Ortadoğu
Biden’ın ‘İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma’ oyunu

ABD ve Bahreyn arasında geçen hafta savunma, güvenlik, teknoloji ve ticaret gibi alanlarda işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan Kapsamlı Güvenlik Entegrasyonu ve Refah Anlaşması imzaladı. Anlaşmanın, İsrail’le normalleşme karşılığında Suudi Arabistan’ın ABD’den talep ettiği tavizlerin bir parçası olarak istediği güvenlik garantisine benzediği yorumu yapıldı. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın anlaşmanın diğer bölge ülkeleri için çerçeve niteliğinde olduğunu açıklaması da bu yorumu güçlendirdi.
Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz, Bahreyn’e sözde güvenlik garantisi veren anlaşmanın gerekçelerinin gerçekçi olmadığını açıklıyor. Analize göre anlaşma “Biden yönetiminin oynadığı çok daha büyük ‘İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma’ oyununun sadece bir parçası” ve Körfezdeki gerilimi azaltmaya yönelik girişimleri baltalıyor:
***
Bahreyn ile güvenlik anlaşması ABD’nin çıkarlarına hizmet etmiyor
Suudi Arabistan’la yapılacak benzer bir anlaşmanın provası olarak görülen bu tür düzenlemelerin bölgeyi daha da istikrarsızlaştırması muhtemel.
Paul R. Pillar
ABD’nin uluslararası bir çatışmaya dahil olan başka bir ülkenin yanında yer alacağını önceden taahhüt etmesi, ancak olağanüstü koşullarda haklı görülebilecek olağanüstü bir adımdır.
Korunan ülkeye yönelik inandırıcı bir dış tehdit olması gerekir. Ayrıca ABD ile korunan devlet arasında çıkar ve değerler konusunda yeterince ortaklık olmalı ki korunan devletin saldırıya uğraması veya uğramaması ABD çıkarları için son derece hayati olsun.
Güvenlik taahhütlerinin uygunluğunu ölçmek için olası standart, Kuzey Atlantik Antlaşması kapsamındaki en büyük ABD taahhüdüdür. NATO’nun daha sonraki genişlemesi ve alan dışı faaliyetleri hakkında ne düşünülürse düşünülsün, 1940’ların sonunda ittifak kurulduğunda ABD’nin güvenlik taahhüdünü haklı çıkaran koşullar mevcuttu. Sovyetler Birliği ordusu Doğu Avrupa’yı istila etmiş ve buradaki devletleri uydu komünist diktatörlüklere dönüştürmüştü. Batı Avrupa’nın o zamanki kırılgan demokrasileri de aynı kaderi paylaşsaydı, sonuç ABD çıkarları için felaket olurdu.
Bugün Basra Körfezi bölgesindeki koşulların, bu koşullarla uzaktan yakından benzeyen hiçbir tarafı yok. Hiçbir Kızıl Ordu bölgeyi ele geçirmeye hazır değil. Bölgede hegemon olmaya aday kimse yok. İran kesinlikle değil, çünkü İran yaptırımlarla zayıflatılmış, iç bölünmelerle meşgul ve büyük ölçüde Arap ve Sünni olan bir bölgede etnik ve dini azınlık olarak dezavantajlı bir konumda.
Suudi Arabistan son zamanlarda bölgesel hegemonyaya en çok yaklaşan devletti. Bahreyn’de popüler olmayan bir rejimi desteklemek ve çok daha büyük ölçekte, son derece yıkıcı bir hava savaşı yoluyla Yemen’e iradesini dayatmak için sınırları dışında askeri güç kullandı. Bu girişim başarısız oldu ve Riyad, güvenliğinin hakimiyet arayışından ziyade uzlaşma yoluyla daha iyi sağlanabileceğinin farkına vardı.
Bölgede değerler ve çıkarlar açısından 1940’ların Avrupa’sında Batı demokrasileri ile Sovyet uydusu diktatörlükler arasında var olan farka benzer bir fark da yok. Körfez Arap ülkeleri mutlak monarşiler ve bu devletlerde demokrasiye yakın görünen tek şey Kuveyt’teki çoğunlukla seçilmiş Ulusal Meclis ancak bu organ ne zaman çok gürültülü çıksa ve iktidardaki rejime uymakta zorlansa, Emir onu kolaylıkla feshedilebilir.
