Bizi Takip Edin

AVRUPA

Bir mitin çöküşü: Ücret artışı enflasyona yol açmıyor

Yayınlanma

Almanya’nın en büyük işçi sendikası, IG Metall, geçen Kasım ayında yüzde 5,2’lik ücret artışını kabul edince para politikalarını belirleyenler derin bir oh çekti. Financial Times’ın anlaşma haberini sunuşunda dediğine göre, merkez bankalarının sakıncalı ücret-fiyat sarmalı endişeleri nihayet hafiflemişti.

Ücret artışlarının fiyat artışlarına (ve dolayısıyla enflasyona) yol açacağı korkusu hayli yaygın. Sadece Almanların değil, İngilizlerin de aynı endişeyle yaşadıklarını görüyoruz. Bank of England Başkanı Andrew Bailey, ücret pazarlığının “dizginlenmesi” gerektiğini, yoksa işlerin kontrolden çıkacağını söylüyor. Barack Obama döneminde Ulusal Ekonomi Konseyi Direktörlüğü yapan Jason Furman da net: Ücretlerin artması fiyatları da artırır. Furman’a göre bu “temel mikroduyu ve sağduyu”dur.

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, Avrupa’da faiz artırımına devam edip etmeyeceklerini görmek için ücretlerin artışına bakacaklarını söylemişti. Aynı Lagarde, geçen Mayıs ayında banka çalışanlarının ücret artışlarını tüketici fiyat artışına bağlamak istemelerini reddetmiş ve bunun “makbul ve istenilen olmadığını” yazmıştı.

Enflasyon düzeyinde ücret artışlarına şüpheyle yaklaşan bir başka merkez bankasının, Hollanda Merkez Bankası’nın başkanı Klaas Knot, ücret artışları ile fiyat artışlarının “geri besleme döngüsü” oluşturmasına karşı yüksek alarm seviyesinde olmaları gerektiğini söyledi ama şu anki ücret gelişmelerinin avro bölgesinde bir ücret-fiyat sarmalına girdiklerine dair net bir kanıt sunmadığını ekledi.

Bu konudaki en açık ifade ise ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jay Powell’a ait. Powell, neden faiz artırdıklarını açıklarken, bariz bir şekilde talebi düşürerek ücretleri de düşürmek istediklerini belirtiyor. Powell, bütün bunları ekonomiyi yavaşlatmadan ve bir resesyona sokmadan yapabileceklerini düşünüyor. Oysa açıkça, faiz artışı işsizliği artırarak işçi sınıfının pazarlık gücünü azaltmayı ve ücretleri baskılamayı hedefliyor.

Ücret-fiyat sarmalı nedir?

Teknik ücret-fiyat sarmalı tarifi şu: peş peşe gelen dört çeyreğin en az üçünde hem tüketici fiyatları hem de nominal ücretler artarsa orada bir ücret-fiyat sarmalı vardır. Daha özet bir tanım yapmak gerekirse, fiyat artışı ücret artışını tetikler, ücret artışı da sermaye sahibinin fiyatları artırmasına neden olur ve bu böyle devam eder.

Bu meselenin tarihsel örneği ise 1865 yılında Birinci Enternasyonal’de marangozlar sendikası lideri Thomas Weston ile Karl Marx arasındaki tartışmadır. Weston, tam da bugün merkez bankalarının savunduğuna benzer şekilde, ücret artışlarının sonucunda kapitalistlerin kârlarını korumak için bu artışı fiyatlara yansıttığını, artan fiyatların işçilerin alım gücünü düşüreceğini ve böylece reel ücretlerin yerinde sayacağını söylüyordu. Yani Watson, ücret artışları için girişilecek bir mücadelenin veya pazarlığın yararsız olduğu sonucuna varıyordu.

