Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Beyaz Saray’a dönerse Trump’ın Gazze politikası nasıl olacak

Yayınlanma

Kasım ayındaki seçimlerde Biden’a karşı yarışacak olan eski ABD Başkanı Donald Trump, Gazze konusunda görüşlerini açıkça belirtmekten imtina ediyor. Dolayısıyla Beyaz Saray’a dönmesi durumunda politikasının nasıl şekilleneceği önemli bir tartışma konusu. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Trump’ın yaptığı net olmayan az sayıda açıklamalarından ziyade dış politika ekibi, yakın çevresi, bağışçıları, destekçileri ve bir önceki dönem sicili üzerinden Gazze politikasının nasıl şekillenebileceğine odaklanıyor:

***

Washington Gizemi mi? Trump İsrail-Gazze Savaşı Konusunda Nerede Duruyor?

James Carden ve Kelley Beaucar Vlahos

Sicili ve bugün yaptığı ‘işi bitirin’ yorumları sert bir çizgiye işaret ediyor, ancak yine de bir nebze belirsizlik söz konusu

Eski Başkan Donald Trump, İsrail’in Gazze’deki savaşıyla ilgili Fox News’e verdiği demeçle yine manşetlere çıktı: “Bu işi bir an önce bitirmeli ve barış dünyasına geri dönmelisiniz. Dünyada barışa ihtiyacımız var… Orta Doğu’da barışa ihtiyacımız var.”

Trump ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile uzun süredir devam eden husumetini de ortaya koymaya devam ederek şunları söyledi: “Burada olanlar yüzünden çok kötü etkilendi. Hazırlıklı değildi. Kendisi de İsrail de hazırlıklı değildi.”

Bu Trump’ın Netanyahu’ya yönelik ilk açık eleştirisi değil. Trump, 2020’de Joe Biden’a karşı kaybetmesinin ardından Netanhayu’nun Biden’a gönderdiği tebrik mesajı dolayısıyla görevden ayrıldığından beri İsrail Başbakanıyla “konuşmadığını” söylemiş ve “canı cehenneme” demişti.

Ancak bu hafta İsrail gazetesi Israel Hayom’a verdiği bir röportajda Trump, savaşın neden sona ermesi gerektiğini ile ilgili görüşlerini daha da ileri götürdü.

“Barışa ulaşmalıyız, bu böyle devam edemez. Ve söyleyeceğim, İsrail çok dikkatli olmalı, çünkü dünyada çok destek kaybediyorsunuz” dedi.

Dünya genelinde antisemitizmin yükselişte olduğu yönündeki korkular sorulduğunda ise sivil ölüm ve yıkımlara atıfta bulundu.

“Çünkü siz de karşılık verdiniz” dedi: “Ve bence İsrail çok büyük bir hata yaptı. İsrail’i arayıp ‘bunu yapmayın’ demek istedim. Bu fotoğraflar ve görüntüler… Yani, Gazze’deki binalara bomba atılırken çekilen görüntüler. Ve dedim ki, bu korkunç bir tablo. Dünya için çok kötü bir resim. Dünya bunu görüyor… her gece binaların insanların üzerine yıkılışını izliyordum.”

Sivil binalarda Hamas’ın varlığı sorulduğunda bile Trump, “Gidin ve yapmanız gerekeni yapın. Ama bunu yapmayın.”

İsrail’in sivilleri bombalamayı bırakmasını mı yoksa bunu yaptıklarını dünyaya servis eden fotoğraflara izin vermesini mi kastediyor? Bu belirsizlik, gözlemcilerin bu sözlerden istedikleri anlamı çıkarmalarına yol açıyor. Belki de mesele budur.

Gerçekten de Trump, ateşkes ihtimalinden çatışmalar durduğunda neler olabileceğine kadar Gazze savaşıyla ilgili görüşleri hakkında çok az şey açıkladı. Kampanya sürecinde çok az açıklama yaptığı için daha fazlasını anlamak zor.

Ateşkes talep eden ilerici Demokratları “İsrail’den nefret eden deliler” olarak nitelendiriyor. Kısa bir süre önce Demokratlara oy veren Yahudilerin İsrail’den ve “dinlerinden nefret ettiklerini” söyledi.

Biden yönetimi hakkında Mart ayı başında Fox News’e verdiği demeçte “açıkçası yumuşadılar” dedi ve 7 Ekim Hamas saldırılarının kendisi hâlâ başkan olsaydı asla gerçekleşmeyeceğini ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de gerçekleşmeyeceğini ekledi. Nedenini açıklamıyor ama azami baskı kampanyasının İran’ı “parasız” bıraktığı ve böylece Hamas’a verecek kaynağı kalmadığı konusunda ısrar ediyor.