Bu koşullara rağmen Biden yönetimi, son olarak Bahreyn ile Kapsamlı Güvenlik Entegrasyonu ve Refah Anlaşması imzalayarak Körfez ülkelerine güvenlik garantilerini genişletiyor. Anlaşma, Bahreyn’e karşı “dış saldırı veya dış saldırı tehdidi durumunda” ABD’nin “ek savunma ihtiyaçlarını belirlemek ve ekonomik, askeri ve/veya siyasi alanlar da dahil taraflarca kararlaştırılan uygun savunma ve caydırıcı tepkileri geliştirmek ve uygulamak için üst düzeyde derhal toplanacağını” taahhüt ediyor.
İsmini vermek istemeyen bir yönetim yetkilisi anlaşmanın bir antlaşma olmadığını ve dolayısıyla ABD Senatosu’nun onayına ihtiyaç duymadığını belirtmekle yetindi. Ancak görünüşe bakılırsa her iki tarafı da gözetmek isteyen yetkili, anlaşmanın “yasal olarak bağlayıcı” olduğunu da belirtti.
Tarafların hangi dış saldırıyı düşündüğünü açıklamak için herhangi bir çaba sarf edilmedi. Elbette İran, otomatik olarak sözde tehdit olarak anılan bir devlet. Ancak İran’ın D-Day benzeri amfibi filosu toplayıp (ABD savaş gemileri körfezde olsun ya da olmasın) körfezi geçerek Bahreyn’i işgal etme senaryosu absürt denecek kadar hayal ürünü.
Bahreyn’in en az Körfez İşbirliği Konseyi’nin diğer üyeleri kadar İran’la anlaşmazlıkları olduğu kesin. İlişkilerin tarihsel bagajında İran’ın Bahreyn’i “14. vilayeti” olarak görmesi de var ama son yıllarda İran böyle bir iddiada bulunmadı. Bu durum, Çin’in sürekli olarak kendi parçası olarak gördüğünü dünyaya ilan ettiği ve periyodik olarak işgal olasılığını duyurmak için askeri kılıç salladığı Tayvan’ın durumdan oldukça farklı.
Bahreyn’deki rejime yönelik olası bir güvenlik tehdidi; herhangi bir dış saldırıdan ziyade popüler olmayan Sünni rejimin çoğunluğu Şii olan nüfusu baskılaması nedeniyle iç çekişmeden kaynaklanabilir. Suudi Arabistan’ın 2011 yılında Bahreyn’e yaptığı askeri müdahale, Bahreyn rejiminin Arap Baharı döneminden kalma bir halk ayaklanmasını bastırmasına yardımcı olmayı amaçlıyordu.
Rejimin baskısı ve halkın hoşnutsuzluğu devam ediyor. Bu yıl Bahreynli mahkumlar hapishanedeki ağır koşulları protesto etmek için aylarca süren bir açlık grevi yaptı. Açlık grevi, Veliaht Prens’in yeni güvenlik anlaşmasını imzalamak üzere Washington’a yapacağı ziyaret öncesinde rejimin bazı koşulları hafifletmesi üzerine askıya alındı. Ancak Bahreyn ciddi bir insan hakları ihlalcisi olmaya devam ediyor.
Bahreyn’e yönelik herhangi bir dış saldırı ihtimalinin düşük olması, yeni anlaşmada yer alan ve bu tür bir saldırıya verilecek yanıtı belirleyen maddenin muhtemelen uygulanmayacağı anlamına geliyor. Anlaşmanın dezavantajları esas olarak diğer iki alanda yatıyor. Birincisi, ABD’nin baskıcı bir rejimle ilişkilerini daha da derinleştirmesi ki bu ABD’nin Bahreyn halkı ve genel olarak Şiiler arasındaki imajı açısından sorun yaratır.
Bahreyn’i dışarıdan ve içeriden eleştiren pek çok kişinin anlaşmadan dolayı öfkelendiği ve hayal kırıklığına uğradığı bildiriliyor. İngiltere merkezli Bahreyn Haklar ve Demokrasi Enstitüsü Direktörü, Bahreynli yetkililerin, anlaşmayı siyasi baskıyı artırmak için “yeşil ışık” olarak yorumlayacağını söyledi.
Anlaşmanın bir diğer kötü sonucu ise Basra Körfezi bölgesindeki uluslararası gerilimi azaltmaya yönelik faydalı bir eğilime ters düşmesi ve bu eğilimi baltalaması. Diğer KİK üyelerinin hepsi İran’la daha sıcak ve daha az çatışmacı ilişkilere doğru ilerliyor. Kuveyt ve Umman’ın uzun zamandır Tahran’la ticari ilişkileri var ve zaman zaman diğerleri için diplomatik arabuluculuk yaptılar. Aynı şekilde İran’la büyük bir gaz sahasını paylaşan Katar’la da.