Marx’ın buna cevabı Türkçede Ücret, Fiyat, Kâr ismiyle bildiğimiz broşüründe özetlenir. Marx, Weston’a karşı üç argüman sunar: Birincisi, ücret artışları durduk yere değil, genelde öncesinde artan fiyatlara bir tepki olarak gündeme gelir. İkincisi, enflasyona neden olan unsur ücretler değildir, birden fazla unsur enflasyona etki eder: üretimin büyüklüğü, emeğin üretici güçleri, paranın değeri, piyasa fiyatlarındaki dalgalanmalar ve sanayi çevrimlerinin farklı fazları. Yani örneğin, ücretlerin aynı kaldığı koşullarda, piyasadaki para miktarında (veya paranın değerinde) ortaya çıkan bir değişim, enflasyonu tetikleyebilir. Veya yine ücretler aynı kalmak koşuluyla, emek üretkenliğindeki (yani verimlilikteki) bir değişim meta fiyatlarına doğrudan etki eder.

Dahası, Marx’a göre, ücret seviyelerindeki genel bir yükselişin genel kâr oranlarını azalttığı doğrudur ama bu metaların fiyatlarını doğrudan etkilemez. Kapitalistler ve onların ideologları, fiyatlar artacağı için değil, kârlar azalacağı için ücret artışına itiraz ederler. Buradaki fiziksel sınır, bugün çalışan işçinin yarın da çalışabilmesi için gereken geçim araçlarının ona sağlanmasıdır. Fakat Marx, bazı örneklerde, işçilerin eline geçen ücretin geçim sınırının aşağısına da itilebileceğini söyler. İşgücü maliyetlerinin bu türden düşürülmesi, ulusal çaptaki hayırseverlik veya yoksullara destek yasalarıyla tazmin edilir. Dolayısıyla, ücretlerin kârların nasıl tespit edileceği sorusu, statik değil dinamik bir şekilde cevaplanır ve cevap karşıt sınıfların mücadeleleri ve güç dengeleri tarafından belirlenir.

Tekrar olacak: İşçilerin “aşırı” ücret taleplerinin enflasyona yol açacağı iddiası, kârının azalacağını bilen kapitalistin ve onun ideologlarının gündeme getirdiği bir varsayımdır. Şimdi, bu cephedeki çatlaklara geliyoruz.

IMF’den itiraflar

IMF iktisatçılarının ücret-fiyat sarmalı için tarihten aradıkları kanıtları bulmakta bir hayli zorlandıklarını söyleyelim. Yakın zamanda yayımlanan bir makale, gelişmiş ekonomilerin son 60 yılındaki ücret-fiyat sarmallarını inceliyor.

IMF iktisatçılarının vardığı sonuç şudur: Ücret-fiyat sarmallarını, en azından fiyatlarda ve ücretlerde kesintisiz bir artış olarak tanımlandığında, yakın tarihsel kayıtlarda bulmak zordur. Üstelik IMF, bugünkü gibi reel ücretlerin düştüğü diğer tarihsel dönemlerde ücret-fiyat sarmalını bulmakta daha da zorlanmaktadır. Olan, reel ücret kaybının yalnızca bir kısmını yerine koyan nominal ücret artışlarıdır.

İktisatçıların tarihte bulduğu bugünkü gibi düşen reel ücretler ve sıkı emek piyasası örnekleri, genellikle düşen enflasyon ve artan nominal ücret dönemini önceliyor. Dolayısıyla, iktisatçıların “sürpriz” olarak nitelendirdikleri şekilde, örneklemin yalnızca küçük bir kısmında süreklileşmiş ücret ve fiyat artışları bir sonraki döneme devroluyor. Sonuç olarak IMF, nominal ücretlerdeki yükselişin zorunlu olarak bir ücret-fiyat sarmalına girildiğinin işareti olarak alınamayacağını tespit ediyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) de bu vaziyeti doğruluyor. 2022’nin ilk yarısında, küresel aylık ücretlerin reel olarak yüzde 0,9 gerilediği tespit ediliyor. ILO raporunda gelişmiş ülkelerdeki ücretler ile gelişmekte olan ülkelerdeki ücretler ayrıştırıldığında, gelişmiş G20 ülkelerinde reel ücretlerin yüzde 2,2 azaldığı, gelişmekte olanlarda ise yalnızca yüzde 0,8 arttığı görülüyor. ABD ve Kanada’ya bakıldığında ise reel ücretlerin bu yılın ilk yarısında yüzde 3,2 azaldığı anlaşılıyor.

