Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

İsrail’in kalıcı işgal planı uydudan böyle görünüyor

Yayınlanma

İsrail şu anda Gazze Şeridi’nin ortasında, İsrail’den denize kadar uzanan bir koridor inşa ediyor aynı zamanda İsrail sınırında yaklaşık bir kilometre genişliğinde bir tampon bölge oluşturuyor. Bu iki girişim İsrail’in bölge üzerindeki güvenlik kontrolünü uygulama planının bir parçası. Haaretz, hem kontrol koridoru hem de tampon bölge çalışmasının yürütüldüğü alanların uydu görüntülerini yayınladı ve bu görüntüleri 7 Ekim önceki görüntülerle karşılaştırdı:

***

Tampon Bölge ve Kontrol Koridoru: İsrail Ordusunun Gazze’ye Yerleşmesi Nasıl Görünüyor?

IDF, dikkatlerden uzak bir şekilde, Gazze Şeridi topraklarının yüzde 16’sını kaplayan sınırda bir tampon bölge ve kuzeye doğru hareket eden Filistinlileri izlemek için bir doğu-batı kontrol koridoru oluşturuyor.

Yarden Michaeli ve Avi Scharf

İsrail, fazla ayrıntı vermeden Gazze Şeridi’nde büyük bir proje yürütüyor: İsrail sınırına bitişik bir tampon bölge kurulması. Planlanan bölge yaklaşık bir kilometre genişliğinde olacak ve tamamlandığında Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yaklaşık yüzde 16’sını kapsayacak.

Proje, sahada faaliyet gösteren IDF mühendislik güçlerince yürütülüyor ve savaştan önce IDF tarafından Filistinlilerin giremeyeceği bölge olarak ilan edilen alanı önemli ölçüde genişletiyor. Proje şimdiden uluslararası toplumun sert eleştirilerine neden oluyor. Haaretz’in edindiği bilgilere göre IDF tarafından bir proje direktörü atandı.

Bu altyapı projesi halihazırda şekillenmekte olan bir başka projeye dahil oluyor: Gazze Şeridi’ni ikiye bölecek ve IDF’nin Hamas ile müzakerelerin merkezinde yer alan stratejik yollardaki trafiği kontrol etmesini sağlayacak bir kontrol koridoru oluşturulması. Bu iki proje- tampon bölge ve kontrol koridoru- IDF’nin Şerit’te uzun vadeli kalmaya hazırlandığı anlamına geliyor.

Haaretz’in sorularını yanıtlayan IDF sözcüsü muğlak bir terminoloji kullanmayı tercih ederek İsrail güçlerinin “savunma stratejisinin uygulanmasının parçası olarak ve hükümetin talimatı doğrultusunda engel bölgesini düzenlemekle” meşgul olduğunu söyledi. IDF’nin projeyle ilgili ayrıntıları açıklamayı reddetmesi ve gazetecilerin Gazze Şeridi’ne girişine getirdiği kısıtlamalar, çok sayıda sivil yapının yıkılması da dahil sahada ortaya çıkan gerçekliğin anlaşılmasını zorlaştırıyor.

Ancak özel uydu görüntüleme şirketi Planet Labs tarafından çekilen yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri, ortaya çıkan tampon bölgeyi ve IDF’nin bu bölge içindeki pek çok yapıyı yıkmış olduğunu gösteriyor.

Haaretz, tampon bölgenin kuzeyden güneye uydu görüntülerini inceleyerek savaş öncesi görüntülerle karşılaştırdı ve aşağıdaki görüntülerde de görülebileceği gibi, yerle bir edilen yapılar da dahil birçok yıkım merkezini tespit etti.

