“Temeli… seçim döngülerinden biraz daha tarihi bir şeye dayanan devletler… işte bunlar öne çıkacak devletlerdir” diyen Mott; Çin, Hindistan ve Etiyopya’yı, kimlikleri tek bir yönetim biçimini aştığı için siyasi fırtınalara göğüs gerebilen güçlerin başlıca örnekleri olarak gösterdi. Arap ulus devletlerinin kırılganlığını Türkiye ve İran’ın tarihsel derinliğiyle kıyaslayan Mott, “İran, gücünün ötesinde etki yaratmasını sağlayan bir süreklilik seviyesine sahip” değerlendirmesinde bulundu.

Rahr bu kavrama bir Avrupa boyutu ekleyerek, Avrupa’nın bir zamanlar sahip olduğu “kültürel birliğin”, “80 yıllık Amerikanlaşma” ile aşındığını savundu. Rahr, Rusya’yı da içermesi gerektiğinde ısrar ettiği bu kültürel hafıza geri kazanılmadan, Avrupa’nın parçalanma veya vassallığa (uydu devlet konumuna) indirgenme riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.

Soru-cevap bölümünde gelecek dönemin ekonomik mimarisi de ele alındı. Küresel ekonominin geleceğine dair soruları yanıtlayan panelistler, sınırsız küreselleşme çağının sona erdiği, yerini güvenlikleştirilmiş ticaret ve korumacılığın aldığı konusunda hemfikirdi.

Mott, “Uluslararası serbest ticaretten topyekûn bir uzaklaşma göreceksiniz” öngörüsünde bulundu. “Her şey ulusal güvenlik şartlarıyla meşrulaştırılacak.” Mott, verimliliğin jeopolitik güvenilirlik uğruna feda edildiği “devlet güdümlü tercihli ticaret yöntemlerinin” hakim olacağı bir gelecek tasvir etti.

Batı’da “serbest piyasanın” her zaman bir efsane olduğunu belirten Fazi ise, mevcut değişimin “devlet ve şirket gücünün füzyonunu” temsil ettiğini savundu. Küreselleşmeden bu geri çekilişin, yerel yaşam standartlarını iyileştirmek yerine savunmacı bir dille çerçevelenmesini eleştiren Fazi, “Batılı liderlerin… vatandaşlarımızın hayatlarını iyileştirmek için yatırım yapmaktan bahsettiğini görmüyoruz. Hayır, güvenliği sağlamalıyız ki… düşmanlarımız bize şantaj yapamasın diyorlar” ifadelerini kullandı.

Panda, korumacılığın artmasıyla birlikte ticaret anlaşmazlıklarının karmaşıklığının da artacağını ekledi. AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nı (STA) liberal ekonominin bir zaferi olarak değil, zorunluluktan doğan “uzlaşılmış bir anlaşma” olarak niteleyen Panda, “Avrupa’nın ortaklıklara… ekonomik güvenliğe büyük ihtiyacı var” dedi ve anlaşmanın her iki taraf için de Çin ve ABD’den uzaklaşarak çeşitlenmeyi temsil ettiğini kaydetti.

Jagannath Panda

Jagannath Panda

Tartışma, çok kutuplu sistemde Avrupa’nın rolüne dair bir fikir teatisiyle sona erdi. Sert bir duruş sergileyen Fazi, Avrupa Birliği ve NATO’nun yapısal olarak yeni gerçekliğe uyum sağlama yeteneğinden yoksun olduğunu savundu. Reform umutlarını “illüzyon” olarak nitelendiren Fazi, “Avrupa Birliği tamamen tarih dışı bir gerçeklik… demokrasiyi içi boşaltılmış bir imparatorluk modeli” iddiasında bulundu.

Daha ılımlı bir görüş sunan Panda ise, Avrupa’nın kararsızlığının en büyük zayıflığı olduğunu öne sürdü. ABD’ye bağımlılık yerine bağımsız bir kutup olarak hareket eden bir Avrupa’yı savunan Panda, “Geleceğin ordusuna sahip olmak için… bir karar vermenin zamanı geldi” çağrısında bulundu.