OECD raporu da tabloyu tamamlıyor. Üçüncü çeyrek verilerini de içeren rapor, 2022’nin üçüncü çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre 32 belli başlı ülkenin 31’inde reel ücretlerin azaldığını gösteriyor. 

San Fransisco Fed Başkanı Mary Daly de ücret-fiyat sarmalının en temel unsurlarından birinin, enflasyonla birlikte yükselen ücretler fenomeninin ortaya çıkmadığını itiraf etmek zorunda kalıyor.

ILO, enflasyona ücret artışlarının değil, Ukrayna savaşı ve küresel enerji krizinin neden olduğunu da geçerken söyleyiveriyor.

Enflasyonun kaynakları

Dünyanın en büyük varlık yöneticilerinden UBS’in baş ekonomisti Paul Donovan da reel ücretlerin küresel çapta düşüşte olduğunu hatırlatarak Fed’in ücret-fiyat sarmalı tezinin doğru olmadığına dikkat çekiyor.

Donovan’a göre bugünkü enflasyonun ana kaynağı kârlardaki aşırı artış. Eğer enflasyon emekten değil de kârdan geliyorsa, diyor Donovan, merkez bankaları işsizliği artırma merkezli talep daraltma yönteminden başka yollar aramalı.

Economy Policy Institute’un geçen Nisan ayında yayımladığı bir grafik, tablonun sağlamasını yapıyor. Finansal olmayan şirketlerde 1979-2019 arasında birim fiyatlardaki yükselişin yüzde 61,8’ini birim emek maliyeti oluşturuyordu. 2021’in dördüncü çeyreği ile 2022’nin ikinci çeyreği arasında ise bu oran yüzde 7,9’a düşmüş. Birim fiyatlardaki artışı sürükleyen temel unsur, yüzde 53,9 ile kâr. Onu, yüzde 38,3 ile emek harici girdi fiyatları oluşturuyor.

Peki enflasyonun kaynakları arasında başka neler var? COVID döneminde tedarik zincirlerinin ve emek üretkenliğinin azalması ve sonrasında arzın yeterli seviyeye ulaşamaması bir neden. Çin’deki sıfır COVID politikaları ve sonrasında gelen Rusya-Ukrayna savaşı da küresel tedarik zincirlerinde aksamalara ve maliyet artışlarına yol açıyor. Rusya’ya yönelik yaptırımlar da küresel enerji fiyatlarında fahiş bir yükselişe sebep oldu. 

Dahası, örneğin Britanya’da, perakende enerji şirketlerine dağıtım yapan ve genellikle büyük hedge fonları ve özel sermaye şirketlerinin sahip olduğu servis sağlayıcılar yüzde 40’a varan kârlar elde edebiliyor. “Büyük Altılı” olarak bilinen bu şirketler, enerji tedariğini neredeyse tamamen tekelleştirmiş durumda. Yurt içi ve küçük işletme müşterilerinin yüzde 99’u Büyük Altılı’ya bağlı. Buna BP, Shell, Exxon, Chevron, Total gibi uluslararası enerji tekellerinin dev kârlarını da ekleyince tablo tamamlanıyor. 1980’li yıllardan itibaren özelleştirilen Birleşik Krallık enerji dağıtım şirketleri, kâr için çalışıyor ve bunun ceremesini de hane halkları çekiyor. Şu rakam her şeyi anlatıyor: Büyük Altılı, pay sahiplerine 23 milyar sterlinlik bir kâr payı dağıttı. Bu, altılının son on yılda ödediği verginin neredeyse altı katı.

