Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Crocus City Hall: Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, ilk olarak Çin merkezli haber portalı Guancha’da yayımlandı ve Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) düşünce kuruluşunda da İngilizce tercümesine yer verildi.

Toplam can kaybı dün itibariyle 360’a yükselen saldırının arka planı hala açıklığa kavuşturulamadı. Şimdilik Rusya basınındaki tartışmaların Ukrayna’da uygulanmakta olan operasyonel ya da stratejik planlar üzerinde herhangi bir etkisi olmadı.

Bununla birlikte, cui bono, yani bundan kimin istifade ettiği, Washington’dan gelen açıklamaların sırası ve ABD, İngiliz ve Ukraynalı istihbarat kurumları ile Tacik paralı askerler arasındaki ilişkinin mazisinin analizi de dahil olmak üzere spekülasyon, makul şüphenin ötesinde bir açıklama değil, bir olasılıklar dengesi yaratıyor.


Crocus City Hall: Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz

Andrey Kortunov

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC)

25 Mart 2024

Cuma günü Moskova’nın bir banliyösünde meydana gelen geniş çaplı terör saldırısına ilişkin genel tablo nihayet netlik kazanıyor. Moskova civarındaki Krasnogorsk kentindeki Crocus City konser salonuna düzenlenen saldırı, otomatik tüfekler ve yanıcı maddelerle ağır şekilde silahlanmış Orta Asya kökenli dört kişi tarafından gerçekleştirildi. Saldırganlar, girişte silahsız güvenlik personelini öldürdükten sonra lobiden konser salonuna doğru ilerleyerek ateş etmeye başladılar.

Herhangi bir siyasi beyan ya da talep yoktu; daha sonra ortaya çıktığı üzere teröristler Rusçayı bile yeterince akıcı konuşamıyorlardı. Kimse rehin alınmadı, saldırganların amacı oldukça basitti; mümkün olduğunca çok insanı öldürmek ve konser salonunun kendisine mümkün olduğunca çok zarar vermek. Binada 6 bin 200’den fazla silahsız insan bulunduğu için bu görev yeterince kolaydı. Saldırganlar yakın mesafeden ateş ediyor, şarjörlerini yeniden dolduruyor ve her yöne yanıcı maddeler fırlatıyorlardı. Binayı ateşe verdikten sonra aynı merkezi girişten ayrıldılar ve yakında, park halindeki bir araçla olay yerini terk ettiler.

Açılan ateş sonucu çok sayıda insan öldü, birçoğu yoğun oda ve koridorlarda dumandan boğuldu, konser salonunun cam ve çelik çatısının çökmesi sonucu hayatını kaybetti. Kurtarma ve yangın söndürme çalışmaları devam ederken hafta sonu boyunca aralarında küçük çocukların da bulunduğu ölenlerin sayısı 137’ye yükseldi. Yüz elliden fazla kurban halen hastanelerde ve nihai can kaybı sayısının daha yüksek olma ihtimali var. Saldırganlar Rusya’nın Ukrayna sınırına doğru kaçmaya çalıştılar ama araçları özel kuvvetler tarafından durduruldu ve dört kişi de cumartesi sabahı yakalandı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart’ı ulusal yas günü ilan etti.

Ancak aradan üç gün geçtikten sonra bile, hikâyenin hala belirsizliğini koruyan ve kamuoyunda tartışmaya açık olan bazı önemli kısımları var. En önemli soru, cuma günkü saldırının ardında gerçekte kimin olduğu. Arkalarında güçlü bir kurum ya da şebeke olmadan birkaç teröristin kendi başlarına hareket edebileceklerini düşünmek pek mümkün değil. İlk sorgulamalar esnasında, aslında tek kullanımlık “kiralık katillerden” başka bir şey olmadıklarını, yani bu işi yapmak için para aldıklarını itiraf ettiler. Bu arada, teklif edilen ücret —kişi başına 5 bin Amerikan dolarından biraz daha fazla— o kadar da yüksek değildi. Fakat, gözaltına alınan teröristlerin sözde işverenlerini ve müşterilerini doğru bir şekilde tanımlayamadıkları ya da tanımlamak istemedikleri ortaya çıktı.