Shujaiyeh-2022: Google Earth | 2024: Planet Labs PBC

Çizginin geçtiği ve görüntülerde yer alan tüm yapıların tampon bölge projesinin bir parçası olarak mı yoksa savaşla ilgili başka nedenlerden dolayı mı yıkıldığı bilinmiyor. Bilgi sahibi bir kaynağa göre, tampon bölgeye girişe izin vermemek için bir kilometrelik hattın biraz ötesinde bile evler yıkılıyor. Bazı noktalarda, uydu görüntüleri sınır çitinden yaklaşık bin 200 metre uzaklıkta yıkılmış binalar olduğunu gösteriyor.

Bu mahalle İsrail sınırına 1.100 ila 1.500 metre uzaklıkta, Juhor ad Dik yakınlarındaydı. Bunun tampon bölge yıkımının bir parçası olup olmadığı belli değil. (2022: Google Earth | 2024: Planet Labs PBC)

Aşağıdaki görüntülerde Netzarim koridoru görünüyor. Netzarim koridoru stratejik bir rota. Bir IDF kaynağına göre, Gazze Şeridi’ni ikiye bölerek içeriye hızlı askeri erişim sağlamanın yanı sıra İsrail’in Filistinlilerin kuzey ve güney sektörleri arasındaki hareketlerini izlemesine ve kontrol etmesine olanak tanıması amaçlanıyor. Koridor uydu görüntülerinde kolayca görülebiliyor. Haaretz, koridor boyunca iki noktada, bazıları zaten ayakta olan ve 20 Mart itibariyle hala yerde duran bayrak direkleri ile hazırlık alanları gibi görünen şeyleri fark etti.

Uydu görüntüleri proje alanlarının iki stratejik yolun (Selahaddin Yolu ve sahil yolu) yakınında kurulduğunu gösteriyor. Savaşın başında, Hamas’ın Gazze sınırı yakınlarındaki İsrail topluluklarına yönelik sürpriz saldırısının ardından IDF, Gazze Şeridi’nin kuzey kesiminde yaşayanlara bu iki yolu kullanarak güneye doğru tahliye emri verdi. Yüz binlerce insan bu şekilde güneye kaçtı ve Gazze Şeridi nüfusunun çoğunluğu şu anda güneydeki çadır kentlerde bir araya toplanmış durumda. Bu insanların kuzeye dönüşü konusu İsrail ile Hamas arasındaki müzakerelerin merkezinde yer alıyor.

Netzarim koridorunun güneyinde, sınıra bitişik tampon bölgede çalışmalar devam ediyor. Çeşitli mühendislik araçları kullanılarak arazi temizliği yapılıyor. Bir kilometrelik şerit eskiden tarım alanları, seralar, güneş panelleri ve çok sayıda konut yapısından oluşuyordu. IDF şimdi bu yapıları sistematik olarak yıkıyor.

Bilgi sahibi kaynağa göre, tampon bölgede toprak setler bulunacak ve IDF güçleri bölgeye girip çıkacak olsa da şu anda bölge içinde herhangi bir kalıcı askeri karakol kurma planı yok. Kontrolün İsrail içinden ateş ve izleme yoluyla sağlanması amaçlanıyor. Kaynak ayrıca yeni stratejinin arkasındaki mantığın katı bir yaptırım olduğunu, IDF’nin kimsenin yaklaşmasına izin vermeyeceğini ve çizgiyi geçenleri vuracağını açıkladı.

Başbakan Binyamin Netanyahu Şubat ayında açıkladığı “ertesi gün” planında “Gazze Şeridi’nde İsrail sınırındaki bölgede oluşturulan tampon bölgenin güvenlik ihtiyacı olduğu sürece var olacağını” belirtti. Ancak Netanyahu belgede daha fazla ayrıntı vermedi ve konuyla ilgili çok az konuştu. Hamas’ın müzakerelerdeki ana taleplerinden biri İsrail’in Gazze Şeridi’nden tamamen çekilmesi ve bu aşamada tampon bölgede planlanan herhangi bir İsrail varlığının niteliğine ilişkin açık bir tartışma yok.