Öte yandan faizdeki artışlar ile birlikte 2021’deki fahiş kâr oranlarının azalması bekleniyor. Geçen sene enerji ve hammadde fiyatlarındaki artışların sürüklediği kârlarda ve dolayısıyla yatırımlarda bir yavaşlama olacağı kesin. Pandemi döneminde büyük kârlar elde eden büyük teknoloji şirketlerindeki aşağı yönlü eğilim, işten çıkarmalar ve finansmana erişimdeki zorluk önümüzdeki sene gelişmiş ekonomilerde resesyonun muhtemel olduğuna da işaret ediyor. 

Üstelik, enflasyonun kaynağı “aşırı talep” değil, zayıf arz olduğuna göre merkez bankalarının buna yapabilecek bir şeyi yok. Tedarik zincirlerinin bozulması, Ukrayna savaşı ve Rusya karşıtı yaptırımların yanı sıra, azalan kârlılık, emek verimliliğindeki düşüş ve yatırım iştahı arzı talebe uyduracak gibi görünmüyor. ABD’de işe alımlar hâlâ tempolu biçimde devam ederken GSYİH artışının tempo kazanamaması da gelişmiş ülkelerdeki emek verimliliği sorununun devam ettiğini gösteriyor. Dünya sisteminde süreklileşmiş ve aşağı yönlü bir talep şokunun ortaya çıkması bu nedenle mukadder görünüyor.

AVRUPA

Fico suikastı sonrası iki Avrupa liderine daha tehdit

Yayınlanma

Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yönelik suikastın ardından Avrupa’da siyasi iklim sertleşiyor.

Dün Sırp yetkililer, Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in güvenliğini tehdit eden bir kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

Bundan önce Vucic sosyal medyada, bir gün önce saldırıya uğrayan Slovakya Başbakanı Robert Fico’dan sonraki hedefin kendisi olacağı yönünde tehdit edilmişti.

İçişleri Bakanı Dacic’e göre söz konusu kişi Cumhurbaşkanı Vucic’in güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle 48 saat süreyle gözaltında tutuldu. 

Vucic sosyal paylaşım ağı X üzerinden yaptığı açıklamada Slovakya Başbakanı Robert Fico’ya yapılan saldırı karşısında şoke olduğunu ve “Sırbistan’ın büyük dostunun” sağlığı için dua ettiğini söylemişti. 

“Putin’in dostlarının sonu böyle olur”

Vucic’in ardından bir başka tehdit haberi de Polonya’dan geldi. Fico’ya yönelik saldırıdan bir gün sonra Başbakan Donald Tusk, faili öven ve Tusk’a da suikast çağrısında bulunan anonim sosyal medya paylaşımlarından birinin ekran görüntüsünü X’te paylaştı.

Eski Hukuk ve Adalet (PiS) hükümetinin Varşova’nın 40 kilometre güneybatısında sıfırdan yeni bir havaalanı inşa etme mega projesi olan ve Tusk’ın yeni hükümetinin şüpheyle yaklaştığı Merkezi İletişim Limanı’na (CPK) atıfta bulunulan paylaşımda, “Slovaklar bize Donald Tusk’ın CPK konusunda başarısız olması halinde ne yapacağımızın bir örneğini verdi,” denildi.

Tusk’ın paylaştığı bir başka gönderide de, “Fico bugün vuruldu. Tusk’ın gözlerinde korku var, bir şey mi bekliyor?” denirken, başka bir tweette, “Putin’in dostlarının sonu böyle olur. Tusk şimdi endişeyle bekleyecek,” diye yazdı.

Geçtiğimiz yıl 43 yaşındaki bir kişi Tusk’ı öldürmekle tehdit ettiği için 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Fico suikastinin faili “öldürmek amacıyla ateş etmemiş”

Slovakya polisi Perşembe günü 71 yaşındaki eski güvenlik görevlisi Juraj Cintula’yı Başbakan Robert Fico’nun vurulmasıyla ilgili olarak cinayete teşebbüsle suçladı.