Şu anda Batı’da geniş çapta dolaşımda olan bu son hadiseyle ilgili en popüler yaklaşımlardan biri, terör saldırısını Irak Şam İslam Devleti ile ilişkilendiriyor. Bu yaklaşım, IŞİD’in ya da daha spesifik olarak IŞİD-Horasan’ın (İslam Devleti’nin Afganistan’da faaliyet gösteren Horasan kolu) Moskova’nın Suriye, Libya gibi yerlerdeki faaliyetlerinden ve hatta Rusya’nın Kabil’deki Taliban rejimine verdiği ihtiyatlı destekten memnun olmamak için pek çok nedeni olduğu varsayımına dayanıyor. Eylül 2022’de Rusya’nın Kabil Büyükelçiliğine yönelik intihar saldırısının sorumluluğunu üstlenen IŞİD-Horasan, neyse ki hiçbir can kaybına yol açmamıştı. Terör örgütü, 2024 yılının ocak ayı başlarında iki IŞİD-Horasan saldırganının İran’ın Kirman kentinde Kudüs Gücü lideri Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürülmesinin yasını tutan bir etkinlik sırasında ikiz intihar saldırıları gerçekleştirmesiyle operasyonel kabiliyetlerini ortaya koymuştu.

Menfur terör saldırısının arkasında kimin olduğuna cevap veren bu yaklaşım, Batılı uzun vadeli düşmanları işaret ettiği ve Moskova’daki trajedide Batı’nın, varsayımsal bile olsa herhangi bir dahlini dışladığı için özellikle ABD ve NATO müttefikleri açısından makul. Ancak bu anlatıda bazı zayıf noktalar olduğu da aşikâr. İlk olarak, Crocus City Hall’daki saldırının biçimi IŞİD operasyonlarının “standart modundan” epey farklıydı. Cuma saldırganları dini fanatikler, intihar bombacıları ya da sadece öldürmeye değil, aynı zamanda “kutsal görevleri” uğruna ölmeye de hazır, beyinleri yıkanmış tetikçiler değildi. IŞİD’in nihai ve tavizsiz fanatizmi, örneğin 13 Kasım 2015’te Paris’te gerçekleştirilen büyük çaplı terör saldırısında olduğu gibi, pek çok kez ortaya konmuştu. Fakat geçtiğimiz cuma günü Moskova’da durum böyle değildi; saldırganlar çaresizce kaçmaya ve canlarını kurtarmaya çalıştılar.

İkinci olarak, IŞİD’in Moskova’yı hedef alması, Rusya’nın, İsrail’in Gazze’deki askerî harekâtı gibi Müslüman dünyasındaki herkes için çok hassas bir konuda açıkça Filistin yanlısı bir tutum aldığı bu özel anda biraz mantıksız olacaktır. Burada, Binyamin Netanyahu’nun sadık savunucuları arasında hedef aramak daha mantıklı olacaktır. IŞİD, Moskova’da bir terör operasyonu düzenlemeye karar verseydi bile, daha önce de denediği gibi muhtemelen yerel sinagoglardan birini hedef alırdı.

Rusya’da ortalıkta dolaşan alternatif yaklaşım ise saldırının gerçek sponsorlarının ve azmettiricilerinin Kiev’de aranması gerektiği yönünde. Bu yaklaşım, Ukrayna’nın şu anda savaş alanında Rusya’ya karşı kaybetmekte olduğu ve çatışmanın gidişatını kendi lehine çevirmek için hiçbir fırsatı olmadığı için, terör saldırılarının Ukrayna liderliğinin “asimetrik” bir şekilde davasını ortaya koyması için hala açık kalan çok az seçenekten biri olduğunu ima ediyor.

Bu yaklaşım, Ukrayna’nın uluslararası itibarını tartışmasız bir şekilde zedelediği için kendinden menkul bir yaklaşım olarak da görülebilir. Yine de dikkate alınmadan reddedilmemeli. Ne de olsa teröristler Rusya-Ukrayna sınırından geçerek Rusya’dan kaçmaya çalıştı ve sınırdan sadece 160 kilometre uzakta yakalandılar. Öyle görünüyor ki orada, en azından Ukrayna topraklarına güvenli bir şekilde girmelerine ve Ukrayna topraklarında barınmalarına imkân sağlayacak uygun ortaklarla önceden bazı ayarlamalar yapmış olmaları gerekir.

Dahası, Rusya’da son terör saldırısında “Ukrayna’nın dahli”, Kiev’in halihazırda uzun zamandır yapmakta olduğu şeyin mantıksal bir devamı olarak görülüyor. Moskova, pek çok kez Kiev’i, iktisadi sabotaj eylemleri ve önde gelen siyasetçilere, gazetecilere ve kanaat önderlerine dönük suikast teşebbüsleri de dahil olmak üzere Rusya topraklarının derinliklerindeki çeşitli terör faaliyetlerini desteklemek ve hatta doğrudan organize etmekle suçlamıştı.