Mott, yükselen düzen için son bir stratejik reçete sundu: Hegemonyanın reddine dayalı bir “modus vivendi” (yaşayış tarzı/geçici uzlaşı). “İstikrarlı bir çok kutuplu düzenin gelecekteki mimarlarını birleştirmesi gereken tek şey, revizyonizmle etkili bir şekilde mücadele etmektir” diyen Mott, tek bir gücün dünyaya hakim olmasını engellemek için tampon görevi gören “dengeleyici güçler” ve “bağlantısızlar ligi”nden oluşan bir sistem tasavvur etti.

Diplomasi

NATO ajansı ölçek ekonomisiyle Ukrayna’nın giderlerini azaltacak

Yayınlanma

Financial Times’ın haberine göre NATO, Ukrayna’nın silah ve mühimmat tedarikini bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı üzerinden yürütmesine onay vererek teslimatları hızlandırmayı ve maliyetleri düşürmeyi amaçlıyor. Avrupa Birliği’nin sağladığı 90 milyar avroluk kredinin 60 milyar avrosu savunmaya ayrıldı.

NATO, Ukrayna’nın silah, mühimmat ve askeri teçhizat alımlarını kendi bünyesindeki Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) üzerinden yapmasına olanak tanıdı.

Financial Times gazetesine konuşan ajansın Operasyon Destek Direktörü Jacqueline Borsboom, bu adımın teslimatları hızlandıracağını ve maliyetleri düşüreceğini kaydetti.

Borsboom, mekanizmanın Ukrayna’ya tedarik tecrübesi, destek hizmetleri ve mevcut sanayi altyapısına doğrudan erişim sağlayacağını belirtti.

Yetkili, “Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet avantajı ortaya çıkacak” dedi.

Yeni uygulamayla Kiev yönetimi, ihtiyaç duyduğu askeri malzemelerin teminini doğrudan ajansa devredebilecek.

Borsboom, Ukrayna’nın örneğin 30 bin takım askeri üniformaya ihtiyaç duyduğunda satın alma sürecini ajansa devredebileceğini anlattı.

Anlaşma, ittifakın nisan ayında Ukraynalı savunma şirketlerinin NSPA ihalelerine katılmasına izin veren kararının devamı niteliğini taşıyor.

Ajans geçen hafta Kiev’de yaklaşık 150 Ukraynalı şirketle bir araya gelerek tedarikçi kaydı ve sözleşme süreçlerini paylaştı.

Ukrayna silah alımlarını ABD ve Avrupa Birliği kaynaklarıyla finanse ediyor

Ukrayna 2025 yılından bu yana Amerikan silahlarını, NATO ülkelerinin Kiev için ABD’den silah ve mühimmat temin ettiği PURL mekanizması üzerinden ediniyor.

The Economist dergisi, Ukrayna’nın Patriot sistemleri için önleme füzelerinin yüzde 95’ini ve F-16 savaş uçakları füzelerinin büyük kısmını bu mekanizmayla temin ettiğini yazdı.

Uzmanlar, mevcut koşullarda Amerikan sevkiyatlarına denk bir alternatif olmadığını değerlendiriyor.

Financial Times, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları durdurmak amacıyla bu program kapsamındaki sevkiyatları ve istihbarat paylaşımını kesme tehdidinde gittiğini aktarmıştı.

Kiev yönetimi Amerikan silahlarının yanı sıra askeri alımlarını Avrupa Birliği kredisiyle de finanse edebilecek.

AB, Aralık 2025’te Ukrayna’ya ortak bütçeden 2026-2027 dönemi için dondurulan Rus varlıklarına dokunmadan 90 milyar avroluk kredi sağlama kararı aldı.

Macaristan, Çekya ve Slovakya’nın dışında kaldığı kredi paketi Nisan 2026’da onaylanırken bu kaynağın 60 milyar avroluk bölümü savunma harcamalarına ayrıldı.

Avrupa Komisyonu, finansman çerçevesinde hava ve füze savunma sistemleri, füzeler, mühimmat ile radarları içeren 6,1 milyar avroluk yeni silah alımını onayladı.

Bu alımların ağırlıklı olarak Avrupalı savunma sanayisi şirketlerinden yapılması hedefleniyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English