Zanlı, Slovak hükümetinin çarşamba günü bir toplantı düzenlediği Slovakya’nın merkez kesimindeki Handlová kasabasında Fico’ya saldırmakla suçlanıyor. Başbakanın tedavi gördüğü Banská Bystrica hastanesinin müdürüne göre suikast girişiminin ardından Fico’nun durumu “stabil, ancak çok ciddi.”

Yerel medya, suçlu bulunması halinde Cintula’nın 25 yıla kadar hapis ya da ömür boyu hapis cezasına çarptırılabileceğini bildirdi.

Slovak televizyonuna göre Cintula polise saldırıyı birkaç gün önce planladığını fakat Fico’yu öldürme niyetinde olmadığını söyledi.

Suikast girişiminin nedeni belirsiz olsa da Slovak İçişleri Bakanı Matúš Šutaj Eštok saldırının “siyasi amaçlı” olduğunu ve “failin kararının cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra alındığını” söyledi.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

Moldova AB üyeliği için referanduma gidiyor

Yayınlanma

Moldova Parlamentosu 16 Mayıs Perşembe günü yaptığı oylamada, Cumhurbaşkanı Maia Sandu’nun politikalarının temel taşı olan Avrupa Birliği üyeliğinin ekim ayında referanduma sunulmasını ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılmasını kararlaştırdı.

Referandum için önerilen 20 Ekim tarihi, Sandu’nun Eylem ve Dayanışma Partisi’nin (PAS) çoğunluğa sahip olduğu 101 sandalyeli mecliste toplam 56 üye tarafından desteklendi. Üyeler daha sonra Sandu’nun yeniden seçilmek istediği cumhurbaşkanlığı seçimi için de aynı tarihi hızla onayladı.

Muhalefet partilerinden yirmi dört meclis üyesi oylamaya katılmadı. Bir üye bir süre meclis kürsüsünü engellemeye çalıştı.

Muhalefet partileri Sandu’nun Avrupa ile bütünleşme yolunda hızla ilerlemesine karşı çıkıyor ve cumhurbaşkanının bu referandumu başkanlık seçimini kazanma şansını artırmak için yaptığını söylüyor.

Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesi çağrısında bulunan muhalifler, halk oylamasının üyelik görüşmeleri başlayana kadar beklemesi gerektiğini söylüyorlar. AB geçen yıl hem Moldova hem de Ukrayna ile görüşmelere başlama kararı almıştı. Moldova resmi olarak AB üyeliği için aday ülke konumunda.

PAS’nin önde gelen üyelerinden Lilian Carp, muhalefet milletvekillerine ironik bir şekilde seslenerek, referandumda “feshedilmiş Sovyetler Birliği ile entegrasyon önerilseydi” hiçbir itirazda bulunmayacaklarını ileri sürdü.

Carp mecliste yaptığı konuşmada, “Moldova vatandaşları referandumda söz sahibi olacaklar. AB ile bütünleşme barış ve istikrar demektir,” dedi.

Moldova Anayasa Mahkemesi daha önce iki oylamanın aynı anda yapılmasına onay vermişti.

Referandumda Moldovalılara 27 üyeli AB’ye katılmak amacıyla Avrupa entegrasyonundan yana mı yoksa karşı mı oldukları sorulacak.

Oylamanın geçmesi ve katılımın %33’ü aşması halinde, anayasaya yapılacak bir eklemeyle AB entegrasyonu “Moldova Cumhuriyeti’nin stratejik hedefi” olarak ilan edilecek ve sürece ilişkin ayrı bir bölüm eklenecek.

Muhalefet partileri Sosyalistler, Komünistler ve 2014 yılında Moldova bankalarından 1 milyar doların kaybolmasıyla bağlantılı olarak gıyabında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan kaçak işadamı Ilan Şor’a bağlı Şans (“Șansă”) partisinden oluşuyor.