Devam etmekte olan soruşturma, müşteriler ve azmettiriciler konusunun açıklığa kavuşturulmasına yardımcı olacaktır. Bununla birlikte, Ukrayna’nın izi nihayet Rusya tarafınca doğrulansa ve ispatlansa bile, Batı’nın Kiev ile Moskova’daki terör eylemi arasındaki alakayı inkâr etmeye devam edeceği bariz. Batılı liderlerin, Rusya tarafının masaya getirebileceği her türlü delili reddetmeye devam etme ihtimali yüksek. Bu durumda Moskova’daki terör saldırısı, tıpkı Eylül 2022’deki Kuzey Akım boru hattı patlamaları dosyası gibi uzun süre açık bir dosya olarak kalacaktır.

Cevapsız kalan bir diğer önemli soru da ABD’nin birkaç hafta önce Rusya’ya gönderdiği terör eylemi uyarısıyla alakalı. Washington makamları, birkaç hafta önce Moskova’yı Rusya topraklarında büyük çaplı bir terör saldırısı ihtimali konusunda bilgilendirerek ellerinden geleni yaptıklarını iddia ediyorlar. Ancak Rusya, Washington’dan gelen bilgilerin son derece yüzeysel, belirsiz ve bu nedenle gerçek manada işe yarar olmadığını savunuyor. Moskova’da binlerce ve binlerce popüler kamusal alan var ve eğer uyarıda belirli muhtemel hedeflere atıfta bulunulmadıysa, uyarının net değeri en iyi ihtimalle sınırlıydı. Dahası, Moskova’da ABD ve NATO, Ukrayna’nın kendi sabotaj ve keşif operasyonlarını planlamasına yardımcı olmakla suçlanıyor; buna Rusya’da devlet terörü eylemleri olarak tanımlanan sivil hedeflere yönelik çoklu saldırılar da dahil.

Washington ile Moskova arasındaki bu dolaylı polemik daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor; yoğun jeopolitik rekabet çağında terörle mücadelede etkin bir uluslararası iş birliği mümkün mü? Bu rekabetin kendisi terör açısından verimli bir zemin haline gelirken başarı konusunda herhangi bir umut var mı?

Mevcut eğilimler pek de güven verici değil. Dünya yakın zamanda New York ve Washington’da 11 Eylül benzeri terör eylemlerine tanıklık etmemiş olsa da Paris ve Madrid’de, Bağdat ve Berlin’de, Beslan ve Sina’da, Gamboru (Nijerya) ve Mumbay’da (Hindistan) meydana gelen büyük saldırılarda yüzlerce sivil hayatını kaybetti ve bu trajik listeye sık sık yeni isimler eklendi. ABD’de büyük çaplı terör saldırıları artık çok az görülüyor ama bırakın Orta Doğu ve Afrika’yı, Avrupa’da bile bu saldırıların sayısı artmış durumda. O halde terörü yok etme hedefine şimdiye dek neden ulaşılamadı?

İlk olarak, uluslararası toplum terörün kökenleri, itici güçleri ve karakterine ilişkin ortak bir tanım üzerinde mutabık kalamadı. Bazı aktörlerin açıkça “terörist” olarak nitelendirdiği bir olgu, diğerleri için milli kurtuluş mücadelesi olarak görülebilir. Hintliler ve Pakistanlılarla yaptığınız bir görüşmede Keşmir’deki terör konusunu gündeme getirin, bu konuda ortak bir paydada buluşmanın pek mümkün olmadığını göreceksiniz. İsrailliler ve Filistinlilerle terörü nasıl tanımladıklarını konuştuğunuzda da çarpıcı farklılıklar göreceksiniz. ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ni rutin olarak teröre destek vermekle suçlarken, Tahran’dan baktığınızda ABD’nin yukarıda bahsi geçen General Kasım Süleymani suikastını tartışmasız biçimde uluslararası terör eylemi olarak tanımlamanız muhtemeldir.

Tarih boyunca kendine güvenen pek çok lider “kötü” terör ile “iyi” terör arasında bir çizgi çekmeye çalıştı, teröristleri yönetmek ve uygun dış politika araçları olarak kullanmak istedi. Fakat “kötü” ve “iyi” teröristler arasında keyfi olarak çizilen bu çizgi her zaman bulanıklaştı ve görünürde itaatkâr ve etkin olan eski hizmetkârlar, dar görüşlü efendilerine karşı tekrar tekrar isyan ettiler.