Bu arada Birleşik Arap Emirlikleri Tahran’la ilişkilerini geliştiriyor ve Suudi Arabistan ve İran, bu yılın başlarında diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmek üzere vardıkları anlaşmanın bir uygulaması olarak bu ay büyükelçilerini atadılar.
Bahreyn anlaşması, Biden yönetiminin oynadığı çok daha büyük “İran’la yakınlaşmaya karşı çatışma” oyununun sadece bir parçası. Dışişleri Bakanı Antony Blinken imza töreni sırasında şunları söyledi: “Bu anlaşmayı bölgesel istikrarı, ekonomik işbirliğini ve teknolojik yenilikleri güçlendirmede bize katılmak isteyebilecek başka ülkeler için de bir çerçeve olarak kullanmak istiyoruz.”
Yönetimin açıkça en çok aklında olan diğer ülke ise, İsrail ile zaten önemli olan ilişkisini tam diplomatik ilişkilere yükseltme karşılığında talep ettiği bedelin bir parçası olarak ABD ile bir güvenlik anlaşması talep eden Suudi Arabistan’dır. Belli ki yönetim Bahreyn’le yapılan anlaşmanın Suudi talebini karşılayacak ve aynı zamanda Capitol Hill’deki olası muhalefeti bertaraf edecek türden bir anlaşma için model olabileceğini umuyor.
Yönetimin İsrail ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri geliştirecek bir anlaşmaya aracılık etmek için harcadığı çabaya rağmen, böyle bir anlaşmanın ABD çıkarlarına ya da Orta Doğu’da barış ve istikrar davasına nasıl hizmet edeceğini hâlâ açıklamış değil. Aslında hiçbirine hizmet etmeyeceği gibi bölgedeki çatışma ve istikrarsızlığı uzatmaktan ve hatta artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bunun nedenini anlamak için, İsrail’in savaş halinde olmadığı Basra Körfezi Arap ülkeleriyle büyükelçilik ve elçi düzeyinde ilişki arayışındaki temel hedeflerine dikkat edin.
Amaçlardan biri, İran’la çatışmayı, İran’dan duyulan korkuyu ve nefreti yoğunlaştırmak ve kurumsallaştırmak, böylece İran’ı bölgedeki tüm sorunların müsebbibi bir baş belası olarak göstermek ve uluslararası dikkati İsrail’in davranışıyla ilgili her türlü sorundan uzaklaştırmak. Bu da Basra Körfezi bölgesinde daha az değil daha fazla gerilim ve tırmanma riski anlamına geliyor. Üstelik bu, Suudi rejiminin İsraillilerle ilişkilerini geliştirmek için daha fazla sınırsız silah satışı ve Suudi nükleer programına yardım da dahil daha fazla bedel talep etmeden önce geçerliydi.
İsrail’in bir diğer hedefi ise Filistinlilerin yaşadığı topraklardaki işgalini sürdürürken bölge ülkeleriyle normal ilişkilere sahip olabileceğini göstermek. Bir “barış” anlaşması olmaktan çok uzak olan Suudi Arabistan ile ilişkilerin iyileştirilmesi -daha önce Bahreyn, Fas ve BAE ile yapılan iyileştirmeler gibi- İsrail’in Filistinlilerle barış yapmaması anlamına gelecektir.
İsrail hükümetinin aşırı sağcı yapısı, koalisyonunu sağlam ve kendisini yolsuzluktan yargılanmaktan uzak tutmaya kararlı bir başbakan tarafından yönetildiği göz önüne alındığında, Riyad ve Washington’un İsrail’den koparabileceği Filistinlilere yönelik herhangi bir taviz, jestten öte gitmeyecek. Mevcut İsrail hükümetinin Filistin devletini ya da İsrail-Filistin çatışmasının başka herhangi bir çözümüne doğru bir adım atacağı düşünülemez.
Kısacası, yönetimin İsrail ile Arap ilişkilerini geliştirme projesi haklı çıkarılamaz. Dolayısıyla bu projenin bir parçası olan Bahreyn ile yapılan anlaşma da haklı değil.
Ortadoğu
ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.
Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.
Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.
Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.
Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.
Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.
Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.
Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.
USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.
USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.
Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.
Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.
Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.
Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.
Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.
Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.
Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.
Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.
Ortadoğu
Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.
Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.
Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.
Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.
Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.
Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.
Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.
Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.
Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.
Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.
Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.
Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.
Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.
Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.
Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.
Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.
Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.
Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.
Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.
Ortadoğu
Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.
CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.
Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.
Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.
Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.
Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.
İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.
İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.
Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.
Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.
Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.
CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.
Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.
Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.
CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.
Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.
Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.
Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