Şor, İsrail’de geçirdiği zamanın ardından şimdi Moskova’da yaşıyor ve perşembe günü kendisine Rus vatandaşlığı verildiğini açıkladı. Şans ve bir grup küçük parti geçtiğimiz ay Moskova’da ekim ayında yapılacak seçimlerde yarışmak üzere “Zafer” seçim bloğunu kurduklarını duyurmuştu.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

Yeni Kaledonya’da ‘kâr getirmeyen’ nikel ve sömürgecilik etkisi

Yayınlanma

Yazar

Güney Pasifik’teki Fransız “denizaşırı toprağı” Yeni Kaledonya’nın başkenti Nouméa’da beş kişinin ölümüne yol açan şiddetli protestolar Fransız hükümetini alarma geçirdi.

Paris, bölgede olağanüstü hal ilan edip ‘dış güçleri’ karışıklıktan sorumlu tutarken, adanın yerli halkı Fransa Ulusal Meclisi’ndeki yeni yasanın yerlilerin temsil gücünü azaltacağını savunuyor.

Fransa Senatosu üyesi Yeni Kaledonyalı Kanak senatör Robert Xowie, mart ayında İçişleri Bakanı Gérald Darmanin’e, “Seçim kurumunun yeniden açılması önerisi yerleşimci-sömürgecilik stratejisine geri dönüşten başka bir şey değildir,” demişti.

Kısa sömürgecilik tarihi

Yeni Kaledonya 1853 yılında II. İmparatorluk’un bir parçası olarak kabul edildiğinde, yerli topraklar üzerinde hak iddia etmek ve bağımsız sığır çiftlikleri kurmak için Avrupalı yerleşimciler akın etti.

Bu düşük teknolojili tarım ekonomisi, sonunda Yeni Kaledonya’yı Karayipler ve Mauritius’taki plantasyonlara benzer bir şeker adasına dönüştürmeye yönelik sömürgeci hırslarla desteklendi.

Varlıklı ekiciler, ürün kıtlığı nedeniyle Hint Okyanusundaki bir başka Fransız ‘denizaşırı’ toprağı Reunion Adası’ndan taşındı ve Yeni Kaledonya’nın başkenti Noumea’nın güneyindeki şeker kamışı tarlalarına büyük yatırımlar yaptı.

Bu toprak sahipleri yanlarında Hindistan, Vietnam ve Çin kökenli binlerce “sözleşmeli işçi” getirmişti. Bu göçmenler, yerli Pasifik Adalıları olan Kanaklarla birlikte Yeni Kaledonya sömürge toplumunun en alt sınıfını oluşturuyordu. Fransa’da faaliyet gösteren toprak ağaları ve bürokratlar olarak takımada toplumuna dahil olmayan zengin Fransız mülk sahiplerini zenginleştirmek için çalışacaklardı.

Fransız beyaz yerleşimci toprak sahiplerinin amacı ise, Avrupa’da “ekonomik hareketlilik” umuduyla kârlarını Avustralya’daki yerleşimci kolonisine göndermekti. Yani bir sömürge olarak Yeni Kaledonya, beyaz yerleşimciler için yalnızca doğal kaynak sömürüsü doğrultusunda işlev görüyordu. 

Kendi kaderini tayin süreci nasıl işledi?

1980’lerde Yeni Kaledonya, düzinelerce kişinin ölümüne yol açan suikastlar ve adam kaçırmalar da dahil olmak üzere şiddet olaylarıyla sarsılırken, en sonunda bağımsızlık yanlıları, Fransa yanlıları ve Fransız hükümeti arasında varılan üç yönlü anlaşmalar sonunda Kanaklar Yeni Kaledonya’nın yerli nüfusu olarak tanındı ve kendi kaderlerini tayin etme süreci başlatıldı.

1998’deki Nouméa Anlaşması, Fransa Cumhuriyeti’nin Yeni Kaledonya’ya ve asıl nüfusu olan Kanaklara yirmi yıllık bir geçiş dönemi boyunca daha fazla siyasi güç devretme sözü veriyor ve bağımsızlık referandumları öngörüyordu.