Peki, son birkaç hafta içinde dağınık bir şekilde yapılan bu yorumlara bakarak, Trump’ın Kasım ayındaki seçimleri kazanması ve Ocak 2025’te 47. başkan olarak göreve başlaması halinde ABD’nin İsrail ve Filistinlilere yönelik politikasının nasıl olacağını gerçekten anlayabilir miyiz? Belki de en iyisi Trump’ın açıklamalarının ötesine siciline bir göz atmaktır.

İpuçları, geçmiş ve şuan

İlk olarak, Trump’ın son yorumlarıyla ilgili, Netanyahu’ya karşı duyulan sabırsızlığın iki partili olduğu, yaygın bir şekilde paylaşıldığı ve giderek arttığı konusunda uyarıyoruz; Senato Çoğunluk Lideri Chuck Schumer’in son açıklamaları merkez solun İsrailli lider hakkındaki hislerini iyi bir şekilde yansıtıyor.

Ancak Trump’ın yorumları şu ana kadar, Netanyahu hükümetinin 7 Ekim saldırılarını öngörememesinden kaynaklanan sağcıların hayal kırıklığına daha çok benziyor. Ancak Trump ve İsrail yanlısı sağ, Hamas’la mücadele devam ederken Netanyahu’ya yeterince destek vermemekle suçladıkları Biden’a ateş püskürüyor.

Dahası, Trump’ın “barış” hakkında yorum yaptığında İsrail-Gazze savaşında dikkatli olma konusunda uyarıda bulunuyor olabileceği fikri, yıllar boyunca etrafını sardığı insanlar tarafından çürütülüyor gibi görünüyor.

Örneğin Trump’ın başkanlığı döneminde Orta Doğu konusunda dış politika danışmanı olarak görev yapan damadı Jared Kushner’in Netanyahu ailesiyle uzun yıllara dayanan kişisel bağları var. Kısa bir süre önce Kushner Harvard Üniversitesi’ne verdiği bir mülakatta Filistinli mültecilerin Gazze’nin dışında İsrail çöllerinde barındırılabileceğini ve bir daha geri dönmeyebileceklerini öne sürdü. Ayrıca Filistinlilerin kendi devletlerine sahip olmamaları gerektiğini çünkü bunun Hamas’ın terörizmi için onları “ödüllendirmek” olacağını söyledi.

Trump’ın eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, emekli General Keith Kellogg, kampanya danışmanı Jason Miller, eski BM Büyükelçisi Richard Grenell ve Fred Fleitz gibi isimlerden oluşan mevcut dış politika danışman kadrosunun, başta İsrail-Filistin olmak üzere hiçbir dış politika konusunda güvercin olmadıkları biliniyor. Aralarında Tulsi Gabbard, Tim Scott, Sarah Huckabee, Elise Stefanik ve Ron DeSantis’in de bulunduğu 2024’ün potansiyel başkan yardımcılarının hepsi de eşit derecede İsrail yanlısı.

Bir de 45. Başkan’ın görevde olduğu dönemdeki sicili var. İsrail-Filistin ile ilgili eylemleri hiçbir şekilde dengeli, hatta ölçülü olarak yorumlanamaz.

Trump’ın İsrail Lobisi’nin önemli isimlerinden David Friedman’ı ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak ataması, ABD Büyükelçiliği’ni (uluslararası hukuku ihlal ederek) Kudüs’e taşıma kararı ve İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki toprak iddialarını resmen kabul etmesi, İsrail’in sert sağının ve birçok yönden en büyük bağışçılarının politika hedefleriyle yakın bir uyumun sinyallerini veriyor.

Bu arada Friedman, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Refah’ın işgali durumunda Gazzelilerin gidecek hiçbir yeri olmayacağı yönündeki yorumlarına cevaben, “Mısır ve diğer Arap ülkelerinin” bir seçenek olduğunu açıkladı.

Friedman ayrıca iki devletli çözüme karşı çıkıyor ve bunun yerine Batı Şeria topraklarını ilhak etmenin İsrail’in hakkı olduğunu iddia eden Yahudiye ve Samarya’nın Geleceği planını savunuyor. Trump, yukarıda bahsi geçen Israel Hayom gazetesine verdiği demeçte Friedman’ın planını dinlemek üzere onunla görüşmeyi planladığını söyledi.