İkinci olarak, terörle mücadelede elde edilecek bir başarı, etkileşim halindeki taraflar arasında yüksek düzeyde bir güven gerektiriyor; zira bu taraflar çok sayıda hassas ve gizli bilgiyi değiş tokuş etmek zorunda kalacaklardır. Günümüz dünyasında güven duygusu oldukça zayıf. Bu kaynaktaki bariz ve giderek artan eksiklik yalnızca Moskova ile Washington arasındaki ilişkilerde mevcut değil; bu, Pekin ile Tokyo, Riyad ile Tahran, Kahire ile Addis Ababa, Bogota ile Karakas arasındaki ilişkilere de zarar veriyor ve liste uzayıp gidiyor.

Uluslararası terörle mücadeleyi genel jeopolitik rekabetten ayırarak bir şekilde “izole” etmeye çalışmak cazip gelebilir. Fakat bu pratikte imkânsızdır, zira terör konusunda herhangi bir uluslararası iş birliği milli güvenliğin temel boyutlarıyla ayrılmaz bir şekilde ilişkilidir.

Üçüncü olarak, uluslararası terör sabit bir mesele olmaktan son derece uzak. Bu mesele, giderek değişmekte ve daha esnek, sofistike ve kurnaz hale geliyor. Yakın zamanda Crocus City konser salonunda meydana gelen olaylar, nispeten ufak ama iyi silahlanmış ve iyi hazırlanmış bir grup militanın ne kadar büyük zararlar verebileceğinin açık bir göstergesi. Tıpkı tehlikeli bir virüs gibi, terör tehdidi de mutasyona uğrayarak yeni türler üretiyor. Çıkarmamız gereken bir başka ders de Rusya’da, Çin’de, Avrupa’da ya da ABD’de olsun, modern, yüksek düzeyde kentleşmiş ve teknolojik olarak gelişmiş post-modern uygarlığın terör saldırılarına karşı son derece savunmasız olduğudur. Özellikle büyük metropollerde hızla değişen ve giderek karmaşıklaşan sosyal ve iktisadi altyapı, şiddetli terör saldırıları için elverişli bir ortam oluşturuyor.

Bunun yanı sıra, Ukrayna’da olduğu gibi uluslararası ve iç çatışmalar, modern silahların terörist adayları için erişilebilirliğini büyük ölçüde artırıyor. Bu tür çatışmalar kaçınılmaz olarak çok sayıda eğitimli, savaş tecrübesi olan, sofistike silahlara erişimi olan ve bazen de ciddi ruhsal sorunları olan savaşçıları ortaya çıkarıyor. Bu savaşçılar, uluslararası terör şebekelerinden eleman devşirenler için kolay birer avdır ya da her an ava çıkabilecek uyuyan “yalnız kurtlara” dönüşebilirler. Bilinen uluslar ötesi aşırıcı hareketlerin temsil ettiği türden ziyade anonim başına buyruklar ve amatörler tarafından ortaya çıkarılan terör türünü göz ardı etmemek gerekir; bireysel olanları takip etmek ve etkisiz hale getirmek en zor olanıdır, amatörlerin planlarını ortaya çıkarmak ise daha zordur.

Askeri teknolojideki mevcut ilerleme, çağdaş uluslararası arenadaki diğer eğilimlerle birleştiğinde, önümüzdeki yıllarda terör faaliyetlerinde yeni bir artışa işaret ediyor. Buna, küresel ekonominin direncindeki kapsamlı bir gerilemeyi de eklediğimizde, daha fazla sosyal gerilim ve geniş bir yelpazedeki ülkelerde siyasi radikalizm ve aşırıcılığın kaçınılmaz yükselişi ile karşı karşıya kalabiliriz. Açık bir kehanet: Bu elverişli ortam içinde, tamamen yok edilememiş olan terör virüsü “patlayıcı” bir büyüme için tüm şansını koruyor.

Terörün gündemden düşmesi ancak beşeriyetin yeni bir küresel yönetişim düzeyine geçmesiyle mümkün. Ya önde gelen güçler bunun için yeterince akıllı ve enerjik olacaklar ya da uluslararası terörün ortak uygarlığımıza yüklediği fatura giderek artacak.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English