Referandumlar sırasıyla 2018, 2020 ve 2021’de yapıldı. Bu oylamalardan “Fransa’da kalma” yönünde oy çıksa da, bağımsızlık yanlısı partilerin koalisyonu Kanak Sosyalist Milli Kurtuluş Cephesi (FLNKS) pandemi dönemindeki ‘kapanma’ önlemlerinin ve geleneksel yas törenlerinin düzgün bir kampanya yürütülmesini engellediğini savunarak oylamanın ertelenmesi ve Kanakların oylamaya katılmaması çağrısında bulunmuştu. 2021 yılındaki referanduma katılım oranı da %43,8’de kaldı.

Bağımsızlıkçıların yerli Kanak nüfusunun temsilini zayıflatacağını söylediği bölgenin seçim organında yapılması önerilen reforma karşı protestolar, bölgede yaşanan derin ekonomik çalkantılarla da körükleniyor.

Yeni Kaledonya’nın zenginliği büyük ölçüde zor durumdaki madencilik sektöründen geliyor. Paslanmaz çelik ve elektrikli araçlarda kullanılan bataryaların yapımında önemli bir malzeme olan nikelin dünyadaki rezervlerinin neredeyse %30’una sahip olan Yeni Kaledonya’nın, Avrupa’nın kritik hammaddeleri elde etme yarışında Çin’i yakalamak istemesi nedeniyle önemli bir rol oynaması bekleniyordu.

Bununla birlikte bölgede nikel üretimi çakılırken ve yabancı yatırımcılar takımadaları terk etmeye başladı. Sektör, Yeni Kaledonya yetkililerinin ihracat kısıtlamalarının yanı sıra yüksek enerji maliyetlerinden de muzdarip; bu da nikel üretimini Endonezya ve diğer Asyalı rakiplerine kıyasla çok daha pahalı ve daha az kârlı hale getiriyor.

Kanaklarla Avrupalılar arasında büyük eşitsizlik

2019 nüfus sayımına göre, Yeni Kaledonya nüfusunun %41,2’si Kanak, %24,1’i ise Avrupalı olarak tanımlanırken, ilk gruptakiler daha düşük ücretler ve daha yüksek yoksulluk oranları da dahil olmak üzere önemli sosyo-ekonomik zorluklarla karşı karşıya.

Örneğin, 2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre, 2009 yılında Kanak olmayan bir gencin yüksek öğrenim diploması alma olasılığı genç bir Kanak’a göre yedi kat daha fazlaydı.

Örneğin 2012 yılındaki bir istatistik, nüfusun geri kalanındaki %23’lük orana kıyasla Kanakların sadece %3’ünün yükseköğrenimden mezun olduğunu, genç yerli Kanaklar arasındaki işsizlik oranı %38 ile nüfusun geri kalanından dört kat daha fazla olduğunu gösteriyordu.

2010 yılında, her beş işten biri Fransız anakarasındaki asgari ücretin üçte ikisinden daha az ücret alıyordu ve bu oran yarı zamanlı işlerin yaygın olduğu tarım, ev işleri, otel ve yiyecek içecek sektörlerinde çok daha yüksekti. 

Bu düşük ücretler Yeni Kaledonya’daki çok yüksek fiyatlarla birlikte düşünülmeli. Fransa seviyesinin %78,5’ine eşit bir asgari ücret ve %34 daha yüksek fiyatlarla, asgari ücretle çalışanların satın alma gücü metropol seviyesinin %59’u civarındaydı; hatta bu oran tarım işçileri için %50 idi.

Daha çarpıcı bir veri ise şu: Yeni Kaledonya’yı oluşturan bölgeler arasında, yoksulluk oranı Loyauté Adalarında %52’ye ulaşırken, Güney eyaletinde bu oran %9. 2014 yılı itibariyle istihdam oranı Güney eyaletinde %65, Kuzey Eyaletinde %52 ve Loyauté Adalarında %40’tı. Loyauté’taki Kanak nüfus oranının %94,6 olduğunu da akılda tutmak gerekiyor.