Trump’ın geçmişteki ve şimdiki en büyük bağışçıları; Tim Dunn, Bernie Marcus ve tabii ki ABD-İsrail ilişkilerini katı siyasi sağ lehine şekillendirmek amacıyla 2016-2020 yılları arasında Trump’a ve Cumhuriyetçi Parti davalarına 424 milyon dolardan fazla bağışta bulunan Adelson ailesi de dahil, İsrail yanlısı ve İran karşıtı katı bir duruşu destekliyor. Adelson ailesi -Miriam ve 2021 yılında ölen eşi Sheldon- özellikle 2015 yılında Başkan Obama tarafından imzalanan ve İran nükleer anlaşması olarak da bilinen Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na (KOEP) karşıydı.

Bu arada Netanyahu bu anlaşmadan o kadar nefret ediyordu ki, 2015 yılında Kongre’nin ortak oturumunda bunun “tarihi bir hata” olduğunu ve İran’ın nükleer silah edinmesini “garanti edeceğini” söylemek de dahil anlaşmaya karşı tek kişilik bir halkla ilişkiler kampanyası yürüttü. Trump göreve geldiğinde KOEP’yi yırtıp attı ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı yıllar sürecek maksimum baskı kampanyasını başlattı. İran’ın nükleer programı o zamandan bu yana genişledi.

Bu arada Miriam Adelson kısa bir süre önce Trump ile bu ay Florida’daki Mar-a-Lago tatil köyünde ve geçen ay Las Vegas’ta bir araya geldi.

Dahası, Trump’ın seçimlerdeki desteğinin temeli, yarısından fazlası İsrail’e desteğin kritik bir konu olduğunu belirten Hıristiyan Evanjeliklerin coşkulu katılımına bağlı olabilir.

Bağışçıların ve diğer ilgili tarafların ikinci bir Trump yönetiminde politika masasında nasıl bir yer edinecekleri adil bir soru.

Muhafazakârlar “tartışmalı konu”ya aldırmıyor

Bunların hiçbiri Trump’ın bugün sağın muhafazakârlarını tam anlamıyla ele geçirdiğini kanıtlamıyor. Trump’ın sözde dinlediği önemli muhafazakâr sesler Gazze’de daha itidalli bir politika izlenmesi gerektiğini açıkça dile getirdiler. Tucker Carlson, İsrail ile Hamas arasında ateşkes çağrısı yapmayı reddettiği için ABD’nin “ahlaki otoritesini” kaybettiğini söyledi.

Teknoloji milyarderi David Sacks ise İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemenin İsrail’in çıkarına olmadığını söyledi. Breaking Points sunucusu Saagar Enjeti’ye verdiği demeçte, “Tarihsel olarak Amerika’nın rolü İsraillileri cesaretlendirmek olmuştur, temelde sınırı aşmak değil ama açıkçası bizimkini boşverin kendi çıkarlarına olmayan bir şey yapmadan önce onların geri çekilmesini sağlamak” dedi: “Ve Biden bunu yapma yani Amerika’nın neyi desteklemeye istekli olduğuna dair bazı sınırlar koyma fırsatını kaçırdı… Ayrım gözetmeksizin bir halkı bombalamanın geri tepeceği çok açık.”

Geçen hafta Daily Wire’dan kovulan muhafazakar provokatör Candace Owens ise, kısmen İsrail’in Gazze’deki politikasını sorguladığı ve “Amerikalı vergi mükelleflerinin İsrail’in ya da başka bir ülkenin savaşlarının bedelini ödememesi gerektiğine” inandığı için anti-Semitizm suçlamalarını savuşturmakla uğraşıyor.

Owens, İsrail’den ismen bahsetmeden, X’te “Hiçbir yerde hiçbir hükümetin soykırım yapmaya hakkı yoktur, asla. Soykırım için hiçbir gerekçe yoktur. Bunun söylenmesi gerektiğine ya da en azından tartışmalı bir konu olarak görüldüğüne bile inanamıyorum” diye yazdı.

Dolayısıyla, İsrail meselesi ana akım muhafazakar çevrelerde “tartışmalı konu” olmaya devam ederken Trump dünyasında henüz tamamen kaçınılmaz bir sonuç olmayabilir.

Nihayetinde Trump, Gazze’deki savaşın, devam ettiği her gün pek çok açıdan özellikle de kendi tabanında acı çeken rakibini nasıl etkileyeceğini görmek için bekleyebilir. Biden ya da Trump yönetiminde durumun “daha iyi” mi yoksa “daha kötü” mü olacağını tahmin etmeye çalışmak şu anda Washington’da popüler bir iddia olsa da, politikacılarımız ne derse desin gerçekler İsrail ve Gazze halkı için tam anlamıyla bir cehennem.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English