Reuters’in bölgedeki kaynaklara dayandırdığı haberine göre İsrail, Gazze’de bir tampon bölge kurma niyetini komşu Arap devletlerine geçen aralık ayında bildirdi. Haaretz’in konuyla ilgili sorularını yanıtlayan IDF, savaştaki operasyonlarının bir parçası olarak, “IDF, Şerit içinden terör saldırılarını önleyecek bir savunma stratejisinin uygulanması da dahil, Gazze sakinlerine ve tüm İsrail vatandaşlarına güvenlik sağlama görevini yerine getirmeye kararlıdır” dedi.

“Savunma stratejisinin uygulanmasının bir parçası olarak ve hükümetin talimatları doğrultusunda IDF terörist altyapıyı yok etmekte, toplulukların savunma unsurlarını güçlendirmekte, bölgede yaygın IDF varlığını sürdürmekte ve sınır bölgesinin düzenlenmesi de dahil bir dizi adım atmaktadır. Bu adımlar Hamas ve diğer terör örgütlerinin bölgede faaliyet göstermesini engellemek için gereklidir. Tüm bunlar uluslararası hukuka uygun olarak ve sınır bölgesinin düşmanın terör faaliyeti yürütme kabiliyeti açısından kritik önem taşıdığı anlayışıyla gerçekleştirilmektedir.” Açıklamada ayrıca “kara manevrasının bir parçası olarak IDF’nin durum değerlendirmeleri doğrultusunda bölgede güvenlik konuşlandırmasını sürdürdüğü” belirtildi.

Tampon bölge fikri yeni değil, hatta savaştan önce İsrail sınır boyunca bir tampon bölge uygulamıştı. Geçmişte, güvenlik sınırının 300 metre yakınına gelen Gazzeliler ateş altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre, bu mesafenin yüzlerce metre ötesindeki alanlar bile Gazzeliler için güvensiz kabul ediliyor ve bölgedeki tarımsal faaliyetler engelleniyordu.

İnsan hakları örgütü Gisha’ya göre, savaştan önce çiftçilerin sınıra 100 metre kadar yaklaşmasına izin verilirken, 2014’ten sonra İsrail sınıra yakın bölgelere herbisit püskürtmeye başladı ve bu da çevredeki tarıma zarar verdi. Şu anda tampon bölgede devam eden arazi temizleme çalışmaları ağaçların sökülmesini de içeriyor.

Hamas’ın 7 Ekim’deki terör saldırısı sırasında Nuhba güçleri önceki tampon bölgeyi hızla geçerek sınırı birkaç noktadan aştı ve böylece Gazze sınırındaki topluluklara girerek bin 200 kişiyi öldürdü ve 240 kişiyi de rehin aldı. Savaşta Hamas teröristleri Gazze’deki sivil halkı canlı kalkan olarak kullanıyor ve yeraltı tünellerinde gizleniyor.

Tampon bölge projesi, Cenevre sözleşmesinin ihlali ve dolayısıyla savaş suçu olarak yorumlanabileceği iddiaları da dahil uluslararası eleştirilere neden oluyor. Nitekim BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk geçen ay IDF güçlerinin “Gazze Şeridi’nde İsrail-Gazze sınırına bir kilometre mesafede bulunan tüm binaları yıkarak tampon bölge oluşturmak amacıyla bölgeyi temizlediğini” söyledi. Yüksek Komiser sözlerini şöyle sürdürdü: “İsrail sivil altyapının bu denli kapsamlı bir şekilde tahrip edilmesine ilişkin net bir gerekçe sunmadı. Yetkililere sivillerin zorla nakledilmesinin savaş suçu teşkil edebileceğini hatırlatırım.”

IDF, Haaretz’in tampon bölge kurulumu kapsamında şu ana kadar yıkılan yapıların sayısı ve kurulum tamamlandığında yıkılması beklenen yapıların sayısına ilişkin sorusuna yanıt vermedi.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English