Nikelin çöküşü

Fransa’nın sektöre verdiği yüz milyonlarca avroluk sübvansiyonlara rağmen nikel endüstrisi çökmeye devam ediyor ve üretim ilk çeyrekte geçen yılın aynı dönemine göre %32 düştü.

Fransız yetkililer 2023 yılında Yeni Kaledonya’nın üç ana nikel işleme fabrikasının yakında kapanabileceği ve adadaki işsiz sayısının %50 artacağı uyarısında bulunmuştu.

Protestolar arttıkça, İsviçre’nin Glencore ve Fransa’nın Euramet gibi büyük yatırımcıları ya çekiliyor ya da daha fazla yatırım yapmayı reddediyor.

Hükümet geçen yıl enerji fiyatlarını düşürmek için 200 milyon avroya varan sübvansiyonlarla sektörü kurtarmak için yeni bir plan yapmıştı. Fakat bu yeni “nikel paktı” gerilimi yatıştırmak yerine, Yeni Kaledonya bağımsızlık hareketinin eleştirilerine maruz kaldı ve yerel otoriteler aleyhine çok fazla güç verecek bir “sömürge paktı” olarak değerlendirildi.

Aylar süren müzakerelerin ardından Yeni Kaledonya temsilcileri anlaşmanın onaylanmasını engelledikleri için anlaşma hâlâ buzdolabında. 

Pakt, Fransız Maliye Bakanı Bruno Le Maire’in (Kasım 2023’te bir inceleme gezisi için Yeni Kaledonya’yı ziyaret etmişti), Yeni Kaledonya nikel endüstrisinin üretim maliyetlerini düşürmek ve muhtemelen Avrupa’da yeni pazarlar bulmak için derinlemesine reformlar yapmayı taahhüt etmesi koşuluyla, yaklaşık 200 milyon avro acil yardım sağlama girişimiydi.

Kanaklar, paktın mevcut haliyle nikel endüstrisi şirketlerinden yeterince taahhüt istemediğini ve ayrıca Yeni Kaledonya’nın kasasına girip maliyet düşürücü bir elektrik uygulamasını finanse etmek için 65 milyon doların üzerinde para bulmasını gerektirdiğini, bunun da yeni vergiler getirilmesini ve dolayısıyla yerel halkın yükünün artmasına neden olacağını savunuyorlar.

Sömürge madenciliği yetmemeye başladı

Yeni Kaledonya’daki madencilik sektörü de sömürgeci yaklaşımın tüm izlerini taşıyor. En ucuz ve en saldırgan çıkarma yöntemi olarak görülen “açık kazı madenciliği”, madencilik şirketleri tarafından basitliği nedeniyle tercih edilmiş ve çevreye verdiği ani zarar göz ardı edilmişti. Öyle ki, kömür madenciliği patlamasının zirvede olduğu dönemde sadece 256 madenin açık olduğu Fransa’dan 30 kat daha küçük bir adada, bir dönem 330 maden açılmıştı.

1930’larda yerli Kanaklar, çiftlik endüstrisine zarar vermeden maden haklarının kullanılabilirliğini artırmak amacıyla atalarından kalma topraklarının yalnızca %10’unu kaplayan rezervasyonlara taşınmıştı.

Şu anda adadaki madencilik sektörü üç büyük şirket tarafından kontrol ediliyor. Bunların en büyüğü, Fransız metalurji şirketi Eramet’in bir yan kuruluşu olan SLN. Koniambo nikel tesisi Glencore tarafından işletiliyor ve çoğunluk hissesi (%51) tesisin bulunduğu Kuzey Eyaleti’ne ait. Brezilyalı madencilik konsorsiyumu Vale ise, Güney Eyaletinde büyük bir hidrometalurjik tesis işletiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English